İçeriğe geç

S.O.N

Bölüm 16 · 31 dk okuma

S.O.N

Bölüm 16

16.BÖLÜM

Merhabalar biz geldik.

Özleştik mi? Bence evet, bir ay oldu :/

Biz çok güzel geldik…

Keyifli okumalar.

16.BÖLÜM

Gün batımları, yorgun gözler, dağınık saçlar, gece yarısı kahkahaları, yağmurdan önceki koku ve uykusuz geceler. Geride kalanlardı bunlar. Benden geriye sadece bunlar kalmıştı. Bu küçük odada benden geriye kalan sadece bunlardı. Belki bende ileride bunlar dahi kalmayacaktı.

Fakat buna rağmen şu an oldukça heyecanlı ve telaşlı bir halin içindeyim. Bugün; ben gökyüzünün ışığını içime doldurmuş her göz kırpışımla içimdeki gün ışığını daha parlak şekilde dışarıya veriyordum. Akşam batmaya yüz tutmuş güneşin havaya yansıttığı o renklerin birleştiği açık renk gözlerim, üzerimde gezindi.

Bugün her zamankinden daha uzun bir zamana yayarak kendimi hazırladım. Kısa, çene hizama denk gelen saçlarımın ön kısımlarını küçük bir miktar örmüş alnıma gelen kısa perçemlerimi durdurarak yüzümü tamamen ortaya çıkarmıştım. Üstüme mavi ve beyaz şeritleri olan bir gömlek, altına da yüksek bel bir kumaş pantolon giyinmiştim. Yüzüme dün akşamdan farksız bir şekilde aynı makyajı yaparken tamamen hazırdım. Onun için hazırdım. Her zaman olduğu gibi ama bu sefer o da benim için hazır olacağını söylemişti.

Elime telefonu aldığımda saatin sekizi kırk iki geçtiğini gördüm fakat ondan bana gelen hiçbir arama ve bildirim olmadığı için aşağıda olup olmadığını anlayamadım. Gelseydi mesaj atmaz mıydı? Bilmiyorum. Kirli düşüncelerimin zihnime yayılmasına izin vermeden telefonumu ve çantamı alarak hızla odamdan çıktım. Merdivenlerden düşmeye meyilli bir şekilde inerken annem benim ayakkabımın bıraktığı seslerle mutfaktan çıktı.

“Evsa ne oldu, ne bu acele?” Elindeki mutfak havlusuyla elini sildi bir çırpıda benim heyecanlı bedenimi süzdü anne içgüdüsüyle.

Zorlukla sabit durmaya çalıştım. Tüm bedenim dışarıda birinin olmasını beklerken heyecanlanmıştı. “Geç kaldım anne, bir şey yok.” Yutkundum ve, “Akşam görüşürüz.” diyerek kapıya doğru yürümek istediğimde annem arkamdan seslendi tekrardan.

“Evsa?”

“Efendim anne?” Anne içimdeki heyecanı sana yansıtmak istemiyorum, lütfen artık dur.

“Akşam misafirlerimiz var, geç kalma kızım ayıp olmasın.” Başımı salladım hemen. Çünkü annem ve babam günlerdir eve misafir davet edip duruyordu.

Sırtımı anneme tekrar dönüp kapıya adımladım hemen. Ellerim o kadar titriyordu ki bir an hastalandım zannettim ama hayır hasta değildim sadece onun bugün öğrencilerimle tanışacak olması beni çileden çıkarıyordu. Gözlerimi yumup derin bir nefes alarak evin kapısını açtım. Gözlerim direkt onun kapısına vardı fakat beklediğim orada değildi.

Beklediğim, arabasının kapısına yaslanmış dün bıraktığım yerdeydi. Üzerinde daha önce defalarca kez gördüğüm kamuflajlı üniforması vardı. Gözlerine, hemen tepemizde olup sokağa vuran güneşten kaçmak için taktığı siyah güneş gözlüğü vardı, o sevdiğim gözlerini görmemi engelliyordu. Telefonla konuşuyorken yüzü yerdeydi ve kapıyı açmamla eğik yüzünü çok az bir miktar kaldırdı ve güneş gözlüğünün ardından benimle göz göze geldi. O güzel yeşilliklerin ev sahipliği yaptığı gözleri sadece birkaç saniye gözlerimde kalırken yavaş yavaş baştan aşağıya indi. Uzakta olan gözlerinin üzerimde olan etkisi bedenimi karıncalatıyordu.

Kapıyı çekip kapattım ve telefonumun elimde olmasını dahi unuturken ellerimi nereye koyacağımı bilmeden yanına yürüdüm. Kalbim ona her bir adımda yaklaşırken sıkıştı sıkıştı ve en sonunda tüm kanı bedenime yaydı.

“Kapat!” dedi kapıyı açtığımdan beridir konuşmayan beden. Telefonu karşılık beklemeden kulağından çekti ve telefonu kavrayan eliyle gözlüğü çekti gözlerinden, gözleri gözlerimde dudağının sağ tarafı önce kıvrıldı sonra, “Günaydın.” dedi hoş bir tınıyla.

“Günaydın.” diye yanıtladım onu içimin heyecanını bastıran bir sesle. “Beni yine ektin diye düşündüm.” Aramızdaki üç adımlık mesafeyi ikiye indirdim her zaman olduğu gibi yüzümü yüzüne kaldırdım, bana karşılık yüzünü yüzüme eğdi. Gözlerini güneş ışığının yoğunluğundan dolayı kısmıştı, kaşları çatılmış alnında çizgiler belirginleşmişti.

“Kafanda bayağı kuruyorsun.” dedi sert bir sesle fakat yüzü aynı ifadedeydi. “Bir de başka kadına gittiğimi düşün.” Dalga geçti benimle yeniden.

“Neden olmasın, gidebilirsin. Bekarsın sonuçta?” dediğimde omuz silktim gayet rahat bir şekilde. Ama hayır bu rahatlığımın altında bu düşünceyi içimde sıkıp boğan bir canavar vardı. Onun ev arkadaşını bile kıskanırken onun başka biriyle olması beni delirtir istemediğim şeyler yaptırırdı bana.

“Minyoncuk,” dedi kaşlarını çatıp yaslandığı yerden ayrıldı. Tamamen karşıma geçti. “Ben şu an neden buradayım, neden yarım saat boyunca burada ayakta dikiliyor ve kapını seyredip duruyorum? Sevap işlemek için mi?” Yüzünü yüzüme daha çok eğmişti ve sanki benimle yakından göz teması kuruyorken daha hızlı anlayacağımı düşünüyordu.

“Komşun için.” dedim aynı rahat tınıyla. Fakat cevabım bu olmamalıydı biliyordum, anlamıştım.

“Komşularım ne kadar umrumda?” Yüzünü ekşittiğinde yutkundu ve beni mest eden bir tınıyla konuştu. “Bunu yalnızca benden kırk santim kısa olan bir minyoncuk için yaparım. Diğer nefes alan varlıklar umrumda değil.” Söyleyecek birçok şeyim vardı ama hiçbiri aklıma gelmedi zihnim söyledikleriyle dondu, dilim damağıma yapıştı gözlerim şaşkın şaşkın ona bakmaya devam etti. Alık alık yüzüne bakarken güzel dolgun dudakları kıvrıldı ve bedenini üzerimden çekti. “Gidelim mi? Acelem var bir yere yetişmem gerek.”

