İçeriğe geç

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 9 · 28 dk okuma

Rüzgarın Gölgesi

Bölüm 9

9.Bölüm: Kalabalık gerçekler.

9. Bölüm: Kalabalık gerçekler.

'Ve ben hayatımı değil, ölümümü yarım bırakmak istiyorum.'

__

Ayna... Hem yargı hedefim olmuştu her zaman, hem de her ihtiyaç duyduğumda el uzattığım. Ve şimdi aynalarla dolu bir odadayım. Aynadan yapılmış bir zemin, aynadan yapılmış bir tavan, aynalarla kaplı duvarlar. Ne bir kapısı var odanın ne de bir penceresi. Nereye baksam kendimi görüyorum. Nereye baksam kendimle göz göze geliyorum.

Kaşlarım çatıldı. Etrafımda döndüm. Odadan çıkmak için bir yol arıyordu gözlerim. Konuşmak istedim. Dudaklarımı araladım lâkin hiçbir şey söyleyemedim. Kaşlarım daha çok çatıldı.

'Neler oluyor?' diye bağırmak istiyordum. Yardım dilemek istiyordum. Ama olmuyordu. Sesim çıkmıyordu ve sesim çıkmadıkça nefesim kesiliyordu. Delirmiş gibi etrafımda dönmeye başladım.

Kalp atışlarımın hızlandığını hissettim, elim kalbime gitti. Gözlerimde yaşlar birikti. Derin derin nefesler almaya çalıştım, boğuluyor gibiydim. Önce iki büklüm oldum sonra tamamen dizlerimin üzerine düştüm. Kalbimin üzerindeki elim boğazıma gitti, diğer elimle yerden destek aldım.

Gözlerim zemindeki yansımama dokundu fakat başka bir gariplik daha vardı. Yansımam tam anlamıyla beni yansıtmıyordu. Ben acıdan ve korkudan kıvranırken o dimdikti ayrıca bana nefretle bakıyordu. Korkuyla irkildim ve geriye çekildim. Hâlâ yerdeydim, geriye doğru sürünmeye başladım.

Sırtım aynadan yapılma duvara çarpınca omzumun üzerinden geriye baktım. Yine aynı görüntüyü gördüm. Dimdik ve benden nefret eden Yağmur. Hızla o aynadan da uzaklaşmak için ayağa kalktım. Bir kez daha bağırmayı denedim, beceremedim. Gözlerimde biriken yaşlar yanaklarımdan süzülmeye başladı. Gözlerimi sıkıca kapatıp ellerimle başımın etrafını sardım kendime siper olmak ister gibi. Korkuyordum. O an bir ömür oradan çıkamayacakmış gibi hissediyordum ve deli gibi korkuyordum.

"Bana ihanet ettin!"

Kulaklarıma ilişen gür ses bana aitti ama bu cümleyi ben söylememiştim. O an öyle bir şoka girdim ki gözyaşlarım bile dondu. Kalakaldım. Aynadaki yansımamla göz göze gelmeye korkuyordum. Ellerimi ağır ağır indirdim. Başımı kaldırdım ve irice açılmış gözlerimi tam karşımdaki yansımama diktim.

"Bana ihanet ettin!" diye bağırdı bir kez daha. Sağımdan, solumdan, zeminden, tavandan aynı sesler ve aynı cümleler yükseldi. Her bir seste irkilip olduğum yerden uzaklaşıyordum. Hangi aynaya yaklaşsam oradaki yansımam bağırıyordu. Odanın tam ortasında durdum. Tekrar ağlamaya başladım. Bu sefer hem gözlerimi hem kulaklarımı kapattım lâkin kulaklarımı kapatmam bir işe yaramadı. Sesler daha da yükseldi ve sürekli aynı cümle; "Bana ihanet ettin!"

"Bunun bedelini ödeyeceksin!" Farklı bir cümle korkunç odanın içinde yankılanınca tekrar gözlerimi açtım. Sağıma döndüm. Aynadaki yansımama baktım dolu ve korkak gözlerle. "Bana ihanet ettin!" Bu sefer ses tüm aynalardan yükselmişti, yüksek ses yüzümü buruşturmama neden oldu. "Sen kendine ihanet ettin!"

Cinnet geçirir gibi bağırdığı cümleden sonra tüm aynalar parçalandı ve bu sefer kulaklarımı dolduran ses kendi çığlığım oldu.

İrkilerek uyanmam Rüzgar'ın da uyanmasına neden oldu. Anında dolan gözlerimi etrafta dolaştırdım. Çardaktaydım. Renkli ışıklar hâlâ yanıyordu, hava aydınlanmamıştı ve Rüzgar yanımdaydı. Ben uyanana kadar başı başıma yaslıydı ve uyuyordu.

"Yağmur?" dedi uykulu bir sesle, "İyi misin?"

Sakinleşmek için derin derin nefesler alıp verirken başımı salladım ama tam o sırada başka bir şey oldu. Bir çığlık... Bir çığlık sesi kulaklarımızı doldurdu. Oysa daha gördüğüm kâbusun kalbime emanet ettiği korkudan kurtulamamıştım.

"Eray'ın sesi mi o?"

Kaşlarım havalandı, gözlerim mümkünmüş gibi biraz daha açıldı. Rüzgar'la aynı anda yerimizden fırlayıp eve koştuk. O önde, ben arkada. İçeri girdiğimiz an Rüzgar'ın adımları durdu. Sağında ama birkaç adım arkasındaydım, sağ eliyle beni de durdurdu. Ev hâlâ karanlıktı. Gözlerim önce Rüzgar'ı sonra bakışlarının hedefini buldu.

Eray'ın odasına açılan kapının tam önünde hareket eden siyah giyimli insan bile diyemeyeceğim o şeyi gördüğüm an yutkundum. Kendimi öyle şaşkın hissediyordum ki tepki bile veremedim. Rüzgar da ben de donakalmış bir şekilde onu izlerken bir anda karanlıktan kahkaha sesleri yükseldi. Üzerindeki şoku ilk atan Rüzgar oldu, dış kapının hemen yanındaki elektrik anahtarına basıp ışıkları açtı.

