Merhaba biz geldik.
Bölüm başında geçmişe gittik okuyunca anlayacaksınız.
Keyifli okumalar, yorum yapmayı unutmayınız🫵🏻🫶🏻
17. BÖLÜM
26 Ağustos 2009
Işığın kendin olmak gerektiğini bilirsin, kurtarıcı sensin ama insan hayatta düşebilir.
İnsan bir yol bulmaya çalışıyor kendine o karanlıkta takılıyor ve düşüyor sonra o hiç bilmediği yerde, o karanlıkta, daha çok kalkmaya çalışıyor, tanımaya çalışıyor ama bu sefer her yeri yara içinde kalakaldığını görüyor. Çıkamıyor, kaçamıyor o karanlıktan. Yoruluyor insan o karanlıktan. Sonra o karanlıkta büyük bir hisse kapılıyor. O’nun olduğu bir gökyüzünü hayal ediyor.
Ben Bera Ufuk Kuter.
Karanlıkta gökyüzünü hayal eden o çocuk. Yorulmuş olan ruhum gökyüzüne bakıyor çünkü artık hayatımda o kadar renkli, o kadar güzel şeyler kalmadı bir gökyüzü bir de kendim. Ben eksik büyüyen bir çocuk olduğumu ev denilen dört duvardan çıktığımda anlıyordum. O karanlıktan gökyüzüne kavuştuğumda anlıyordum. Dışarıda beni kucaklayan gökyüzü beni sıkı sıkı sararken bir yerde hapsolduğumu anlıyordum.
“Kanca?” Dışarıdan yükselen tanıdık kısık sesle birlikte, kucağımda olan şeyi indirip çöktüğüm yerden acıyan bedenimle kalktım.
Parmağı sızlayan elimi kaldırıp pencerenin perdesini kenara çekerek aşağıya baktığımda ilk olarak onu gördüm, gökyüzümü. Aşağıdan penceredeki bana bakarken küçük yüzünü astı, acı içinde. Sonra bakışlarımı yanına çevirdim, yanındaki bedeni de gördüm. Onun da yüzünde aynı acı ifade vardı. Bu acı bana duyuluyordu, benim halime. Dudakları hareketlendi, anlayamadım. Hemen ardından elini kaldırıp bana aşağıya inmemi işaret ettiler.
Olumsuz anlamda başımı çok az bir miktar hareketlendirdim ama biliyordum sadece beş dakika içinde onların yanında olacaktım, her zaman olduğu gibi. Karanlığımdan her defasında olduğu gibi çıkaracak o hareketi yaptı, dudağını büzdü, yere oturdu ve ayaklarını birbirine dolayıp başını eğdi. Ve ben yine ona kıyamadım, kapattım perdeyi bu acıları saklamama kalan o iki dakikayı inleyerek sürdürdüm. Sırtım yanıyordu, sağ gözümün altı nabız gibi atıyor yüzümün sağ tarafı acıyla uyuşmuştu.
Odamın kapısını açıp içeriyi dinlediğimde her zaman olduğu gibi sessizlikle karşılaştım. Aşığa inen merdivenleri çok yavaş, acımı artırmayacak halde inip dış kapıyı açarak dışarı çıktığımda onun çöktüğü yerden kalkıp kapının hemen dibinde beni beklediğini gördüm. Yeşil gözleri benim gözlerimle buluştuğunda gözleri doldu. Aslında bu alışılagelmiş bir şeydi. Bir ilk değildi, olmayacaktı. Biliyorlardı, biliyorduk.
“Kanca.” dedi ve küçük bedenini benim uzun bedenime yakınlaştırdı.
Onun beni bu halde görmesini istemiyordum, o küçük kalbi benim acımı hissetsin istemiyordum. Evsa. Bana yeşil gözleriyle bakarken ıslanmıştı gözleri. Benim acı çektiğimi hisseden bedenlerden biriydi ve bunu durdurmayacaklarını da biliyorlardı. Küçük elini yüzüme uzatmaya çalıştığında izin vermedim tuttum elini, yüzüme yakın bir mesafede. Tuttuğum eliyle yürüttüm onu diğer bedenlerin yanına. Karşımda iki beden benim yüzümü inceledi, eve baktılar ve sonrasında yine bana döndürdüler gözlerini.
“Neden geldiniz?” dedim kızgın bir sesle. “Gelmeyin demiştim.”
“Gölge, istedi.” diyen ses elini tuttuğum Evsa’ydı. Ona dönmedim, sesi acımı unutturuyordu çünkü şu an üzgündü. O üzgün ise benim hislerim sadece onu korumak için var olurdu.
Gölge, “Bugün herkes okul için kendine yeni çanta aldı.” sustu ve yanımdaki bedene kaydı bakışları. “Bende almak istiyorum benimki de yeni olsun, şapkalı olsun.” Elini koyu renkli pantolonuna koydu. Çıkarıp avucunu bana kaldırdı. “Sadece beş liram var.”
“Çanta ne kadar?” diye sordum, dün geceyi ardımda bırakarak karşımdaki bedenin sorununu çözmeye odaklandım. Çünkü bu ona yapacağım son şeydi. “Alalım sana.”
“On altı lira.” Elindekileri uzattı bana. “Sen Ali amcayla konuşursan sana beş liraya verir. Senden korkuyor.” Sesi kısıldı yüzümün sağ tarafına odaklandı gözleri. “Babandan korkuyor.”
“Hayır Gölge.” dedi Kayış. “Okulun açılmasına daha günler var parayı biriktiririz. Değil mi Kanca?”
Olumlu anlamda başımı salladım, az bir miktar. Boynum acıdı, içime içime inledim elini tuttuğum kişiden saklamak amacıyla. Elimi cebime koyup iki lira çıkardım ve bozuk beş liranın üzerine koydum. Kayış da bir lira koydu üzerine. Gölge gözlerini büyük bir heyecanla açtı ve yine bana baktı. Gözlerindeki o mutluluğu son kez göreceğimi biliyordum.
“Yarısı bitti bile.” Diğer elini de kaldırıp avuç içlerine aldı bozuk paraları. “Siyah Batman olandan alacağım kendime. Yağmur yağdığında da şapkamı takacağım, hem şemsiye hem çanta olacak.” Döndü etrafında sevinçle, bu haline uyuşmuş yüzümle gülümsedim ona.
Gölge bizim en masum olanımızdı. Evsa en küçüğümüz olmasına rağmen Gölge ondan daha küçük gibi davranırdı. O korkardı, her şeyden. En çok da babamdan korkardı. Bana yaptıklarını bir gün ona yapar diye delicesine korkar bizim evin önünden bile yalnız geçmezdi. Önce Kayış’ın yanına gider sonrasında Evsa’yı da alıp evin kapısını çalarlardı. Evsa karşı evimizde yaşardı. Sürekli olarak düşündüğüm ve beni ona karşı utandıran neden de buydu. Onun benim acı çığlıklarımı duyma ihtimali. Ondan çekinme nedenim, kendimi ona karşı hep güçlü gösterirken acı çığlıklarımı duymasını istemeyişim, onları ardıma saklayışım hepsi bundan sebepti. Ama Evsa’dan saklayamadığım yüzümle o güçlü yanım sarsılıyordu, bana acıyordu.
“Tamam.” dedim onlara ama aslında kendime söylemiştim bunu. “Biz iki gün önce bir daha karşılaşmayacağız dedik.”
“Kanca.” Gölge mutlu yüzünü astı, ellerini avucundaki parayla birlikte önüne aldı.
“Hayır.” Tuttuğum eli bıraktım. “Biz vedalaştık. Yarın gidiyorum, hayatınızdan çıktım.” En acısı da tuttuğum eli bırakmak olmuştu. Çünkü o küçük elin parmak uçları tenimi son kez yakıp uzaklaştı benden. Ondan yana dönmedim, eğer dönersem iki gün önce olduğu gibi büyük bir nefretle dolacak ve yine acı çekecektim. Ben acı çekerken onun son kez beni acı çekişimle hatırlasın istemedim. “Gidin.” dedim onlara sırtımı dönerken.