Başımı salladım sessiz kalarak, yeşil gözleri güneş ışığında daha çok açık renge dönmüş parlak bir cam gibi bana bakıyorken kenara çekilip arkasında kalan kapıyı açtı. Arabaya yerleşmemi beklerken gözleri üzerimden tek bir an olsun ayrılmadı. Dün gece oturduğum koltuğa oturduğumda, “Kemerini tak.” diyerek kapıyı kapattı sanki unutmuşum gibi hatırlatma gereksiniminde bulunmuştu. Kemerimi taktım o da arabanın etrafında dolanıp kendi tarafına gelirken.

Onun kalıplı bedeni arabayı sarsacak şekilde yerleşirken ben onun yan profilini seyerettim, sakallarını bu sabah yeniden traşlamış losyon kokusunu parfümünün arasından alıyordum. Arabayı çalıştırıp yolculuğa başlarken kalbim durmaksızın atmaya devam ediyordu çünkü aylar önce ona attığım mesajdan şu an yan yana geleceğimizi ve beni kreşe onun bırakacağını asla düşünemezdim. Ona defalarca gururumu hiçe sayarak yazdığımda ve ihtimalleri düşündüğümde onunla bu şekilde olacağımızı pek düşünmemiştim çünkü o bana her zaman duvarlarla gelmişti. O duvarları yıkmış mıydım, yoksa yine karşıma geçecekler miydi?

Kısa süren bir zaman diliminin ardından sessizliği bozduğunda bende düşüncelerimi keserek ona odaklandım, “Kreşe geldiğimde,” yüzümü yüzüne çevirdim yolu seyrediyordu. “Seninle hiç konuştum mu?” Dudaklarımı araladım konuşmaya çalışarak izin vermeyip devam etti. “Seni öğrenci yerine koymamdan başka.”

“Evet.” dedim başımı sallayıp bedenimi tamamen ona çevirdim koltukta hareketlenerek. Heyecanlanmıştım. “Bana öğretmenini çağır dediğinde bende sana beyefendi zaten öğretmenim demiştim. Sende bana kreş işi de bayağı iyiymiş reşit olmadan gelip çalışıyorsun falan demiştin. Çok kırıcısın.” Dudağımı büzdüm küskün bir çocuk gibi.

Bana döndü yüzünü, dudağı kıvrıldı ve gözleriyle koltukta kıvrıldığım bedenime baktı. “Çok küçüksün dediğin gibi ben dağ ayısıysam sende dağ gelinciğisin.”

“Abart.” dedim sert bir sesle. “Sadece ideal kilomdan birkaç kilo eksiğim. Boyum da Türk kadınlarının ortalamasına uyuyor.” Böbürlendim, göğsüm gerildi.

“Kaç kilosun?” diye sordu caddede sola saparken.

“Ayıp asker bey bir kadının kilosu sorulur mu?” Dilimi damağıma vurdum onaylamadığımı belli etmek istercesine. “Senin kilon kaç?”

“96.” dediğinde ağzımdan ani bir şaşkınlık nidası yükseldi.

“Yuh.” Bana döndü kaba yanıtımla. “Pardon!” dedim elimi kaldırıp kusuruma bakmaması için. “İki katımsın.”

“Senin gibi zayıf olup gelen darbelere karşılık vermeyeyim mi?” Arabayı yavaşlattı. “Hem çoğu kas.”

Boşluğuma gelerek, “Görmedim hiç.” dedim direkt. Araba durdu yüzünü bana çevirdi yüzünde gördüğüm ifadeyle boşluğumu küfürlerle doldurmak istedim.

“Görürsün. Belki daha fazlasını da.” Allah kahretsin, şu küçük bedenim yok olsun. Bedenim ısındı, ellerim bedenimin sıcaklığı aksine buz gibi oldu kalbimin atışı daha da arttı.

Nefesimi hızla alıp verirken, “Neden göreyim?” diyebildim zorlukla sanki ölecekmişim gibiydi kalbim boğazımda atıyordu.

“Bilmem.” dedi ima dolu bir sesle ve kemerini açıp arabadan indi.

Elimi kalbime koyup sakinleşmesini istedim ama olmayacaktı bu adam etrafımda olduğu sürece kalbim rutin haline asla dönmeyecekti. Kemerimi titreyen elimle açıp kapıyı da peşi sıra açtığımda arabanın diğer köşesinde ayakta dikiliyordu. Arabadan inip yanına yürürken gözlerinin bende değil de kreşte olduğunu gördüm.

“Neden okullarda görev yapmıyorsun da kreş?” diye sorup yüzünü yanına varan bana çevirdi.

Karşısında durarak ona baktım bende. “Üniversite okurken babam burayı benim için aldı ve benim için düzenleyerek bana hediye etti. Sınavdan yüksek puan alsam da kullanmadım, burada mutluyum başka şehirlere gitme zorunluluğum yok kendi işimin patronuyum.”

“Kaç öğrencin var?” diye sordu bu sefer, gözleri hâlâ da kreşteydi.

“Kırk beş ama öğretmen olarak yalnız değilim.” Yürümeye başladığımda, “Gel ama bu uzun boyunla öğrencilerimi korkutma.” dedim şakaya karışık. Az önceki konuşmamızdan sonra biraz utanmıştım.

Kreşin bahçesine girdiğimizde ardımdan geldi. “Nasıl işliyor buranın prosedürü?”

“Devlet okulundan pek farklı değil. İhtiyaçlar için devlet cüzi bir miktar veriyor ama maaşları ben hallediyorum.” Bahçeye girdiğimizde ona döndüm. “Senin gibi pek yoğun da değilim.” Durdum. “Asker olan herkes böyle yoğun mu oluyor, birine cevap vermeyecek kadar?”

Aramızdaki mesafeyi kapattı önce, sonra gözlerime bakarken konuştu. “Hem evet hem hayır. Her an yoğun değiliz bazı anlar sadece canımızı düşündüğümüz için teknolojik aletin varlığı pek umrumuzda olmuyor.” Derin bir nefes aldı. “Seninle hafta sonu için sözleştikten sonra göreve gittim. İki gün gelmedim eve, fark etmedin mi?”

“Ettim.” dedim hemen.

“Yoğun olduğumu bile bile bana sergilediğin tavrı geride bırakmalıyız sürekli beni o akşamdan vuramazsın.” Söylediklerinden sonra yüzüme dikkatle baktı, durdu nefeslendi ve ters bir tavırla konuştu. “Evsa ister beni görmezden gel, ister beni engelle, istersen bu şehirden git. Seninle o akşam yemeğini yiyeceğiz.”

“Diyelim ki yedik, ne olacak?” diye sordum. Kaşını kaldırdı ama cevap vermedi. “Sana o yemeği teklif ederken amaçlarım vardı şimdi yok.”

“Belki benim de amaçlarım vardır.” Yüreğim hopladı cümlesiyle. Kalbim heyecan ve ihtimallerin düşünceleriyle dudaklarımı titretti hemen ardından dudağım kıvrıldı.

“Senin amaçların arasında olduğumu zannetmiyorum.” dedim bir gayretle. Bunları söylerken kendimi şartlamıştım.

“Amaçlarım ve birkaç şeyin daha arasındasın.” Pürüzsüz yüzünü kaşıdı gözlerini benden ayırarak sonra tekrar gözlerini gözlerime değdirdi. “Senin için duvarlarımı yıktım, sende son kez bana şans ver.”

Onun isteğinden önce kendime zaman tanıdım. Ben Bera’ya kendimce hak vermiştim ve hak vermeme rağmen ona kaba davranmış sürekli onu geri itmiştim. Bazı kabalıklar, bir şey yapmasan dahi içini acıtabilirler. İyi olsan bile kötü zannederler çünkü onların doğrularını kabul etmiyorsundur. Ben Bera’nın doğrularını kabul etmiyordum.