Gülen kişi Barış'tı, kendi odasının kapısının önünde yere çökmüştü ve kahkaha atmaktan yüzü kızarmıştı. Yüzündeki siyah şalı aşağı indirirken Gizem de gülüyordu. İki büklüm oldu ve gülerek yere çöktü. Az sonra Eray da elinde koca lambaderle koşarak ve de bağırarak odadan çıkıp etrafına bakındı. Bu, Barış'la Gizem'i daha da güldürdü. Öyle ki artık gülerken sesleri çıkmıyordu.

Yüzümü buruşturarak Rüzgar'a baktım. Onun da şaşkın bakışları beni buldu ama hemen Eray'a döndük. Gizem ve Barış'ı izleyip bir farkındalık yaşadı, gözlerini kapattı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Elindeki uzun lambaderi yere bıraktı, diğer eli kalbindeydi. Derin nefes alarak yere oturdu ve sırtını duvara yasladı.

"Sizin yapacağınız şakayı s*keyim." diye fısıldadı ve muhtemelen küfretmeye devam edecekken Rüzgar elleriyle kulaklarımı kapattı.

Kaşlarımı çatarak Rüzgar'a uzun bir bakış attım ama o Eray sustuktan sonra ellerini kulaklarımdan çekti.

"Gizem, siz manyak mısınız?" dedi Rüzgar öfkeyle. "N'apıyorsunuz gece gece?"

Gizem sakinleşmiş olsa da gülmeye devam ediyordu.

"Ona gece bizi korkutma dedik." Gülmekten sesi çatallaşmıştı. "Hak etti."

O an anladım, muhtemelen, gece bu yüzden Gizem yalnız kalmak istemişti. Başımı iki yana sallayarak gözlerimi devirdim. Eray yüzüne kapattığı elini çekip gözucuyla Gizem'e baktı ve ağlar gibi mırıltılar çıkararak başını tekrar duvara yaslayıp gözlerini kapattı.

"Bir de anneannemin giysilerini vermiş ya!" Bir anda gözlerindeki ağlar ifade yok oldu ve bakışlarına öfke yerleşti. Gözlerinin odağı karşısındaki boşluktu. "Barış, bu sefer seni öldüreceğim ve kimse beni bunun için suçlamayacak."

Ayağa kalkar kalkmaz Rüzgar öne atılıp Barış'a saldırmasını önledi. Barış sadece anlamsız tebessümler gönderiyordu Eray'a. Çatık kaşlarla onu izlemeye başladım. Bir ara gözleri bana kaydı ve gülüşleri ağır ağır soldu. Sonra Eray'a ve Rüzgar'a doğru bir adım attı.

"Bırak Rüzgar. Haklı." Bir anda tavrı değişmişti, anlam veremedim. "Kuzen, özür dilerim. Sadece şakaydı."

"Ben sana öyle bir şaka yapacağım ki ömür boyu gülemeyeceksin Barış!" Sonunda çabalamayı bıraktı. Arkasına dönüp hâlâ yerde oturmaya devam eden Gizem'e dikti gözlerini. "Aklım çıktı aklım! Hadi Barış neyse, sana ne demeli?"

Gizem bir şey söylemek yerine asılan surat ifadesiyle önüne döndü.

"Eray, geç otur artık. Tamam." Rüzgar onu koluna dokunarak koltuklara doğru yönlendirdi. "Sakinleş, konuşuruz."

Eray ağır ağır yürüyüp iri koltuğa oturdu. Rüzgar da mutfağa geçmişti. Gizem ve Barış oldukları yerden kıpırdamazken ben gergin bir nefes verdim ve Eray'ın önünden geçip tekli koltuğa attım kendimi. Gördüğüm kabusun şokunu üzerimden atamamışken bir de bunlar çıkmıştı. Başımı geriye atıp gözlerimi kapattım. Benim de sakinleşmeye ihtiyacım vardı.

"Al, biraz su iç."

Rüzgar'ın sesini duyunca gözlerimi açtım. Eray için su getirmişti ama elinde bir bardak su daha vardı. Eray suyu alır almaz benim önüme geçti ve yere çöktü.

"Sen iyi misin?" Su dolu bardağı bana uzattı, aldım. "Kâbus mu gördün?"

"İyiyim." diye mırıldanıp sudan birkaç yudum içtim. "Evet ama geçti." Bardağı işaret etmek amacıyla hafifçe yukarıya kaldırıp indirdim. "Teşekkür ederim."

Hüzünle gülümseyip gözlerini kırptı ve doğruldu.

"Buradan gidene kadar başka bir sorun çıkarmazsınız, değil mi?"

"Sadece şakaydı." dedi Barış, "Çocuğunu azarlayan ebeveynler gibi abartmasan mı Rüzgar?"

Tek kaşım anında havalandı.

"Çocukça bir şaka olduğunu kabul etmene sevindim." Rüzgar elalarını bu sefer de Gizem'e doğrulttu. "Sen Gizem..." Başını iki yana salladı. "Sana söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Apayrı bir konusun gerçekten."

Gizem üzgün bakışlarını zeminden ayırdı, yerden destek alarak ayaklandı. Ve bize doğru yürümeye başladı. Eray'ın yanına oturdu, koluna dokunmak istedi ama Eray onun yüzüne bile bakmayıp uzaklaştı.

"Eray, bu kadar etkileneceğini düşünmemiştim." Gerçekten üzgün görünüyordu. "Özür dilerim. Barış öyle gelip planı anlatınca kulağıma eğlenceli bir fikir gibi geldi." Barış'a onaylamaz bakışlar attım. "Özür dilerim Eray, gerçekten."

Nihayet Eray'ın irisleri ona dokundu ama gözlerinden hâlâ öfke akıyordu.

