Biz geldik, bayağı uzun sancılı bir bölümle geldik.
Umarım beğenirsiniz.
Keyifli okumalar🫶🏻
18. BÖLÜM
Yazardan;
Zaman akmıştı ama o hâlâ da kendini o küçük bedende hissediyordu.
Olmak istediği yer her zaman o küçük bedendi. O küçük bedende takılı kalmıştı. İçinde bıraktıkları asla gözlerine, yüzüne yansımazdı. Demişti ki; bir gün hissedeceğim. Hayatı, yaşamı, var olmayı hissedeceğim. Bir gün o pencereden ben de bakacağım diye, kendine söz vermişti. Tatmanın ne olduğunu bilmek için kendine söz vermişti. Sözler yerine getirilmezmiş, derdi her zaman. Çünkü o her söz verişinde asla tutamamıştı. Bundan sebep tuttuğu sözlerin ardındakilere sığınıyordu. O küçük bedenin yarattıklarına sığınıyordu. Sığındıkları belki sonu olacaktı bunu biliyor olması da bir sonuca varmıyordu. Her defasında sığındıklarına yeniliyordu.
Genç adam koyu kahve gözlerini dikkatle yenileceği o noktaya sabitlemişti. Sadece birkaç dakika sonra o yenilginin hissedemediği duyguyu çiğneyecekti. Koyu gözlerine yansıyan, olgun bir kadın bedeniydi. Masada olduğu topluluğa her zamanki mutlulukla gülümseyen bu beden, izlendiğinden habersizdi. Biraz sonra, nefesinin kesileceğini sadece yenilmeyi başaran bu genç adam biliyordu. Ne kadın, ne de onu bekleyen eşi biliyordu.
Genç adam onu saatlerce saklandığı yerde izledi, tarttı, çözdü. Onun dudaklarına baktığında, son nefesinin sıcaklığını hissetmek istedi ama o hiçbir şey hissedemezdi. Onun o son nefesini hissedebilmeyi istese de, bir isteğin nasıl olduğunu, nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordu. Duyguların nasıl hissettirdiğini bilmezdi. Acının ne olduğunu bilmediği içindi bu sığındıkları.
Gözlerine yansıyan görüntüde bir hareketlilik oldu, masadan kalkan bir bedenin ardından geçen beş dakika sonrasında beklediği beden de kalkmıştı. İçinden saydı süreyi. Bir şeyleri beklerken ondan geriye sayardı, her bitişinde tekrar başlayıp sona gelirdi. Dört kez ondan geriye saydı, izlediği beden topluluklardan uzağa yürüdü. O ondan geriye saymalar arttı, onu takip etti. Bir Gölge misali. Beden dakikalarca yürüdü, genç adam onu takip etti ve o kaçılması imkansız noktaya varıldığında kadının ensesinde ölümün nefesini hissetmesi ani oldu.
Genç adam karanlık, sokakta bedenin tam bir nefeslik arkasında yer edindi. Kadın adımlarını durdurdu, gözleri karanlıkla kaplı olan karşısına baktı. Dudaklarını ayıracağı o ilk anda kulaklarına yanaşan bir nefesi hissetti. O hissiyatın peşinden eli çantasına gitti hızla, ummak istemediği şey başına gelmişti. Saatler önce eşiyle bu konudan dolayı tartışmıştı. Bir gün büyüttüğü kızının başına geleceğini düşünürken, kendi başına geldiği için bile mutlu oldu.
Kadının eli çantanın dokusuya buluşurken kulağındaki nefesin sesini işitti. “Yoruldun.” Genç adamın sesi, oldukları sokağın karanlığıyla dolmuştu. “Dinlenmen gerek.” Kadının çantasında olan elinin bileğini tuttu. Genç adam karanlık değilmiş gibi hiç bir noktaya dokunmadan direkt olarak kadının bileğini kavramıştı.
Kadın bileğinde hissettiği dokuyla birlikte sonunu, birazdan olacakları hemen anladı. Arkasındaki beden ellerine bir eldiven takmıştı, bir cinayete kurban gidecekti bunu anlaması sadece birkaç saniyesini aldı. Genç kadın dudaklarını ayırıp büyük bir çığlık için boğazını kastığı o saniyelerde dudaklarından, ağzına yuvarlanan büyük yuvarlak bir cisim fark etti. Çığlık için araladığı dudaklarından henüz anlayamadığı bir cisim ağzında yer edinmişti. Damağı ve diline baskı uygulayan bu yuvarlak cismi göremiyordu fakat oldukça ağırdı, metal bir dokusu vardı. Damağında o metalik tat yayılmıştı.
Genç adam kadını sustururken bir elinde kadının ince bileği vardı. İnce bileği kadın ile arasındaki o boşluğa doğru büktü, kadının kulaklarından uzaklaşmadan tekrar karanlık bir şekilde fısıldadı. “Acıma duygusunu bilir misin?” diye sordu kadına, genç adam. Sözlü bir cevap alamadı, alamayacağını biliyordu. “Biliyor musun?” Sorusunu yineledi, ondan cevap olarak bir hareketlilik bekliyordu.
Genç kadın zorlanarak başını salladı. Gözleri ıslanmıştı, çenesi cismin ağırlığı ve iki dakikayı aşkın zamandır aralık olan ağzının acısıylayla. Kadın tek bir şansı olduğunu ve çığlık atması gerektiğini biliyordu fakat bu çığlığı beklemediği bir şeyle susturulmuştu. Diğer elini hareketlendirip arkasındaki bedene ulaşmaya, bedenini hareketlendirip kaçmaya, canını korumaya çalıştı ama kadın biliyordu ne kaçabilecek ne de kurtulabilecekti. Bu karanlık onun gördüğü son şey olacaktı.
“Ben bilmem.” dedi genç adam, gözleri kısıldı. Gülmedi, çünkü gülmenin ne zaman olduğunu pek bilmezdi. Hangi anlarda gülünür bilmiyordu. Şu an mutlu muydu? Bilmiyordu. Hissetmiyordu hiçbir şey. “Bir insanın canı en çok nasıl yanar?” Kadının arkasındaki bileğini çok sert bir şekilde büktü. Genç adam fark etmedi fakat kadının boğazından kaçan o çığlık, yuvarlak cisme çarptı. Kadın inledi, yerinde tepindi, dizlerini büktü, bileğini kurtarmaya çalıştı acı içinde. Ama başaramadı yapabildiği tek eylem gözyaşları dökmek olmuştu.
Genç adam o son anın varlığına ulaşmıştı. Sadece saniyeler sonra o hissedemediği, sığındığı, yenildiği o anların varlığıyla dolacaktı. Diğer eldivenli elinde, parmaklarının sarılı olduğu tirbüşonu sıkı sıkı kavradı. Elini kaldırıp dişlerini birbirine bastırarak, kadının boynunun sol tarafına elindeki tirbüşonu kadının tenine sapladı. Kadın ani gelen kareketle gözlerini iri iri açtı eli son bir gayret boynundaki cisme gittiğinde, boynundan akan kanın sıcaklığını teninde hissetti. Kadının sol boynunda olan uyuşukluk, acı tüm bedenine yayıldı. Bileğinin kırıldığı o acının yanında şimdi tüm bedeni acı içinde oldu. Genç adam kadının boynundaki cismi çıkardı, arkasında büktüğü kırdığı bileği de bırakıp kadının uyuşmuş bedenini serbest bıraktı. Kadın iniltiler, acılar içinde yere yığılırken adam onun yere devrilmesini seyretti.
Genç adam kadının boynundan akan kanın yere yayılmasını, kadının titreyişini, elinin boğazındaki baskısını ayakta dakikalarca izledi. Sonrasında kadının bileğini kırdığı elini pantolonunun cebine koydu ve imzasını atmak için cebinden o metali çıkardı. Genç adam parmakları arasında o metali çevirip durdu kadının kısık nefesleri arasında. Genç adamın elinde, altından yapılmış madeni bir para vardı. Madeni para onun imzasıydı. Madeni paranın üzerinde bir fil deseni, filin ortasında rakamlarla on iki sayısı, filin hortumu fili kaplayıp bir çembere almış o çemberin etrafında da bir cümle yazıyordu.
Genç adam kadının yavaşlayan hareketlerini birkaç dakika izledikten sonra onun üzerine eğildi. Boğazında asılı kalan ellerinden birini alıp, büktüğü kanlı parmaklarını düzelterek madeni parayı kanla kaplı olan avucuna bıraktı. Elini boğazından akan kanla kaplı olan zemine bıraktıktan sonra son kez kadının açık gözlerine baktı.
Genç adam ilk cinayetinde olduğu gibi bu cinayetinde de hislerden uzakta yaptı. Tamamen donuk bir şekilde. Acı nedir bilmeden, üzülmek nedir bilmeden yaptı. Yapmaya da devam edecekti. Genç adam sırtını yerdeki bedene çevirip yürümeye başladığında geceye bıraktığı tek şey imzasıydı. Kanın rengini alan altın madeni paranın üzerindeki imza ise ondan, geçmişe bir hatıraydı.
Duygularımı bir çantaya sakladım.
EVSA ALSAK
Kaçıyordum.
Kaçıyordum kendimden, kaçıyordum bir bir açığa çıkan duygulardan. Hüzünler yığılmış kendini anlatmaya çalışıyor gözyaşlarına ama artık hüzünlerin yerine koca bir acı yer almıştı. Söylenmeyen cümleler, çığlıklar birikmişti o acıların içinde. O acılardan dışarı çıksalar etraftaki sesleri yutacak kadar büyük olacaktı. Yanan can kadar can yakacaktı, çığlıklarım.
Can yakmak isteyeceğim insan kalmamış gibi hissettiriyor bu acı, dünyaya dahi duygularım dolmuş da taşmış gibi. Bende artık bir şekilde kaçıyordum bakıyorum hiç mi bir yer kalmamış acımı haykıracağım. Haykırmak için başka dünyalara varmak istiyordum, herkes içimi görsün istiyordum. Acının bu denli insanı yaktığını herkese haykırıp yüzüne vurmak istiyordum.
İçimde yangın başlamış çünkü hayatımla ilgili neredeyse her şeyi alevleri ile alıp götürmüş. Bana sadece küllerini bırakmış. Alevler arasında kalakalmıştım. Etrafımdaki bedenlere yayılmıştı bu küller. Dudaklarımla haykırdığım sözler fırtına olmuş, içimdeki külleri dışarı vermişti. Bu küllerin sonu gelmeyecek gibi, hep haykırışımda dışarı yayılacaktı.