O gece hissettiğim kırılgan duygular, günlerdir ona ördüğüm kaba duvarlarımı örmüştü. Onun doğru söylediğine zamanla inansam da her zaman o kaba duvarlarım sarsılmadan sağlamlaştı. Bugün benden şans isterken de o kaba duvarımı sarsmakta zorlandım. Ne demem gerektiğini bilmeden kendime zaman tanımaya devam ettim yüzünü seyrederken.

Ciddi bir ifade takındı ve fısıldayarak tekrar konuştu. “Bu kadar zor olmamalı.”

Cebine koyduğu telefonunun melodisi kulağıma ulaştığında onu yanıtladım. “Dün zaten bir şans verdiğimi söylemiştim ama bu şansın devamı olur mu bilemem.” Göğsümün kalkmasını sağlayacak şekilde nefes aldım. “Acelen vardı senin, hemen tanıştırayım seni.”

Durgun aynı ciddi ifadeyle mırıldandı, gözleri arkama kaymışken. “Sanırım senin bıcırlar beni gördü bile.”

Omzumun üzerinden ardıma baktığımda, pencerelerin hepsinin öğrencilerimle dolu olduğunu gördüm. Şaşkın gözlerin hepsi önümde duran Bere’daydı ve meraklı meraklı bu bedene bakıyorlarken hepsinin gözleri iri iri açılmış kendi aralarında konuşuyorlardı. Gülümsedim bu hallerine ve önüme dönerek konuştum. “Tanıt o zaman kendini.”

Bir adım attı, yanıma geçti ve takındığı ifadeyi geriye itti. “Komşun değil de sevdiğin adam olarak tanıtacağım kendimi. Öyle söylemiştin.” Sesine yaydığı o imayla yürüdü.

“Hayır.” dedim hemen arkamı dönerek.

Kreşin açık kapısına varmıştı. Yanına yürüdüm hızlı adımlarla, içeri ayakkabılarla girdiğinde ayakkabılarını çıkardı girişte ve bana döndü uzun bedeniyle. Gülümsedi, benim yüzümdeki duyguları tartar gibi birkaç saniye seyretti yüzümü. “Neden hayır?” Sağ gözünü kırptı sorusuyla eş zamanlı olarak.

“Şizofrensin demiştin.” dedim ben de ayakkabılarımı çıkartırken. Kalbim titreyerek devam ettim ona yönelik konuşmaya. “Ben kocam ve sevdiğim adam olarak tanıtacağım demiştim.” Omuz silkip ona baktım kısa boyumla. “Gururumu söküp attığım zamanlardaydı.”

“O zamanlar delice bir ihtimal gibiydi.” Asla yüzündeki ifadeyi indirmiyordu, keyifliydi. Ellerini kamuflaj desenli pantolonuna koydu ve bedenini üzerime eğdi, yüz yüze geldik. Gözlerinin en güzel anlama sahip olduğu andı şu an. “Şimdi o delice ihtimaller, yüzüne uzun uzun yakından baktığım gibi yakın.”

Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Ne demek istiyordu bu adam? Algılarım kapanmıştı şu an çünkü tam dört parmak uzağımda olan güzel yüzü algılarımı alt üst etmiş düşünmekte ve yaşamakta zorlanıyordum. Kalbimi incitiyordu her ileriye dönük olan sozleri. Çünkü eğer ben bunları bu aklı başında olmayan incinmiş kalbimle kanarsam depreme dahi ihtiyaç duyulmadan bu bedenim yıkılırdı.

Bir dakika gibi bir süre sonra, “Ayy.” diye bir ses duyduk. Yüzümü direkt olarak sesin geldiği yöne çevirdiğimde beş yaş sınıfından iki kız öğrencimin duvarın kenarından gözlerini kapatarak bize dönmüş olduklarını gördüm. Bunlar beş yaş grubunun, en zor olan öğrencileriydi çünkü ikizlerdi ve onlara aynı anda bir şeyler yaptırmak bir zulümdü. Küçük elleriyle gözlerini kapatan ikizlerin yüksek ve heyecanlı seslerini duyduk. “Mine ben bir şey görmedim.”

“Müge bende bir şey görmedim,” Gözleri eliyle kapalı olmasına rağmen kardeşine döndürdü başını. “Anne bize kızar mı?”

Müge de yüzünü çevirdi aynı hareketi yaparak. “Kızar.” derken üzgün çıkmıştı sesi, dudağını da korkuyla büzmüştü.

“Kızmaz.” diye bir ses duydum hemen yanımdan. Yüzümü hareket ettirmeden ikizlere yürüyen bedeni seyrettim yavaş adımlarla gözleri kapalı olan bedenlere yürüdü. Önlerine geçti uzun ve cüsseli bedenini eğerek dizlerini yerle buluşturup önlerine çöktü. Bende yanlarına yürüdüm hemen ardından. Kollarımı göğsümde topladım, sağ ayağıma ağırlığımı vererek onları seyrettim. “Görmediğiniz bir şey için anneniz size kızamaz.”

“Ama azıcık gördük.” dedi Mine çekingen bir sesle ve bunu söylerken de fark etmeden sol elini gözlerinden ayırıp parmağıyla miktarı bize göstermeye çalıştı. Ve o anda çektiği elinin açıkta bıraktığı gözleri karşısında gördüğü adamda kaldı sonra tek gözle onları seyreden bana baktı. “Öğretmenim,” diyerek gözlerini kırpıştırdı. “Kızar mı?”

“Kızmaz.” dedim başımı sallayıp ona güvence verirken.

Benim konuşmamla birlikte ikisinin de elleri yüzlerinden çekildi ve bana bakmadan karşılarında duran adama çevirdiler gözlerini. Sonra ikisinin de yüzlerinde bir gülümseme oldu, koyu kahve gözleri ışıl ışıl parladı. “Biz ikiziz.” dediler heyecanla, sonra önce Müge, “Ben Müge.” dedi ve hemen ardından Mine, “Ben Mine.” dedi.

İkisi de gözlerini iri iri açıp karşılık beklerken, “Bende Bera Ufuk.” diyen bedenin büyük elleri onlara uzandı. Küçük elleri aynı anda büyük eli tutmaya çalışırken bir an yine tartışacaklar zannettim ama zannettiğimin aksine ikisi de tartışmasız büyük eli kavrayıp sıktı sırayla.

“İyi birisin.” dedi Müge tatlı sesiyle.

“Hiç de bile.” dedim Müge’ye yanıt olarak. İkizler bana çevirdi gözlerini.

Bu sefer de Mine konuşarak beni yanıtladı. “Ama askerler iyi olur demiştiniz.”

“Evet iyi olur ama istisnalar ve,” dedim onlara ama sözlerim karşılarındaki adamaydı. “Randevuya geleceğim deyip gelmeyen adamlar dışında.” Ellerimi çözdüm aramızdaki bir adımlık mesafeyi kapatarak benim tarafımda olan Mine’nin açık bıraktığı saçlarına dokundum. “Şimdi sınıfınıza geçin.”

İkisi dudaklarını sarkıttı sonra karşılarında sessizce beni izleyen adama döndüler. “Bugün resim dersinde seni çizicem.” Mine bunu söylediğinde Müge sessiz kaldı gözlerini yere indirdi. Düşünceli bir tavır takındı.

“Bende beslenmemdeki keki sana veririm.” Gözlerini yerden ayırmış mutlulukla onlara dönüp Bera’nın gözünü boyamaya çalışıyordu.

“Bera abiniz o kadar uzun süre kalmayacak burada.”

“Resmini çizip Evsa öğretmenine verirsen akşam resmi alırım,” Mine’de olan gözlerini Müge’ye çevirdi. “Senin kekini de şimdi yiyebilirim ama küçük bir parça.”