"Çok eğlendim gerçekten. Harikaydınız!" Eray'ı hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Gizem'i baştan aşağı süzdü ve histerik bir gülüş firar etti dudaklarından. "Anneannemin kıyafetlerini de mahvetmişsiniz." Ayağa kalktı. "Geldiğinde bazı şeyleri bıraktığı gibi bulamayacak, bayan mükemmel."

"Eray!"

Rüzgar'ın uyarı dolu ses tonundan anlamıştım Eray'ın yanlış şeyler söylediğini. Gizem'in de gözleri dolmuştu. Eray gözlerini devirip bakışlarını Rüzgar'dan ayırdı ve dış kapıya doğru adımladı. Gizem'e bir kere bile bakmadan kapıyı açtı ve dışarıya çıktı.

Rüzgar'ın elaları beni buldu, üzgün görünüyordu. Sıkıntılı bir nefes verip Gizem'in yanına oturdu ve tüm vücuduyla ona doğru döndü. Ellerini koltuğa yaslamıştı.

"Gizem," diye mırıldandı son derece sakin bir ses tonuyla. Gizem'in başı öndeydi. "Eray'ı tanıyorsun. Öfkelendiğinde insanın kalbini hedefler ve kırmak için hiçbir cümlesini esirgemez. Sakinleşince pişman olup geri gelir... Kafana takma."

"Sadece şakaydı. Niye bu kadar abarttı ki?"

"Gizem... Düşünsene, bir anda gözlerini açıyorsun. Henüz ayılamamışsın ve..." Rüzgar elini kaldırıp Gizem'e doğrultu, onu işaret etmek amacıyla elini aşağıya indirip tekrar kaldırdı. "Karşında böyle bir şey var."

Ona hak vermek amacıyla başımı salladım ve kendimi tutamayarak konuya dahil oldum.

"Belki uyanık olsaydı bu kadar fazla tepki vermezdi." Gizem bana bakınca birkaç saniyeliğine bakışlarımı kaçırdım. "Biz sadece Eray bunu anlatınca o kadar gerildik." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Biraz haklı o yüzden."

Gizem sessiz kalarak kucağında duran elleriyle oynamaya devam etti.

"Hadi herkes gidip uyusun. Ben Eray'la konuşurum."

"Ama?"

Rüzgar Gizem'e aldırış etmeden bana baktı.

"Yağmur, Gizem'i odaya götürür müsün?"

Başımı sallayarak ayaklandım ve Gizem'in yanına gittim.

"Ama Rüzgar..."

"Gizem, lütfen. İkiniz de sakinleşince konuşursunuz."

Gizem'in koluna dokundum, dolu gözlerle bana baktı. Önce tereddüt etse de ayaklandı ve birlikte benim kaldığım odaya geçtik. Yalnız kalmasa daha iyi olacak gibi gelmişti o an için. Gizem'i orada bırakıp diğer odadan eşyalarını koyduğu sarı çantayı alarak geri geldim. Yatağa oturmuş zemini izliyordu. Mavileri beni buldu ama hemen sonra tekrar yere indi.

"Teşekkür ederim."

Üzgün bakışlarımı ondan ayırmayarak bana bakmadığını bile bile başımı salladım. Sıkıntılı bir nefes verdim, tereddütlerime rağmen ağır ağır adımlayıp soluna oturdum ve çantayı da yanıma bıraktım. Ne söyleyeceğimi bilemediğim için sessiz kaldım. Aslında merak ettiğim bir şey vardı ama sorup sormamak arasında gidip geliyordum.

"Gizem," dedim ani bir cesaretle. "Eray'ın söyledikleri..." Soruyu sormak için doğru kelimeleri bulamıyordum. "Onun söyledikleri seni niye incitti?" Daha açık olmak istedim, boğazımı temizledim. "Mükemmellikle alakalı bir takıntın mı-" Sustum, bu şekilde sormam yanlıştı.

Gizem dolu gözlerle gülümsedi, mavileri hâlâ zemini izliyordu. Gözünden akan bir damla yaşı elinin tersiyle hızlıca sildi gizlemek istercesine. İçime pişmanlık düştü, bu soruyu hiç sormamalıydım. Gizem başını iki yana salladı.

"Hayır." Gözlerinden geçen anlık öfkeye şahit oldum. "Ben mükemmel olan her şeyden nefret ederim."

Kaşlarımı çattım. O zaman neden kusur olarak gördüğü şeyler onu bu kadar üzüyordu?

"Ama-" Durdum. Bu kadar yeterdi, daha fazla haddimi aşmamalıydım.

"Annem." dedi hiç beklemediğim bir anda. "Annem her şeyin mükemmel olmasını ister. Kızı dahil sahip olduğu her şeyin." Ellerini iki yanına yaslamıştı, altındaki battaniye kırışınca elleriyle sıktığını anladım. "Onun bu takıntısı yüzünden önce babamı sonra sevdiğim adamı kaybettim."

Çenesi titreyince devam edemedi, gözlerini kapattı ve başını dikleştirip yüzünü buruşturdu. Kendini toparlayınca derin bir nefes aldı.

"Babam kendisi bile dayanamadığı eşine yedi yaşındaki kızının dayanacağını düşündü. Gitti. Ve annem babamın gidişinin yarattığı o koca boşluğu bile büyük bir kusur olarak gördü. Bu yüzden yaptığım en küçük hata için bile ceza aldım... Düştüm." Dolu gözlerle güldü ve başını dikleştirdi. "Bilge Doğaner'in kızı düşemez!" Ses tonu birkaç saniye öncesine göre daha güçlü çıkmıştı. "Okulda kavga ettim. Bilge Doğaner'in kızı kavga edemez!" Ses tonu zayıflamaya başladı. "Bilge Doğaner'in kızı ağlayamaz, kahkaha atamaz, istediği gibi yürüyemez, istediği gibi giyinemez, rahat olamaz, dikkati dağılamaz..." Nefes nefese kalınca duraksadı. Dolan gözlerini kapatıp hüzünle gülümsedi. "Bilge Doğaner'in kızı ölemez bile."