“Anne!” dudaklarım tekrar büyük bir çığlıkla dolmuştu. Beni sarıp tutan büyük bedeni, küçülmüş bedenimle yerimde tepinirken sarstım. Beni saran kollar zorlanmazdı normal şartlarda belki de acılarım ona da yayılmıştı bilmiyordum. Yerimde hareketlenip kollarımla onun beni saran kollarını ittim üzerimden. Abimin hareketleri durmuştu eğilip annemin nefesini kontrol edişiyle aynı yüksek sesimle beni saran kollara bağırdım. “Bırak!” Yapmadı, bırakmadı onun aksine beni daha sıkı sardı, anlıyormuş gibi. Anlamazdı, beni anlayamazdı. İçimdeki yangını şu an annemi yaşatmaya çalışan abim dışında kimse bilmezdi. “Bırak!” dedim tekrar fakat bu defa sesim tiz çıkmıştı. Gözlerimi karşımdan ayırıp beni saran bedenin ellerine çevirdim. Parmakları ellerimi sıkı sıkı avucuna almıştı. Zorlukla kurtulmaya çalıştım ellerinden, kollarından, büyük bedeninden.
“Sakin ol.” dedi beni saran Bera. Sesinin tam saçlarımın arasından geldiğini fark ettim. Yalvarır gibi söylemişti bunu.
“Ona gitmem gerek.” dedim bu kez fısıldar gibi. O da benim gibi kısık konuşmuştu, onu taklit etmiş kısık beni dinlemesini umarak konuşmuştum bir çare. Yüreğimin tam ortasına saplanan ve içinde tok bir acı veren şeyin çınladığı zayıf ve titreyen bir sesle, “Lütfen!” dedim devamında.
Dinledi, avcundaki ellerimi sıkmayı kesti ardından kollarını bedenimden uzaklaştırdı. Sarstığım bedeni benden uzaklaştığında bakışlarımı gideceğim yöne çevirdim. Abimi annemin üzerinden almaya çalışan birkaç iş arkadaşı vardı. Çöktüğüm yerden yavaş bir şekilde kalktım gözlerim annemin açık gözlerindeyken bir adım attım, ikincisini atamayacağımı zannetim, kafam o kadar ağır ve bacaklarım o kadar zayıftı ki her an devrileceğim düşüncesiyle doldum. Yine gözüm bulandı aynı zamanda donmuş bir ter bütün uzuvlarımdan çıktı, şakaklarımın şiştiğini hissettim ve kulaklarım uğultularla doluydu. Ona yürüdüm bedenimdeki bu yabancılıklarla. Yüzümü silip, burnumu çektiğim anda bir hıçkırık koptu dudaklarımdan.
“Anne?” dedim yerdeki bedeninin önüne geldiğimde. Abim kalp masajını durdurdu, göz ucuyla bana baktığını gördüm. Ona baktım annemin dibine çökmeden önce. Beni yeni fark etmiş gibi sessiz ağlamaları arttı. Kanlı elinin işaret ve baş parmağını gözlerine kapatıp ağladı sesli bir şekilde. Ondan gözlerimi ayırıp, bana bakan anneme baktım. “Anne?” dedim yeniden. Kaşlarımı çattım, dudaklarım titrerken konuşmaya devam ettim çatallaşan sesimle. “Oğlunu ilk kez ağlarken görüyorum.” Boynumu hareket ettirdim. “Bunu tarihe yazmalıyız.” Elimi kaldırıp gözyaşlarımı sildim. “Gülmeyecek misin bu haline?” Hareket yok. “Öpsem de kızmayacak mısın?” Abim bu sözümle annemin üzerine çöktüğü bedenini zemine bıraktı. “Kızarsın, dudaklarını kapatsak dahi sen kızarsın.” Dudakları kurumuş, çok gerilmesinden birkaç yerinde kesikler olmuştu. Yardım dilenirken çok mu bağırmıştı? Ona yaklaştım, titreyen ellerimi korkmadan, son kez olduğunu bilerek yüzüne götürdüm. Buz gibiydi yüzü. Titredim onun soğukluğuyla, onun gibi buz kestim. Sağıma döndüm, abime. “Üşümesi normal mi?” Abim bana baktı içi kızarmış gözleriyle.
Alt dudağını dişledi bana yanıt olarak. Bu esnada bizim önümüzde bekleyen iş arkadaşlarından olan, “Ahmet, savcı ve olay yeri inceleme gelecek.” dedi bir kadının sesi. Kulağıma birçok kişinin tartışması, hayretler içerisinde olan bağırmaları, videoya almaları, telaşları aynı anda geliyorken ben sadece annemin bedenine odaklanmıştım. “Kalksan iyi olur kardeşim.”
“Anne?” dedim son kez olduğunu bile bile bunu söyleyip burnumu çektim. “Buradayız, üşüme.” Yüzünde olan bir elimi, zeminde olan eline uzattım. Kanla kaplıydı elleri; boynu, elbiseleri, yüzünde olduğu gibi. Tuttuğum elinin avcunda kanla kaplı bir şey vardı. Ona dokunmak için yüzümü annemin eline çevirdiğim an biri bana yönelik sert bir dille konuştu.
“Küçük hanım!” Başımı kaldırıp bana seslenen ve aynı anda elimi tutan adama baktım. Çatık, sert yüz hatlarıyla elimi tutan adamın gözleri önce benimle buluştu sonra dibimde olan anneme kaydı ve en sonunda tekrar bana baktığında tane tane konuştu aynı ses tonuyla. “Şu an benim davamı zedeliyorsunuz, kalkar mısınız? Tolerans kotam doldu.” Tuttuğu elimi çekerek beni çöktüğüm yerden kaldırdı. Boyu herkes gibi benden uzundu. Bana üstten baktığı o anda bir beden belirdi hemen yanımızda. Cüsseli beden önce çok nazik, hafif bir dokunuşla elimi çekti, sert bir şekilde tutulan elden sonrasında önüme geçti.
“Savcı mavcı dinlemem kırarım o kolunu.” Bera önüme geçmiş, elimi tutup çeken adamla diyaloğa girmişken ben yorgun bedenimle arkasında kalakaldım.
“Siz kimsiniz?” Adam sorgularcasına Bera ile konuşurken ben çok az bir miktar Bera’nın arkasından kayıp ona baktım. Adam soğuğun anlamı gibi, sert ve mesafeli bir şekilde karşısında olan Bera’ya bakıyordu. Ve oldukça kendinden emin bir şekilde Bera’yı küçük görüyordu.
“Ailesiyim.” dedi Bera, bir yalan söyleyerek.
Adamın yüzündeki küçümseyici bakış arttı. “İyi o zaman, aileni topla davaya bakacağız.”
O adamın bunu söylemesiyle anneme döndüm bir anda ve eğilip yüzünü tuttum. Annem her an benden ayrılacakmış gibi kanlı yüzüne uzanıp öptüm geri çekildiğim ve kızarmış gözlerimi tekrar açtığım o anda üzerime bir gölge düştü. “Ona dokunma dedim.” Arkamda bir hareketlilik oldu.
“Savcım!” Bambaşka bir ses geldi kulağıma. Aynı anda başka biri de, “Komutanım!” dediğinde hemen arkama baktım omzumun üzerinden. İkisinin arasına iki beden girmiş onları birbirinden ayırmıştı. Ve iki adamın da yüzünde aynı duygu vardı, öfke.
“Sen kimsin de bir devlet savcısına emir veriyorsun?” Adam büyük bir öfkeyle bağırdı, önündeki bedeni hiçe sayarak. “Sarp.” diye devam etti adam arkasındaki topluluğa. “Bu adamı gözaltına alın.”
Ayağa kalktım zorlanarak. Arkama dönüp adama baktım sakince hemen sonrasında Bera’nın ateşler püskürttüğü gözlerine. “Savcım.” dedi Bera’nın önünde duran adam. Sırtını Bera’ya çevirdi ve savcıya baktı. “Sakin olur musunuz? Ani ve başınızın derde gireceği bir hareket yapmasanız?” Savcı adamın sözleriyle tek kaşını kaldırdı hayretler içerisinde. Dudaklarını ayırıp konuşacağı o ilk anda Bera’nın karşısındaki adam kısa mesafeyi kapatıp adamın kulağına yanaşarak sessizce mırıldandı. Adamın bakışları değişmedi fakat duyduklarıyla Bera’ya baktı.
“Maktulü inceleyeceğim, çekilsin.” dedi adam bana bakmadan konuşup anneme baktı. “Olay yeri inceleme gelsin.”
“Evsa.” adımın seslenilmesiyle durgun bakışlarımı sağıma çevirdim. Bera öfkeli gözlerinin aksine, bana kısık temkinli bir sesle seslenmişti. Cevap vermeyeceğimi bildiği için devam etti. “İzin verelim, incelesinler.” Kısa mesafeyi kapatıp elini sırtıma koydu, kolumu avcuna alıp beni yavaş bir şekilde yürütürken abimin de annemden uzaklaştığını arkama baktığımda anladım.
Beyazlar içinde birkaç kişi anneme yaklaştı, fotoğraflar çekildi, annemin bedenine bakıldı, avucunda gördüğüm şeyi şeffaf bir pakete koydular ve onlarca sözlü iletişimleri ben sadece annemin bedenine bakıp seyrettim, dinledim. Savcı annemin bedenine eldivenli elleriyle yaklaştığı anda boynuna baktı, kaşları çatık bir şekilde baktığı anda sessizce fısıldadı.
“Bıçak izi yok.” sustu, yakınlaştı biraz daha. “Muhtemelen delici bir cisim kullanılmış, çok kan kaybetmiş.” Dikkatle bakmaya devam etti. “İğne izi gibi.”
“İğneden daha kalın, savcım.”
“Evet.” Adam ayağa kalktı, anneme son kez baktıktan sonra. “Maktulü otopsi için götürebilirsiniz, incelemem bitti.” Yanına bir sivil geldi. “ “İhbar eden kim?” diye sordu adama.
“Buradan geçen bir bayan savcım.”
