İnsanların saati vardı.Benim ise yalnızca zamanım.
Babam, “Bir saati tamir etmek istiyorsan önce neden durduğunu anlayacaksın.” derdi. Ben de çocuk aklımla sanırdım ki dünyadaki en zor iş durmuş bir saati yeniden çalıştırmaktı. Meğer yanılmışım. En zor şey, durmuş gibi görünen bir insanın gülmeye devam edebilmesiymiş.
Ben Yusuf. Yirmi üç yaşındayım. İstanbul’un Balat’ında, babamdan kalan küçücük saatçi dükkânını işletiyorum. “İşletiyorum.” dediğime bakmayın. Dükkân beni işletiyor desem daha doğru olur. Sabahları dükkânı açmak gibi bir huyum vardır. Yok, mecburiyetim değil… Huyum. Mahalle daha tam uyanmadan kepengi kaldırmayı severim. O paslı ses bütün sokağa yayılır ya… İçim nedense ferahlar. Sanki dükkân değil de ben uyanırım.
O sabah da öyle oldu. İlkbaharın tatlı sabah sıcağında, kepengi kaldırırken karşı dükkândaki fırından yeni çıkmış ekmek kokusu burnuma geldi.
“Ulaaaan…” dedim kendi kendime.
“İsmail Usta yine erkenden çıkarmış sıcakları.”
Tam o sırada fırının kapısı açıldı.
“Yusuf!”
Başımı çevirdim. İsmail Usta, elindeki küreği bana doğru sallıyordu.
“Gel hele.”
“Ekmek mi kaldı bana?”
“Kaldı tabii.”
“Bedavaysa gelirim.”
İsmail usta hem sinirli hem de her an kahkaha patlatacak bakışlarla gözlerini bana dikti.
“Ulan uyanır uyanmaz para hesabı yapıyorsun.”
“Yok be usta.” dedim, elimi göğsüme koyarak. “Para hesabı değil… Fakirlik alışkanlığı.”
“Allah iyiliğini versin senin.”
“Hep diyorlar, bir türlü gelmedi.”
Gülerek dükkâna girdim. İçeri adımımı atar atmaz o tanıdık koku yüzüme çarptı. Eski ahşap. Makine yağı. Metal. Ve yılların biriktirdiği zaman…
Çocukluğumun kokusu buydu. Babamın kokusu buydu. Eskiden sabahları ben daha yatağımdan çıkmadan o gelir, çayı ocağa koyar, dükkânın camlarını silerdi. Sonra tek tek bütün saatleri kurardı. Ben de uykulu gözlerle içeri girer, “Baba, bunlar dün de çalışıyordu.” derdim. Hiç üşenmeden gülerdi.
“Çalışan saat de ilgi ister oğlum.”
O zaman anlamazdım. Şimdi anlıyorum. İnsan da öyleymiş. İlgisiz kalınca önce sessizleşiyor… Sonra duruyor.
Derin bir nefes alıp düşünceyi kafamdan attım.“Haydi bakalım Yusuf…” dedim ellerimi dizlerime vurarak. “Sabah sabah hüzün satma millete.” Diye de söylendim kendime.
Önlüğümü giydim. Tezgâhın üzerindeki saatleri tek tek yerlerine dizmeye başladım. Tam o sırada kapı açıldı. İçeri bastonuna yaslanmış yaşlı bir amca girdi.
“Selamünaleyküm evlat.”
“Aleykümselam amca. Gel bakalım.”
Elindeki cep saatini uzattı.
“Yine durmuş.”
Saati elime aldım. Şöyle bir çevirdim. Sonra amcaya baktım.
“Amca…”
“Efendim?”
“Bunun suçu saatte değil.”
“Neyde?”
“Sende.”
Adam kaşlarını çattı.
“Niye?”
“Kurmamışsın.”
Adam önce bana baktı. Sonra saate baktı. Sonra tekrar bana. İkimiz de sustuk.