“Beslenme çantalarını, beslenme saati dışında açamayız.” dediğimde Müge ile Bera yüzünü bana kaldırdı.

Başımı iki yana salladım önce hemen ardından da Bera’nın yanına geçip diz çöktüm. Kolum koluna sürtündü. “Beslenme saatinde kekten küçük bir parça alıp resimle birlikte veririm, olur mu?” Müge önce bana baktı sonra Bera’ya.

“Olur.” dediğinde asık yüzü gitmiş yerini mutluluğa devretmişti.

“Hadi içeri.” diyerek çöktüğüm yerden kalktım. Onlar bir daha konuşmadan sınıflarına geçmek için gözden kaybolurken Bera çöktüğü yerden kalktı. Cüsseli bedeninin bir parçası olan omuzları koluma sürtündü.

Hemen yanında olan bana yüzünü çevirdiğinde ben göz ucuyla onu görüyordum ama gözlerimin odak noktası holdeki geniş alanda olan desenli renkli halıydı. “Ben şans isterken sadece akşam yemeğini kastetmemiştim. Davranışların düzelmediği sürece seninle akşam yemeğini de bu şekilde mesafeli bir halde yiyeceğiz.”

“İstediğin akşam yemeği değil miydi?” diye sordum bir çırpıda.

“İki dilsiz insan gibi sadece yemek yemeyeceğiz, seni tanımak istiyorum.” dedi duygusuz bir sesle ama sabırsız gibiydi. Sinirlendiyse de renk vermedi. “Evsa ben artık emin olmak istiyorum.”

“Neyden?”

“Bir şeylerden.” dedi, onlarca cevap içeren yanıtıyla. Ve hemen ardından yutkundu, gözlerime dikkatle baktı cevapların saklandığı o cümleyi daha çok sakladı sessizliğiyle.

“Zaman alacak.” dediğimde kuşkuyla baktı bana ben de devam ettim sabit bir sesle. “Benim bu davranışlarımı düzeltmem senin bir şeylerden emin olman ve daha birçok şey.”

“Zamanım çok.” Güldüm. Gerçekçi bir gülümsemeydi dudaklarımdaki. “Ne oldu?” diye sordu gülmemle birlikte.

“Komik.” dedim sadece gülmeye devam ederken.

“Komik olan ne?” kaşlarını çatmıştı anlamadığı için öfkelenmişti.

“Benimle randevulaşıp randevuya gelmeyen hatta mesaj atmaya bile fırsatı olmayan biri için zamanım çok demek komik.” Yüzümdeki gülümsemeyi sildim sözlerimle birlikte.

Bana çevirdi bedenini, kolu onun tarafında olan koluma değdi. “Vazgeçmeyeceğim.” Yüzünü eğdi, yüzüme. “Senin beni bu itmelerine kanmayacak ve vazgeçmeyeceğim.” Geri çekildi, omuzlarını indirip kaldırdı. “Şimdi beni içeride gelmemi bekleyen o bıcırlarla tanıştır çünkü hepsi şu an sessiz bir şekilde kapıyı gözlüyor.”

Bir şey demedim ve gözlerimi ondan ayırarak az önce yanımızda olan beş yaş grubunun olduğu sınıfın açık kapısından gelen kısık seslerin geldiği o yöne adımladım. Ardımda büyük adımlar attığını biliyor ve nasıl tanışacağını merak ederek sınıfın kapısından içeri girdim. Sınıfta olan öğrencilerin hepsi sanki geleceğimizi biliyorlarmış gibi kapıya bakıyorlardı. İçlerinde az önce yanımızdan ayrılan ikizlerin de olduğu hayran bakışlar bende değil ardımda olan adamdaydı.

“Dedim size gelecek diye.” diyen Müge’nin sesiyle hep bir ağızdan bir ses yükseldi. “Ayy.” diyen toplulukla birlikte başka bir öğrencimin sesi geldi kulağıma. “Asker öğretmenimiz de mi olacak?”

“Bize silah mı öğretecek?” diyen başka bir öğrencimle Bera kapı eşiğinde kalan bedenimden bir parça olan koluma dokundu geçmek için. İzin verdim yana çekilerek. Cüsseli bedeni sınıftan içeri girdiğinde herkesin gözleri uzun bedenini baştan aşağıya süzdü.

Bera, “Öğretmeniniz değilim.” dedi sonra kapı eşiğinde olan bana çevirdi yüzünü birkaç saniye. “Evsa öğretmeninizin arkadaşıyım.” durgun bir sesle konuşmuştu bu söylediğine eklemek istediklerini hemen anlamıştım, yine de sessiz kaldım.

O bunu söylediğinde kaçtığım, ördüğüm duvarların aslında geçici olduğunu hissettim bir an. Yakında onun sadece aşık olduğum kişi olmadığını, kalbimde kalan kişi olduğunu anlayacaktım bunu gelen o adım seslerinden anlamıştım. O zamanların adım sesleri yaklaşıyordu ve ben geçmişin, zamanın gölgesinde kalmayıp sadece o anda kalacaktım.

“Çok uzunsun.” Elif’in mavi gözleri şaşkınlıkla Bera’ya bakıyordu.

“Zebra gibi.” dedi Ömer peşinden.

Bera bana döndü yüzünü ve fısıldadı sessizce. “En azından oha diyerek başka şeylerin boylarını sormuyorlar, zebra demeleri gayet makul.” Göz kırptı geçmişi bana hatırlatarak.

Yüzüme hücüm eden kanla birlikte gözlerimi iri iri açıp hâlâ bana bakan adamın renkli gözlerine baktım. Bana hatırlattığı şeyle bu tanışma anını geriye sarmak ve şu an bunu duymamayı diledim ama nafileydi çünkü şimdi bana büyük bir keyifle bakan adamın her bir mesajımı hatırlıyor oluşu beni delirtirken elimden hiçbir şey gelmiyordu.

“Gökyüzü gibi uzunsun.” diyen başka bir sesle gözlerimi kaçırdım bana bakmaya devam eden mutlu adamdan. Benim iki adım önümde olan adamın bedenine kısa boyumla çarpıp yanından geçtim ve oturup Bera’yı hayranlıkla izleyen topluluğa yüksek, dikkatlerini çekecek şekilde konuştum.

“İnsanların fiziksel görünüşü hakkında benzetme yapmıyorduk, değil mi?” diye sorduğumda bazılarının gözleri gözlerime tutundu. “Arkadaşım size kendini tanıtsın sonra gidecek.” Ona döndüm. “Tanıt arkadaşım kendini.”

“Ben Bera Ufuk Kuter,”

Sözü kesildi. “Hırsızları hemen yakalar mısın?”

“Evet.”

“Hızlı koşuyor musun?”

“Evet.”

“Yumruğunla öldürür müsün?”

“Hayır.”

Başka soruya izin vermeden onlara yumuşak olmayan tarafımı gösterdim. “Ölmek kelimesi kullanılmıyordu.” Kaşlarımı hafif bir miktar çatmıştım. “Arkadaşımın acelesi var gitmesi gerekiyor.” Gülümsedim ve, “Yeni tanıştığımız kişilere ne diyorduk, hepiniz birden söyleyin.” dedim.

“Tanıştığıma memnun oldum.” Herkesten yükselen sesle birlikte sınıfta gürültü oluştu.

Bera, “Ben de.” diye karşılık verdi gayet samimi bir sesle ve bana çevirdi gözlerini.

Telefonunun melodisi tekrardan geldi kulağıma, gözlerimiz birbirine tutunmuşken sözsüz bakışından anladım gitmesi gerektiğini. “Gitmen gerek.” diye mırıldandım fısıldar bir şekilde.