Savcı adamın konuşmasını dinlerken geriye dönüp köşede yaslandığım Bera’ya baktı sonrasında bana ve, “İhbar edeni ve aileyi ifadeye çağırın, etraftaki kameralar incelensin etrafa da cinayeti gören olmuş mu diye sordurun.” Sırtını dönüp kalabalığa karıştığında yanımıza savcının kulağına bir şeyler söyleyen adam geldi.
Sivil değildi, kamuflaj desenli üniforma giymiş bir askerdi. Boyu Bera’dan biraz kısaydı, saçları üç numaraya vurulmuş karanlık ama saf ışıkta belli olan sarı saçları ve sivri burun hatlarıyla bir Karadenizli olduğu aşikardı. Artık bağışıklık kazandığım selam hareketini yaparak karşımızda durduğunda gözlerimi adamdan ayırıp arkasına baktım. Annemin göz kapaklarını biri eldivenli eliyle kapattı, bir flaş ışığı daha çarptı gözüme. Sonrasında bir torba getirdiler, siyahtı rengi içimin karanlığı gibi. Annemi zeminden kaldırdıkları o an bir titreme sardı bedenimi, ona koşmam gerekiyormuş gibi sığındığım kollardan ayrıldım.
“Anne!” dedim kısılmış sesimle bağırarak. Ona adımladım, yine herkes bana dönmüştü. Bir köşede oturan abim benim bu hallerime karşılık daha çok yıpranmış gibi saçlarını karıştırdı, küfürler savurdu. Bir iki adım atmıştım ki bedenim büyük bir kuvvetle durduruldu. Annemden gözlerimi ayırmadan tekrar seslendim ona. Çırpındım yerimde, annemin bedenine gitmek için. “Anne! Hayır!” O büyük kuvvet her iki kolumu tuttu, çapraz bir şekilde göğsüme dayadı, arkama geçti. Benim çırpınışlarım onun bedenine çarptı, belki de onun canı yandı benim bu fütursuzca çırpınışlarımdan dolayı. “Anne! Gitme!” dedim sanki sesimin en son noktasına ulaşmayı istiyor gibi boğazımı kasarak bağırdım. Kimse dinlemedi beni, ambulansın yüksek sesi bile yuttu benim bağırışımı. Annemi o siyah torbaya yerleştirdi iki beden. “Hayır!” Bu sefer ağladım, annem tamamen kaybolduğu için. Sadece kanlı yüzü gözüküyordu torbanın dışından. “Götürmeyin annemi.” Bir çocuk gibi ağladım, yalvardım ve bundan zerre de gocunmadım. Torbanın fermuarını kapattıkları o anda her iki ayağımın tabanını sert bir şekilde zemine vurdum, tepindim. Arkamdaki beden beni bıraksın diye onu itmeye çalıştım ama o kadar sert bir şekilde tutulmuştum ki imkansızdı ondan ayrılmam.
Yıpranmalarım bir sonuca varamadı. Annemin içinde olduğu torba benden uzağa taşındı, ambulansa konulduğu o ana kadar arkasından yalvardım belki ona son kez dokunurum diye. Ama olmadı. Annemin içinde olduğu ambulans aynı gürültüyle uzaklaştı. Olay yeri incelemenin aydınlattığı fener ile kalakaldığımızda etraftaki topluluk dakikaların ilerlemesiyle azaldı. Birkaç flaş daha patladığında ben tepinmelerimi durdurdum fakat ağlamamın kesilme ihtimali annemin şu an bana sarılması gibi imkansızdı. Ağladım, göğsümü sarsa sarsa ağladım. Abimin köşede ağlayışları, benim ağlayışlarım, etrafta olan ve bu akşamki olay için görevli olan kişilerin konuşmaları dışında gecenin soğuğu ev sahipliği yapıyordu geceye.
Arkamda olan beden beni dakikalarca bekledi, ne konuştu ne de beni serbest bıraktı. Dakikalar sonra çoğu kişinin eksildiği alanda bana seslendi. “Evsa.” Annem gitmişti. “İfade vermeniz gerekiyor.” Annem gitmişti. “İyi değilsen eve götürebilirim seni.” Annem gitmişti. “Evsa.”
“Annem gitti.” Diye mırıldandım, hayattan bir umudu olmayan bir sesle. Bunu ne zaman bedenimi serbest bıraktığını, ne zaman önüme geçip ıslak yüzümü kavradığını anlamadığım Bera’ya annemin gittiğini bilmiyormuş gibi söylemiştim. Onun da üzgün yüzüne baktım zihnimin bağırdıkları arasında. Elleri arasında olan başımı sallayarak mırıldanmaya devam ettim. “Annem artık yok Bera.” Ağladım. “Annem gitti.” Nedendir bilmem şu an bir şey istedim, sadece bir şey. Ve bu isteğimi hemen yapmak için yüzümü kavradığı ellerinin arasından sızarak kollarımı boynuna doladım, yüzümdeki elleri uzaklaştı tenimden direkt olarak sırtıma kondu. “Annem yok.”
Sardı beni, sığındım ona. Acımı kattım aramıza. Kalbim kül olmuşken ben gözlerimi sadece şu an için kapatıp ona sarıldım. Hiçbir duygunun yerini alamayacak bu acıyı ona sarılarak birkaç saniye erteledim. Ama ertelenmeyeceğini, kapalı gözlerimin ardında annemin o bedenini gördüğümde anladım. Ertelenmezdi, dinmezdi, bitmezdi. Annemin gidişini ertelemem imkansızdı.
“Çok canı yanmış mıdır?” Göğsümün içi titreyerek sordum bunu. Cevabının hayır olmasını dileyerek sordum bunu.
Hani olur ya geriye dönmek istersin her şeyinle. O anları tekrar yaşayayım dersin ama artık geçmiştir ne sen yaşayabilirsin tekrardan ne de o anlar sana geri gelebilir. En yakın zaman olarak saatler önce evden ayrıldığımda annemi öpüp kızdığı o zamana dönmek istedim. Bana kızsın, beni tokatlasın, atsın, itsin. Ondan gelebilecek her şeye şu an muhtaçtım. Acı olan da bir daha o anlara geri dönemeyeceğimi biliyor olmamdı, annemi son kez bu karanlık sokakta görmüş olmamdı.
“Bilmiyorum.” Kulaklarıma gelen sesle birlikte ıslak, kapanmak için yalvaran göz kapaklarımı zorlukla açık bırakarak bakışlarımı sağıma çevirdim. Abim artık orada değildi. Gitmişti.
Daha sıkı sardım boynunu, parmak uçlarım uyuşsa bile bedenimde olan birine sarılma ihtiyacını geri çevirmeyip sardım sevdiğim adamı. Küçük yüzümü tişörtünden açıkta kalan boynuna gömdüm, kapattım gözlerimi, bu andan çekip gitmek istedim. “Bu bir cinayet.” dedim dakikalar sonra. Sessizdi sokak, abim bile gitmişti ben ve o kalmıştık karanlık sokakta. “Annemi sebepsiz yere öldürdüler.”
“Bilmiyorum.” dedi Bera yeniden.
“Annem kimseye zarar vermez.” Derin bir nefes aldım boynundan, ciğerlerim yandı. Eğer bu akşam başıma bu felaket gelmeseydi şu an kalbim havalarda uçmuş olurdu. Çünkü kokusunun kaynağındaydım şu an. Yine de hiçbir şey beni bu andan soyutlayamazadı. “Düşmanı yoktur.” Durdum geri çekildim boynundan, kollarımı biraz gevşetip yüzümü yüzüne denk getirdim. “Birine tek bir ters sözü olmaz, neden öldürsünler ki?”
“Bilmiyorum.” Yineleyip durdu kendini. Gözlerime büyük bir acıyla bakarken onun sanki bu akşam her şeyi unutmuş, düşüncelerini, zihnini, fikirlerini bir yerlerde bırakmış gibi hissettirmesini hiçe sayarak boynunda olan bir elimi yüzüme götürüp sildim yüzümü.
“O savcı katili falan her şeyi bulur değil mi?” diye sordum ona dikkatle bakmaya çalışarak. Annemin bu hayatta tek bir düşmanı dahi olamazdı, kimseye bir zararı dokunmazken annemi karanlık bir sokakta kanlar içinde görmüş olmak beni yerle bir ediyordu.
“Bulur, devletten bir şey kaçmaz.” dedi Bera sonrasında sırtımdaki ellerinden birini yüzüme götürdü. Göz altlarımda birikmiş olan yaşlarımı sildi, muhtemelen kızarmış gözlerime baktı kıstığı gözleriyle. “Cinayet.” Tek diyebildiği buydu, yutkunmakta zorlandı. “Cinayet çünkü bu vakayı biliyorum.”
Yüreğim hopladı. “Anlamadım?” dedim şaşkınlıkla.
“Annen bir cinayete kurban gitti.” Nefeslendi gözlerimde. “Zaten savcı onun için otopsiye yolladı, katil her cinayetinde farklı yollar deniyor. Bunu da saptayamadıkları için otopsiye yolladılar.” Durmayan yaşlarımı sildi, her iki gözaltımdan.
“Nerden biliyorsun?” Elimi göğsüne indirdim. Annemin bir cinayete kurban gittiğini bilerek ellerim titredi, zemin sallandı ayaklarım altında.
“Bu iki yılı aşkın zamandır, ara sıra görülen bir cinayet. Katil bulunamıyor,”
Sözlerini kestim öfkeyle. “Katil bulunamıyor da ne demek?” Kaşlarımı çattım, titreyen ellerimle sanki suçlu oymuş gibi ittim onu. “O savcı büyük büyük konuşuyordu, kendinden bayağı emindi.” Bir adım mesafe girdi aramıza. “Bulacak katili.”
Bera boş boş bakıyordu yüzüme, sakindi benim aksime. “Bulacağım.” dedi benim sözlerime ek olarak. Ben savcı bulacak demiştim ama o bulacağım diyerek kesin bir cevap vermişti. “Avukatımızı davaya koydum, meraklanma bu onun son cinayetiydi.” Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi kapattı, elime uzandı sağ eli.
Sol elimi, uzattığı sağ eline uzattığım anda sessiz bir şekilde konuştum. “Sana güvenmek istiyorum.”
Ellerimizi birleştirdiği o zaman diliminde bana yanıt olarak, ileriye ışık tutmak ister gibi saf bir ses tonuyla, “Güvenmene ihtiyacım var.” dedi.