Yanağından birkaç damla yaş süzüldü, Gizem onları da hızlıca sildi.

"Arkadaşlarımı bile kendisi seçmek istedi, okuyacağım kitaplara o karar verdi." Sesli bir şekilde güldü. İrice açılmış gözleri nihayet benim üzgün bakan kahvelerimi buldu. "Bu ne demek, düşünebiliyor musun? Doğum günümde bana hediye edilen kitabı kendi seçmediği için çöpe attı. Ben en çok pembeyi severim ama o pembeden nefret eder, bu yüzden beni, sevdiğim renki sorduklarında siyah demem için zorladı. Çünkü siyah asilliğin ve bilgeliğin rengidir."

Bakışlarının odağı tekrar değişti.

"Sonra birini sevdim. Öyle çok sevdim ki annem yüzünden onu da kaybedemezdim. Annemden sakladım. Ama bunu bile çok kısa bir süre içerisinde öğrendi. İlk kez o gün anneme baş kaldırdım, boyun eğmedim. Kavga ettik, ben kıyametleri kopardım. Annemse son derece asil ve sakin tavırlarla kendi lafını söyleyerek üzerime bastı. Ben buna rağmen geri adım atmadım, nihayet vazgeçmeyeceğimi kabullendi. Tanışmak istedi." Öfke mavilerini bir an olsun yalnız bırakmıyordu. "Tabii ki annem onu da Bilge Doğaner'in kızına yakıştırmadı. Yine vazgeçmedim. Pes etmeyeceğimi anladı. Ses etmedi ama onu her gördüğünde öyle davrandı ki en sonunda sevdiğim adam da babam gibi bıktı ve çekip gitti."

Uzun saniyeleri sessizliğiyle devirdikten sonra bana baktı.

"Ne garip, değil mi?" Kaşlarım çatıldı. "Mükemmel olduğunu sanıyor ama kimse ona katlanamıyor."

Gözleri başka bir noktaya daldı, bir şey söylemem gerekiyordu fakat ne söyleyeceğimi bilmediğim için derin bir nefes verip aklıma ilk gelen soruyu sordum.

"Baban gittikten sonra onu hiç görmedin mi peki?"

"Arada görüşüyoruz. Elini üzerimden çekmedi ama beni oradan zamanında çekip çıkarmadı da. Şimdi yalnız yaşıyorum, sevdiğim adam son damlaydı. O gidince dayanamadım. Babam geç kalmış olsa da bana yalnız yaşayabileceğim bir ev ayarladı."

En azından artık annesiyle yaşamıyor olmasına sevinmiştim.

"Peki bir kardeşin?" diye sordum tereddütle. "Kardeşin var mı?" Kardeşi olsaydı bahsetmez miydi?

"Var," dedi. "Eray ve..." Gözlerimiz buluştu ve üzerine bastırarak devam etti. "Rüzgar." Kaşlarım havalandı. "Anneme ve onun bana miras bıraktığı korkularıma rağmen benden vazgeçmeyen iki kişi." Kinayeli bir tebessüm belirdi dudaklarında. "Hoş, zaten onlardan başka kimse katlanamadı."

Gizem sert bakan gözlerini üzerimden çekip çantasını alarak ayaklandı. Arkama geçti, muhtemelen üzerini değiştirecekti. Bense kalakaldım, kalbime sızan ve orada sızlayan pişmanlık hissine odaklandım. Gerçekten yaptığım büyük bir hataydı, hayatlarına sonradan girmiş ve bilip bilmeden arkadaşlıklarını kıskanmıştım. Belki Eray'la da o kadar yakınlardı ama benim gözüme sadece Rüzgar'la aralarındaki ilişki batmıştı.

Ne söyleyebileceğimi düşündüm. Özür mü dilemeliydim? Bu kadar şeyin üzerine bu konuyu açmalı mıydım?

"Işığı kapatabilir miyim Yağmur?"

Sol omzumun üzerinden Gizem'e baktım. Eli elektrik anahtarındaydı ve cevabımı bekliyordu. Başımla onayladım. Işığı kapatacakken tekrar konuştu.

"Yatakta uyumam senin için sorun olacaksa salona geçeyim veya yerde uyurum."

"Hayır." dedim hemen. "Niye sorun olsun?"

Teşekkür ederek ışıkları kapattı, daha sonra yatağa geçip uzandı. Sırtını bana dönerek sağına yatmıştı.

Ona karşı kendimi fazlasıyla suçlu hissediyordum. Benim Rüzgar'la sevgili olduğumu öğrendiğinde bile daha önce söylemediği için Rüzgar'a dargın olmasına rağmen bana iyi davranmıştı. Bense gösterdiği her tavrın altında bir şey arayıp durmuştum.

Belki de Rüzgar'la o kadar sert konuşmasının nedeni de buydu. Kimse onun için savaşmadığından, hep ilk vazgeçilen olduğundan... Aslında Rüzgar'dan duymak istediği şey buydu, Rüzgar'ın da ondan vazgeçmeyeceğinden emin olmak istiyordu. Anlattıklarından sonra bütün taşlar yerine oturmuştu. Sıkıntılı bir nefes verip ayaklandım ve yerime geçtim. Hiç uykum yoktu ama sabahı beklemekten başka çarem de yoktu. Zaten hava da yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Ben de Gizem'e sırtımı dönerek soluma yattım ve gözlerimin duvara odaklanmasına izin verdim. Her şey ne kadar da ilginçti! Ailem olmadığı için kendimi her zaman eksik ve yalnız olarak tanımlamıştım. Anlattıklarını düşününce Gizem'in ailesi vardı lâkin o da eksik ve yalnızdı. Kötü bir aile kimsesizlikten daha iyi olabilir miydi?