“Kanca.” Evsa’nın sesiyle gözlerimi kapattım, sıktım. Sıktığım için yüzümün sol tarafı yandı. Gittiğim o iki adımı kapattı küçük elleriyle benim büyük elimi tutmaya çalıştı. Sadece bileğimi tutabildiğinde önüme geçti. Yüzünü bana kaldırdı ben ona bakmadım önüme baktım dik tutmaya çalıştığım bedenimle. “Bizi unutma.” diye fısıldadı ağlamaya başladığı ses tonuyla. “Allah babaya çok dua ettim acı çekme diye.”
Sessiz kaldım, bileğimi çektim onun ellerinin arasından. Onunkinden farksız olmayan küçük kalbimin ikinci kez sıkışmasını sağlayan bu anda onun yanından geçip yürüdüm. Ona yine aynı acıları çekeceğimi, onları asla unutmayacağımı da söylemeden aralık bıraktığım dış kapıyı açıp içeri girerken onun yüksek sesli ağlamaları, Gölge’nin de hıçkırıkları arasında zorlukla kapıyı kapattım. Ve bu sayede ben onlara son kez sırtımı dönerken, yıllar sonra onları görmeye geleceğimi biliyordum.
ŞİMDİKİ ZAMAN
Hayat bir enstrüman gibidir bazen, özellikle bir keman gibidir.
Bazen yavaş ve sakin şekilde çeker yaylarını, hasta bir şekilde yürümek gibi hissettirir. Bazen öyle bir çalar ki, en derine ulaşır ezgileri. Öyle iner ki içindeki karanlık odaya müzikle açar kilidini ve sana kendine söyleyemediklerini söylemeye başlar. Aslında unuttuklarını fısıldar kulağına. Keman en acıklı haliyle çalar ve sende o acı çığlıkları yangınların içinde oturup dinlerken bulursun kendini. Gözyaşı akmaz gözlerinden, dudakların hareket etmez, aklın düşünemez sadece acı çığlığı dinler. Sonra bir bakmışsın sakinleşir keman, acılar, yangınlar ama hissedersin yüreğinde bir şeylerin kopuşunu.
Yüreğimde kopan ne bilmiyorum.
“Çünkü çocukluğumu biliyor.” Bera’nın söyledikleriyle yüreğimden bir şeyler kopmuştu. Görünmez olan o kopuşlar neyi ifade ediyordu anlamadım.
“Nasıl?” diye sordu abim hemen, konu ilk defa onu cezbetmişti.
“Şu an kaldığım ev,” Yanımda oturan adam yutkundu. Babama baktı sonrasında gözleri hemen anneme döndü ama asla bana bakmadı. Sesi kısıldı, koca cüssesinin yanında sesi çok gülünç geldi bir an. “Nadir Kuter’in oğluyum.” Anlamadım, tanımadım bu ismi ama tanıyan kişilerin gözlerine baktım çünkü annem ve babam Bera’nın söylediği isimle şaşkınca direkt birbirlerine döndüler. Onlarda olan gözlerimi yanımdaki adama çevirdim ne olduğunu hâlâ da anlamayarak. Bera sözlerine devam ederken eline, bıraktığı çatalı aldı. “Ev sahibiniz herkese numara vermiyor.”
“Ne oluyor?” diye fısıldadım önüme dönerek. Yalanını öyle bir sürdürmüştü ki annemler bayağı kanmıştı fakat ben hiçbir şey anlamıyordum, kanmıyordum. Tabağıma bakıp ona ithafen konuşurken beni duymadığını düşünüp yeniden konuştum. “Mahallenin soyunu araştırıp annemleri mi kandırıyorsun?”
Yanıt veremedi. “Yıllar oldu.” diye söze başlayan babamla birlikte yüzümü kaldırdım ve babama baktım. Hayır sanırım bu bir yalan değildi. Annem ve babamın yüzüne yerleşen bu ifadeden anlamamak delilikti. Babamın yüzüne yerleşen duygunun karmaşasıyla karşı karşıya kalmak beni tedirgin ediyor, içinde olduğumuz bu ortam açık havada olmamıza rağmen nefesimi kesiyordu. “On beş yıl geçti, büyümüşsün.” Babamın gözleri Bera’nın omuzlarına kaydı. “Bayağı büyümüşsün.”
“Biri bize ne olduğunu söyleyebilir mi?” Sesim oldukça yüksek çıkmış, tonunu ayarlamadan dikkat çekmeye çabaladım. Bera yüksek sesimle omzunun üzerinden bana döndü. Yeşil gözleri gözlerime denk geldi, seyretti gözlerimi sessiz bir şekilde yanıt vermeden. Dudağını araladı, kapattı ve yine araladığında kapatmasına kalmadan beni onaylayan bir ses duyduk.
“Evet.” Sese çevirdim bakışlarımı, karşıma. Cenk de benim gibi anlamaya çalışıyordu masada dönen konuşmayı, gözleri cevap bekleyen Bera’da değil de bendeydi. Gözlerine dikkatle, ne düşündüğünü anlayabilme umuduyla baktım. Fakat anlayabileceğim hiçbir şey yoktu ne o, ne de ben bir şeyleri çözmeye çalışırken hiçbir şey düşünmüyorduk.
Ben onda bir şeyler fark etmeye çalışırken bir boğaz temizleme sesi geldi hemen yanımdan, bu Bera’ya aitti. “Seni ilgilendirmiyor birader.” Ona döndüm, ters bir tavırla yanıtladığı adama gayet soğuk ve memnuniyetsizce bakıyordu. “Tıkan ve sus.”
“Bera!” diye sabırsız bir tavırla konuştum hemen. Masadakileri bir an unutmuş gibi söze atlamış tepkisini kesmesini isteyecektim.
“Sadece merak ettim. Bende masadayım.” Cenk sesi içine kaçmış gibi masadaki herkesle göz teması kuruyordu, bir tek öfkeli olan Bera’dan kaçınıyoordu.
“Neyi merak ediyon pu…”
“Oğlum.” Babam Bera’nın sert cevaplarını yarıda kesmiş ona karşı kısık ve çekinmiş bir sesle konuşmuş fakat devamını getirememişti.
Abim yanında olan Cenk’e yanaşıp sessiz bir şeyler söyledi. Bende başımı eğip gergin olduğunu anladığım hatta masadaki herkesin anladığı o adama kısık bir şekilde fısıldadım. “Lavaboyu sor.” dedim çatalımla köfteyi tabakta sinirle döndürürken. Masada herkes Cenk’e yoğunlaşmış Bera’nın sözlerine oldukça fazla öfkelenmişti. Annem hayretler içerisinde Bera’ya bakıyor ayıplıyordu gözleriyle.
“Lavabo ne tarafta?” Kısık, sinirin aktığı ses tonuyla konuşup ayağa kalktı. Sandalyesini fevri bir şekilde bahçenin zemininde sürtmüş anneme bakıyordu. Bana bakmadığını biliyordum. Başımı kaldırdım ve ayakta dikilen adama baktım. Kısa boyum yok olmuştu oturuşumla, o ayakta o kadar uzun duruyordu ki bedeni beni ürktü.
“Göstereyim size.” deyip ayağa kalktım onun aksine gayet sakin hareket ederek karşısına geçtim, ona baktım dilime gelen onca şeyi ısırarak susturmaya zorlanırken. Yeşil gözleri evin olduğu tarafa kaydırıp yürümemi ima ettiğinde sert bir soluğu dışarı verip onun önüne geçtim. Onun bu tavrı beni daha da delirtirken dudaklarımı araladım, ağzımın içinden homurdanırken adımlarım benden izinsiz gayet hızlıydı. “Beyefendi emir yağdırıyor gözleriyle.” Mutfağın bahçeye açılan kapısından içeri girip, “Emrinde olan askermişim gibi bana kaş göz yapıyor.” mutfağın ortasında aniden durdum. Aynı hızla ona döndüm ve yüzümü kaldırıp, öfke dolu olan gözlerimi yeşil gözlerine değdirdim. “Senin emrinde değilim.”
Yanıt olarak başını salladı. Aldığım sessiz yanıtla önüme döndüm ve yürümeye devam ettim aynı öfkeyle. Koridora geldiğimizde ardımdan konuştu. “Nereye?”
“Odama.” diye cevap verdim merdivenlere yönelip, ayakkabılarım zeminde sert sesler çıkarmasına izin verirken.
Odamın kapısının önüne geldiğimizde, “Sevişecek miyiz?” sorusuyla kalakaldım. Elim kapıya uzanmış havada asılı kaldı. Omzumun üzerinden ona döndüm hayretler içerisinde.
