İçeriğe geç

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 7 · 10 dk okuma

ᴜɴᴜᴛᴜʟᴍᴜş ᴍüʜüʀ.

Bölüm 7

Bölüm 7

Gözlerimi açtığımda odanın içi hâlâ geceye yakındı. Perdelerin arasından sızan gri ışık, duvarın üzerine sessizce uzanmıştı, sanki uyanmamı bekliyordu. Saat çalmamıştı ama gerek de yoktu. Vücudum, içten içe bugünü hatırlıyordu zaten. Uyanmam gerekiyordu, çünkü bugün izindeydim. Ve Reha’yla buluşacaktım.

Yatakta biraz daha uzandım. Tavanı izledim. Nefesim düzenliydi ama içim çoktan düzensizleşmişti. Dışarıdan gelen uzak bir martı sesi, odama düşen ilk ses oldu. Bu şehirde nadiren martı sesi duyulurdu. Belki o da bugün benim gibi bir şeyleri hissetmişti.

Battaniyeyi üzerimden yavaşça çektim. Bedenim hareket ediyordu ama ruhum hâlâ bir adım gerideydi. Ayağım yere değerken çıkan hafif sürtünme sesi bile fazla geldi. Sessizlik, bana ait tek giyecek gibiydi. Her gün üzerime giydiğim, kimseye göstermediğim bir elbise gibi.

Lavaboya yürüdüm. Aynadaki yansıma... garipti. Tanıdık ama uzak. Yorgun ama huzursuz değil. Bugün ilk kez, yüzümdeki çizgilere bakarken kendimden utanmadım. Gözaltımdaki morluklar, gecelerin sessiz kalıntıları gibi duruyordu. Ama onları kapatmak istemedim. Belki Reha da görür. Her şeyin üzerini örtmek zorunda olmadığımı anlamaya başladığım bir sabah olsun bu.

Suyu açtım. Ellerimi yıkadım. Soğuk su, avuçlarımda kısa bir şaşkınlık yarattı. Uyanmak bazen gözünü açmak değil, ellerini suya daldırmaktır. Aynaya tekrar baktım. Birkaç saniye gözlerime... sonra hemen başka tarafa. Henüz orada tam duramıyordum.

Gardırobun önünde durdum uzun uzun. Ne giyeceğimi düşünmek kolaydı ama hissettiklerimi taşıyacak bir şey bulmak zordu. En sevdiğim gri triko kazak gözümün ucundaydı ama fazla yumuşaktı, fazla içe dönüktü. Onu giydiğimde hep saklanmış gibi hissederdim. Bugün biraz daha açık olmalıydım. Ama fazla renkli de olamazdım; içimde hâlâ koyu gölgeler vardı. En sonunda, koyu yeşil, sade, dökümlü elbiseyi seçtim. Sessizdi ama derindi. Düğmeleri küçük ve yuvarlaktı, gerdanımı gizlemiyordu ama bakışları da çekmiyordu. Üzerime geçirdiğimde, “evet,” dedim içimden. “Bugün ben böyleyim.”

Küçük takı kutumu açtım. Uzun zamandır dokunmamıştım ona. Toz birikmişti. Kutunun içindeki her şey, bir zamana, bir insana, bir sessizliğe bağlıydı. Parmaklarım hafifçe kolyelere değdi. Sonra, annemden kalan ince, neredeyse görünmez bir zinciri aldım. Küçük bir taş vardı ucunda; taşın adı neydi bilmiyorum ama çocukken ona hep “yağmur damlası” derdim. Bugün gökyüzüyle aramda bir şey kalsın istedim. Belki Reha fark eder. Belki sormaz. Ama o taş, benimle birlikte o masada oturacak.

Ayakkabılarımı giyerken kalbim biraz daha hızlı atmaya başladı. Randevuya geç kalmayacak olmam mesele değildi. Asıl mesele, neye gittiğimi tam olarak bilmememdi. Reha’yı seviyordum belki, belki hâlâ korkuyordum. Ama içimdeki o ağır yalnızlığın kabuğu bugün biraz çatlamış gibiydi.

Çantamı aldım. Kapının önünde durup, bir kez daha düşündüm. Anahtarı çevirirken bile içimde minik bir yankı oldu: “Bu sadece bir buluşma değil. Bu bir anlatma. Kendine biraz yaklaşma.”