O gece ellerimiz birbirine tutunduğunda, annemin kırmızı kanının aktığı o zeminde geceye karışırken tek isteğim ona güvenmekti. Onun benim ona güvenmem için yapacağı, annemin katilini bulacağı zamana hemen varacak olma isteğiydi. Ve bu eli canımın parçalara ayrıldığı bu geceden sonrasında da asla ayırmamaktı. Ellerimiz acılarla değil, mutlulukla birleşeceği o geceler uzakta olmamalıydı.
🪖
Kanatlarım yorgun, yıpranmış. Sanki dünyanın tüm ekseninde uçmuşum gibi hissediyordum. Öyle çok uçmuş ki artık sadece kendi içimdeki acının varlığını kesik kesik hissediyordum. İçimdeki acı bana kesik kesik güç verirken kanatlarımdaki yorgunluğu es geçiyor yeniden uçmam için bana güç veriyordu. O güç sonsuza kadar uçabilirmiş hissi veriyordu bana. O güç bu gecenin aydınlanması için bana umut veriyordu. Gecenin içinde bilmediğim sayılarca fener sönmüştü, onları yakacaktı o güç. Kaç tane sönmüş olursa olsun hangi özgürlüğü, umudu prangalar engelleyebilirdi.
Denize atılan şişenin içindeki bir kağıt gibiydi umudum. Nereye gittiğimi nereye savrulduğumu bilmiyordum. Evet şu an bir çözüm yolu için ilerliyorduk yanımdaki bedenle ama bu yolda birçok dalga ile boğuşacağımızı biliyordum. Sadece tek bir umut ile gideceğim yeri o kelimelerin, gölgelerin, sırrın saklandığını biliyordum. Denize atılan şişenin içindeki kağıt gibiydim yazılanları haykırmak için önce zorlukları aşmalıydım. Annemin katilini bulmam için önce bu karanlık geceyi aşmalıydım, gündüzün getirdiği o ışık bana fener olacaktı.
“Şimdi ne olacak?” Bu birkaç kelime bir böceğin uçuşunu, kesip bir ağ gibi beni şimdiye sürüklemişti. Dudaklarım bunları söylerken, muhtemelen kızarmış şişmiş gözlerimle önümüzde akan yolu izliyordum.
“İfade vereceksin, yanında avukatım olacak.” diye karşılık verdi Bera arabayı dikkatli bir şekilde kullanırken.
“Sonra?” Gözlerimi kucağıma bıraktığım ellerime çevirdim, annemin kurumuş kanına bulanmıştı.
“Savcının kararına bağlı olacak her şey.” dedi esrarengiz bir sesle.
“Bulunmayacak.” dedim fısıltı şeklinde, o şişenin içindeki umut hiçbir işe yaramayacaktı. Yüzümü soluma çevirdim ona baktım, alt dudağım titredi. “Bunu sende biliyorsun, bir seri katil var ve uzun zamandır tutuklanmamış.” Ağlamamak için alt dudağımı dişledim, bana baktı yolu iki saniye boş vererek. Sonrasında önüne döndüğünde zorlanarak bir gayret konuştum. “Annemin gidişinden başka hiçbir sonuca varamayacağız.”
Sinyal verip, sağ şeritte yavaşlatarak durdurdu arabayı. Motor sesi kesilmeden araba durduğunda bana döndü. Başta ne diyeceğini tarttı, gözlerime baktı gözlerini kıstı ve kısa süre sonra söze başladı. “Varacağız, bunu öyle yeni yetme bir savcıya bırakmayacağım. Cumhuriyet savcısı ile yola devam edeceğiz, benim avukatımı davaya koydum bir kaçışı yok. Katili bulacağım.”
“Sen bir askersin Bera, hiçbir şey yapamazsın. Binlerce seri katil dışarıda, hiçbiri de tutuklanmadı annemin katili de öyle olacak.” Sesim yükseldi ona karşı, yükselttiğim sesime kaşlarını çattı. “Annem geri gelmeyecek ve katili elini kolunu sallayarak başka bir kurbanı senin o bahsettiğin savcının önüne serecek.”
Sözlerimi kaşları çatık bir şekilde dinleyerek sabırsızca bekledi fakat sözümü kesmeyip bitirmemi bekledikten sonra aynı sabırsızlıkla konuştu. “Ben bir askerim evet ama öyle hafife irdeleyeceğin bir rütbede değilim. Annen onun hatası oldu, o kanlı elleri benim önüme geldi ve o kanlı eller bir daha kimsenin hayatına son vermeyecek.” Telefonu çaldı, umursamadı yüzünü yakınlaştırdı yüzüme. Çatık kaşlarıyla gözlerime baktı, bende yüzümü ona çevirmiştim. “Sana güvenmek istiyorum, derken bile aslında güvenmeyeceğini söylüyorsun. Güvenmene ihtiyacım var ve bunu yapmıyorsun.”
“Seri katiller bulunmaz, bunu ne bir savcı ne de bir asker bulabilir.” dedim gerçeklerin varlığını aramızdaki mesafeye dizerek.
“Büyük konuşuyorsun.” Telefonu çaldı tekrardan umursamadı baktı yüzüme. Onu ilk defa bu denli kararlı gördüm. “Seri katillerin bir nedeni olur her zaman. Delilleri saklamayı bilen her seri katil, deneyimli birini yanıltabilir. Ama annenin katili apaçık bir şekilde karşısındakilerle bul beni oynuyor.”
“Ne?”
“Fark ettin mi bilmiyorum, annenin avucunda bir şey vardı.” Başımı salladım onu onaylayarak, fark ettiğimi belirtmek amacıyla. “Bulunmasını sağlayacak olan şey o, bunu bile bile bırakıyor ama,”
Sözünü kestim. “Kimse bulamadı onu.” Güler gibi bir ses çıkardım ama gülmekten uzaktı bedenim, ruhum. “Buna rağmen sen bulacağım diyorsun.” Düşüncelerim zihnimi bulandırıp duruyordu, kirli elimle alnımı serinletmek için avuç içimi alnıma bastırıp nefeslenmeye çalıştım göz kapaklarımı yere aramıza indirerek.
“Hep böyle pes mi edersin?”
Sorusuyla avcum hâlâ da alnımdayken bakışlarımı ona kaldırdım. “Hayır, pes ettiğim falan yok olan bu,” Elimi indirip ona baktım umutsuz gözlerimle. “Annemi bir katilin nedensizce öldürdüğünü biliyorum, ilk de değilmiş bunu sen söyledin. Son olmayacağını, bulamayacağınızı da ben söylüyorum. Bu pes etmek falan değil şu an isteyeceğim tek şey annemin öldürülmesinin nedeni ve kimin öldürdüğünü bilmek bunu benden daha çok isteyemezsin.” Başımı salladım iki yana. “Sana güvenmek istiyorum derken de ciddiydim bunu gelişigüzel söylemedim. Birine güvenmek isteyeceğim, birinin yanımda olduğunu bilmek istediğim bir döngüdeyim.”
“Yanındayım.” dedi indirdiğim kanlı elime uzanarak. Küçük elimi avcuna aldı, sonrasında uzanıp torpidodan peçete aldı. Bana bakmadan kendi kapısındaki suya uzandı tersine gelen eliyle. Sonrasında su şişesinin kapağını tek eliyle açtı. Peçeteyi az bir miktar ıslatırken sessizce düşünür gibi mırıldandı. “Ne kadar uzak olsan da ben yanındayım.”
“Uzak değilim sana.” Kanlı elime ıslattığı peçeteyi sürttü, kurumuş kanı zorlanarak yavaşça silmeye koyuldu.
“Evet gözlerin öyle ama dilin sürekli beni uzağa itiyor.” Başparmağımı parmakları arasına alıp dikkatle silmeye devam etti. Kaşları çatıktı ve sildiği elime odaklanmıştı tamamiyle. “Çocukluğunda aklında kalan bir şeyler var mı?”
Ani sorduğu soruyla afalladım. “Ne gibi?” Bende sildiği elime bakıyordum onun yaptığını yaparak.
“Unutmadığın bir anı.”
“Unutkanımdır, çoğu şeyi unuturum. Bölük pörçük hatırlıyorum geçmişimi.”
“Bir kız arkadaşım vardı,” dedi geçmişe gitmiş gibi sesi durgunlaştı, işaret parmağımın eklemlerini sildi. “Bakkaldan şemsiye çikolata çalmıştık.” Boğazını temizledi, yutkundu. “Bakkal sahibi o göbekli haliyle peşimize vermişti.” Ne ara başımı kaldırıp onun yüzünü izledim bilmiyorum ama aniden başını kaldırıp benimle göz göze geldi. “Bakkal sahibi bizi kovalarken biz iki mahalle koştuk, bizi durduran şey arkadaşımın taşa takılıp düşmesi oldu.”
“Yakalandınız mı?” diye sordum onun gözlerinin yoğunluğu altında çekinip huysuzlanırken.
Başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır daha kötüsü oldu.” Alnıma baktı, sonrasında gözlerime çevirdi gözlerini. “Arkadaşım düşüp alnını yarmıştı.” Alnı kırıştı, derin bir nefes aldı. Hâlâ da elim elleri arasındaydı ama hareketsizce bana bakıyordu. “O gün unutmadığım, aklımda kalan şey aslında onun bedenine zarar gelmiş olduğuydu. On üç yaşımda ilk kez birinin acısını ondan almak istedim.” Tekrar telefon çaldı, yine ve yeniden umursamadı yüzüme yaklaştı yüzümüz arasında her zaman olan o kısa mesafeyi korudu. Ama o kısa mesafede dahi onun sıcak nefesini hissettim tenimde, kalbimde. “Yirmi yedi yaşındayım bu akşam da aynısı oldu, küçük bir kızın acısını kendi bedenime almak istedim.” Nemli elini kaldırıp, gözyaşlarının kuruduğu yüzüme yasladı. Büyük elinin içinde kayboldu yüzümün bir tarafı. “Acın geçer mi bilmiyorum, acını azaltmak için o katili bulup en ağır cezayı vermelerini sağlayacağım.”