Kısa saçlarını kaşıdı konuşmadan, yutkundu öğrencilere baktı sonra yeniden bana baktı. “Gitmem gerek.” diyerek beni onayladı, istemeye istemeye.

“Sorun değil.”

Değildi, çünkü benim için ayırdığı bu kısa süre dahi bana yeterdi. Ben her anını bana göre şekillendirsin istemiyorum, ki istemeye de hakkım olmazdı. Onu öğrencilerimin hepsiyle tanıştıramazdım, o kadar zamanının olmadığını zaten belirtmişti. Yine de mutluydum. Fark etmeden ona vaad ettiğim o sözümü tutmuş ve üniformasıyla öğrencilerimle tanışmıştı. Tabii sevdiğim adam, kocam olarak değil arkadaşım olarak.

“Akşam kekimi ve mükemmel portremi almaya gelirim.” Yüzü sabit bir ifadedeydi, ne mutluydu ne de mutsuz.

Sınıfın kapısına yönelirken tekrar bedenimi ona çarptım. Bu esnada göz devirdim onun yüzümü görebildiği o anda. “Asla! Çocuklarımın rızkını sana yedirmem.” Sınıftan çıkarken arkamızda bıraktığımız küçük topluluk gürültüye başlamıştı.

“O zaman sen kek yap.”

Görmese de kaşlarımı çattım. “Ne münasebet.”

“Akşam bana bir parça kağıtla mı geleceksin?” diye sordu arkamdan yürümeye devam ederken sesi şaşkın çıkmıştı.

“Akşam sana mı geliyormuşum?” Holde adımlarımı durdurup ona döndüm direkt. Her zaman olduğu gibi dikkatliydi ve adımlarını dönmemle birlikte durdurup ona kaldırdığım yüzüme indirdi bakışlarını.

“Portremi getirmek için.” dedi gözlerimdeki şaşkınlığı seyrederken. “Hem evime gelmek istemiyor muydun, bibloya benzetmiştin kendini.” Gözlerini kıstı, kuşkulayıcı bakışlar attı bana. “Yoksa evde başka erkek askerler vardı diye mi gelmek istiyordun?”

Durdum birkaç saniye sessiz kalarak. Karşımdaki adamın hafızasının ne kadar güçlü olduğuyla bir kez daha karşı karşıya kaldım. Onunla mesajlaştığım her kelimeyi hatırlıyordu. Benim hafızam bu derece iyi değildi, karşılaştığım bu durum da bana yabancıydı. “Hayır.” dedim kısa süren sessizliğimin ardından. “Sana yakın olmak için evine gelmek istemiştim. Bir sokak lambasının altında dahi olsan yanına gelmek isterdim.” Gözlerine çok çabaladığımı anlaması için uzun uzun baktım.

“Bu akşam?” Sessizce sormuştu bu soruyu. Gözlerimden ne anladı bilmiyorum ama onun gözlerinde anlamını bilmediğim çabalar vardı.

“Müsait değilim.” Sırtımı döndüm ona ve çıkardığım ayakkabılarımı gayet hızlı bir şekilde giyerek dışarı çıktım.

Bera neden aniden bu hale gelmişti anlamıyordum. Beni o akşam yemeğinde bıraktıktan, pes edişimden sonra bu hale gelmiştik. Onu engellemiştim, günler sonra da bana özür niyetine bir akşam yemeği hazırlamıştı fakat yine kabul etmemiştim. Kabul etmeyişime rağmen o benim gibi pes etmemişti ve dün de her şeyi geride bırakarak o gecenin telafisi için bir akşam yemeği sözü almıştı. Bunlara ek olarak şu an öğrencilerimle tanışmak için buraya gelmişti. Ve ben onun bu hallerini bir türlü anlayamıyorum. Bana sürekli mesleğim mesleğim diye gelen adam şimdi bana yönelmişti.

“Tamam.” dedi arkamdan o da bahçeye çıkarken. “Portremi ben alırım senden.”

“Akşam mesaj atarsan kapıya çıkar veririm sana.” dediğimde telefonu çaldı. “Gitsen iyi olacak, bir askeri işinden alıkoymak istemem.”

“Akşam çıkmana gerek yok.” Gözleri parıldadı. “O askerin düşüncelerine alıkoydun, istemeden.”

Kalbim hızlandı duyduklarımla. Gözlerimi kapatıp açtım defalarca. Kalbim de bana eşlik etti aynı heyecanla. Onun son söylediklerini duymamış, pek anlam yüklememiş gibi ilk cümlesine yanıt verdim, sabit tutmakta zorlandığım heyecanımla. “Almayacak mısın portreni?”

“Alacağım ama…” dedi ve devamını getiremeden yine telefonu çaldığında bu sefer elini cebine koydu ekrana bir saniye baktıktan sonra cevapladı. “Cebimi sikmenin nedeni ne?” Telefonu açış şekliyle dumura uğradığımda benimle konuşma tonu ve telefonda başka biriyle konuşma tonunun farklılığı gözümden kaçmadı. Gözleri gözlerimde kaldı ve karşı tarafı dinledi. “Yok o olmaz.” dedi bana bakmaya devam ediyorken. “Aybars ve Behzat önden gitsin ben de yarım saate oradayım.” Kaşlarını hafif bir miktar çattı karşı tarafı dinlerken. Bu sefer karşı taraf bayağı uzun tuttu konuşmasını, bende onun bende olan gözlerinden çekinerek gözlerimi ayırdım ve bahçedeki parka çevirdim gözlerimi. “Tamam koordinatları izleyin geliyorum.” Sessizleşti yeniden. “Akşam görüşürüz minyoncuk.”

Telefon konuşmasını bitirdiğini anlayarak kaçırdığım gözlerimi ona çevirdim. “Görüşürüz.” Kendimde başka diyecek bir şey bulamadım. Ne yapacağımı bilmeden ondan ayırdım gözlerimi bahçeyi taradım bir tur sonra yine ona döndüm sessiz bir halde dudağının bir tarafı kıvrılmış beni seyrederken gördüm onu. İçim ısındı.

“Randevu dışında bir yemek daha yiyeceğiz. Bunun için oldukça heyecanlıyım.”

Anlamadığım sözlerini söyledikten hemen sonra oldukça hızlı adımlarla bahçeden çıktı. “Ne yemeği?” diye sorduğumda bana yanıt vermedi. Park ettiği arabasının yolcu kapısını açtı. Arabaya yerleşmeden önce omzunun üzerinden bana baktı uzaktan ve derin bir nefes alarak arabaya bindi. Bu adamın bu garip hareketlerine anlamsız sözler de eklenmişti.

Ve ne yazık ki bu anlamsız sözler gayet hoşuma gidiyordu.

🪖

Uzaklar.

Uzaklar ne anlam ifade ederdi?

İmkansız kadar uzak mı demekti. Hayır uzaklar benim için imkansız değildi. Uzaklardayız çünkü doğrular orada, yanlışlar o kadar yakın ki artık doğrular görünmez olmuş, hemen ensesinde olsak da yetişemiyoruz. Uzaklardayız çünkü sessizlik oraya daha yakın biz gürültülerin arasında kalmış insan gibilerle oturmak zorunda kalıyorduk. Uzaklar daha güzeldi çünkü orada huzur vardı, yakınlarda arayıp bulamadıklarımız vardı, yangının kül yaptıkları vardı, geleceğimiz vardı.