Beş saniye sonra öyle bir gülmeye başladı ki bastonunu yere vuruyordu.
“Desene yaşlandık artık.”
“Yok be amca.” dedim gülerek. “Saat senden genç çıktı.”
“Sen de baban gibi dilsiz dilsiz güldürüyorsun adamı.”
…
Babam. O kelime bazen öyle ansızın çıkıyordu ki karşıma… Sanki biri omzuma dokunmuş gibi oluyordum. Gülümsedim. Başımı eğdim.
“Estağfurullah.”
Başka bir şey diyemedim. Adam anlamış olacak ki konuyu değiştirdi.
“Ne kadar borcum?”
“Bir çay.”
“Çay mı?”
“Evet.”
“Para almayacak mısın?”
“Bir dahaki gelişinde iki çay içersin.”
Başını sallayıp kıs kıs gülerek çıktı. Kapı kapanınca dükkân yine sessizleşti. Tam o sırada dışarıdan tanıdık bir ses geldi.
“Abiiii!”
Daha sesi duyar duymaz güldüm.
“Aha! Geliyor sabah şekeri.”
Kapı hızla açıldı. Murat. Saçlar yine dağınık. Gömleğin bir tarafı pantolonun içinde, öbür tarafı dışarıda. Çanta tek omuzda.
“Abi!”
“Ne var lan? Arkandan it mi kovalıyor?”
“Yok.”
“E niye nefes nefesesin?”
“Anne çağırıyor.”
“Neden?”
“Kahvaltı etmeden çıktın diye.”
Elimi alnıma vurdum.
“Hay Allah…”
Murat kıs kıs gülüyordu.
“Ne gülüyorsun oğlum?”
“Şimdi yandın.”
“Annem kızmaz bana.”
“Tabii.”
“Kırk yılda bir.”
“Abi…”
“Ne var?”
“Her gün kırk yıl olmuyor mu?”
Dayanamadım. Ensesine hafifçe vurdum.
“Git ulan.”
“Vursan da değişmez.”
“Sen bir büyü hele.”
“Sen önce evlen.”
“Durduk yere beddua etme.”
Murat sırıtarak dışarı fırladı. Ben de arkasından istemsizce gülümsedim.
“Velet…” diye söylendim kendi kendime. “Bir gün şu çocuğun ağzını dikeceğim.”
Bunu her hafta en az iki kere söylerdim. Bir kere bile dikemedim.
Tezgâhtaki önlüğümü çıkardım. Dükkânın kapısını yarıya kadar kapatıp eve doğru yürümeye başladım. Ev dediğim de iki sokak ötesi. Çocukken bana dünyanın öbür ucu gibi gelirdi. Şimdi gözümü kapatsam taşlarına basa basa giderim.
Balat’ın sabahı başka olurdu. Kadınlar kapılarının önünü yıkardı. Bir evden çay kokusu gelirdi, ötekinden kızarmış ekmek. Sokak başındaki bakkal daha yeni kepenk açarken mahalledeki çocuklar çoktan top peşinde koşmaya başlardı.
Bir de Karabaş vardı. Mahallenin köpeği. Sahibi yoktu. Ama mahallenin yarısı ona ekmek verirdi. Beni görünce kuyruğunu sallaya sallaya yanıma geldi.
“Ne bakıyorsun oğlum?” dedim başını okşarken. “Sende de mi kahvaltı yok?”
Kuyruğunu daha hızlı salladı.
“Cevap verme bari. İkimiz de açız.”
Fırından aldığım simidin ucunu koparıp önüne attım. Bir lokmada yuttu.
“Vay açgözlü…”
Tam o sırada arkamdan bir ses yükseldi.
“Yusuf!”
Arkamı döndüm. Terzi Neriman Teyze elinde kumaş tomarlarıyla bana doğru yürüyordu.