Kapıyı kapattım. Sessizce. Ve yürümeye başladım. Yollar her zamanki gibiydi ama ben değildim. Ayaklarım yere daha dikkatli basıyordu. Kalbim, göğsümün içinden kımıldıyordu bir şey olacak, diyordu bana. Bugün bir şey değişecek.Dış kapının önünde bir an durdum. Sol elimin başparmağı, kapı kolunun üzerinde istemsizce daireler çizmeye başladı. Bu, fark etmeden yaptığım bir alışkanlıktı. Sanki içimdeki huzursuzluğu, soğuk metalin üstüne bırakmaya çalışır gibi… Belki bu da bir çeşit uğurdu. Derin bir nefes aldım. Burnuma evimin kokusu geldi kitap, sabun, eski duvarların soğuk serinliği. Son kez döndüm, evin içine baktım. Boştu. Sessizdi. Ama bu sefer o sessizlik beni çağırmıyordu, geride kalmayı kabul etmişti.

Kapıyı çektim. Kilit kendiliğinden dönmedi; anahtarı biraz iteklemek gerekti. Zorlandığımda istemsizce gülümsedim. “Her şey biraz direniyor önce,” dedim içimden. “Ama sonra açılıyor.”

Sokağa çıktım. Adımlarım dikkatliydi. Ayak bileklerim sabahın serinliğine alışmaya çalışıyordu. Gri taşlara basarken sanki her adımım yerle anlaşmak ister gibiydi. Rüzgâr vardı ama hafifti. Yüzüme dokunurken beni ürkütmeyecek kadar nazikti. Sokağın köşesindeki fırın hâlâ açıktı; içeriden taze ekmek kokusu taşıyordu. Kafamı çevirdim ama girmedim. Aç değildim. Midemde zaten boşluktan daha ağır bir şey vardı.

Giydiğim elbise, bedenime tam oturuyordu ama her adımda hafifçe savruluyordu. Bu hissi seviyordum. Sanki adım attıkça arkamdan bir su sesi geliyor gibi… Yumuşak, ince, yankılı bir akış. Ellerimi çantamın askısında tuttum. Sıkmadım. Ama bırakmadım da.

Yürüdüğüm yollar tanıdık yerlerden geçiyordu ama her şey bugün biraz daha farklı görünüyordu gözüme. Belki ben farklı baktığım için… Eski bir apartmanın duvarında bir çocuk çizimi vardı: sarı saçlı bir kız çocuğu, elinde kırmızı bir çiçek tutuyordu. Daha önce görmemiştim. Orada hep var mıydı, yoksa bugün mü çizildi? Bilmek zor. Ama bir an durup baktım. O çocuğun gözleri, ellerini arkada saklamış gibiydi. Tanıdık geldi. Belki bendim. Belki herkes biraz o çizim gibi, duvarda kalmış bir bakış.

Bir sokak lambasının gövdesine iliştirilmiş bir kâğıt dikkatimi çekti. Üzerinde sadece bir kelime yazıyordu: “VAR.” Büyük harflerle. Altında hiçbir şey yoktu. Ne tarih, ne imza, ne açıklama. Sadece o kelime. Uzun uzun baktım. Bir an içimden geçti: “Bugün gerçekten var mıyım?” Sonra yürümeye devam ettim. Ayaklarım beni oraya götürüyordu, kalbim hâlâ arkadan yetişmeye çalışıyordu.

Reha’yla buluşacağımız yere yaklaştıkça zaman yavaşladı. Kalbim atıyordu ama düzgün değil. Her adımda bir çırpınış, sonra bekleyiş. Beklemek her zaman en zor kısmıydı. Ama bu sefer bir şey daha vardı içinde: merak. Kaygının içinden sızan bir parça istek. Görülmek. Dinlenmek. Anlatmak.

Eski kitapçı-kafenin sokağına girdim. O sokak, yıllardır değişmemiş gibi duran yerlerden biriydi. Taşları hâlâ yamuktu. Duvarların boyası solmuştu. Ama bu solgunluk, her şeyin yaşanmışlığını taşıyan bir sükûnet gibiydi. Kitapçı tabelası hafifçe sallanıyordu rüzgârda. Harflerin bazıları silikleşmişti ama yine de ismini okuyabiliyordum: “Zaman İçinde Kitap.”