İmkansızların arasında olan o şeyi bugün Bera Ufuk yapmıştı ama sonrasında kaybolmuştu. Bugün kreşten ayrıldıktan sonra benimle hiçbir iletişime girmemişti. Saat akşam dokuza geliyordu, annemin bahsettiği misafirler için arka bahçeye masa kurarken tek düşüncem uzaklarda olan imkansız gibi görünen sevdiğim adamdı. Birazdan misafirler gelecek her zamanki gibi onların sohbetine dahil olmayacak dönüp dolaşıp zihnimin Bera’yı düşünmesine izin verecek ve içimin sıkıntıyla dolup taşmasını bekleyecektim. Bu birkaç ay olan maratonumdu. Çünkü karşılıksız sevgi bunu gerektirirdi, aklının ucundan dahi geçmediğin kişiyi zihninde yuva kurmaktı.

“Suyu unuttun Evsa.” diyen annemle dalgın bakışlarımı mutfak masasından ayırdım.

Suyu tezgahtan alıp mutfağın arka bahçeye açılan kapısından çıkarak bahçeye çıktım. Annem masanın son düzenini kurarken evin zili yayıldı tüm evde, bahçeden de kısık bir şekilde duyduğumuzda annem içeriye doğru bağırdı. “Oğlum kapıyı aç.” diye seslenirken abimin açacağını anlayarak masada içecekler için ayrılan köşeye elimdeki su sürahisini bıraktım.

“Daha yeni.” diyen bir yabancı erkek sesiyle omzumun üzerinden arkama baktım.

Abimin arkasından gelen bedeni hemen tanıdım. Çaprazımıza taşınmış olan öğretmendi gelen. Abimle eşit boydaydı abimin arkasından bize doğru yürüdüklerinde önce anneme sonra bana kaydı gözleri. İçten bir şekilde bize baktığında gözlerinde çekingenlik duygusunu hissettim hemen. Gözleri kahveydi, uzun sayılabilecek saçları ensesine kadar geliyordu saçlarını geriye taramıştı fakat yüzüne birkaç tel düşmüştü. Burnu sivri uzundu, sağ gözünün altında koyu kahve büyük bir ben vardı.

Benim onu incelemem henüz bitmemişken annemin sesi geldi kulağıma. “Hoşgeldin oğlum.” Annemin her zamanki sevecen sesiyle gelen misafire gülücükler yollarken adamın gözleri annemi buldu.

“Teşekkür ederim, hoş buldum.” Kalın, diksiyonu gayet iyi olan adamın gözü bana döndüğünde sessiz kalışım kötü olur diyerek dudaklarımı ayırdım.

“Hoşgeldin.” dediğimde aynı şekilde bana karşılık verdi. Gözlerimiz birbirine fazla kalmış gibi rahatsız olarak ilk o ayırdı gözlerini bende gözlerimi anneme çevirdim. Hemen yanımda olan annem gülen yüzüyle bana döndü. “Başka misafirimiz var mı? Babamı da çağırıp geleyim.”

“Bir misafirimiz daha var ama geleceği kesin değil biz yemeğe geçelim.” dedi annem.

“Babamı çağırayım.” diyerek masaya geçen topluluğu ardımda bırakarak eve girdim. Babam yukarıda odasında emekli olmasına rağmen telefondan yönlendirdiği iş görüşmelerinden birini yapıyordu. Babam özel sektörde elektrik mühendisiydi ve artık yaşı ilerlediği için emekli olmuştu. Emekli olmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen babam hâlâ da işlerin aksatıldığı o noktada bağlayıcı etken oluyordu. Annem de emekli hemşireydi, babamla birlikte son bir yıldır emekli olmuşlardı. Abim Erzurum’da görev yaptığı için annem ve babam oraya geçmek zorunda kalmışlardı ve son bir yıldır çalışmadan evde dinleniyorlardı. Onlardan ayrı olmam iyi miydi bilmiyorum ama çoğu zaman tek başına aldığım için sorumlulukların, çözümlerin varlığını kavramış olmam benim olgunlaşmam anlamında iyi bir katmandı.

Geldiğim odanın önünde birkaç saniye içeriyi dinledim, içeriden bir ses gelmeyince aralık kapıyı tıklatarak ittim. Gözlerim bulmak istediği bedenin yerine kaydı hızlı bir şekilde. Babam pencerenin hemen önünde olan çalışma masasında kağıtlara gömülmüştü. O kadar dalgındı ki benim kapıyı tıklattığımı dahi fark etmemişti. Hafif bir şekilde boğazımı temizleyip, “Baba?” dedim.

İrkilerek omzunun üzerinden arkasında kalan bana döndüğünde burnunun üzerine yerleştirdiği gözlüğünü çıkartarak beni yanıtladı. “Efendim kızım?.”

“Yemeğe geçeceğiz seni bekliyoruz.”

Zamanın nasıl geçtiğini anlamamış gibi önce önündeki pencereye döndü gökyüzüne baktı sonrasında bana döndü. “Saatin farkına varmadım, sen in geliyorum hemen.” Tebessüm ederek gözlüğünü tekrar burnunun üzerine yerleştiri ve önüne döndü.

Onu ikiletmeden kapıyı aralık bırakarak merdivenlere yöneldim. Merdivenlerin başına geldiğimde evin zil sesi yayıldı tekrardan bütün eve. Kapıyı açmak için adımlarımı hızlandırdığımda kapıya çıkan hole gelmiştim ki annemin benden önce çalan kapıyı açmaya yeltendiğini gördüm. Diğer misafirin geldiğini tahmin ederek holden ayrılmak için sırtımı kapıya dönerken annem kapıyı açmış gelen misafiri karşılamıştı.

Henüz iki adım dahi atamamışken bir ses duydum. Bu ses her an duymayı umduğum bir sesti ama şu an beklemediğim bir ses olduğu aşıkardı. Bedenimi benden beklenmeyecek bir şekilde arkama çevirdim. Gözlerim direkt olarak kapıyı bulduğunda uzun, kapıya kadar uzanan boyuyla onu gördüm. Anneme çok farklı, gözlerinde bambaşka anlamların olduğu bir şekilde bakarken annemin hemen arkasına geçtim. Gözleri gözlerimi bulduğunda şaşkınlığımı fark etmişti.

Neden geldiğini anlamayarak şaşkınlıkla annemin bedenin arkasından ona baktım. Sağ kaşımı kaldırıp, başımı sol omzuma yatırarak gözlerine baktım sorarcasına. Beni aramıştı da ben yukarıda olduğum için cevap mı veremedim diye düşündüm hemen ama yukarı çıkma sürem sadece beş dakika olmuş olmalıydı ve o bu beş dakikada aramış olsa bile buraya gelmesi için bir sebebi yoktu.

Kısık bir sesle, “Anne?” dedim karşımdaki adamı tanımıyormuş gibi davranmayı amaçlayarak.

Annem arkasında kalan bedenime baktı göz ucuyla fakat beni cevaplamadan dışarıda kapının önünde bekleyen Bera’ya, “Geç lütfen biz de seni bekliyorduk.” dedi.

Gözlerim iri iri açıldı. Bir anneme bir de ona baktım. Beklediğimiz misafir Bera mıydı? Olmamalıydı. Şaşkınlığımı fark etmeyen annem Bera’nın içeri girmesiyle kapıyı kapatıyorken gözlerime dudaklarım da eşlik etmiş, aralık kalmıştı. Allah kahretsin beni, diye düşündüm. Normal şartlarda Bera ve ailem ile geçecek olan yemek ihtimali gergin olacakken içeride benim saçma davranışlarımın bir parçası olan adam da vardı. Bera’yı kıskandırarak kızmasını sağlamayı düşündüğüm adam şimdi bahçede bu akşamın ilerleyişini hiç bilmeden oturuyordu. Kendime öfkelendim, kızdım, utandım.