Kaşlarımı çattım, alnım kırıştı. “Ne?”
“Beni odana atıyorsun hem de aşağıda ailen varken.” Kapı ile arasındaki bir adımlık mesafeye eliyle uzanıp kapıyı açtı ve, “Geç.” dedi. Şok oluşumun içinde ona bakmayı sürdürdüm. Ne diyordu bu adam? Ben bu kadar öfkeliyken sevişmek mi diyordu? Hareket etmediğimi görüp elini belime attı, hareket etmem için. İçeri girdim yine onun önünden yürüyerek. Odamın ortasına doğru bir iki adım atıp ona döndüm yüzümü. O ise kapıyı kapattı ardından bana döndü elleri hâlâ kapı kolundayken. “Anahtarın yok mu?”
Boş boş yüzüne bakıp onunla her zamanki yüksek tonumla konuştum. “Ne diyorsun sen ya?” Sağ elimin avucunu havaya kaldırıp, salladım. “Oyun mu oynuyorsun benimle?” Bir adım attım ona, elimi indirdim öfkeyle. “Aşağıda sergilediğin o tavır neydi? Adam gayet normal bir şekilde masadaki konuşmayı merak etmişti, benim gibi.” diyerek kendimi gösterdim. “Tanımadığın biri için fazla önyargılı davranıyorsun. Senin gibi yemeğe geldi ve sadece bir evet dedi.”
“Onu da diyemez. Sana hiçbir şey diyemez.” derin bir nefes aldı, gözlerini yumdu. “Bana o ibneden bahsetme.” Araladı gözlerini. “Odandayız, bunu konuşalım.” Büyük bir adım atıp gözlerini odama çevirdi. Arkama yürüdü, yatağımın ayak ucuna geçti. Ben de onu takip ettim gözlerimle. “Odan da giyimin gibi karmakarışık.” Büyük çalışma masamın önüne geldi, masada kreş için hazırladığım etkinlikler, notlarımı aldığım not defteri, yeni öğrencilerin sınıflandırması için açtığım bilgisayarım da açık bir halde masamdaydı.
“Giyimim karmaşık mı?”
“Evet, bunu zaten o gece de söyledim pek iyi seçimlerin yok.” Geniş omzunun üzerinden bana döndü, beni baştan aşağı süzdü sonrasında üzerimdeki bol paça kumaş pantolon ve geniş tişörte baktı. Gözlerim onun son durağı olduğunda sessizce mırıldandı. “Sana ders verebilirim.”
“Yok,” dedim her iki elimi kaldırarak. Bana bakmayı kesmiş masadakilere dönmüştü bende odanın ortasında durmaya son verip yatağa oturdum. “Önyargılısın, konuyu kapatmaya çalışıyorsun ama aşağıda yaptığın şey hiç hoş değildi.” Arkasından onu izledim. Odam büyük olmasına rağmen ikimiz sığamıyor gibi hissettim. Aslında onun bir dört duvara sığma ihtimali benim için düşüktü o hep gözlerime büyük geliyordu.
“Hoşlanmadığıma kabayımdır.” dedi masamdan uzaklaşıp, odanın içinde yürüdü. Uzun, ince kitaplığımın önünde durdu.
“Hoşlanmaman için hiçbir şey yapmadı.”
“Onun komşun olduğunu bilmen, onunla ev arkadaşı düşüncesi kurman yetti.” Eline bir kitap aldı. “Gey kitabı mı okuyorsun?”
“Kızdırmak için söylemiştim, ailem benimle yaşıyor gitmeyecekler.”
“Biliyorum ama bu yalanın altındaki gerçeğin bende yarattıklarını değiştirmez.” Elini kaldırdı ve elindeki kitabı gösterip, “Soru sordum.” dedi uzata uzata.
Elindeki kitaba baktım ondan ayırdığım gözlerimle. “Evet,” Ayağa kalkıp aramızdaki iki adımı kapattım. “Yani hayır bilmiyordum gey kitabı olduğunu, Yunan mitolojisi olduğunu falan zannederek aldım ama öyle çıkmadı.” Elindeki kitabı aldım, parmak uçlarımız birbirine dokundu, bedenlerimiz karşı karşıya geldi, ayak parmak uçlarımız birbirine dokunmak üzere an kolluyordu. “Her türden kitap okuyorum.” Kitabı yerine koydum ağır bir şekildei onun bakışları altında sonrasında ona döndüm tüm dikkatimi ona vererek. “Aşağıda neyden bahsettin? Yalana bu kadar hızlı adapte olup nasıl doğru bir yalan uydurabildin?”
“Yalan olduğunu kim söyledi?” Sağ gözünü kısıp sormuştu bunu.
“Nasıl yalan değil?” Yerimde hareketlendim huzursuzca. “Çocukluğumu biliyor da ne demek?”
“Bu mahalledeydim.” Devam etmesini isteyerek sessiz kalıp öylece yüzüne baktım. “On üç yaşıma kadar buradaydım, taşındık bitti gitti.”
“Ne yani sen yeni taşınmadın mı? Bir buçuk yıl önce taşınmıştın?” Anlayamıyordum hiçbir şeyi.
“Evet.” Önümden çekildi kısa yanıtıyla, pencereye yürüdü perdeyi aralayıp dışarı baktı. “Penceren salonumu görüyor bir de yatak odamı.” Anlamsız bir ses çıkardı. “O gece bu pencerede seni gördüğümde kısa boyun ve sadece göğsünün üst kısmı gözüküyordu.” Ellerini cebine koydu geriye doğru gerindi. Yüzünü bana dönmeden durdu öylece elleri cebinde pencereyi seyretti ve bana dönmeden konuşmaya devam edip, “Neden direkt senden hoşlanıyorum demedin de hırsız var dedin?” diye sordu.
“Engellerdin.” Bir itirafta bulundum. “Ki engelledin de.” diye devam ettim.
Çok yavaş hatta sabırsızca, bekleyemeyeceğim kadar yavaş bir halde bana döndü. Cebinden aynı yavaşlıkla ellerini çıkarıp göğsünde birleştirdi ve buna eş zamanlı olarak da arkasında onun bel altına kadar gelen peteğe dayadı kalçasını. Bedeninde olan gözlerimi yüzüne kaldırıp baktığım o ilk anda dudağını aralayıp konuştu. “Çünkü gelip geçici olan bir heves zannettim.” Kalbimi kıracağını bilmeden konuştu. “Bana defalarca kez senin gibi yazan oldu hepsine de aynı tepkiyi verdim. Sana olasılıkları da saymama rağmen vazgeçmedin.” Dudağını ıslattı, ben ise titreyen dudağımı ağzımın içinde kemirdim. Neden aniden bu kadar kötü hissettim anlamadım. Onun söyledikleri kalbimi neden acıttı anlamadım. Ona benden başka birinin yazmış olması, beni herkesle bir tutması, beni umursamamış olduğunu zaten biliyordum ama günler sonra bunu yüzüme böyle açıkça söylemesi onun bana iyi yaklaştığı günlerin ardına ittirdi beni. Paramparça hissettim kendimi. “Seni defalarca kendimden uzaklaştırmama rağmen bana geldin.” Gurursuz gibi, diye tamamladı düşüncelerim onun sustuğu anda.
“Ne değişti?” Dudaklarımdan sıcak nefesler çıktı, sesim kısık, ağlamak için an kollayan, kaçış yolu arayan küçük bir kız çocuğu gibi kaçmıştı. Eğer ondan çekinmeseydim onun karşısında tam bu zemine çöküp ağlardım. Dudaklarımı çok hızlı bir şekilde birbirine bastırdım. Gözlerimi de tavana kaldırıp yine ona çevirdim yanıtını beklediğim o kısa zamanda.