“Kolay gelsin evladım.”
“Eyvallah teyze. Sen daha dükkânı açmadan işe koyulmuşsun.”
“İş bizi beklemez.”
“Vallahi beni de beklemiyor.”
Kadın güldü.
“Annen seni arıyor.”
“Mahallede annemden habersiz kuş uçmuyor zaten.”
“Uçarsa da haber veriyor.”
İkimiz de güldük. İşte mahalleyi bunun için severdim.
Kimse kimseye yabancı değildi. Can sıkıcı yanı da buydu gerçi. Bir gün hapşırsam, ertesi gün üç sokak ötede biri “Çok yaşa.” diyebilirdi.
Avlu kapısını açıp içeri girdim. Annem, kapının önündeki fesleğenleri suluyordu. Beni görünce kovayı yere bıraktı.
“Gel bakalım.”
Daha “Günaydın.” diyemeden kulağımı tuttu.
“Ah anne, yavaş!”
“Sabah sabah karnın aç dükkân açıyorsun.”
“Aç değilim.”
“Yusuf.”
“Biraz açım.”
“Biraz mı?”
“Çok az.”
“Yusuf.”
“Peki tamam…”
Dayanamadım, gülmeye başladım.
Annem de gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Baban da böyleydi.” dedi sonunda.
“Ne zaman suçlu olsa gülerdi.”
Bir an sustum. Annem de sustu. İkimiz de aynı şeyi düşündük. Babamı. Ama ne o konuyu açtı…
Ne ben. Annem omzuma hafifçe vurdu.
“Geç.”
“Emredersin komutan.”
“Hadi oradan komutanmış.”
“Evde öylesin ama.”
“Çok konuşma.”
“Tamam sustum.”
“Sustum deyip konuşuyorsun.”
“Bu sondu.”
“Hadi hadi.”
Mutfağa girer girmez masanın üzerine sıcacık menemen, beyaz peynir, zeytin ve yeni demlenmiş çay dizilmişti. Murat çoktan sandalyeye yayılmış, ekmeği bana göstermeden gizlice koparmaya çalışıyordu. Elindeki parçayı görünce kaşımı kaldırdım.
“Oğlum…Ne ara başladın?”
“Abi bekleyemedim.”
“Demek bekleyemedin ha?”
“Ekmek beni çağırdı.”
“Yalancı.”
“Vallahi.”
“Ekmeğin dili mi var?”
“O an vardı.”
Kafasına hafifçe vuracak gibi yaptım.
Annem ikimize bakıp başını salladı.
“Allah’ım…” dedi iç çekerek.
“Ben bunları mı büyüttüm?”
“Yok anne.” dedim ekmeği koparırken.
“Biz kendimiz büyüdük.”
Annem yüzüme öyle bir baktı ki, belli… Söylediğime kendi de inanmadı.
“Öyle mi?” dedi.
“Öyle.”
“Hadi oradan.”
Çayından bir yudum aldı.
“O zaman akşam kirli çamaşırını da kendin yıka.”
Murat daha ağzındaki lokmayı yutmadan gülmeye başladı.
“Geçmiş olsun abi.”
Ben de ekmeği çaya banıp ağzıma attım.
“Anne…”
“Hı?”
“İnsan evladına böyle tuzak kurar mı?”
“Kurulur.”
“Hiç yakıştıramadım.”
“Ben yakıştırdım.”
“İttifak kurmuşsunuz.”
Murat hemen atladı.
“Ben annemin tarafındayım.”
“Daha demin benim bozuk saatimi istiyordun.”
“Fikir değiştirdim.”
“Vay nankör.”
“Abi…”
“Ne?”
“Bozuk saati yine ver.”