Ben en azından özgürdüm, hayatıma aldığım insanlarla ilgili bir şeyleri saklamak zorunda değildim. Gizem'in aksine, hayatımla ilgili kararlar alabiliyordum. Hatta hayatımla ilgili tüm kararları hep ben almıştım çünkü fikir alacağım kimse yoktu, benim yerime düşünecek kimse yoktu.

Eskiden bu durum benim için bir ur gibiydi, içimde kalan silik ama güzel duygu kırıntılarımı öldürüyordu. Kararsız kaldığım zamanlarda hayatıma, kimsesizliğime ve yalnızlığıma lanet ederdim. Lanet edişlerimse kulağıma 'keşke' ile başlayan cümleler üflerdi. Belki de hikâyemin bilmediğim bir arka perdesi vardı ve benim keşke ile başlayan cümlelerim orada iyikilere boyanmıştı.

Üzgün bakışlarımı duvardan ayırıp sırtüstü yattım ve dayanamayarak başımı sağa çevirip arkası dönük olan Gizem'e baktım. Bir yandan onunla konuşup özür dilemek ve beni tanıdığından beri bana uzattığı ama benim görmezden geldiğim o eli tutmak istiyor, öte yandan buna nasıl cesaret edeceğimi düşünüyordum.

Farkında olmadan onu ilişkimin üçüncü kişisi yapmıştım. Ama bir an durup her şeyden bağımsız bir şekilde düşününce ne kadar saçmaladığımı idrak edebiliyordum. Ben arkadaşıma aşık olsam, sevgilisine değil bu kadar normal davranmak, konuşmaya bile tenezzül etmezdim. Gizem de ne o kadar iyi bir oyuncu ne de o kadar iyi bir insan olabilirdi.

İnsanları tanımıyordum. Onlarla, karakterleri hakkında doğru analizler yapabilmeyi öğrenecek kadar zaman geçirmemiştim. İçimde sadece insanlara karşı önceden edindiğim olumlu veya olumsuz kanılarım vardı. İyi diye yorumladığım kötü, kötü diye yorumladığım iyi çıkabiliyordu. Her şey fazlasıyla karmaşıktı. Kilitlediğim kapının ardında yirmi sene kalmış koca dünya ve dünyaya ait olan her şey fazlasıyla karmaşıktı.

Bakışlarım tekrar tavana dokundu, boş boş tavanı izlerken aklıma telefonumun şarjının azaldığı gelince sessizliğimi koruyarak ayaklandım ve telefonu şarja takıp tekrar yerime yattım. Üzerime çullanan ağır hislerimi iteklemek istedim ve gözlerimi sıkıca kapattım.

Oysa göz kapaklarımın ardına bile pişmanlığımı anlatan tablolar asılıydı. Ve sanırım, pişmanlığımın ayak izlerini üzerimden temizlemediğim sürece peşimde bir iblis misali dolaşmaya devam edecekti.

__

Üşüme hissiyle önce yüzümü buruşturdum sonra zar zor gözlerimi araladım fakat o kadar çok uykum vardı ki tekrar kapatmak zorunda kaldım. Başımı sağıma çevirdim ve kısık gözlerle baktım, Gizem'in olmadığını görünce gözlerim açıldı. Aynanın önünden gelen seslerle dirseklerime yaslanarak doğrulmaya çalıştım. Gözlerim önce açık olan pencereyi sonra aynanın önündeki Gizem'i buldu.

Uyanmış, üstünü değiştirmiş ve şimdi de aynanın önünde makyaj yapıyordu. Aynadaki yansımamdan dolayı uyandığımı anlayıp omzunun üzerinden bana baktı ve gülümsedi. İstemsizce üzerindekileri süzdüm. İp askılı beyaz crop ve yine beyaz mini kloş etek giyinmişti. Üzerine de uzun mavi bir gömlek almıştı.

"Günaydın."

Birkaç saat önceki hâlinden eser yoktu. Sanki gece ağlayan o değilmiş gibi tüm gözyaşlarının izlerini üzerinden atmıştı ve yine dinç görünüyordu. Ben olsaydım muhtemelen etrafa en durgun bakışlarımı gönderirdim.

"Günaydın." dedim anlam veremeyerek. "İyi misin?"

Gizem'se çoktan önüne dönmüştü hatta makyajına devam ediyordu.

"Evet." Kısa yanıtı neşe akan bir ses tonuyla birleşmişti.

Dün saksıyı kırdıktan sonra da aynısını yapmıştı, kendisini hızlı bir şekilde toparlamıştı. Hiçbir şey bilmediğim için dün hayranlık beslediğim bu durumunun nedeni kanımca, annesinin Gizem'in zihnine işlediği mükemmelik algısından kaynaklanıyordu. Mükemmel olan her şeyden nefret ettiğine inanmak istese de mükemmel görünmek için insanüstü bir çaba harcadığı da ortadaydı.

Ya bunun farkında değildi ya da sevdiği insanları ondan alan mükemmelik kavramına boyun eğme düşüncesi onu rahatsız ettiği için bunu kendisine itiraf edemiyordu. Belki de bu düşünce Gizem'in kalbinin kuytularına gömüp kendisinden bile gizlediği en koyu ağrısıydı.

"Hadi kalk sen de. Sen hazırlanırken ben kahvaltıyı hazırlarım. Bizimkiler uyuyordu."

Ben boş ve ifadesiz gözlerle onu izlemeye devam ettim, dalmıştım. Gizem elini durdurup bana döndü tekrar.

"Yağmur, hadi."

İrkilerek kendime geldim ve başımı salladım, gülerek tekrar önüne döndü. Odadan çıktım, Gizem'in söylediği gibi herkes uyuyordu, salon tamamen sessizdi. Lavaboya geçip işlerimi hallettikten sonra odaya döndüm. Gizem yoktu, mutfakta olduğunu tahmin ediyordum, üzerimi değiştirerek dün çıkardığım kıyafetlerimi tekrar giyindim.