“Bu acıya yabancıyım.” dedim boğuk bir sesle. Boğazım acıyordu. “Nasıl geçer bilmiyorum, ceza alsa dahi geçmeyecekmiş gibi hissediyorum.” Elimi onun yüzüme koyduğu elinin üstüne koydum. Elimin birçok yeri hâlâ da kirliydi. “Keşkeler büyüyüp duruyor içimde,” Yüzüne bastırdım ellerimi. “Bu akşam yaşanmasaydı diyorum hem mutluluğuyla hem de acısıyla.”
“Bu akşam için keşke deme.” dedi yapay, kızgın bir sesle. “Planlamıştı, biz bu akşam dışarı çıkmasaydık hatta annen de çıkmasaydı yine aynı son olacaktı.”
“Evde anneme hiçbir şey olmazdı.” dedim direkt. Keşkelerim hep beraber evde olmakla sıralıydı.
“Hayır,” dedi Bera bana yanıt olarak. “Katilin önceki kurbanları arasında evinde bulunanlar da var.”
Tüylerim ürperdi, gerildim. Dudaklarım aralandığı an Bera’nın telefonu çaldı yeniden sıkıntılı bir nefes alarak aramıza koyduğu telefonu eline aldı bıkkınlıkla, ışık yüzüne çarptı. Yüzümdeki elini benden çekti. Elindeki telefonu cevaplayarak kulağına götürdü, “Evet.” dedi aynı bıkkınlıkla. Kendini geriye yasladı, açtığı suyu kapattı, kirli peçeteyi de kapısındaki bölmeye bırakıp, “Yoldayız.” dedi karşısındaki kişiyi dinledikten sonra. “Onların ifadesini aldıysa beklesin, işi bu.” Sustu ve arabayı yavaş bir şekilde hareketlendirip yerinden kaldırdığında soluna bakarak sinyal verdi. “Otopsi yapıldı mı?” Ana yola çıktığımızda bakışlarım, kulağım, dikkatim ondaydı. Görmese de başını salladı, “Tamam on beş dakikaya ordayız.” diyerek telefonu kapattı ve ardından sessiz bir şekilde bir daha bana dönmeden önündeki yolu tüketti.
Onda olan yorgun gözlerimi kendi önüme çevirdim. Karanlığa dalmış olan bu düşüncelerimin bazen aydınlığı bulmak için karanlığa girmesi gerektiğini bilmeye başladım. Bağırmak istediğin ama çığlıklar içinde sustuğun cümleleri tekrar tekrar yutardı karanlık. Bazen karanlığı dinlemek gerek çünkü insanın bazen kendini tekrar bulması gerekir işte o zaman neye sustuğu neye konuştuğu o karanlığa neleri gönderdiği kim olduğunu söyler ona.
Korktuğum yol ışıklarla dolu olabilirdi, belki de kendim gözlerimi kapatarak yürürdüm. Çünkü şu an acının yayıldığı bedenimde adının hakkını veren bir öfke besliyordum bedenimde. Bu akşam keşkelerin sıralandığı o listede, yanımdaki bedenden önce annemin öldürülmesinin nedenini, katilini bulmak ve onunla tek başıma yüzleşmek istiyorum. Ona zarar verebilirdim çünkü şu an içimde yayılan, büyüyen öfke bana sadece anneme yaptıklarını ona da yap diye bağırıp duruyordu.
Anneme ne yapmıştı? Annemin son halini gözlerimin önüne getirdim, nefessiz kalacağımı bile bile. Boğazının bir tarafında delik vardı, öldürücü vuruş oradan gelmişti. Parmak uçlarım sızladığında bunun nedeninin, annemin boğazındaki o deliği henüz bilmediğim o katilde var etmekti. Ona, annemin ölümü gibi bir son yaşatmaktı keşkelerim. Onun gibi bir cana son vermeyi, düşünmezdim ama bu acı bambaşka bir dereceydi hayatta asla dediğim bir şeyi yaptırırdı bana. Ve yapardım.
Zamanın içinde kaybolan vaktimizi, on beş dakikayı ileriyi düşünerek tükettim. Araba durup, motor sesi kesildiğinde başımı kaldırıp geldiğimiz yere baktım. Tabelada, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yazıyordu. Bera’nın arabadan indiğini kapımı açtığı andan sonra fark edebildim. Eğildi ve yüzüme baktı. Yüzümdeki donuk ifadeyle birlikte elini uzattı, tuttum her zaman olduğu gibi tereddüt etmedim. Bana yardım ederek beni nazikçe çekerek arabadan indirdiğinde kapıyı kapattı. Ellerimiz ayrılmadan sessiz kalıp yürüttü beni, bende gözlerimi karşıya sabitleyerek yürüdüm.
Merdivenleri çıktık, binaya girdiğimiz ilk anda üst arama dedektörü vardı Bera elini arkasına koyup cüzdanını çıkardı. Cüzdanının iç kısmını baş parmağıyla açıp bir şey gösterdiğinde polis memuru geçmemiz için dedektörün diğer yanını gösterdi. Ellerimiz ayrılmadan, dedektörün diğer yanından geçtik. Ezbere bildiği yollarmış gibi bizi karşıdaki merdivenlere götürdü. İki katı çıktıktan sonra geldiğimiz koridorun geniş sağ tarafına yürüdü. Geniş koridorda üç asker, bir takım elbiseli adam ve iki tane de polis memuru vardı.
Askerlerin ve takım elbiseli adamın önünde durduğumuzda, askerler yine aynı selamı verdi. İçlerinde birkaç kez gördüğüm o adam da vardı, o gece beni ifade için Bera’nın yanına götüren adamdı. “Son durum ne?” dedi Bera takım elbiseli adama.
Adam Bera’dan oldukça kısaydı ama benden de uzundu, şimdi topuklu halimle eşit sayılıyordu boylarımız. Gözleri kahverengiydi, sivri uzun burnu, pürüzsüz sakalsız yanağı, uzun ama arkaya özenle taradığı siyah saçlarıyla birlikte oldukça iyi ve bakımlı görünüyordu. “İhbar eden, abi ve eşinin ifadeleri alındı. Şimdi sırada,” Sesini kesti bana baktı Bera’nın omzunun üstünden. Gözlerime baktı uzun uzun, sonrasında yanındaki askere döndü. Önceden gördüğüm asker de adama baktığında sessiz bir bakışma geçti aralarında. Bera tuttuğu elimi sıktı, nedensizce. Adam sessiz konuşmalarını bitirmiş gibi tekrar bana baktı ve, “Onun ifadesi kaldı.” dedi sabit, kısık tonda.
“Otopsi sonucu ne zaman çıkar.” dedi Bera yeni bir soru sorarak.
“Yarım saate çıkar.” Adam konuştuğunda koridordaki bir kapı açıldı.
Bir kadının arkamızda kalan taraftan, “Evsa Alsak,” adımın ve soyadımı seslenmesiyle o tarafa döndüm.
Önümdekiler hareketlenip konuşmaya devam ettiler. “Bir sonuç çıkmaz.” dedi aynı adam konuşmaya devam ederek. Bera ellerimizi bir an olsun ayırmadan bizi az önce kadının seslendiği kapıdan geçirdi. Küçük bir koridorla karşılaştığımızda arkamızdaki adam çantasından bir dosya çıkarıp kadına verdi. Kadın önümüzden yürüyüp art arda olan kapılardan geçerken bir kapıda durdu gözlerim kapının üzerindeki yazıya kaydı. Kapının üzerinde, Sorgu Odası 4 yazıyordu. Kadın kapıyı açıp içeri girmemizi beklediğinde Bera içeri girdi.
Bedenim ürpertiyle irkildi, Bera beni odanın ortasındaki küçük masaya yürüttü. Sandalyeyi çekip, binaya girdiğimizden beridir birleşmeyen gözlerimizi birleştirdi. Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama aniden kaşlarını çattı. “Korkmana gerek yok, arkanda olacağım.” Bunu söylediği an olduğumuz odanın kapısında bir hareketlilik oldu. O tarafa döndüğümde, savcı olduğunu öğrendiğim adam ve arkasında bugün ikinci kez gördüğüm ama kim olduğunu bilmediğim adamın içeri girdiğini ve ayakta dikilen bize baktığını fark ettik.
“Buyurun,” dedi savcı masanın önündeki sandalyeleri göstererek. Sözlerinden hemen sonra arkasındaki adam ile yan yana oturdu, masanın üstüne mavi renkli bir dosya bıraktı. Ayakta olan bize döndüğünde Bera’nın elinde olan elimi çektim yavaşça ve bedenimi aynı yavaşlıkla masaya yaklaştırıp sandalyeyi çekeceğim an yanımızda olan adam sandalyeyi benden önce çekti. Göz göze geldiğimizde gülümsedi, dudakları kıvrıldı. Tepkisizce ona baktıktan sonra araladığı boşluğa geçip sandalyeye oturdum.
Hemen yanımdaki sandalyeye geçti adam, çantasını yanındaki boşluğa bıraktı dik bir şekilde ve ellerini birleştirip bacaklarının üstüne koydu. Gözlerimi ondan ayırıp karşımda, beyaz ışığın altında beni inceleyen savcıya baktım. Beni sessiz bir şekilde bir dakika gibi süre içerisinde seyretti, en sonunda kısık, boş odada yayılan bir sesle konuşmaya başladı. “Biliyorum bu senin için zor ama her şeyi anlatman lazım, neredeydin olay sırasında?”
“Bir arkadaşımla yemekteydim.” dedim sabit bir sesle.
“Arkadaşın kim? Teyit edebilir mi?” diye sordu benim her hareketimi dikkatle izleyen adam.
“Evet, edebilirim.” Arkamda olan Bera benden önce yanıtladı savcıyı. Ne yapıyordu bilmiyorum sesinde bariz hissedilen rahat bir tını vardı. Ben ise gergindim, suçlu olmaktan değildi tabii ki. Bu ortama ilk gelişim olduğundandı.
Savcı bakışlarını, hareket dahi etmeden sadece gözlerini yukarıya kaldırarak Bera’ya çevirdi ve tekrar bana döndü. “Kaçta buluştunuz?”
“Sekizi geçiyordu.”
“Annen?”
“Evdeydi, çıkmadan önce dışarı çıkacağını…” Devam edemedim, o anı yaşadım, gözlerim ıslanıp boğazım düğümlendiğinde derin bir nefes alarak devam ettim. Herkesin gözleri bendeydi. Herkesin beklenti dolu bakışları altında, kendimi konuşmaya zorladım. “Arkadaşlarıyla kahve içeceklerini söyledi, sonra evden çıktım.”
