Kaan sabah alarmdan önce uyandı.
Ama bu sefer sebep geçmiş değildi.
Telefonuydu.
Ekran karanlıktı ama içinde bir huzursuzluk vardı. Sanki biri biraz önce yazmış… sonra silmiş gibi.
Telefonu eline aldı.
Hiçbir bildirim yoktu.
Ama uygulama açıktı.
“Sabah Yıldızı’nın Çocukları”
Kaan kaşlarını çattı.
“Ben bunu açık bırakmadım…”
Tam kapatacaktı ki ekran bir anda değişti.
“Seçimlerin sonuç doğurur.”
Kaan’ın kalbi hızlandı.
“Bu ne saçmalık…”
Ekran tekrar normale döndü.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Okulda ilk gördüğü kişi Mert oldu.
Koridor kalabalıktı ama Kaan onu hemen fark etti.
Mert de onu.
İkisi de aynı anda hafifçe gülümsedi.
Bu artık alışkanlık olmuştu.
“Dün… iyiydi,” dedi Mert.
Kaan omuz silkti. “Fena değildi.”
Mert gözlerini devirdi. “Cidden mi? ‘Fena değildi’ mi?”
Kaan güldü. “Tamam, iyiydi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ama bu sefer o sessizlikte bir şey vardı.
Beklenti.
“Bugün yine görüşelim mi?” diye sordu Mert.
Kaan hiç düşünmedi. “Olur.”
Cevap hızlı gelmişti.
Belki fazla hızlı.
Ama geri almadı.
Uzaktan biri onları izliyordu.
Aslı.
Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Ama gözleri sabitti.
Soğuk.
Ders sırasında Kaan’ın dikkati dağınıktı.
Sürekli telefonuna bakmak istiyordu.
Ama kendini tutuyordu.
Ta ki…
Telefon titreyene kadar.
Yavaşça cebinden çıkardı.
Bilinmeyen Numara:
“Bugün daha ilginç olacak.”
Kaan’ın içi daraldı.
Bu farklıydı.
Bu… bir uyarı gibiydi.
Aynı anda okulun hoparlöründen bir anons geldi.
“Öğrenciler dikkatine, bugün son ders iptal edilmiştir.”
Sınıfta bir uğultu koptu.
Herkes sevinmişti.
Ama Kaan’ın içindeki his… tam tersiydi.
Okul çıkışı hava kapalıydı.
Yağmur yeni başlamıştı.
Kaan ve Mert birlikte yürüyordu.
Bu sefer konuşmadan.
Ama bu sessizlik… rahattı.
“Bir şey soracağım,” dedi Mert.
“Sor.”
“Korkuyor musun?”
Kaan durdu.
Bu soru basitti ama cevabı değildi.
“…Evet,” dedi sonunda.
Mert başını salladı.
“Ben de.”
Bir anda sokak lambalarından biri söndü.
Sonra bir diğeri.
Ve bir diğeri.
Yol karanlığa gömüldü.
İkisi de aynı anda durdu.
“Bu normal değil,” dedi Mert.
Kaan cevap vermedi.
Telefonunu çıkardı.
Ekran kendiliğinden açıldı.
“Oyun başlıyor.”
Tam o anda karşı kaldırımdan bir bağırış geldi.
Bir öğrenci… yere düşmüştü.
Etrafında insanlar toplandı.
Kaos başladı.
Kaan ve Mert koşarak yaklaştı.
Yerde yatan çocuk titriyordu.
Gözleri açıktı ama… boştu.
Sanki bir şey görüyordu.
Ama orada olmayan bir şey.
“Telefonu…” diye fısıldadı çocuk.
Kaan eğildi. “Ne?”
“Telefonu… kapat…”
Sonra çocuk bayıldı.
Ortam bir anda panik yerine dönüştü.
Ama Kaan’ın dikkati başka bir şeydeydi.
Çocuğun elinde telefon vardı.
Ekranı açıktı.
Aynı uygulama.
Kaan’ın içinden bir şey koptu.
Bu artık sadece mesaj değildi.
Gerçekti.
Bir adım geri attı.
Sonra bir tane daha.
Nefesi hızlandı.
O sırada biri kolunu tuttu.
Mert.
“İyisin, tamam mı?” dedi.
Kaan ona baktı.
Ve o an…
Her şeyin içinde tek gerçek şey oydu.
Ama bu his uzun sürmedi.
Çünkü kalabalığın arkasında biri duruyordu.
Ezel.
Gözleri direkt Kaan’daydı.
Ve bu sefer yüzünde o sakin ifade yoktu.
Sadece tek bir şey söyledi.
Dudaklarını oynatmadan.
Ama Kaan anladı:
“Geç kaldık.”
Ve biraz daha geride…
Kimsenin fark etmediği bir yerde…
Aslı duruyordu.
Telefonuna baktı.
Ekranda tek bir yazı vardı:
“İlk aşama tamamlandı.”
Aslı yavaşça başını kaldırdı.
Kaan’a baktı.
Ve bu sefer…
Gülümsedi.
Ama bu gülümseme…
Hiç insani değildi.