O an onu gördüm.

Reha, kitapçının girişindeki bankta oturuyordu. Başını eğmiş, elindeki küçük bir deftere bir şeyler yazıyordu. Güneş yüzüne hafifçe vuruyordu. Gölgeyle ışık arasında kalmış gibiydi tıpkı benim gibi. Onu görünce bir an durdum. Bedenim hareket etmeyi unuttu. Ayaklarım yerden kesilmemişti ama içimde bir şey yükseldi. Bildiğim ama uzun zamandır dokunmadığım bir his: tanınma umudu.

O başını kaldırdı.

Göz göze geldiğimiz an, zaman gerildi. Sanki etrafımızdaki her ses, her hareket durmuştu. Sadece onun gözleri ve benim bakışım arasında sessiz bir bağ kuruldu. Gülümsedi. Küçük, sakin bir gülümsemeydi. Söz istemeyen, açıklama aramayan bir gülümseme. Yalnızca “geldin,” diyen bir sıcaklık.

Yaklaştım. Kalbim hâlâ düzensizdi. Ama sesim, hiç olmadığı kadar sakindi.

“Erken gelmişsin,” dedim.

Başını yana eğdi. “Sen de.”

İşte o an, Larya ile Reha'nın günü başlamış oldu. Ama kelimeler daha yeni yeni ısınıyordu.

Reha'da ayağa kalktı ve içeriye girdik.

Kapı açıldığında üzerimizden yumuşak bir zille birlikte geçmişin tozu döküldü sanki. Zil sesi fazla yüksek değildi ama içinde eski evlerin tahta merdivenlerini, unutulmuş defterlerin kapağını açma hissini taşıyordu. Ayakkabılarımızın altındaki parke gıcırdadı. İçerisi dışarıdan daha sıcak, daha kokuluydu. Eski kitapların, sayfalar arasında sıkışıp kalmış zamanların, belki de insanların unuttuğu cümlelerin kokusu vardı. Bir kahve, bir kâğıt, bir yalnızlık karışımı…

Reha önümden yürümedi. Yanımda durdu, bir adım geride. Mekânı birlikte yaşamak istiyordu sanki, önden gitmek değil, beraber olmak. Göz ucuyla bana baktı; ama konuşmadı. İkimiz de sustuk. İçerinin sessizliğini bozmak istemedik belki de. Ya da sözcükler hâlâ cebimizdeydi, henüz çıkarılmaya hazır değillerdi.

İçeri doğru ilerledik. Rafların arasında yürürken ahşap duvarlar üzerimize eğiliyor gibiydi. Kitaplar sıraya dizilmiş değildi kimi yana kaymış, kimi üst üste binmiş, bazıları açılmış hâlde duruyordu. Bir düzen vardı ama çok insani, kusurlu bir düzen. Her rafın içinde bir öykü değil, bir karakter yatıyor gibiydi. Kimi tozlu, kimi yeni.

Bir köşe masa dikkatimi çekti. Pencereye yakın, hafif yamuk duran iki sandalyesi olan küçük bir masa. Masa örtüsü yoktu ama tahta yüzeyi güneşle parlıyordu. Üzerinde bir vazo vardı içine konmuş bir çiçek, kurumuş ama hâlâ dimdik. Belki birkaç gün önce canlıydı, belki haftalardır orada. Çiçek ölmüştü ama vazgeçmemişti. Oturmak istedim. Reha da anladı. Sandalyeme geçerken hafifçe çekildi, benim önce oturmamı bekledi.

Oturduğum an masanın soğukluğu bile tanıdık geldi. Ellerinle dokununca taş gibi değildi; zamanın ağırlığını saklayan bir yüzeydi. Ellerimi yavaşça masaya koydum. Reha karşımdaki sandalyeye oturdu. Yüzünü güneşe verdikçe gözleri daha açık, daha yumuşak görünüyordu. Ama hâlâ dikkatliydi. Konuşmak için acele etmiyordu. Sanki bana zaman vermek, biraz da kendi içine dönmek istiyordu.

Bir garson geldi, yavaş adımlarla. Menüyü getirmedi. Sadece gözlerimize bakarak, yumuşak bir sesle sordu:

— “Ne içersiniz?”