“Mutluluğun ne olduğunu bilmek istiyorum.” Yaslandığı yerden hareketlenip ayrıldı. Aramızdaki o kısa mesafeyi kapatıp karşıma geçtiğinde yanıtı beni tatmin etmemiş öncesinde söylediklerinin bende yarattığı o ağırlıkla kaldım. “On iki dakikadır lavabodayım ve sende benimlesin.” Eğildi üzerime, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Annenin kötü düşüneceği o zamana birkaç dakika kaldı. Gitsek iyi olacak.” Dikkatle bakan gözlerini gözlerimden ayırdı teni tenime çarparak dudaklarını kulağıma denk getirdiğinde ona tutunmak yerine yanımda olan kitaplığın raflarından destek aldım. “Seni üzmek için söylemedim.” Kısa saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı uzun parmaklarıyla. Parmakları tenimi yaktı, gözlerimi yumdum ve rafı daha sıkı tuttum. “Sana çabaladığın o şeylerin aslında boşa olmadığını söylüyorum.” Kulağımın tam arkasına başparmağını yasladı, okşadı. “Bak burdayım.” Yüzü ayrıldı yakınımdan, nefesi kayboldu etrafımdaki o ateşten. Tenimde sadece kulağımın arkasındaki parmağı kaldı. “Ben sana çabalarını sırtlayarak geliyorum, sen sadece bekle.”
“Beklerken de üzüyorsun.” Bir adım geri çekildim buna karşılık elini çekti benden.
“Niyetim üzmek değildi.” Benden çektiği elini saçlarına götürdü, saçlarının diplerini kaşıdı yere indirdi bakışlarını. “Sanırım sana kendimi iyi ifade edemiyorum.” Ön saçlarını sertçe çekip bakışlarını yeniden bana kaldırdı. “Beni tanırsan daha rahat bir şekilde iletişim kurarız.” Sessiz kalışımı fırsat bilerek yutkunup devam etti aynı tonda. “Yarın yemeğe çıkalım, önümde uzun engebeli, hasarlı bir yol var. Bunu düzeltmeye çalışacağım. Sen sadece gel, kapında olacağım.”
“Kısa yolu bu hale getiren sendin.”
“Biliyorum, düzelteceğim.” Gülümsedi ve göğsünü kaldıracak şekilde nefes aldı. “Şimdi ben tuvalete gidip elimi yüzümü yıkayacağım, sen in annenin şu an kapıdan gözleri ayrılmıyor.”
“İnmeyeceğim, benim gecem bitti.”
“Beni evime uğurlamayacak mısın?”
“Hayır, aşağıdaki tavırların olmasaydı belki kararım değişirdi.” Bedenimi çevirip kapıyı gösterdim. “Çık.”
“Neyse zaten ilk yemeğimizi yedik, devamı gelir.” Kapıya yürüdü kapıyı açtı. “Beni uğurlarken kapıda öptüğün zamanlar da gelir.”
“Siktir git.”
656562223
Gece kapanır dinlenirdi, dinlenebilirdi.
Fakat gecenin getirdiği o ateşe basan küçük adımları kim dindirecekti. Kimsenin onu dindirmeye gücü yeter miydi, bilinmezdi. Gecenin bıraktığı o kıvılcımlar asla bir alev topu olmadan dinmeyecekti. Kaçmaya çalışsan da o gerçekleşmeyecekti. Çünkü ateş var olduğun her şeyden daha yakıcıydı. Geceye örtmeye çalıştığın o yoğun tutsak varlığın bir şeyleri durdurmayacaktı. Sen her örttüğünde en ufak açıkta daha güçlü bir halde alevlenecek seni yok edecekti. O kıvılcımlar yalanla birleşecek, senin varlığını sarsacak kendinden şüphe edeceksin. Şüphenin içine ektiği tohumlar filizlenecek içini ele alacak.
İçimde kendimle savaş veriyorum. Kendi düşmanım oluvermiştim bir anda. Bir yanım o duvarları sarsarken diğer tarafım daha sağlam bir şekilde inşa ediyordu. Ne söylesem de kendime ona tek bir şans verdiğimi inandıramadım. Sadece tek bir şansı vardı, ona ördüğüm duvarları yıkacak ve onun bana gelmesini bekleyecektim. Ama o bana gelirken yerimde durmak bile beni yoruyor gibi hissediyordum. Nereden geliyor bu yorgunluk anlamış değilim, halbuki kalbim oturmuş heyecanla onu bekliyordu. Kalbimin iplerini bıraksam onun bana söylediği her söze sıkı sıkı sarılacaktı. Yine de ben ara sıra kavga ediyorum inandığım cümlelere, kavga ediyorum bütün çelişkilerimle, söyleyemediklerime bazen de söylediklerime daha çok anlatamadıklarım yakıyor içimi daha sonra anlatsam da anlamayacak oluşu geliyor aklıma, buz gibi oluyorum. Bu akşam da aynısı olacak, ben duvarlarımı yıkacağım o bana gelecek ve ben yine anlatamadıklarımla, söyleyemediklerimle onu sevmeme rağmen üzüleceğim.
Buna son vermem gerekiyor, bu akşam. Bana geldiği o her zaman dilimini sabırla bekleyecek, sadece ona olan hislerimi düşünecektim. Evet kırmıştı beni hâlâ da parçalarını kalbimde topluyordum bundan sebep dün akşam bu odada onun konuşmasını dinlerken ağlama isteğim ama o kırıkların düzelmesinin imkansızlığını yok etmem gerekiyordu. O benim gibi çabalıyordu, çabalamasının nedenini bilmiyordum. Hayır, benden benim ona hissettiğim gibi hoşlandığı için değildi bu çabası. Çünkü onun kalbinde sadece mesleği varken bana bu kadar kısa zamanda yer bulamazdı, değil mi? Bulabilir miydi? Zihnim buna sessiz kaldı, yanıt veremedi.
Zihnimin bu sessizliğine gözlerimi yumup açtım ve kolumu kaldırıp bileğimin zemine bakmasını, bileğimdeki zarif saatin gözlerime ulaşmasını sağladım. Dakikalardır hazırlanmış yatakta sabırsızca oturuyordum. Belki de bir saat olmuştu hazırlanmış olmam çünkü zaman algımı heyecan yutmuştu. Ayağa kalkıp üzerimdeki kısa elbiseyi düzelttim ve göğsümün havaya kalkmasını sağlayacak şekilde nefes aldım. Yatağa bıraktığım çantamı eğilip alarak kapıya yöneldiğimde hâlâ da o gecenin kırıkları kalbimdeydi. Her defasında onun gelmeyeceği korkusu içimi kemiriyordu.
Odanın kapısını açtığım o ilk anda annem merdivenleri bitirmiş bizim kata çıkmıştı. “Evsa, hazırlandın mı kızım?” diye sorduğunda gözleri beni süzdü, gururla. Göğsü havalandı gururun verdiği huzur içinde. “Çok güzel olmuşsun.” Gülümsedi, çıktığı merdiven basamaklarından uzaklaşıp yanıma geldi. “Ben de dışarı çıkacağım, sen geç mi geleceksin?”
“Belli değil gelme saatim, anahtarım var zaten.” Çantamı sıkı sıkı tuttum. “Sen nereye? Babamla mı dışarı çıkıyorsunuz?”
“Hayır.” deyip bir saniye için gözlerini yumup açtı. “Buradaki çocuk servisteki arkadaşlarımla buluşacağım.”
“İyi o zaman, ben Aydan’ı bekletmeyeyim.” Ah evet anneme yalan söylemiştim, Aydan ile buluşacağım diyerek. Ve eğer bizi kapının önünde görürse de o an Bera’nın bir yalan uydurmasını sağlayacaktım. Annemle aramızdaki iki adımı bir çırpıda kapatarak kolumu omzuna atıp, yanağını öptüm dudağımdaki yoğun boyanın yüzüne bulaştığını ve buna her zaman olduğu gibi kızacağını bilerek. “İyi akşamlar, kaçtım ben.”
Kolumu hızla bedeninden ayırıp az önce çıktığı merdivenlere yürürken arkamdan huzursuz sesi yükseldi. “Laftan anlamıyorsun Evsa.” Merdivenleri inerken gülümseyip ardımdan mızmızlanmasını dinledim. “Kızım olmasan seni pataklardım.” Onun bu hallerini çok seviyordum, kızardı ama asla onu öpmeye yeltendiğimde durdurmazdı. Hep sonrasında kızıp dururdu. Yüzümdeki sırıtışla dış kapıyı açtığımda karşımda uzun bir beden gördüm. Evimizin kapısının tam beş adım uzağında her iki eli cebinde öylece sokağın ortasında bekliyor haldeydi ve gözleri kapıyı açışımla beni bulmuştu. Kapımıza bakıp duruyor gibiydi.
“Bu gülüş akşam yemeği için mi?” Ellerini cebinden çıkarmayıp bir adım attı sonrasında rahatsız olmuş gibi ellerini cebinden çıkarıp ona adımlamamı bekledi.