“Tavırları nasıldı?”
“Nasıl yani?” diye sordum sorduğu soruyu anlamayarak.
“Tedirgin miydi, korkuyor muydu?”
Kaşlarımı çattım söylediklerinin saçmalığı üzerine. “Neden korkup tedirgin olsun? Mutluydu, her zamanki gibi.” Anlamıyordum bu adamı.
“Bilmem,” dedi adam bana cevap olarak omuz silkti sakince ve önündeki dosyayı açtı. “Babanla annen tartışmış.” Yüzüne baktım, devam etmesi için. Dosyada olan gözlerini bana kaldırıp, “Babanın anneni…” sözünü kestim büyük bir öfkeyle.
“Ne saçmalıyorsunuz siz?” Ellerimi masaya vurdum, önümdeki savcıya eğildim. Işık şimdi tam üstümdeydi. “Babam anneme asla zarar vermez.”
“Sayın savcım, müvekkilime bu şekilde itham etmenizin elbette bir nedeni olmalı değil mi? Nedeninizi öğrenebilir miyim?” Yanımda avukatım olduğunu öğrendiğim adam gayet normal asla ses tonunu titretmeden soru sorduğu anda ben öfkeyle karşımdaki savcıya bakıyordum.
“Maktulün eşi, maktul ile evden ayrılmadan önce tartıştıklarını söyledi. Her şeyi göz önünde bulunduruyorum. Bunu da sormakta sakınca bulmuyorum.”
“Babam annemin, çantasında biber gazı olup olmadığını sorduğu için annem onunla tartışmıştır.” dediğimde sesim hâlâ da öfkeliydi, tükürürcesine söylemiştim bunları.
“Konuyu nereden biliyorsun?” dedi savcı tek kaşını kaldırarak. Dosyadan bir fotoğraf çıkardı.
“Babam, annem ve bana her dışarı çıktığımızda biber gazımızın olup olmadığını sorar annem de hep ona kızar.”
“Sana bu akşam sordu mu?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü beni çıkarken görmedi. Sadece annem gördü.”
Adam yanıtımla sessiz kaldı, bir dakika daha seyretti beni. Masaya öfkeyle vurduğum elime baktı, duygumun yoğunluğuna şaşırarak. O bir dakikanın daha da fazla olmamasını arkamdaki beden öksürerek belirtmiş gibi savcı dosyadan çıkardığı fotoğrafı çevirip önüme itti. Masaya bıraktığım iki elimin arasına, tam çenemin altına denk gelecek şekilde önüme itmişti. Başımı eğip fotoğrafa baktım, kanlı bir madeni paraydı. Kaşlarımı çatıp karşımda beni izleyen savcıya baktığım anda, arkamda olan beden avcunu masanın kenarına yaslayarak üzerime eğildi. Büyük ihtimalle önümdeki fotoğrafa bakıyordu.
“Bu ne?” diye sordum ters bir tavırla.
“Annenin avcundaydı, dikkatli bir şekilde bakar mısın? Dikkatini çeken veya daha önce gördüğün bir şey mi?” Daha sakindi bu sefer, bir şeyleri çözmek istiyor gibi konuşuyor, suçlayıcı tavırlarına son vermişti.
Onda olan gözlerimi yine fotoğrafa çevirdim. Dikkatimi çekmesini beklediğim bir şey aradım ama bu bildiğimiz bir madeni para bile değildi. Madeni paranın ortasında bir fil deseni vardı, desenin ortasında on iki sayısı yazıyordu, filin hortumu filin bedenini çembere almıştı, çemberin üstünde de bir yazı vardı. Kaşlarımı çattım. Çünkü bir devlete ait değildi bu madeni para. Ve bunun neden annemin avcunda olduğunu düşünürken aklıma buraya gelmeden önce Bera’nın bahsettiği geldi. Bera üzerime eğilmişti merakla incelediğini biliyordum, karşımızdaki fotoğrafa aynı duygularla bakıyorduk.
Bera uzun parmaklarını fotoğrafın üzerine koyup biraz daha bize çekti, bedeni tamamen bedenime değdi, yüzü yüzümün yanında durdu. Arabada katilin onu bulmamız için bıraktığı şeyin annemin elinde olduğunu söylemişti ve o şeyde şu an karşımızdaydı. Biliyordum ki karşımızdaki her kimse oldukça zekiydi, bunu bırakması onu bulmamız için değildi. Başka bir nedeni olmalıydı.
“Parayı araştırdınız mı?” Bera ortaya attığı soruyla birlikte parmaklarını fotoğraftan ayırdı. Bedenini düzeltmeden savcıya baktığında savcının yanında oturan adam söze dahil oldu.
“Araştırıldı, hiçbir yere ait değil.” Adamın boğazdan gelen kalın bir ses tonu vardı. Gözleri Bera’daydı ve dosyadan başka bir fotoğraf daha çıkarttı, savcının önündeki dosyaya uzanıp alarak. Fotoğrafı aynı şekilde önümüze uzattı ve devam etti. “Katil oldukça varlıklı biri.”
Söyledikleriyle yeni fotoğrafı tamamen önüme çektim, Bera’nın görebileceği şekilde. Önümüzdeki fotoğrafta da bir top vardı avuç içime sığabilecek büyüklükteydi ve rengi koyu sarıydı. Üzerinde hiçbir şey yazmıyor oluşuyla bunu neden bırakmış olabileceğini düşündüm. Yine düşündüm bütün teorilere göz gezdirdim fakat hiçbir şeye ulaşamadığımda, “Bu ne?” diye sordum başımı kaldırıp önümde aynı şekilde beni ve Bera’yı seyreden savcıya.
Önce Bera’ya baktı söze başlamayı erteleyerek sonrasında bana baktı. “Annenin ağzındaydı. Sesini bununla kesmiş.”
Göz çukurlarıma gömülen gözyaşları, göz kapaklarıma sakladığım acılar yine serildi önüme. Asla bitmeyecek o acı yeniden yayıldı kalbimden zihnime. Gözlerimi kıstım fotoğrafa düşerken bakışlarım. Annemin dudaklarındaki o zorlanmaları çok bağırdığı için diye düşünmüştüm fakat anneme bir acı çığlığı bile fazla görülmüş. Annem sessiz acı çekişlerle hayattan çekip koparılmıştı. Alt dudağımı dişleyip burnumdan derin bir nefes aldığım an yanımdaki avukat konuştu.
“Önceki kurbanlarda da bunlar var mıydı? Yoksa yeni geliştirdiği bir şey mi?” Avukatın sorusunu duydum fakat başımı kaldırmayıp bulanık ıslak gözlerimle önümdeki iki fotoğrafa baktım.
“Madeni para her zaman vardı, önceki altı kurbanının avcunda fakat hiçbiri aynı değil.”
“Nasıl?” diye sordu avukat. Bu esnada masadaki elimin üzerine bir el kondu, bu tenin sahibini biliyordum. Bera. Elimi çok hafif bir şekilde sıktı, halimi, içinde olduğum duygu durumunu hissetmiş gibi.
“Ortasındaki sayılar hep değişiyor.” Savcının sözlerini takip eden bir kapı çalma sesiyle birlikte Bera elini ve yanı başımda olan bedenini benden uzaklaştırdı.
Açılan kapıya dönmeden fotoğraflara yavaş bir şekilde akan gözyaşlarımla bakmaya devam ettim. Açılan kapıdan gelen bir erkek sesi, “Otopsi sonucu çıktı.” dedi.
“Hadi sevindir bizi lan!” dedi adını bilmediğim, çaprazımda oturan adam.
“Diğer kurbanlarla aynı, cisim sivri uçlu ve metal. Girerken deriyi parçalamış. Maktulün sağ el bileği kırık, zorlanmadan kaynaklı.”
“Öldükten sonra mı kırılmış?” diye sordu savcı.
“Hayır.” yanıtını verdi kapıdaki adam.
Gözlerimi fotoğraflardan ayırıp karşıma baktım. Derin, göğsümü titreten bir nefes aldığımda nefes sesim içeriye yayıldı. Kapıdaki adam devam etti konuşmasına. “Onun dışında gözle görülür bir darp izine rastlanmadı.”
“Katilden bir şeyler yok mu?” Bunu soran Bera olmuştu. Meraklı çıkmıştı sesi.
“Hayır komutanım, hiçbir ize rastlanamadı, bir gölge gibi. Ayak izi, DNA hiçbir şey yok.”
“Bu kadar mı?”
“Evet savcım.” Adamın gittiğini kapıyı kapatmasıyla anladım yine beşimiz kaldığımızda savcı sıkıntılı bir nefesi dışarı verdi.
“Madeni para,” dedi savcı önümdeki fotoğrafları alarak ayağa kalktı. “Tanıdık gelmedi mi?” Fotoğrafları dosyaya koydu, bedenini dikleştirip bana yukarıdan baktığında yüzüne mesafeli bir ifade yerleştirmişti. Dudaklarımı ayırmadan, olumsuz anlamda başımı salladım. Savcı benden ayırdığı gözlerini yanımda ama bana dokunmayan Bera’ya çevirip dışarıyı gösterdi. Bera savcının ve yanındaki adamın odadan çıkışıyla bana döndü, elini sol omzuma koyup sıvazladı ve saçlarımın üzerinden öptü.
“İki dakikaya yanındayım.” Sıcak bir ses tonuyla konuştu sonrasında geri çekildiğinde yanımda oturan avukata dönüp, “Dağra.” dedi sadece, başta bana onu tanıtıyor diye düşündüm avukata döndüm. Zaten bana baktığını ve Bera’nın aslında tanıtmak için değil de başka bir nedenden dolayı avukata seslendiğini avukatın ona, “Tamam.” cevabı vermesiyle anlamıştım.
Bera da diğerleri gibi çıktığında adının Dağra olduğunu öğrendiğim avukat, ona bakmamama rağmen beni seyretti. İzlenilmekten rahatsız olarak, “Bitti mi buradaki işim?” diye sordum omzumun üzerinden soluma yani avukata dönerek.
“Evet.” Yüzümü inceliyordu ona dönmemden istifade ederek. “Yalnızca yazılı ifade vereceksin.”