Reha bana döndü, “Sen ne istersin?” dedi.

Kararsız kaldım. Kahve içmek isterdim ama midemdeki boşluk hâlâ ağırdı. Bir şey içmek istemekle içememek arasında ince bir çizgide kaldım. Sonra hafifçe başımı eğerek söyledim:

— “Adaçayı… sade olsun, lütfen.”

Reha garsona döndü. “İki adaçayı,” dedi. Aynı olmasını istemiş miydi, yoksa bana uyum sağlamak mı istemişti, bilmiyorum. Ama o an içim ısındı. Birlikte bir şey içmek değil, aynı şeyi içmek... başka bir yakınlık taşıyordu.

Garson uzaklaştı. Sessizlik geri geldi. Ama bu sefer biraz daha yumuşaktı. Aramızdaki hava henüz konuşmalarla dolmamıştı ama dolmaya hazırdı. Reha bana baktı. Doğrudan değil gözlerimin kenarına, saçlarıma, ellerime… Bütününü ezberlemek istemiyor da, tek tek anlamaya çalışıyor gibiydi.

O anda elim kolyeme gitti. Parmaklarım taşın soğukluğuna dokundu. Göz ucuyla ona baktım. Gördü. Ama hiçbir şey sormadı. O taşın bir hikâyesi olduğunu anladı, ama hikâyeyi anlatmak bana bırakmak istedi. Saygıyla, sabırla.

Sonra… ilk cümle geldi.

Reha hafifçe eğildi, dirseklerini masaya koymadı, sadece ellerini birleştirdi. Gözleri hâlâ duruydu.

— “Ben seninle burada olmak istedim. Kalabalık bir yerde değil. Gürültüde seni duyamamaktan korktum. Sessizlikte bile seni anlamak istiyorum.”

Sustum. Ne diyeceğimi bilemedim. Ama kalbimde bir şey yavaşça çözülüyordu. Sanki yıllardır sırtıma dolanmış bir düğüm, parmak uçlarıyla açılıyordu. Sadece bir cümleyle. “Sessizlikte bile seni anlamak istiyorum…”

Birden her şey daha anlamlı gelmeye başladı. Masanın yamuk duruşu, çiçeğin kurumuş hâli, raflardaki toz… Hepsi bizdik sanki. Yarım, eksik, ama yine de orada… var.

Tam bir şey söyleyecekken, garson geri geldi. İki fincan adaçayı koydu önümüze. İnce, zarif fincanlardı. Buharları yükseliyordu, sabahın serinliğine karşı bir direniş gibi. Kokusunu içime çektim. Kekik ve limon gibi. Temiz, keskin ve sade. Tıpkı o an hissettiklerim gibi.

Fincana dokunmadım. Konuşmadan önce içmek istemedim. Önce… anlatmam gerekiyordu.

Başımı kaldırdım. Gözlerim onun gözlerine değdi.

— “Bazen bir şey anlatmak için kelimelere güvenemiyorum,” dedim. “Ama bugün deneyeceğim.”

Ve o anda, Larya ilk defa gerçekten kendini açmaya başladı.

Reha’nın gözleri önümdeydi. Bekliyordu. Acele etmeden, baskı kurmadan. O sabır, ilk başta sessizlik gibi gelmişti bana. Ama şimdi anlıyordum: bu sabır, bir yere saklanmam için değil, çıktığım yerden düşmemem için örülmüş bir ağ gibiydi. İçimdeki o çocuk… yıllardır kimseye yaklaşmamıştı. Ama şimdi... dikkat kesilmişti. Hazır değildi ama kaçmıyordu da.

Fincana dokundum. Sıcaktı. Ama ben hâlâ soğuk sayılabilecek bir sessizliğin içindeydim. Dudaklarım titriyordu ama bu sefer korkudan değil. İçim konuşmak istiyordu, sadece nasıl başlayacağını bilmiyordu. Yavaşça, nefes verir gibi konuştum:

— “Ben... annemi hiç tanımadım.”

Cümleyi kurduğum an, içimde çok eski bir boşluk sarsıldı. Sanki yıllardır taşla kapattığım bir kuyunun kapağı açılmıştı. İçinden ses değil, derin bir yokluk yükseldi. Ama Reha'nın bakışları beni tuttu. Düşmedim.