“Buradan,” diyerek annem mutfağa giden yolu göstererek bize sırtını dönüp yürüdü. Bera sessiz kalarak gözlerini eve çevirdi ve yabancı olduğu evi incelemeye başlamışken önümde birkaç adım atarak evimize giriş yaptı.

Gözleri evi taramaya devam edip, benden uzaklaşmak üzereyken harekete geçtim fevri bir şekilde. Küçük ellerim onun kalın bileğini kavramaya çalışmaya çabalarken o ufak dokunuşumda durdu, omzunun üzerinden kısa şaşkın korku dolu bedenime döndü. Gözleri iri iri açtığım gözlerime baktı. “Ne yapıyorsun?” dedim olabildiğince sessiz bir şekilde.

“Ne yapmışım?” diye beni yanıtladığında kaşları çatılmıştı. Tamamen döndü bana.

“Evime geldin.” Sesim hem şaşkın, hem öfkeli çıkmıştı. En beklemediğim insan karşımda olduğu içindi bu tutarsız duygularım.

“Evet?” Kaşları aynı yerdeyken sesi düzdü. “Davete icabet.”

“Vaktin vardı ve annemin davetine gününde geldin?”

“Evet.” diyerek omuz silkti sonrasında bileğini tutmaya çalıştığım elini çok pratik bir hızda çevirip uzun parmaklarıyla bileğimi tuttu. “Şimdi izin verirsen ailenle tanışmak istiyorum.” Bileğimden kavrayarak yürüttü birkaç adım.

Diğer elimle bileğimi tutan elini tutarak adımlarını durdurdum. “Tanışmıyoruz.” diyerek söze başladım. Yüzüme baktı, devam ettim. “Seninle ilk kez tanışmış gibi yapacağız.”

“Neden?”

“Öyle olması gerekiyor.” dediğimde nedeninin ben olduğumu söylemedim. Ben asla birine bu şekilde yazmadım ilk defa gözüm aşktan yana kararmış, kör olmuş ve ona yazmıştım.

Yüzü düştü gözle görülür bir şekilde. Parmakları sardığı bileğimi gevşetti hemen ardından da eli elimden ayrıldı hiçbir şey demeden ve bana bir daha bakmadan annemin gösterdiği yöne yürüdü. “Bera.” Arkasından seslensem de durmadı, mutfağa yürüdü sert adımlarla.

Arkasından yavaş adımlarla yürüdüğümde mutfaktan geçerek önce o sonra ben bahçeye geçtiğimizde babamın da gelmiş olduğunu ve annemin servisi açtığını gördüm. Annem dışındaki herkesin gözleri Bera’ya kaydı, Bera cüsseli ve gösterişli bedeniyle sert adımlar atmaya devam ederek masaya doğru yürüyor ben ardından çekingen, buraya ait hissetmeyen adımlarla onu takip ediyordum. Bera’nın masaya yaklaşmasıyla babam oturduğu sandalyeden kalkarak onu annemden sonra ilk karşılayan oldu. Elini uzattı ona, “Hoş geldin komutan.” dediğinde aslında onun mesleğini bildiklerini hemen anladım.

Abim de elini uzattı babamdan sonra sıra diğer misafire geldiğinde Bera masanın başına geçen bana baktı sadece bir saniye sonrasında uzatılan eli sıktı. Gözlerinde ve yüzüne yayılan o duyguyu hemen tattım. Memnuniyetsizlik akan ifadeyle yutkunduğunda boşta olan sandalyelerden birine oturdu gayet rahat bir tavırla sandalyeye yayıldı sonrasında başını kaldırıp hemen yanında boş olan sandalyeyi oturmam için işaret etti kaşla göz arasında. Ve ben hiç rahatsızlık duymadan onun dediğini yaparak yanındaki boş sandalyeye oturdum çünkü az önce sanki onu tanımamazlıktan gelmeye çalışmam onu kırmış gibi hissettim bunu telafi etmek için de bu dediğini yapma ihtiyacıyla doldum.

Dikdörtgen masanın bir kenarında ben ve Bera, benim karşımda abim Bera'nın karşısında adını bilmediğim ama yanımda varlığını inkar edemeyeceğim sevdiğim adamı kıskandırmak için kullandığım tanımadığım, ilk defa gördüğüm adam vardı diğer kenarlarda da annem babam oturduğunda herkes yerine yerleşmişti. Annem yemekleri servis etmişti önümde sulu ve hem benim hem de abimin en sevdiği köfte vardı. Tabağıma baktım sonra hızla abimin tabağına çevirdim gözlerimi. Her zaman olduğu gibi köfte sayısına baktığımda bakışlarımı köfteden ayırıp tabağın sahibine çevirdim gözlerimi, göz göze geldik. Sırıttı, geniş bir şekilde. Öfke doldum bu haline.

“Ben yemek yemeyeceğim.” Dediğimde herkesin gözleri bana döndü benim ise gözlerim karşımda duran abimdeydi. Dudağımı bükmüştüm.

“İkra.” dedi babam anneme seslenerek. Babam hemen anlamıştı neden olduğunu.

Annem babama döndü adını seslenmesiyle. Gözleri benim tabağıma sonrasında abimin tabağına kayıp gittiğinde yüzü endişeyle doldu. Annem, “Fark etmedim,” dedi bana bakarak ve hemen ardından iki köfteyi tabağıma koydu.

“Şunu yapmazsan olmaz.” dedi abim sırıtan yüzünde hainlik yer edinirken.

“Tamam.” dedi annem suçlu olduğunu bilerek. Konuyu kapatmak istedi çünkü şu an masada yabancı iki beden vardı ve bizim aile içi konuşmamızı anlamayarak hem yemek yemeyip hem sessiz kalarak bizi dinliyorlardı.

Yüzümü hemen yanıma çevirdim, masada olan bedenin varlığını hatırlamış bir şekilde. Bera bana bakıp dudağının her iki tarafının da kıvrılmış olduğu, yüzünde ilk defa şahit olduğum bambaşka bir duyguyla bakıyordu. “Afiyet olsun.” diyen annemin sesiyle hemen önüme döndüm. Elime çatalımı alıp yemeğe başladığımda yanımdaki beden hâlâ da hareketsizdi diğer herkes yemeğe başlarken o bizden iki dakika gibi bir süre sonra yemeye başladı.

“İşin yoğun muydu oğlum?” Babam akşamı başlatmayı umarak abim ile sohbete başlamıştı.

“Evet.”

Ve konu kapandı, abim devam ettiremeden sessizlik olduğunda babamın görevini ben devraldım. Karşımızda yemeğine odaklanmış ve sessizce yiyen karşı komşumuzla başladım söze. Eğer yanımda oturan adamla başlamış olursam herkes onu tanımış olduğumu bilir gibi hissettim, nasıl onunla yabancıymış gibi konuşulur bilemezmişim gibi hissettim. Gözlerim yemek yiyen adamdayken ağzımdaki lokmayı bitirip sakin bir sesle konuştum.

“Hangi okulda görev yapıyordunuz?” diye sordum burada ikinci öğretmen olan adama. Adam eğmiş olduğu başını kaldırıp ona mı soruldu diye baktığında benimle göz göze geldi.

“Anadolu lisesinde Edebiyat öğretmeniyim.” İçine kaçmış sesiyle konuştu.

Yanımda yemeğini yiyen adamın tabağında bıraktığı sesler yüksek olurken devam ettim adama yönelik soru sormaya. “Kaç mezunusunuz?”

“İlk görev yerim burası.”

Başımı salladım. “Bende sınıf öncesi öğretmeniyim.”