Üzerine gözlerininin rengiyle birleşen yakalı, açık renk gri bir tişört alt kısmıına da üzerindeki rengi ardında bırakan siyah renkte bir keten pantolon giyinmişti. Saçlarını özenle geriye doğru taramıştı. Bedenindeki hatlar olabildiğince çok belli oluyordu mesela geniş omzu olabildiğince belirgin olmuş, kollarındaki kasları ona eşlik ediyordu. Bir adım attım, yüksek topuklu ayakkabımla ve evin kapısını bir çırpıda kapattım. Annemin şu an kapattığım kapıyı açıp bizi görmesini bile umursamayacak kadar hipnoz olmuştum onun mükemmelliği karşısında. Kendi kadın halimle onun mükemmelliği karşısında kötü olduğumu bile hissettim. Ama bende pek fena sayılmazdım. Üzerime toz pembe, kalçamın altında biten, göğsümden belimin bitimine kadar vücut hatlarımı tamamıyla gösteren sonrasında elbisenin aşağısına doğru genişleyen bir eteği vardı, ince askılı ve göğüs dekolteli bir elbise giyinmiştim. Saçlarımı da o günden farklı olarak ensemin üzerinde sıkı ve saçlarımın uçlarının çıkmamasını sağlayacak bir şekilde toplamıştım. Dudaklarımda pembenin gayet hoş bir tonu vardı, gözlerime pek de abartılı olmayan bir şekilde makyaj yapmış o gecenin düpedüz aynısı olmuştum.
“Hayır,” Yürüdüm, karşısına geçtim. Onun karşısında ilk kez topuklu ayakkabıyla kalmıyordum fakat bu denli uzun olan topuklu ayakkabıyla ilk kez karşı karşıya kalmıştık. Boyum yine kısaydı ama göğsünü aşmıştım. “Annemin birazdan seni görüp senin ne diyeceğini hayal ederken gülüyordum.” Bir yalan söyledim hemen. Neden söylediğimi bile bilmeden keyif aldım ona yakın olurken. Yalan söylediğimi hemen anlamıştı. Aramızda bir adım kalırken yüzümü kaldırmış aynı mutlulukla ona gülümseyip yüzüne bakıyordum.
O bir adımı kapattı, yanaştı bana. Sokağın ortasında yüzüme yaklaştı, kalbimin kırıklarını zeminde titretecek bir şey yaptı. Dolgun dudakları yanağıma değdi, baskı uyguladı ve bu, o kadar yavaş bir zamana aktı ki komada gibi hissettim. Sanki yıllarca komada gibi hissettiren o yavaş baskı uzaklaştı ve üzerimden çekilmeden mayhoş bir sesle fısıldadı. “Kızınız kalbimi çaldı diyeceğim.”
Sözleriyle üzerimden geri çekildi fakat olduğu yerden adımlamadı. Bir adım uzağında olan beden, bedenindeki ateşi hisseder miydi? Çünkü şu an tüm bedenim alev almış sıcaktan yanıp kavrulacak gibi hissediyordum ve bunun karşımdaki bedene de sıçrayacağı ihtimali beni daha çok yakıyordu. “Hırsız değilim.” Yutkunmaya çabaladım, sanki o yutkunmayla ateşimi dindireceğim diye düşündüm.
“Hırsızsın pekâlâ. Özellikle de bir kalp çalma konusunda.”
“Sen de öylesin.” dediğimde bir adım yanıma attı ve elini belime götürdü. Yan yana durduk, bedenlerimiz birbirine değmeden.
“Senden öğrendim.” Adım atmam için parmak uçlarını çok hafif bir şekilde bastırdı tenime. Ona itaat ederek adımladım aramızda çok az bir mesafe varken üçüncü kez onun arabasına binerken kapımı açtı, oturmamı bekledi ve sanki yapamıyormuşum gibi arabanın içine, tam üzerime eğilip kemerimi taktı geri çekilip kapıyı kapatarak kendi tarafına döndüğünde ben onu izledim.
İnsanlar seveceği kişiyi seçemezdi aşk seçer ve biz insanlar ona ayak uydururduk ama sanırım aşk bizi seçmemiş, Bera’nın aşkını ben seçmiştim. Ona ilk ben gitmiştim, ona onu sevdiğimi peşini bırakmayacağımı hatta ileri giderek onun benim kocam olacağını söylemiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda kendim gibi davranmadığım hareketlerim, tavırlarım bir sonuca varmıştı. Ben kaçtım o geldi. Hayır, ben kırıldığım için ondan kaçtım. Çünkü kaçmasaydım kalbimdeki kırıklar artacak, bir kalbim olmayacaktı. Denize atılan şişenin içindeki kağıt gibiydi ondan kaçmayıp çabalama umuduyla devam etmem.
Eğer o gece yemeğe gelseydi diye düşünüp durmayı, kalbimin kırıklarını tam şu an geride bırakıyordum. Bırakmasaydım kalbimi ne susturabilirdim ne de onun bu çabası devam ederdi. Zamanın akmasını sağlayan o kum tanelerinin ilerisinde pişman olmamak neden bunu yapmadım dememek için şu an o kırgınlığımı geride bırakıp kalbimin heyecanına tüm benliğimle ortak olacak beklediğim o yerde bana gelmesini ve onu kabul etmeyi hayal ettim. Derin bir nefes alıp soluma döndüm ve serbest bıraktığım benliğimle mutlulukla ona baktım.
Yola dikkatle bakıyordu ama yüzüne yerleşmiş olan keyifi hissetmemek pek mümkün değildi. “Nereye gidiyoruz?”
Gözlerini yoldan ayırmayıp motorun bıraktığı kısık sesi çok az bir miktar bastırarak, “Randevulaştığımız yere.” dedi sonra devam etti aynı tonda. “O gece nasıl olacaksa onu yapacağız.” Bana döndü bir an ve yüzüme bakmadan sadece saçıma bakıp önüne döndü tekrardan. “Saçların açıktı o gece.”
“Evet.” Kısık bir sesle konuştum ve, “Beni yine ekersen saçımı başımı yolmayayım diye topladım.” diyerek o geceye misilleme yaptım.
“Sinirlenince kendine zarar mı veriyorsun?” diye sordu kaşları çatılıp yüzünün bir kısmını bana çevirdi fakat tamamen dönemedi yola odaklandığı için hatta gözleri yoldan ayrılmıyordu.
“Hayır,” deyip bacağımdaki ellerimi aşağı yukarı sürttüm sebepsizce. “O gece değişik duygular içindeydim bir ilkti. Bu gece saçlarımı toplamak istedim topladım sadece bu.” Öyleydi, dilime vuramadıklarımı kendi bedenime vurmuştum o gece. Kapının dibine çöküp saatlerce kendimi hırpalamıştım. O gecenin kırıntıları her an önüme düşecekti, şu an gibi.
Araba yavaşladı benim yanıtımdan sonra. Bakışlarım geldiğimiz yere kaydığında iyi hissetmeye çabaladım kendimi. Her şey geride kaldı bu akşam çok güzel geçecekti. Ben bu akşam buradan mutlulukla dönecek, evden içeri yüzüm gülerek adımlayacaktım. Motor sesi kesildiğinde anahtarı çıkarıp arabadan indi, onu bekledim kemerimi çözüp çantamı elime alarak. Geldi ve kapıyı açtı ayaklarımı önce arabadan çıkarıp zeminle buluşturduktan sonra büyük elinin gözlerimin önüne geldiğini gördüm. Avcunu havaya kaldırmış, elimin ona dokunmasını bekliyordu. Dokundum tenine, destek oldu ve ben arabadan inip çantamın olduğu elimin parmaklarıyla zorlanarak yukarı çekilmiş olan elbisemi düzeltmeye çalıştım.