— “Beni doğururken ölmüş. Herkes bunu söyledi bana, çok küçükken. Ama nasıl söylediklerini hiç unutamıyorum. Sanki... bu, benim yüzümmüş gibi. Sanki ben... onu öldürmüşüm gibi.”

Gözlerim pencereden dışarıya kaydı. Güneş hafifçe bulutların ardına saklanmıştı. Rüzgâr bir yaprağı yerinden kopardı, o tek yaprak döne döne yere indi. İçimde de bir yaprak kopuyordu.

— “Babam… bunu hiç söylemedi. Ama hissettirdi. Her davranışında, her susuşunda... beni hatırlamak istemediği bir şeymişim gibi yaşadı. Beni büyüttü. Ama sevmedi. Varlığımı hep bir hatayla karıştırdı. Her gün biraz daha içime kapandım çünkü onun bakışlarında hep suç vardı. Sanki ben konuşunca annemin sesi eksiliyormuş gibi… Sanki ben gülersem onun yasına ihanet ediyormuşum gibi... Hep böyle geçti.”

Reha ellerini yavaşça birleştirdi. Masaya koymadı. Sadece ellerini tuttu. Duruşu değişmedi. Gözleri hâlâ sabırla, yargısızlıkla doluydu. Sessizliğiyle bana, “devam et,” diyordu. O yüzden ettim.

— “Hiç kimseye anlatmadım. Çünkü insanlar acıyınca başka birine dönüşüyorlar. Biri bana ‘ah canım’ deyince… içim küçülüyor. Ben acınmak istemedim. Çünkü acınmak, varlığımı yine başkalarının bakışlarına teslim etmekti. Ama şimdi… şimdi sadece anlatmak istiyorum. Ne acınmak, ne affedilmek. Sadece… içimdeki boşluğun sesini biri duysun istiyorum.”

Bir an başımı eğdim. Boğazımda bir şey düğümlendi ama yutmadım. Bıraktım, orada kalsın. Gözlerim nemlendi. Ama bu sefer saklamadım.

Parmaklarım boynumdaki ince kolyeye uzandı. Zincir soğuktu ama taş ılıktı. Annemi hiç tanımamıştım, ama bu kolye annemin annesinden kalmıştı. O, bana değil — anneme aitti. Ama annem onu takamadan ölmüştü. Şimdi benim boynumdaydı. Bazen hissediyordum; annem değil, o taş beni taşıyordu.

— “Bugün onu taktım. Çünkü kendimi taşımaya gücüm azdı.”

Reha’nın sesi, o anda duyuldu. Çok hafifti. Rüzgârda sürüklenen bir yaprağın yere değmesi gibi.

— “Larya... senin doğumun bir bitiş değilmiş. Ama kimse bunu sana böyle anlatmamış. Oysa ben... seni ilk gördüğümde içinde sonsuz bir başlangıç olduğunu düşündüm. Belki bu yüzden kelimeler sende daha ağır. Çünkü her cümlen... yeniden doğmak gibi.”

O an, gözlerimi ona çevirdim. Gözlerinde bir şey vardı. Ne tam anlamıyla şefkat, ne merhamet. Onun bakışı daha derindi. Beni eksik değil, olduğum hâlimle gören bir şeydi o. Ve ben o bakışın içinde, ilk defa kendimden utanmadım.

Sessizce fincanı kaldırdım. Dudaklarımı adaçayına değdirdim. Sıcaklık içime yayıldı. Dilime değil, kalbime değdi sanki. Bir iç çekişle indirdim fincanı. Reha hâlâ bekliyordu. Ama artık bekleyiş bir başlangıçtı.

İçimdeki çocuk, ilk defa karanlıktan başını uzatmıştı.

Bazen bir insan ölmez… sadece kimsenin bakmadığı bir köşeye oturur ve sessizce kaybolur. Ne bir çığlık atar, ne de yardım ister. Sadece susar. Ve günler geçtikçe sesinin unutulduğu o yerde, kendini de unutmaya başlar. Kimse fark etmez onu; çünkü insanlar genelde bağırmayanı duyamaz. Oysa en derin acılar, en sessiz odalarda yankılanır. Ve en çok sessiz kalanlar, bir zamanlar en yüksekten düşenlerdir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.