Birazdan çıkarız düşüncesiyle çantamı toparlayıp aynanın önüne geçtim. Elim nemlendiriciye uzanırken duraksadım çünkü aynadaki yansımamla gözlerimiz buluştu ve bu bana gördüğüm kâbusu anımsattı. Aynı kâbusu zihnimde ikinci kez yaşayınca irkilerek başımı iki yana salladım.

Daha fazla oyalanmamak için nemlendiriciyi aldım, Gizem'e yardım etmek istiyordum. Dakikalar sonra işim bitince saçlarımı tarayıp dağınık bir topuz yaptım çünkü açık kalmasından rahatsız olmaya başlamıştım. Makyaj malzemelerini de toparlayıp büyük çantama yerleştirdikten sonra odadan çıkıp mutfağa gittim. Gizem elinde bir tepsiyle salona giderken durup bana baktı.

"Yağmur, sen de tabakları alır mısın lütfen?"

Onu onaylayıp dediğini yaptım. Tabakları sofraya dizerken Rüzgar odasından çıktı.

"Günaydın." dedi, sesinden bile uyku akıyordu.

"Günaydın... Gece uyuyamadın mı?"

Başını sağa ve sola doğru art arda iki kez yatırdı.

"Uyudum ama tam uykumu alamadım. Birkaç saat uyuyabildim."

Tabakları sofraya dizmiştim, mutfağa gitmek yerine olduğum yere dikilmiş Rüzgar'la konuşuyordum.

"Sen burada dinlenmek yerine daha çok yoruldun sanırım."

Güldü.

"Biraz öyle oldu."

Gizem yanımıza geldi, getirdiği ekmekleri sofraya bırakırken Rüzgar'a kısa bir bakış attı.

"Günaydın." Rüzgar da ona aynı şekilde karşılık verdikten sonra, "Eray'la konuşabildin mi? Bana hâlâ kızgın mıdır?" diye sordu.

Rüzgar hâlâ odasının kapısının önündeydi, dudaklarını birbirine bastırdı.

"Dün konuştuk, kızgındı." Gizem'in yüzü düşünce ekledi. "Ama şimdiye geçmiştir bence."

Gizem bana bakıp kaşlarını çattı.

"Görüyorsun, değil mi?" dedi sinirle. Beklemediğim bir tepkiydi, kaşlarım havalandı. "Bize istediği şakayı yapar, gülüp eğlenir. Biz ona şaka yapınca kaldıramaz." Başını iki yana salladı. "İnsanları anlamak çok zor."

Gizem konuşması biter bitmez mutfağa doğru adımladı, Rüzgar gülünce bakışlarımın yönü değişti.

"Gizem, sen şaka yapmadın." Gizem adımlarını bir kez daha durdurdu ve mavileri bizi buldu. "Senin yüzünden adam uyanıkken kâbus gördü. Kesinlikle fıkra gibisiniz."

Güldüm ve onu, "Trajik fıkra." diyerek onayladım.

Biz gülmeye devam ederken bakışlarım tekrar Gizem'e kaydı. Kollarını birbirine bağladı ve sol kaşını kaldırarak bizi izlemeye devam etti. Rüzgar'ın gülüşleri anında söndü.

"Ben lavaboya gideceğim." deyip yanımızdan ayrıldı.

Ben de tekrar ama bu sefer hızlı adımlarla mutfağa gittim. Gizem'le birlikte sofrayı kurduk. Bu sırada Eray'la Barış da uyanmıştı fakat iki dakika farkla Eray banyoya geç kalmıştı ve bir de bu yüzden kavga etmişlerdi. Bizse dakikalar sonra nihayet sofraya hep birlikte oturabilmiştik.

Sofradan sadece çatal bıçak sesleri yükseliyordu ve ortama gergin bir hava hâkimdi. Eray kimsenin yüzüne bakmıyor, Gizem'se Eray'a kısa bakışlar atıyordu.

"Ben kahvaltıdan sonra çıkarım." Eray hariç herkes Barış'a döndü. "Siz daha burada mısınız?"

"Aslında erken çıkmak benim için de iyi olur." dedi Gizem. "Yapacak işlerim var."

"Biz daha buradayız." Eray'ın sert tavrına karşılık Barış gülümsedi.

"Pekâlâ." İrislerini Gizem'e çevirdi. "Gizem, eğer istersen ben seni de bırakabilirim."

Eray'ın dudaklarından kısa süren kinayeli bir gülüş firar etti. Gözleri hâlâ tabağındaydı.

"Olur." dedi Gizem, Eray'ın gerginliği ona da sıçramıştı. "Gelirim."

"Gelemez." Eray nihayet bakışlarını kaldırdı. "Gelmiyor."

Gizem tam bir şey söyleyecekken Rüzgar araya girdi.

"Gizem, biz de birazdan çıkacağız." Gözlerini kırptı. "Birlikte gideriz."

"Söyler misin Eray?" Gizem Rüzgar'a aldırış etmeden öfkeli bakışlarını Eray'a doğrulttu. "Her istediğinde bana beni insan içinde küçük düşürecek şeyler söyleyip adına şaka diyorsun, üstelik bana kızma veya kırılma hakkı tanımıyorsun. Söyler misin," diye tekrarladı bir kez daha. "Benim yaptığımı niye büyütüyorsun?"

"Sen ne dediğinin farkında mısın?" Eray'ın sağ gözü kısıldı. "Ben seni ne zaman küçük düşürdüm?"

"Her zaman Eray. Sırf insanları güldüreceğim diye kaç kez harcadın beni, bir düşün istersen."

Gizem elindeki çatalı sertçe masaya bırakıp ayaklandı ve geçip koltuğa oturdu. Eray sadece birkaç saniye dayanabildi, sonra o da elindeki çatalı bıraktı ve gidip Gizem'in yanına oturdu.

"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" Ses tonu öfkeyi kovmuş, hüzne kapı açmıştı. "Ben seni kırıyor muyum?"

Gizem hiçbir şey söylemedi.