Parmaklarımı avucundan ayırdı mekanik bir hareketle parmaklarımızı birbirine kenetlerken bir iki adım önüme geçti. Anahtarı aldığı eliyle benim kapımı kapatıp arabayı kilitleyerek park yerinden uzaklaşmak amacıyla ardında olan benimle, benim için oldukça yavaş sakin adımlar atarak yürüdü. Yürüdüğümüz yol çok hafif bir ışıkla aydınlanmıştı, hatta karanlık bile denebilirdi. O gece buraya aynı heyecanla ve tek gelişimin ardından şimdi elleri ellerimde onun önümde olan büyük cüssesiyle giriyorduk. Restorandan içeri girdik, sanki her şeyi biliyormuş o gece benim gölgemmiş gibi direkt olarak onu saatlerce beklediğim o masaya yürüttü bizi. Masanın önüne geldiğimizde elimi bırakmadan boştaki eliyle masayı çekti sonrasında hâlâ da birleşik olan eliyle beni sandalyeye yönlendirip çok ağır bir şekilde çekti elini. Oturmam için arkamdan sandalyeyi itti ve ben sandalyeye otururken onun gölgesini fark ettim üstümde, onun sıcaklığını en yakınımda.
Arkadan kulağıma eğilip, “Bu akşam her anıyla o geceyi silecek, o gece yaşadığın duyguları bir son olarak bırakacağım hayatında.” Omzumun açıkta bıraktığı o noktaya dudaklarını bir tüy kadar hafif bir şekilde dokundurup çekildi. Sesi ve sıcak nefesi ürpermeme neden oluyordu.
Gülümsedim onun bu sözleriyle. Yüzümü arkamdan ayrılan bedenine çevirdim, o da benim gibiydi. Mutlu, huzurlu. Bu akşamın başlangıcını bu iki kelimeyle tanımlayabilirim. Sanki gökyüzünde parlayan tek yıldız bendim gibi hissediyordum tam bu anda. Bera karşıma geçti, sandalyeye tamamen yayılmayıp cebinden araba anahtarını, cep telefonunu ve paket sigarasını çıkarıp masaya bıraktı.
“Her şey o gece olacağı gibi olacak.” dedim aynı şekilde gülümserken. Masaya eğildim az bir miktar. Bakışlarının altında ezilirken göğsümün içi titreyerek devam ettim. “Seni uzun uzun yakından izleyeceğim.” Utandım bunu söylerken. Ben ona attığım her mesajı sadece bana gelsin diye atmıştım ve yüz yüze gelirsek ne yapacağımı bilmeyerek devam ettirmiştim. “Başka ne demiştim?” Ona sorma gereği duydum, hatırlamıyordum benim hafızam onunki kadar iyi değildi.
“Kalbimi çalabilecek misin diye sormuştum.” dediğinde bakışları derinleşti benim aksime o uzun uzun baktı bana. “Yemeğe kalmadan çaldın, çalmıştın.”
“İtiraf et,” İlk kez bunu dillendirdim. Büyük bir keyifle göz kırpıp, “Etkileyici bir giriş mesajı attım sana.” dedim.
Güldü. “Evet, gerçek sanmıştım çünkü mahallede senin gibi çocukça hareketler sergileyen kimse olmadı.”
Kızdım sözlerine, kaşlarımı çattım, keyfim kursağımda kaldı bana çocuk dedi diye. “Üzücü.” Alt dudağımı büktüm. “Biz adama utana sıkıla yazalım, nasıl cevap verir diye günlerce düşünelim adam bize çocuk desin.” Kızmıştım ama dudak bükme hareketim onun geri vites yapması içindi, sözlerimi de ona göre söylemiştim.
“Hareketlerin.” Dedi başta sonra benim masadan arta kalan bedenime bakıp yeniden konuştu. “Bir de kısa, çelimsiz bedenin çocuk gibi duruyor.”
“Çocuk değil minyon.” deyip onun bana söylediği o kelimeyi söyledim ona.
“Evet.” Başını salladı o esnada sipariş vermememize rağmen yemek servis edildi. Bunu da ayarlamıştı, gecenin her anını ayarlamıştı. Servis bittiğinde eline çatalı alıp tabağına az bir miktar eğilerek bana baktı ve konuşmaya başladı. “Plansız hiçbir şey yapmam.” dedi az önce aklımdan geçirdiklerimi duymuş gibi. Ama aslında kendini bana tanıtıyordu sözlerine devam ettiğinde anladım bunu. “İşim söz konusu olduğunda hiç kimseyi görmem, bunu söylemiştim.” Elindeki çatalla beni gösterip önceyi hatırlattı, söylediğini hatırlatmak ister gibi. “Bazen ortadan kaybolurum bu uzun da sürebilir, sana zamanını söylemem neden gittim demem sadece giderim ve sana gidiyorum derim.” Önündeki bıçağı aldı, önündeki pirzolaya dokundurdu gözleri yemekteyken devam etti. “Bazen yükselirim hatta çoğu zaman ani bir şekilde yükselirim bunu sana göstermeyebilirim bilmiyorum ama ani sinir yükselmelerim olur. Beni tanımadığını düşünebilirsin de.”
“Bunlar benim için sorun değil.” dedim o, ağzına yemeği alırken.
“Çoğu şeyi yerim yemek ayırmam, sağlığım için bir sağlık danışanım vardır. Çünkü yoğun bir tempoda çalışıyorum.” Sessiz kaldım ben de onun gibi yemeğe başladığımda ilk tanışmanın aslında böyle bir şey olup olmadığını sorgulamadan dinledim onu. “Evde düzenli sayılmam. Yemek yapmayı pek bilmem ama bir makarna ya da et kızartmada aşırı olmasa da iyiyimdir.” Sonra en önemli şeyi unutmuş gibi hızla bana kaldırdı yüzünü ve büyük bir ciddiyetle konuştu. “Fanatiğimdir, hatta böyle deli denilecek şekilde. Görevdeysem, telsizle maç sonucunu öğrenir geldiğim gibi özetini izlerim.”
“Hangi takım.”
“Galatasaray.” deyip ağzındakini yuttu. Dudak büzüp omuz silktiğimde kaşını kaldırdı. “Ne oldu?” diye sordu merakla.
“İlgimi çeken bir alan değil.” Sözlerimle gülümsedi.
“Çeker ilgini, abin futbol izlemediği için o atmosferi bilmiyorsun. Bir maçı beraber izleyelim, gör o atmosferi ilgini çeker elbet.”
“Çekmez, erkeklerin mutlu olmak için tutunduğu bir dal.” dedim ve onun bana kınayan bakışları altında konuştum. “Plan yapmam yaptığımda ve gerçekleşmediğinde hayal kırıklığını kaldıramıyorum uzun zaman gibi bir süredir de plansız yaşıyorum, gelişigüzel.” Yutkunup, elimi içecek bardağıma götürdüm. “Yemek ayırırım, çoğu şeyi yemem. Mesela ciğer, haşlanmış yumurta, karnıbahar, en önemlisi balık kokusuna tahammül edemem ve yiyemem. Şerbetli tatlıları sevmem ama sütlü tatlıları kaşık kaşık yerim.”
“Seninle evlenince ayrı evlerde kalacağız.” diyerek takıldı bana.
Göz devirdim ve devam ettim. “Senin için işin önemliyse benim için de kreşim önemli, kreşte uyuduğum zamanlar da oluyor. Çünkü oranın her ayrıntısını özenle yapıyorum.” Ara ara yemek yiyordu onun dışında tüm dikkati benimleydi. “Odamı gördün düzen takıntım yoktur. Annemler olmadığı zamanlarda genelde Aydan yanımda olur nöbette olmadığı zamanlarda bende kalır gece yarısına kadar.”
“Biliyorum.” dediğinde sanki soru sormuşum gibi devam etti. “Seni izliyordum.”
“Her yıl totem yapar gibi bazı özel günlerim var.” Kaşlarını çattı, bu cümleme. “Mesela Kasım 3’de Sweet November izlerim, Aralık 27’de Harry Potter’ın Felsefe Taşı filmini izlerim bunun gibi özel birkaç gün daha var. Bir şeyleri tekrar yapmaktan asla sıkılmam, moralim bozulduğunda gider okuduğum kitapların altını çizdiğim cümlelerini okurum.” Gülümsedim ve ona baktım büyük bir heyecanla. “Son birkaç aydır da sadece seni düşünüp duruyorum.”
“Gözümü mu boyamaya çalışıyorsun?” diye takıldı bana.
“Hayır, olanı söylüyorum.” Yemeğini bitirmiş, sandalyeye yaslanıp benim yemek yememi seyrediyordu. “Ve yemeği çok yavaş yerim.”
“Gayet hızlı yerim, bazen ayakta bir yarım ekmeği dört lokmaya sığdırıp yerim.” Gözlerimi iri iri açtım. “Çok yemek yerim, gelmeden bir buçuk saat önce bir şeyler yemiştim.” Gözlerini kıstı ve bir sır verir gibi konuştu. “Bir minyoncuğu korkutmamak için.”