“Verelim hemen.” dedim ayağa kalkmaya yeltenirken gözlerimi ondan ayırmıştım.
“Bera geldikten sonra veririz.” demişti ki kapı açıldı, Bera kapıda çatık kaşlarıyla içeriye baktığında önce bana sonra arkamda kalan Dağra’ya baktı.
“Biz ifadeden sonra eve geçeceğiz, sen ilgilen buralarla. Yarın haberdar oluruz birbirimizle.” Kapıyı tamamen araladı bana baktığında çatık kaşlarını düzeltti, gözlerime odaklandı. “İyi misin?” diye sordu yanına vardığımda. Sonra sorusunun anlamsız olduğunu bilmiş gibi tekrar konuştu cevabımı beklemden. “İfade veremeyeceksen sonraya bırakabilirsin?”
“Verelim daha fazla uzamasın.” Beni onayladı elini uzatıp tutmam için beklerken hiç düşünmeden elimi ona uzattım. Elimi sıkıca tutarak bizi koridora çıkarttı. Koridorda savcının yanındaki adam bizim çıkmamızı bekliyormuş gibiydi çıkmamızla birlikte yanındaki kadını göstererek, “Yazılı ifadenizi alacak.” deyip bize arkasını dönüp gitti.
Yarım saati aşkın bir süreyle ifadem alındı. Kapının önünde Bera, Dağra ve adını henüz bilmediğim asker benim ifade vermemi bekledi. Kapıda onların yoğun sohbet sesleri geliyordu fakat tam anlamıyla ne konuştuklarını bilmiyordum. İfademe uzatılan kalemle imza attıktan sonra ayağa kalktım, kapıyı açtığım an üç adam sohbetini bölüp araladığım kapı dışında bana dönmüştü.
Diğer ikisinde gözlerimi fazla oyalamadan Bera’ya dönüp kapıyı kapatarak odadan tamamen çıkıp koridora çıktım. “Gidelim mi?”
Ayakta kalacak mecalim kalmamıştı, kendimi o kadar berbat hissediyordum ki şu an kendimi bir çöp konteynerine atmak istiyordum, yok olmak, bu geceyi, diğer geçmişimi hiçbirini yaşamamayı diledim. Onları ardımda bırakarak koridorun merdivenlerine doğru yürüdüm omzum düşük bir şekilde. Arkamda olan toplulukta birkaç kısa konuşma daha geçtikten sonra merdivenlerin başına gelişimle Bera’nın varlığını hissettim arkamda ama ona dönmeden merdiven trabzanına tutundum.
“Kısa boyunla merdivenlerden top gibi sekmeyi mi planlıyorsun?” Ağırca ona çevirdim bakışlarımı. Önüme geçmişti, önümdeki iki merdiven aşağısında durarak bana bakıyordu. “Gel buraya.” diyerek bedenimi sadece iki saniye içinde kucağına aldı. Onun bedeninin tarafında olan sol kolumu omzuna attım, ona tutunma amacıyla ve yüzümü yüzüne çevirdim.
“Sekmezdim, bir yerlerim incinirdi.” Ters bir tavırla devam ettim, aslında bu tavrım kendimeydi. “Ve emin ol hiç acı hissetmezdim.”
“Ben hissederdim.” Merdivenleri indi, ben onun yan profiline bakarken o iki kat merdiveni rahat bir tavırla bitirdi.
“Kimse kimsenin acısını hissetmez.” dedim binadan dışarı çıkarken bende önüme baktım, ona bakmayı keserek.
“Evet diğerlerinin acısını hissetmiyorum, senin dışında.”
Ona döndüm kaşlarımı çatıp. “Bu halde bile gözümü boyamaya mı çalışıyorsun?”
“Hayır.” dedi sert bir sesle, arabasının önüne gelerek adımlarını durdurdu. “Hem gözünü boyamama gerek yok.” Dediğini direkt olarak anladım. Ondan hoşlandığımı, hislerimin hâlâ da geçmediğini bildiğini söylüyordu. Haklıydı, bitmezdi. Hiçbir şey buna Bera da dahil bitiremezdi ona olan duygularımı.
İnsan birini sevdiği için vicdan azabı yaşar mıydı? Ben şu an sevdiğim adama, acıyan kalbimin hızlı kalp atışlarıyla bakıyorum diye vicdan azabı çektim. Annemin bu akşam gözlerimin önünde kanlar içinde yerde olmasının ardından bedenimdeki bu yoğun acıya rağmen sevdiğim adamın bana hissettirdikleri için kendime kızıyor, vicdan azabı çekiyordum.
Bu yanlıştı. Şu an sadece bedenimde acı varken kalbim farklı bir anlamda atmamalıydı. Bunu biliyordum ama bildiğim başka bir şey de kalbin söz dinlemediğiydi.
O kendi hislerini dinler, atışlarını var ederdi.
🪖
“Hayır.” dedim arabadan inerken. Bu anı defalarca kez zihnimde erteledim durdum ama kaçamazdım, hep buraya geleceğimi biliyordum.
“Biliyorsun,” Bera bana yanıt olarak konuşurken arabanın önünde duran bedenimle karşı karşıya kaldı.
Tonlarca kiloymuş gibi hissettiğim başımı kaldırıp ona baktım, kıstım gözlerimi acıdığı için. “Biliyorum.” Bana hep yanında olduğunu söylüyordu, biliyordum. Yabancı bir evrende tek kalmışım gibi hissettiren bu gecede yanımda varlığını sürekli hissettirmişti, varlığını yok saymak ne mümkündü.
Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi kapatıp elini omzuma attı. Beni göğsüne çekti, başımı omzuna yasladı, boşta olan elini de başımın arka kısmına yerleştirdiğinde her iki elimi aynı anda kaldırıp bedenine sardım. Bir elimde çantam tutuluyken bile onu sardım. Omzumdan tuttuğu elini sıkarak beni göğsüne tamamen yerleştirdiği o kısa sürede gözlerimi yumdum, derin bir nefes aldım. Birazdan içeri gireceğim o yerde göğsüm daralacaktı, bunun için onun yanında derin derin nefesler aldım. “Bu oldukça iyi geldi.” dedim gözlerim kapalı bir şekilde mırıldanırken.
Bera kısık, hoş bir sesle, “Göğsümde her zaman yerin var.” derken omuzlarımda olan elinin parmaklarını sıktı.
Bir zamanlar, yakın zamanlar, onda hiçbir yerim yoktu. Bunu biliyordum, ne değişmişti bu yakın zamanda. Göğsünde yer edineceğim kadar. Annemin gidişinden dolayı mı göğsünde yer edindim? Saçma düşüncelerimi kovup, “Cesaretim yok.” dedim göğsüne daha çok sinerek. Bunu neden ona söyleme ihtiyacı duydum bilmiyorum ama söyledim. Cesaretim mahalleye, evimize, annemsiz bir dört duvara girecek kadar yoktu. Babam, abim şu an ne yapıyordu bilmiyordum, kendi acıma katlanabilirdim ama evimize girip üçümüzün yan yana olduğu o yerde annemin yokluğunu görmeye cesaretim yoktu.
“Seninle gelebilirim.” Saçlarımın üzerindeydi dudakları, sıcak nefesi sözleriyle saç diplerime karıştı. Yorgun bedenimi gevşetti kolları, nefesi.
“Sanırım bunun üstesinden gelebilirim.” Gözlerimi aralayıp olduğumuz sokağa baktım. Sessizdi, hiç kimse yoktu, ikimiz dışında.
“En zor olan bu gece.” Göğsüne yasladığım başımı kaldırdım ama bedenimi ondan ayırmadan yüzüne baktım. O da yüzünü eğdi bana.
“Asla geçmeyecek gibi.”
Başımın arka kısmına yerleştirdiği elini yüzüme koydu. “Geçiyor. Bunu en yakından yaşayan benim.” Eğdiği yüzünü bana yakınlaştırıp alnıma bastırdı dudaklarını. “Aynı yaraya sahibiz, belki benimki senden daha da ölümcül.”
Sessiz kaldım, ona bir şey söyleyemedim. Söyleyebileceğim onlarca şey yerine ondan ayrıldım. Kendimde değildim şu an. Bedenimi ayakta tutan her neyse tükenmişti, yere yığılmam an meselesiydi. Ama asıl şimdi dik durmam gerekiyordu, o dört duvara girdiğim an yanlarında olmam gereken iki koca adam vardı. Kollarımı gevşetip geri çekildim. O da benden geri çekildi, benim aksime bu ayrılmayı uzun uzun yaptı.
Onun cüsseli omzunun ardından evimize baktım. Annem yoktu evde, bunun gerçekliği eve her girişimde yüzüme çarpıp duracak Bera’nın bahsettiği o geçecek asla gerçekleşmeyecekti. Bu akşam mutlulukla ayrıldığım evde, benden farksız biri olarak girecektim. Bu akşam annemin varlığını bilerek çıktığım eve onun yokluğuyla girecektim. Bir daha asla bu evden mutlulukla ayrılmayacakmışım gibi hissediyordum. Ağzımdan bir nefes aldım, boğazımdaki acı yangın diner umuduyla.
Elimi boynuma götürüp kaşıyarak karşımda beni üzgün bakışlarla seyreden Bera’ya, “İyi geceler,” dedim. Eğer Bera ile daha yeni gelişen bu halimiz olmasaydı, belki şu an bambaşka olurdu her şey. Yalnız olurdum.
“İyi geceler.” derken, olmayacağının bilincindeydi. Yine de nezaketle söylemişti. Bana baktı, bir şeyler bekleyerek. Gitmemi bekliyordu ama ben yine erteledim birkaç dakika daha.
Elimdeki çantayı açıp anahtarımı çıkardım bunu zamana yayarak yapmıştım. Onun bakışları her bir hareketimi seyrederken, anahtarı parmaklarımın arasına aldım. Sadece iki dakika içinde evde olacaktım. Başımı kaldırıp gözlerine bakarak, “Gideyim ben.” deyip yanından yürüdüm. Yanından geçip eve yürürken bacaklarım titriyordu, hem yorgunluktan hem de cesaretsizlikten. Kapının önüne geldiğim o anda kendime borç bilerek omzumun üzerinden Bera’ya döndüm. Bana dönmüştü. “Teşekkür ederim.”