"Ben senin alınabileceğini hiç düşünmüyordum ki. Beni tanıyordun, ciddiye almazsın diye düşünüyordum."

"Demek ki tanımak yetmiyor Eray. Ben seni tanıyorum ama başkaları bizi tanımıyor. Bizimle samimi olmayan insanların yanında bile ben size yapışmışım gibi davranıyorsun. Onlar da bizi bilmiyor ve öyle sanıyor. Onlar bana yaptığın imâlara gülüyor ve sen de bununla eğleniyorsun." Gizem yerinde kıpırdandı. "O yüzden dün gece sana yaptığım şeyden pişman değilim. Sen bunu çoktan hak etmiştin."

"Bak ya!" Eray ondan uzaklaştı. "Saçımı çektin diye de ağla istersen Gizem. Anaokulundayız çünkü."

Gizem histerik bir şekilde güldü ve başını iki yana salladı. Tam kalkacakken Eray onu durdurdu.

"Tamam, özür dilerim. Şakaydı."

Gizem bir süre tepkisiz kaldıktan sonra Eray'ın karnına bir yumruk geçirdi ve Eray'ın acı dolu iniltisi salonda yankılandı.

"Akıllanmayacaksın, değil mi?"

Eray sessiz kalıp birkaç saniye ağrıyan karnına odaklandı daha sonra dudaklarında filizlenen tebessümle Gizem'e baktı. Gizem'se kollarını birbirine bağlamış tam karşısındaki duvarı izliyordu.

"Gizem?"

"Ne var?"

"Anneannemin kıyafetleri sana çok yakışmıştı."

Gülümsemeden edemedim.

"O yüzden mi koca lambaderi kafama indirmek için yana yakıla beni arıyordun?"

Eray anında suratını astı.

"Bir daha böyle bir şaka yaparsan o lambader kafana gerçekten inebilir Gizem... Kızım, az daha kalpten gidecektim." Eray bize baktı. "Gece bir uyandım, karşımda siyah uzun bir şey. Önce dün anlattığım hikâye sonra da hayatım gözümün önünden geçti. Öldüm sandım."

"Abartma Eray."

"Ne abartması oğlum?" Eray hariç hepimizin yüzünde tebessümler geziniyordu. "Geceden beri korkudan altıma kaçırıp size rezil olmadım diye kaç kere şükrettim, haberin var mı senin?"

Barış çay içerken bir anda gülerek öksürmeye başladı.

"Barış, o çeneni kapatmazsan içtiğin çayda boğarım seni!"

Gizem de başını geriye yatırıp gülünce Eray bu sefer öfkesini ona yönlendirdi.

"Gülmeyi kesmezsen bunun intikamını senden alırım Gizem."

Gizem anında sustu ve dudaklarını birbirine bastırıp boğazını temizledi. Barış ayaklanınca meraklı kahvelerim yön değiştirdi.

"Eray'ın azarına doyum olmuyor. Ben gidiyorum."

"Sessizce gitseydin de fark etmezdik zaten Barış."

Barış'ın önce kaşları havalandı sonra gülümseyip başını salladı. Eray'ı ilk kez böyle görüyordum, bu kadar kaba ve kırıcı.

"Görüşürüz Yağmur."

Gülümsedim.

"Görüşürüz."

Barış önce odasına gitti, muhtemelen eşyalarını alacaktı. Bense üzerimde hissettiğim bakışlarla Rüzgar'a döndüm. Sorgulayan bakışları üzerimdeydi, gözlerimi kaçırdım.

"Biz de erken çıkalım." dedi Rüzgar, "Yarın pazartesi. Yol da uzun. Ne kadar erken gidersek o kadar iyi."

"Zaten tadım kalmadı." Eray konuşurken Barış odadan çıktı ve onu fark eden bir tek ben oldum. Bana tebessüm ederek bir baş selamı verdi ve gitti. Üzülmüştüm. "Bir eğlenelim dedik, olanlara bak."

"Eray, artık söylenmeyi kesecek misin? Bir daha sana şaka falan yapmayacağım, yeter ki sus." Gizem başını çevirip bana baktı. "Ortalığı toparlayalım mı? Kadın döndüğünde evi bu hâlde görmesin."

Başımı salladım. Ben kalkınca Rüzgar da ayaklanıp sofrayı toplamaya başladı. İtiraz etmedim çünkü zaten kabul etmeyecekti. El birliğiyle evi toparlamamız, hazırlanmamız ve yola koyulmamız neredeyse bir saat sürdü. Bu sefer arabayı Eray kullanıyordu, Rüzgar onun yanındaydı. Gizem ve ben de arkada oturmuştuk.

Gizem koluma dokununca kulaklığımı çıkarıp ona baktım. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmış bana bakarken yanıma yaklaşıp telefonunun ekranını ikimizin de göreceği pozisyona getirdi. Kaşlarımı çatmış ne çıkacak niye beklerken dün gece çekilen görüntülerle karşılaştım.

Gizem Eray'ın korkutmak için yanına giderken muhtemelen Barış da videoya almıştı. Eray'ın elinde lambaderle salona çıktığı anı da çekmişlerdi. Gizem telefonun sesini azalttığı için Eray'ın bağırışı duyulmuyordu ama yine de sesi kulaklarımda çınlamıştı. Ben kendimi tutamayıp gülerken Gizem çoktan kahkahalara boğulmuştu.

"Siz neye gülüyorsunuz?"

Eray çatık kaşlarla aynadan bize bakınca gözlerimiz buluştu. Ama benden önce Gizem kendisini toparladı.

"Yok bir şey canım. Sadece dün çektiğim bazı resimleri gösteriyordum Yağmur'a."

Rüzgar omzunun üzerinden arkaya dönüp bana soru soran bakışlar attı, 'yok bir şey' dercesine kafa salladım. Onların odak noktası değişince Gizem videodan çıkıp telefonunu bana verdi.

"Numaranı yazar mısın? Senin de fotoğrafını çektim dün, onu göndereceğim."