Dudaklarıma götürdüğüm bardakla gülümsedim, “Korkmam, görmediysen söyleyeyim abimde senin gibi çok yemek yer.” diyerek bu duruma alışık olduğumu söyledim.
Kaşını kaldırdı meydan okur gibi. “Abin ve beni bir mi tuttun?” Yerinde gerindi, bana bak dermiş gibi tavırlar sergiledi. “Benim fiziğim ve onun fiziği arasında dağlar var.”
“Doğru,” diyerek unuttuğumu belirtip başımı salladım. “Sen dağ ayısıydın, bu detayı kaçırmam aşırı utanç verici.”
“Hiç güzel söz algın yok mu?” deyip yüzünü ekşitti. “Mesajlaşırken de hiç övgü sözleri kullanmadın.”
“Var.” diyerek ona karşılık olarak aklıma gelen ilk şeyi söyleyip, derin bir nefes alarak düşündüm. Fakat sonrasında hatırlamaya çalıştıklarımla kısık, yenilmiş bir sesle konuştum. “Yok.”
“Peki şimdi söyle güzel bir söz.” Boş tabağını biraz ileriye itti, ellerinin dirseklerini masaya dayayıp küçük masada bana yakın olmaya çalıştı.
Nasıl güzel söz söylenir bilmeden, yüzüne baktım öylece. Sonra düşüncelerimi delen o şeyle büyük bir heyecanla konuştum. “Sende hiç güzel bir söz söylemedin?”
“Kaçıyorsun.” dedi mızıkçılık yaparak. Aslında o kaçıyordu. Gözleri arkama kaydığında bir iki saniye oraya baktı sonrasında bana döndü. “Bana dönersek de zamanı gelince güzel söz de, seni kızartacak sözü de söylerim hiç sakınmam.”
Nefesim kesildi. Neyden bahsettiğini pekâlâ biliyordum. Nefesim içime yayılmış, bir ateş gibi beni yakıyor gibi hissederken gözleri bana yoğun bir şekilde bakıyordu. Boğazımı temizledim zorlanarak. “Anlatacakların bu kadar mıydı?”
“Evet şimdilik aklıma gelen bunlar.” yine gözleri arkamda bir yere kaydı.
“Nevda evden taşındı mı?” diye sordum bambaşka bir konu açarak. Neden sordum bilmiyorum, neden bu akşama o kadını kattım bilmiyorum, içime o kadının adı yayıldığında hissettiğim o kötü his ne bilmiyorum ama kendimi onun Bera’nın hayatındaki o noktayı deşerken buluyordum.
“Evet.” Bana döndü, gözlerini kıstı. Anlamamıştı neden sorduğumu, kendince sorguluyordu. “O gece seni eve bıraktığımda eşyalarını toplayıp gitti.”
“Sen mi gitmesini istedin?” Kendimi durduramıyordum. İçimdeki sorgulayıcı o yani susturmam gerekiyordu, bu gece yeri ve zamanı değildi.
“Hayır, gitmesi gerekuyordu gitti.” Sonra sıkıntılı bir nefes verdi dışarı. “Seni kocam yapacağım derken ciddi miydin?”
Sorduğu soruyla buz kestim. Beni çok ani yakalamıştı bu soru. Önce durdum soruyu algılamaya, neden bunu sorduğunu düşünmeye başladım. Öncesinde ona; seni sevgilim, kocam yapacağım dediğim için bunu sormuştu. Bunu sormasının nedenini bir kenara atıp ona bunları söylerken ciddi miydim diye düşündüm. Evet ciddiydim, bir insanoğluna ilk defa bu denli yoğun hisler besliyordum. Bu hislerimin yoğunluğuyla da ona o mesajları atmıştım. Evlilik için tabii ki erkendi daha evlilik olgunluğuna gitmediğimi biliyordum. Yine de ona evleneceğimi söylemiştim.
“Değildim.” Derken bende bitirdiğim tabağı ittim. Onun hareketlerini taklit ederek masaya yasladım dirseklerimi eğildim masaya, yaklaştım ona. Yüzünün her bir ayrıntısını karış karış izledim, dikkat ettim. “Gelip geçici bir hevesti.”
“Benimle evlenmek istemiyor musun?” Kaşlarını çatmıştı, yüzü gergindi.
“Hayır.” diyerek gerçekleri söyledim. “Evet senden hoşlanıyorum ama seninle bir yuva kurmam için daha erken.” Sabit sesimle çenemle onu işaret ettim. “Sen evlenir misin?”
“Evlenirim ama dokuz ay sonra.” Sesi istekli ve ciddiydi.
“Dokuz ay?”
“Evet, şimdi istesem de evlenemem.”
Meraklandım, içime yayılan merakım zihnimi etkisi altına aldı. “Neden?” Yutkundum. “Dokuz ay içinde bir yere mi gideceksin?”
“Nereden çıktı bu?” Güldü, beni rahatlatmak ister gibi. “Şu önümüzdeki üç ay için uzun süreli bir gitme planım yok.”
Rahat bir nefes aldım, içimdeki merak kaybolmadı ama rahatladı. “Göreve gideceksin zannettim.”
“Planlarımda şu an senden uzaklaşmak yok, gidersem söylerim,” yerinde hareketlendi sözlerinden sonra gözlerim kısık onun her bir hareketini seyrettim. Gözleri ara sıra arkama kayıyordu, çıkış tarafına. Gergin gibiydi, oturduğu yerde görünmez dikenler varmış gibi davranıyordu. Gergin olmasının nedeni ben değildim biliyordum tekrar gözleri arkaya kaydığında pek de ani olmadan ağır hareketlerle sağ omzumun üzerinden arkama baktım. Kapıda hiçbir hareketlilik yoktu, ardımızda kalan insanlar da normal bir şekilde yemek yiyorlardı. Önüme döndüğümde yerinde hareketlendiğini gördüm. Uzun boyuyla sandalyeyi geriye itip ayağa kalktı bayağı gürültülü bir şekilde. Bakışları benimle buluştuğunda, “Tuvaletteyim.” diyerek sırtını dönüp yürüdü. Sert adımlar atarken benden yana olmayan yüzünü mekanın her bir yanına döndürüyordu sanki bir şeyler arıyor gibi. Arkasından öylece gidişini seyrettim.
Biriyle karşı karşıya geldiğinizde ne hissettiğini, tavırlarını, duygularını sezersiniz bende sezdim onun bu hallerini. Hem gergindi hem mutluydu. Gözleri benim gözlerimle buluştuğunda inanılmaz bir his aramızda uçuşuyor gibi hissediyordum. Bunun adına kendimce huzur, mutluluk adı verdim hemen. Ama gözleri benden ayrıldığı o ilk anda kararıyor, bedenindeki kasların gerildiğini hissediyorum. Onun bu değişen ruh hali benim ruhumu da tetikliyordu şimdi onun gidişinden sonra etrafa durmadan bakıp durdum. Gölgelenen o huzuru ruhuma yansıtmamaya çalıştım. Fakat başarısız oldum, çünkü onun benden uzak olduğu o birkaç dakika içinde kendi kendime kurup durdum. Bera Ufuk Kuter bir şeylerden şüphelendiği için mi etrafına bakıyordu, yoksa her zaman böyle tetikte miydi?
Bunların hiçbirinin cevabı bende yoktu çünkü onu tanımıyordum. Onun bana söylediği, benim ona söylediğim o kısa tanıtma faslı onu tamamen tanıdığım anlamına gelmiyordu. Sıkıntılı bir nefes verdim, telefonuma baktım, telefonumu masaya bıratım, etrafa baktım. Dakikalar bu döngüyle sürüp gitti. Dün akşam tuvalette o kadar uzun süre kalmayacağım dedikten sonra şu an odamda kaldığımız süreden daha uzun süreyle tuvalette kaldığını fark ederek gözlerimi gittiği yöne sabitledim. Bacak bacak üstüne attığım ayaklarımı titretip, sıkıntıyla sallarken onun için endişelenip durdum.