Teşekkür ettim çünkü bu gece ertelediğimiz o akşam yemeğini hayalimdekinden daha güzel bir şekilde yaşatmıştı. Zaten öyle büyük bir beklentiye girmemiştim yine de oldukça iyiydi. Teşekkürümün bu akşam için olduğunu biliyordu, dudakları kıvrıldı benim teşekkürüme. Ama dudaklarında burukluk vardı, tamamıyla iyi geçmemesinden, akşamın seyrini değiştiren olaydan sebepti bu burukluk.
Anahtarı döndürüp kapıyı kendime çekip kapının açılmasını sağlarken, içeriden gelen o acı kokunun kendi bedenimdeki acıyla birleştiğini hissettim. Anahtarı çıkarıp evden içeri adım atarken evin sessizliğine daldım. Evde sadece mutfaktan gelen buzdolabının kısık sesi vardı. Onun da nedeni mutfağın kapıya yakın olmasından kaynaklıydı, ev sessizdi. Annesiz evler hep böyle sessiz mi olurdu? Kapıyı ardımdan kapatıp ev ve acımla baş başa kalırken çantamı ve anahtarımı sessizliği bozmamak amacıyla vestiyere yavaşça bıraktım. Aynı sessizlikle topuklu ayakkabımı sızlayan ayaklarımdan çıkardım.
Karanlık holden karşımdaki merdivene baktım, bu akşam büyük bir sevinçle inmiştim merdivenlerden. Şimdi içimde kopan o acıyla merdivenlere yürüyüp yavaş bir şekilde merdivenleri çıktım, varacağım yeri biliyordum. Şu an orada karşılaşacağım şeyi de biliyordum. Kendi odamın kapısını es geçip çaprazımda kalan aralık kapıya yürüdüm. Kapı aralığından içeriye baktığımda karşılaşacağım şeyden farksızdı gördüklerim. Babam ve abim yatağın ayak ucunda, yere oturmuştu yan yana. Babamın elinde ise annemin daha bu akşam giydiği tişörtü vardı.
Beni, yanlarına çöküp oturmama kadar fark etmediler. Babam ikimizin arasında kalmıştı, benim yanına çöküşümle irkilip önce etrafına sonra yanına çökmüş gözlerime baktı. Gözleri şişmişti. Babamı dedemin vefatından sonra ilk kez ağlarken görüyordum. Gözleri, ileri yaşta olduğu için daha erken şişmişti. Belki de benden daha fazla ağladığı için şişmişti, bilmiyorum. Gözlerime baktığı an durmuş, donmuş gözyaşları yeniden aktı. Aynı şekilde benim de.
Annem gitmişti. Bu gerçek şu an bu odada üzerime yığıldı yeniden.
Sessizliğin zihnimde ev sahipliği yaptığı her anda dudaklarım titriyor ağlamak isteğimi binlerce hızla artırıyordu. Şu an bu zamanlardan sadece biriydi. İçeride yalnızca üçümüz vardık, sessizdik, bu gece ilk kez sessiz bir ortamdaydım bundan sebep yalnızlık, annemin gidişi daha çok sardı bedenimi. Onsuz onun odasındayken, “Baba.” Düşüncelerim sessiz kalmamalıydı. Babam annemin tişörtünü kucağına bıraktı sağ kolunu kaldırıp beni sardı aynı anda sol kolunu da kaldırıp abimi sardığında ikimiz de omzuna koyduk başımızı. Babamın göğsünde benim ve abimin elleri birleşirken, dört kişilik olan ailemin şimdi üç kişilik paramparça ama toplu bir halde olduğunu fark etmem kalbimi sızlattı.
“Onu çok seviyordum.” dedi babam harfleri yutarak. “Onsuz nasıl yaşanır unuttum.” Saçlarıma bastırdı dudaklarını, şefkatle. Abime de aynısını yaptığını biliyordum. “Hatırlamak istemiyorum.”
Onun bu hali beni ve abimi yüksek sesli bir şekilde ağlattı. İkimiz parmaklarımızı sıktık, birleşmiş ellerimizde. Odada olan üç kalp de aynı acıya ev sahipliği yapıyordu. Abim elini aniden çekti, “Ben dayanamıyorum.” dediğinde başımı yasladığım omuzdan kaldırmıştım. Abim babamdan ayrılmıştı ayağa oldukça hızlı bir şekilde kalktığında ben şaşkınca onu izledim. “Her kim yaptıysa bulmaya gideceğim.”
“Devlet bulamamış sen mi bulacaksın abi?” Hıçkırdım. “Saçmalama ve sakin olmaya çalış hepimiz iyi değiliz, yapanı bulmak istiyoruz ama elimizden bir şey gelmiyor.”
“Ahmet otur yerine,” dedi babam öksürerek. “Acımız büyük, izin ver sindirmeye çalışalım.”
“Ben onu bulmadan sindirmeyeceğim.” Ellerini salladı saçma sapan bir şekilde. Elleri hâlâ da kanlıydı. “Siz sindirin.”
Abim bize sırtını dönüp kapıdan çıktığında ardından seslendim fakat yanıtı sadece dış kapının sesi olmuştu. Gözlerimi aralık kapıdan ayırdığım o anda babam çöktüğü yerden ayağa kalktı. Elinde annemin tişörtüyle, annemin sabahtan düzelttiği yatağa oturdu. Ben onu yatağın ucunda seyrederken yatağa devrilircesine uzandı. Dakikalarca babamın annemin tişörtünü koklayarak ağlayışını dinledim.
Babam ben onu izlerken uykuya daldı, kısa süre sonra daldığı uykudan irkilerek uyandı. Burada değilmişim gibi karşısındaki pencereye annemin tişörtünü koklayarak baktı, babam beni unutmuştu şu an sadece annemin gidişini dediği gibi sindirmeye çalışıyordu. Daha fazla izleyemedim onu sessiz bir şekilde odadan çıkıp banyoya girerek henüz aynaya bakmadan topladığım saçlarımı çözdüm. Saçlarım dağılırken başımı kaldırıp karşımdaki aynaya baktım.
Darmadağının vücut bulmuş hali gibiydim. Makyajım dağılmış, gözlerim babamın halinden daha kötü bir durumdaydı. Gözlerimin içi kızarmış, göz makyajımın siyah koyu detayları dağılmış oldukça kötü görünüyordum. Suyu açıp önce ellerimi yıkadım, silmeyle ellerim tamamen temizlenmemişti. Avcuma su doldurup yüzüme birkaç kez çarptıktan sonra aynaya bir daha bakmadan ve yüzümü kurulamadan banyodan çıktım. Üzerimde annemin kanının olduğu elbisemi odamda değiştirdim bir dakika içinde ve babamın iniltilerinin olduğu kattan aşağıya indim.
Abimin saçma bir şey yapacağını bildiğim için onu arayıp nerede olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Abim asla temkinli davranmazdı, ani duyguların esiri olurdu. Ve bu gece henüz annemi kaybetmişken onun ani durumundan kaynaklı bir olaya daha tahammülüm olmayabilirdi. Önüme gelen saçlarımı parmaklarımla geriye itip vestiyere bıraktığım çantamı aldım. Bu esnada günlerdir eve gelen faturaların olduğu toplu kağıtlar yere saçıldı. Artık kendime bile tahammülüm olmazken sıkıntılı bir nefes alıp dağılan kağıtları toplamak için zorlanarak eğildim. Gözlerim tanıdık fatura kağıtlarını topladığı o anda parmaklarım, yabancı bir kağıda dokundu. Çöktüğüm yerden ayrılmadan aldığım kağıdı diğer faturalardan ayırıp dikkatle baktığımda bunun küçük bir not kağıdı olduğunu gördüm.
Yabancı olmadığını, gördüğüm desenin kalbime saplanmasıyla anladım. Küçük not kağıdının üst kısmında, bugün karşılaştığım ve hiçbir zaman unutmayacağım o fil deseni vardı. Fil deseninin içinde bu sefer bir şey yazmıyordu. Zaten not kağıdının üstünde olan o cümle her şeye bedeldi. İçim bir yangın yeriydi. Şu an bunu okuyan ben değilim acılar içinde kalmış düşüncelerim. Üzgünüm, öfkeliyim ama öfkeli olmakta haklıyım çünkü bunca şeyi ateşe vermiş ve kurtulmaya çalışırken, gözlerimden akan yaşlar onları söndürmeye çalışırken, ölümün ani değil de zamanlı gelişi beni sarstı. Bu zamanlı ölüm alevlerle boğuyor beni. Bir ormanda yansa, içinde küllerde birikse, darmadağın etse de fırtına her tarafı daima küllerin içinde hayatta kalan bir çiçek bulurdu insan ama biz o çiçeği zamanın akışına bıraktık. Annem o çiçekti ve zamanı durdurmamız gerekirken biz kendi ellerimizle akmasına izin verdik. Notu tekrar tekrar küllerin içinde kalmış bedenimle okudum.
Geçmişin izleri nefesini kesecek, 21.
💌
Bölüm sonu.
Sancılı, kalp acıtan bir bölümdü ama şimdi yerimize yaslanalım ve bu bölümden sonrasına yoğunlaşalım. Güvenleri dizeceğiz, aşkımızı sağlamlaştıracağız, bir çift olacağız.
Bu arada gerçekten tüm samimiyetimle soruyorum, bölümlere oy vermeme yorum yapmama düşüncesi nasıl tam olarak kendinize göre belirlediğiniz kriterler mi oluyor yoksa keyfi mi? Oy’u beğeni gibi mi düşünüyorsunuz sadece çok sevdiğiniz kitaplara mı bırakıyorsunuz?
Raydez kitabımda da böyleydi oy verilmiyor bunu aşamadık çünkü okunma sayımız inanılmaz güzel ilerlese de her defasında asla bir aksiyon alınmıyor başka okuduğunuz kurgularda da bu böyle mi yoksa bende düşündüğünüz başka ayrıntılar mı var?
Hoşlanmayabilirsiniz benden, kırılmam ama en azından emeğime saygı duyun.
Oy sınırı hiçbir şey de koymuyorum. Yine de aynı sonuç. İki haftada bir bölüm atmaya çalışacağım bundan sonra ama bana motive verecek bir iki yorumdan başka bir şey yok :) Neyse susayım ben.
Aşkla kalın sizi seviyorum🫶🏻❤️✨