Sohbete nasıl devam edilirdi diye düşündüm durdum. Masada başka bedenler varken ikimiz tek varmış gibiydi herkes bizi dinlerken ve özellikle yanımda bir duvar hissi yaratan adam varken biriyle sohbet etmek zordu. Bera yemeğini çok sabırsız bir halde yiyor gibiydi her çatalı tabağına götürdüğünde yüksek bir ses çıkarıyordu.

“Hangi ilkokulda,” sonra eline suyunu alıp cevabımı beklemden devam etti. “Özelde falan mı çalışıyorsun?” diye sormayı da ihmal etmedi.

Babam benden önce konuşurken yanımdan boğuk bir homurtu yükseldi, benim duyabileceğim şekilde. Yüzümü Bera'ya çevirdim tabağındaki köftelerin hepsini bölmüş tabağına yüzünü kasmış bir şekilde bakıyor, dudağının iç kısmını kemiriyordu. “Yemeği beğenmedin mi?” diye sordum önüme dönerken, kısık bir ses çıkarmıştım diğerlerinin duymaması için.

“Hazmedemiyorum.” Sustu, devam etmedi. Babamlar benim başlattığım sohbeti devam ettirdi annem de katıldı o sohbete.

“Et dokunuyor mu?” diye sordum bu sefer de. Sonra masada olan yaprak sarmaya kaydı gözlerim. Önümüze çektim diğerlerini umursamadan. “Sarma ye.”

“Sorun yemek değil.” Bana döndü, döndüğünü göz ucuyla gördüm.

“Ne o zaman?” diyerek belli etmemek isteyerek bir parça köfteyi de ağzıma koydum. Tabağıma baktım, öylece.

“Evsa?” Annemin bana seslenmesiyle yüzümü ona çevirdim. Dalgın bir şekilde bir şey demeden anneme döndüğümde bana baktı. “Cenk sana soru sordu.”

Yüzümü bir şey demeden adının Cenk olduğunu öğrendiğim adama çevirdim. Ne sorduğunu bilmediğim için düz bir şekilde yüzüne bakarken o sorusunu yenilemedi bana baktı dikkatle sonrasında yerinde hareketlendi. “Yeğenimi kreşe yazdırmayı planlıyorduk, ablam karar vermekte zorlandı. Sizinle görüşmesi için anneniz öneride bulundu, size uyar mı?”

“Kaç yaşında.” Bera’da olan zihnimi masadaki konuya çevirmeye zorladım.

“Dört.” dedi hemen.

“O yaş sınıfı dolu, başka öğrenci almıyor.”

Hayır. Bu cevabı ben vermemiştim. Hemen yanımda, masada ilk kez sesi duyulan adamdan gelmişti bu yanıt. Bera’ya çevirdim gözlerimi. Tabağının kenarına yasladı çatalını ve Cenk’in yüzüne baktı, başını dik bir duruma getirerek. Cenk benden beklediği cevabı başka birinden duymasının verdiği şaşırmayla muhatabı olmayan Bera'ya çevirdi gözlerini. Masada sessizlik hükmediyorken ben yutkundum ve ölüm sessizliğinin nedeni olan Bera'nın sözlerini açıklığa bağlamak amacıyla sessizliği bozdum.

“Sınıflarım dolu, Bera da sormuştu dolu olduğunu söylemiştim.” Nasıl da yalan söyleyebildim. Yanımdaki adamı tanımamazlıktan gelmeye çalışıyorken önceden konuştuğumuzu belli ettiği için ailemin gözlerinin içine bakarak sesim titremeden profesyonelce yalan söyleyebildim. Hepsi yanımdaki adamdan kaynaklanıyordu.

“Çocuğunuz mu var?” Annemin sorusuyla Bera'ya döndüm.

Bera anneme baktı fakat beni de gördüğünü biliyordum sağ kaşımı kaldırıp, cevap ver der gibi baktım. “Hayır, bir arkadaşım için sordum. Mahallede kızınızın iyi bir öğretmen olduğu çok konuşuluyor bende arkadaşım için sordum.” Son cümlesini söylerken bana bakmıştı. Yalan söylüyordu, mahalleden kimseyi tanımazdı. Mahalleye gelişi daha bir yılı tamamlamamıştı, çoğu zaman da evde değildi. Hatta benim de çok iyi tanıdığım ev sahibine numarasını sorduğumda bayağı şaşırmıştı. Vermek istememişti nedenini asker olduğuna ve sert olmasına bağlamıştım.

“Kreş küçük mü?” dedi babam hemen konunun diğer bir köşesinden girerek. “Bahçeyi daraltıp ek iki sınıf daha yapalım mı?”

Babamın sözleriyle ona döndüm. “Hayır baba küçük değil, ileride belki düşünürüz ama şimdi gerek yok.”

“Sınıfların dolu, bak geri çeviriyorsun.” Yüzü asılmıştı babamın. Biliyordum kendini kötü hissetmişti.

“Baba şu an için gerek yok daha yeniyim ileride belki ikiden fazla sınıf hatta üste bir kat da ekleriz. Ama şimdi olmaz, tecrübe kazanmalıyım.”

Yüzümü Bera'ya çevirdim, göz göze geldiğimizde ne yaptığının farkına varmış olduğunu gördüm. “Cenk istersen arkadaşımın şu anki kreşini önerebilirim sana.” Bir şeyleri telafi etmek istercesine Cenk ile konuşurken ben ona bakmaya devam ediyordum.

“Olur.” dedi Cenk kısa keserek.

“Komutan,” diye seslenen babamla Bera’da olan bakışlarımı babama çevirmek zorunda kaldım. Bana göz atıp, “Sen Evsa ile önceden tanışıyor muydun?” diye soran babamla yutkundum.

Bu arada annem, “Evsa.” dedi. Ona döndüm babamın sorduğu sorunun stesiyle göz göze geldiğimizde üst dudağını ısırdı, gizlenerek güldü. Allah kahretsin ki, annem önceden söylediğim sözleri hatırlattı bana.

Bera, “Sadece ev sahibinden numarasını almıştım iletişim için.” dediğinde sesiyle annemde olan gözlerimi ona çevirdim. Numara alma kısmının doğru olduğunu fakat benim, onun numarasını ev sahibinden almış olduğum gerçeğiyle yüz yüze kaldım.

“Ev sahibimiz herkese numara veriyormuymuş?” diye sordu abim kısık şüpheci bir sesle.

“Ev sahibini tanıyorum.” Bera’nın sözleriyle, nasıl da iyi oyuncu diye geçirdim içimden. Adam yalanlar üstüne yalan söyleyip, rolleniyordu. “O da beni çok eskiden tanır.”

“Nasıl?” Bunu soran bendim, onunla ilk kez bu masada karşılıklı diyalog kurduk. Onu bir kuytuda sıkıştırmak istedim. Yalan söylemeyi kessin istedim fakat yalan söylemeyi keserken de onu tanımadığımı herkese inandırsın istedim.

“Çünkü çocukluğumu biliyor.”

💌

Bölüm sonu.

Bölüm nasıldı.

Bölüm içime sindi, sinmezse zaten yayınlamam. Bu bölümde kırdık bir şeyler, denedik birkaç şey, öğrendik birkaç şey, ileride daha çok şey öğreneceğiz.

Bu bölümle ve bu bölümden sonralarıyla hem mahalle kitabına hem de askeri kurguya adım atıyoruz. Yolumuz çok uzun değil, asla kabak tadı vermeyecek kitap. Ama daha yeniyiz öğreneceğimiz, yaşayacağımız çok şey var. Sadece bekleyelim. Çok güzel olacak.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere❤️‍🩹🫡

Bölüm sonu

1 yorum

  • Biliyodum abi biliyodum böyle olacağını ama akşam yemeği bana da sürpriz oldu