İkimiz de güldük. Annem masadaki boş bardağı alırken bir an durdu. Eli, babamın sandalyesine değdi. Çok hafif… Sanki yanlışlıkla olmuş gibi. Ama olmadı. Her sabah aynı şeyi yapardı. Önce o sandalyeyi düzeltirdi. Sonra oturacak kimse olmadığını hatırlardı. Ben başımı çevirdim. O da çevirdi. Biz evde üzülmeyi birbirimize göstermemeyi öğrenmiştik. Belki de en kötü alışkanlığımız buydu.
Sessizliği yine Murat bozdu.
“Abi.”
“Hı?”
“Babam olsaydı…”
Sesi yarıda kaldı. İlk defa şaka yapmıyordu. Çocuktu daha. Bazen özlediğini saklayamıyordu. Çay bardağını elimde çevirdim.
“Olurdu.”
“Ne olurdu?”
“Bana yine ‘Şu vidayı eğri takmışsın oğlum.’ derdi.”
Murat güldü.
“Sonra?”
“Sonra senin kulağını çekerdi.”
“Niye benim?”
“Çünkü suçlu hep sendin.”
“Alakası yok.”
“Vardı.”
Annem sonunda gülümsedi.
“İkiniz de babanızın kopyasısınız.”
“Yok be anne.”
“Nesi yok?”
“O kadar yakışıklı değiliz.”
Annem istemsizce güldü. İşte o gülüş… Vallahi bütün kahvaltıya değdi.
Çayımın son yudumunu içip ayağa kalktım. Annem bardağımı elimden almaya çalıştı.
“Dur anne.” dedim. “Bari bunu ben götüreyim.”
Şöyle bir yüzüme baktı.
“Yoksa ateşin mi çıktı?”
“İyilik yapıyoruz, onu da boşa çıkarıyorsun.”
“Alışık değilim n’apim.”
“Belli.”
Bardağı alıp musluğun kenarına bıraktım. Tam çıkacakken annem elime küçük bir bez bohça sıkıştırdı.
“Anne bu ne?”
“Öğlen yersin.”
“Anne…”
“İtiraz etme.”
“Anne ya ben çocuk muyum?”
“Benim gözümde öylesin.”
Cevap veremedim. Çünkü anneler bazen öyle cümleler kuruyordu ki insanın bütün hazır cevaplığı boşa çıkıyordu. Bohçayı cebime sıkıştırıp ayakkabılarımı giydim. Murat salondan seslendi.
“Abi!”
“Hı?”
“Akşam bozuk saat işi tamam değil mi?”
“Tamam.”
“Söz?”
“Söz.”
“Kaçta geleyim?”
“Önce okuldan gel.”
“O da mı şart?”
“En önemli şart.”
“Of…”
“Oflama.”
“Aman iyi.”
Kapıyı kapatırken arkasından seslendim.
“Bir de öğretmenin yine eve gelirse bu sefer ben seni kurtarmam.”
“Bir kere geldi. Bir kere yetti.”
Arkamdan annemin kahkahasını duydum. Vallahi…İnsan bazen bütün gün o sesi duymak için şaka yapıyordu. Sokağa çıktığımda mahalle iyice uyanmıştı. Camlardan radyo sesleri geliyordu.
Bir evden Zeki Müren çalıyordu. Karşı apartmandan biri yüksek sesle çocuğunu okula yetiştirmeye çalışıyordu.
“Hasaaaan! Ulan, oğlum yine geç kaldın!”
Çocuk “Geliyorum anne ya!” diye bağırıyor ama belli ki hiç gelmiyordu. Kafamı kaldırıp güldüm.
“Her sabah aynı kavga…”
Tam köşeyi dönerken berber Nihat Abi dükkânının önünü süpürüyordu.
“Yusuf!”
“Kolay gelsin abi.”
“Gel de saçını keselim.”
“Yok.”
“Niye?”
“Daha geçen ay kestirdim.”
“Geçen ay dediğin iki ay oldu.”
“Saç uzayınca akıl da uzuyor.”
“Seninki hâlâ kısa.”