Gözlerimin sabit kaldığı noktada beklediğim beden ellerini silkeleyerek çıktı. Girdiği gibi değil de yukarıya taradığı saçlarının öne düştüğü haliyle, uzakta olmasına rağmen boynundan yüzüne doğru belirginleşmiş damarını fark etmiştim. Adınları bana gelene kadar bana bakmadı, masamıza yakınlaştığı o iki adımlık mesafeyle etrafta olan gözleri bana döndü. Ben hayretler içerisinde ona bakarken boynundaki gibi ellerindeki damarların da belirdinleşmiş, kasılmış olduğunu gördüm. Ellerinin sırt kısmı kızarmış, hatta boyanmış gibi görünüyordu. Sandalyesini çekip oturdu ve sert bir soluğu dışarı verdi, önüne düşen saçları damarlarının en belirgin haline sahip olan sağ elinin parmaklarıyla geriye itip samimi olmayan bir gülümseme ile, “Çok bekletmedim umarım.” dedi.
Memnuniyetsizce yüzüne baktım. “Yirmi dakika boyunca tuvalette kaldın?”
Yüzüne ima dolu bir ifade yerleşti. Masaya eğildi, küçük masada benim ona yaklaşmam için gözleriyle beni çağırdı. İstemeden yanaştım ona, ne diyeceğini merak ederek. “Başka ihtiyaçlarımı karşıladım.” Kısık, esrarengiz sesiyle söylediklerine dudaklarım aralandı, gözlerim sözleriyle iri iri şaşkınca açıldı, kaşlarım havalandı. Hayretler içerisinde yüzüme yakın olan yüzüne bakarken büyük bir keyif ile gülümsedi. “Bu halinden bayağı hoşlanıyorum.” Yerinde kalan keyfiyle aynı tonda devam etti. “Utanıp kızardığın, küçük göğsünün hızlı hızlı inip kalkışı, kaçırmaya çalıştığın yeşil gözerin ve can çekişir gibi birbirine bağladığın ellerin. Bu hallerini sevdiğim için sana hep böyle gelme isteğimi durduramıyorum.”
Bende fark ettiği, izlediği şeyleri yeni algıladım. Öyleydim şu an tüm bedenim her zamanki gibi yanıyor, nefesim hızlanmış, gözlerimi onun yoğun bakışları altından kaçırıp etrafa tutturuyor sonra yine ona çeviriyorum ve ellerimi birbirine dolamış parmak boğumlarım acır derece sıkıp duruyordum. Yutkunup, “Eve geçene kadar dayanamadın mı?” diyerek tükürürcesine konuştum. “Beni burada bırakıp gitmek de ne oluyor?” Birleştirdiğim ellerimi ayırıp masaya eğildiğim o mesafeyi sıfıra indirip arkama yaslandım. “İğrençsin.”
“Güzel söz söyle dedikçe hakaret üzerine hakaret ediyorsun.” Üzgün bir hâl aldı yüzü ama sahteydi çünkü gülercesine dudağı kıvrıldı sözlerinin hemen sonra.
“Mide bulandırıcısın.” diye devam ettim yüzümü ekşitip ona bakmaya devam ederken, kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Güzelsin.”
“Ahlaksızsın.” Kelimemin dudağımdan çıkmasıyla olduğumuz pencere kenarının dış tarafından yüksek sesli çığlıklar yükseldi. O kadar yüksek sesliydi ki içeride olan herkes pencereye döndü. Gözlerim karanlık yöne döndüğünde etrafın soluk ışıklandırmasından hiçbir şey görünmüyordu. Bera masanın üzerine koyduğu telefonunu alıp ayağa kalktı sesin hemen sonrasında. Kaşları çatılıp etrafına korumacı bir halde baktığında bende kollarımı çözüp yaslandığım yerden ayrıldım. “Bera.” dedim dışarıdaki sesler daha da yükselirken.
Bana dönmeden elini beline attı ve bana hitaben konuştu. “Çıkma buradan, geleceğim.” Belinde olan silahı sağ eliyle alıp mekandan dışarı çıkarken ben korku içinde dışarıdaki bağırışmaları duyup duruyordum.
Bera’nın gidişinin ikinci dakikasında bir el silah sesi yükseldiğinde mekanın içinden ve dışından çığlıklar yükseldi. Bende dudaklarımı birbirine bastırdım korku içinde çünkü dışarıya çıkan kişinin canını düşünüp duruyordum. Mekanın içi yavaş yavaş büyük bir gürültüyle boşaldığında çantama Titreyen ellerimle Bera’nın ve kendi eşyalarımı koydum. Titreyen bedenimle olabildiğince hızlı bir şekilde mekandan çıktığım anda ambulansın sesi kulağıma gelmiş büyük bir korkuyla etrafıma bakındım.
Mekanın hemen önüne geldiğimde bir alan park edilen arabalarla doluydu, bir çok kişi arabalarına biniyor yoğun bir hengame içinde buradan ayrılmaya çalışıyorlardı. Çığlıklar, korna sesleri, ambulansın tiz sesiyle nereye gideceğimi bilmeyerek ambulansın sesini takip etmeye çalıştım. Yemek yediğimiz mekan kuytu bir sokaktaydı, sesi takip edip geçtiğim her yer karanlıktı. Neden burayı seçmiştim bilmiyordum kendime küfürler ettiğim o süreler sonunda ambulansın yüksek ışığını ve kalabalığı, sıkışan trafiği görmemle hızlı adımlar atmaya çalıştım. Fakat topuklu ayakkabım o kadar yüksekti ki hızlı koştuğumu düşündüğüm bu zamanda aslında yavaş koşuyordum.
Nefesim hızlanmış, göğsüm yanarken ben sevdiğim adama bir şey olmuş korkusuyla insanlar, araçlar arasında dikkatle ilerleyip herkesin yoğunlaştığı o alana gittim. Polis, jandarmanın da aralarında olduğu o toplulukta korkuyla cüsselli bir beden ararken insanları ittim elimdeki çantayla. İnsanların üzgün sözleri, hayretler içerisinde olan sesleri arasında topluluğu aştığımda ilk olarak yerde olan bedene kalp masajı yapan kişiyi tanıdım. Abimin kızarmış, kasılmış yüzünden akan gözyaşlarıyla bir şeyler mırıldandığını gözlerinin kapalı olup titreyen bedenine rağmen oldukça güçlü bir şekilde kalp masajı yaptığnı gördüm. Sonra gözerimi büyük bir korkuyla o bedene çevirdiğimde bir kurşunla karşı karşıya kaldığımı hissettim. Bakışlarım o bedeni tanımamak için gözlerini örttü, fakat acının her saniye yayıldığı o anda gözlerim tekrardan açıldı. Bedene baktı. Nefes alamaz bir şekilde garip bir ses çıkardığımda elim boğazıma gitti. Boğazım sıkılıyormuş, nefesim boğazımda takılı kalmış gibi nefesiz kalırken gözlerim ıslandı. Bir adım geriye sendeleyip, birilerine çarptım. Etraftaki gürültülü sesler uğuldadı, sadece kalbimin ve nabzımın sesini işitmiş bir hâle büründüm.
Gözlerimin önündeki görüntüyü büyük bir beden kapattı. O bedenin acısını düşünürken bambaşka bir acıyla karşlaşmış olan gözlerim titreyerek onun gözlerine kalktı. Başını iki yana sallayıp bana uzandı her iki büyük eliyle. Yüzündeki acının varlığı benim tüm hücrelerimdeydi. Ellerimi havaya kaldırıp onu durdurum. Sol elimle onu kenara itmeye çalıştığımda dudaklarım ağlamanın o son raddesinde büyük bir hıçkırıkla titrediğinde abimin kısık yalvarışları o gürültüde duyabildiğim tek şeydi. Hafif bir şekilde sağıma adımladığımda o görüntü yerli yerindeydi, o görüntünün tekrar bakışlarımla kesiştiğinde anın gerçekliğiyle o kurşun kalbime saplandı. Bedenim yere yığılırcasına çökerken karşımdaki beden ani hareketime hemen yetişti. Kolları beni sardığında dizlerim hafif bir şekilde yere dokundu. Gözlerim ıslanıp bulanık gördüğüm o manzaraya karşı, küçük bedenimin aksine büyük bir çığlıkla o bedene haykırdım.
“Anne!”
💌
Bölüm sonu.
Lütfen, lütfen ama lütfen yorum yapın.
İleriki bölümde buluşalım. Son sahne kalbimi acıttı.
Umarım beğenmişsinizdir, bir sonraki bölüm için bol yorum yapın lütfen❤️