“Gördün mü? Demek işe yaramıyor.”
Nihat Abi süpürgeyi bana doğru kaldırdı.
“Defol git.”
“Eyvallah.”
Gülerek yoluma devam ettim.
İki dükkân ileride bakkal Hüseyin Amca kasaların önüne domates diziyordu. Beni görünce el salladı.
“Yusuf!”
“Buyur amca.”
“Annen yoğurt istedi.”
“Ben mi alacağım?”
“Sen almazsan ben mi götüreceğim?”
“Olur aslında.”
“Çakal.”
“Küçük esnaf birbirine destek olacak.”
“Git işine.”
Mahallede laf yetiştirmeyen kimse yoktu. Belki de o yüzden seviyordum burayı. İnsan bazen evinden önce mahallesine ait hissediyordu.
Dükkânın önüne geldiğimde Karabaş yine kapının önüne uzanmıştı. Beni görünce sadece tek gözünü açtı.
“Vay…”
“Mesaiye başlamışsın.”
Kuyruğunu bir kere yere vurdu.
“Heh.”
“En azından müşteriden önce sen geldin.”
Kapıyı açıp içeri girdim. Saatlerin tik takı yine dükkânı doldurmuştu. Bir an durup etrafa baktım. İnsan uzun süre aynı yerde çalışınca bazı sesleri duymamaya başlıyordu. Ama ben her sabah ilk beş saniye sadece onları dinlerdim. Babamdan kalma alışkanlık…
“Usta!”
Kapıya on iki yaşlarında bir çocuk geldi.
Elinde çalar saat vardı.
“Annem gönderdi.”
“Hayırdır?”
“Çalmıyor.”
Saati elime aldım.
Şöyle bir çevirdim.
Arkasındaki düğmeyi gösterdim.
“Bunu açtınız mı?”
Çocuk gözlerini kocaman açtı.
“…”
“Açmamışsınız.”
“Eve gidince bunu söylemeyeyim mi?”
“Söyleme.”
“Niye?”
“Annen utanmasın.”
Çocuk gülmeye başladı.
“Sen de mi söylemeyeceksin?”
“Ben kimseyi ele vermem.”
“Adamsın.”
“Boyum senden uzun diye.”
“Yok.”
“Niye?”
“Annem seni seviyor.”
“İyi o zaman.”
Çocuk saati alıp koşarak çıktı. Arkasından bakıp başımı salladım. “Allah akıl fikir versin.”
Tezgâha geri döndüm. Yarım bıraktığım saati elime aldım. Minicik bir vidayı yerine oturtmaya çalışıyordum. Tam o sırada…
Dükkânın camından içeri düşen güneş bir anlığına kesildi. Sanki biri ışığın önünden geçmişti. Refleksle başımı kaldırdım. Camın önünden genç bir kız yürüyordu. Elinde birkaç kitap vardı. Adımlarını acele etmeden atıyordu. Ne etrafına bakıyor… Ne de bir yere yetişiyormuş gibi yürüyordu. Sadece yürüyordu. Ben ise elimdeki vidayı tutmayı unutmuştum.
“Cık…”
Vida parmaklarımın arasından kayıp tezgâha düştü.
Oradan da yere…
“Hay Allah…”
Eğilip aramaya başladım.
“Ulan Yusuf…” diye söylendim kendi kendime.
“Daha kızın yüzünü doğru dürüst görmedin.”
“Şimdiden vidayı düşürdün.”
Vidayı bulup doğrulduğumda sokağın sonuna kadar gitmişti.
Yüzünü doğru dürüst seçememiştim bile. Garip olan bu değildi. Garip olan arkasından bakmaya birkaç saniye daha devam etmemdi. Sonra başımı iki yana salladım.
“Hadi ulan işine bak.”
Saati yeniden elime aldım. Ama nedense az önce kolay gelen o minicik vida, yerine oturmak bilmiyordu.