Kaşlarım havalandı. Üzerimdeki hafif şaşkınlığı itekleyerek Gizem'in dediğini yaptım ve telefonu ona geri verdim. Gözlerine uğrayan hevesle telefonda bir şeyler yapmaya başladı. Az sonra telefonuma bir bildirim sesi geldi, oyalanmadan mesajı açtım. Fotoğrafları görür görmez dudaklarıma bir tebessüm yerleşti.

Dün gece Rüzgar ve ben çardakta otururken çekilmişti. Bir fotoğrafta ışıklarla parlayan renkli ampulleri izliyorduk. Diğerinde ikimiz de uyumuştuk. Minnet dolu bir tebessümle Gizem'e döndüm.

"Dün gece ben hazırlanırken mutfak camından gördüm sizi." dedi sessizce. "Dayanamayıp fotoğrafınızı çektim. Her şey hazır olunca size de söyleyecektim ama uyumuştunuz. İkinciyi de o zaman çektim."

Bakışlarım tekrar telefonuma ilişti.

"Teşekkür ederim."

"Ne demek!"

Gizem yeniden telefonla oyalanmaya başladığında birkaç saniye onu izledim içinde mahcubiyetin kıpırdanmaya başladığı gözlerimle. En başında bana uzanan eli tutsaydım belki de hiç bu kadar yanlış yorumlamayacaktım onu. Bense ön yargılarımın boyadığı kapımı onun yüzüne kapattım. Ve hâlâ özür dilemekten acizmişim gibi davranıyorum.

Oysa genelde herkes bana böyle davranırdı, beni tanımadıkları hâlde hakkımda mutlaka yorumları olurdu ve bu yorumlar aslında yanılgılardan ibaretti. Ben biraz kendi duvarlarım biraz da o insanların ön yargıları yüzünden yalnızdım. Şimdiyse suçladığım o insanlarla aramda hiçbir fark kalmadığını fark ediyorum.

Sahi, ne oldu bana? Önce Rüzgar sonra peşimde olduğundan bile emin olmadığım adam, şimdi de Gizem. Ben niye sürekli birilerine karşı şüphe duyuyordum, neden insanlara benim yerime paranoyalarımın bir şeyler hissetmesine izin veriyordum? Beni bir kapının ardına kilitleyip tek başınalığa terk eden ön yargıları neden şimdi kendi içimde ağırlıyordum?

Belki de her şeyi yanlış yorumlayan bendim. Belki de başından beri insanlar hakkında ön yargıları olan da bendim. Belki de o duvarları suçladığım insanların değil de benim onlara karşı önceden edindiğim kanılarım örmüştü. Belki de başından beri doğru olan dünyaydı da yanlış olan bendim.

Zihnim doluydu. Hayatımdaki insanlar çoğaldıkça aklımın içindeki melodi de yükseliyordu. Lâkin şu an kafamda dans eden onlarca düşünce arasından çekip almak istediğim tek cevap bundan sonra nasıl bir yol izlemem gerektiğiydi. Gizem'le yapmamız gereken bir konuşma vardı, o konuşma yapılmadan ben kendimi iyi hissedemeyecektim.

___

Uzun yolculuğumuzun sonuna geliyorduk. Yol boyunca ara ara birbirimizle konuşmuş, ara ara uyumuştuk. Birbirimizle konuşmadığımız ve uyanık olduğumuz zamanlarda da diğerleri kendi kendine oyalanıyordu. Bense aynı konular üzerinde pinekleyip duruyor, eve varmadan önce bir sonuca varmayı diliyordum.

Saatler sonra Eray arabayı apartmanın önünde durdurduğunda oturmaktan her yerimin ağrıdığını fark ettim. Hepimiz yorulmuştuk, o yüzden kimsenin pek bir şey söyleyecek hâli kalmamıştı. Rüzgar ve ben kapıyı açtıktan sonra teşekkür etmek için dudaklarımı aralayacaktım fakat Rüzgar benden önce davrandı.

"Mümkünse bir daha haftasonu için plan yapma Eray."

Gizem yorgun gözlerle bizleri izlerken güldü.

"Bir daha sizinle ortak plan yaparsam bilin ki canıma susamışımdır."

Rüzgar gözlerini devirerek arabadan indi, bense Eray ve Gizem'e teşekkür ve veda ettikten sonra peşinden gittim. Onlar arabayla yanımızdan ayrılırken biz ağır ve yorgun adımlarla apartmandan içeriye girdik.

"Dinlenmek için gittik, leş olduk döndük."

"Söylenme Rüzgar." dedim, "Her şeye rağmen güzel vakit geçirdik bence. Hem ben-" Söyleyeceğim şeyi söylemekten vazgeçerek sessiz kalmayı tercih ettim.

Evlerimizin önünde adımlarımızı durdurduk, Rüzgar'ın meraklı gözleri üzerimde geziniyordu.

"Hem sen?"

"Hiç."

Rüzgar elindeki çantayı yere bırakıp bana doğru birkaç adım attı.

"Yağmur, sen ne?"

Yutkundum ve onun gözlerinin içine baktım.

"Uzun zaman sonra ilk kez bir çatının altında yalnız uyumadım. Gözümü ilk kez evden yükselen seslerle açtım. İlk kez kendimi oyalamak zorunda hissetmedim." Gülümsedim. "O yüzden teşekkür ederim."

Kaşları çatıldı.

"Bana mı?"

Başımla onayladım.

"Neden?"

"Çünkü sen olmasaydın ben sessizliğiyle bütünleşmiş evimden hiç çıkmayacaktım."

"Yağmur..." Ellerimi tuttu. "Asıl ben sana teşekkür ederim."

"Ne için?" diye sordum anlam veremeyerek.

Uzun uzun gözlerime baktı.

"Beni bulduğun için."

Güldüm.

"Beni sen buldun, unuttun mu?"

Hiçbir şey söylemedi, sadece bana buruk bir tebessüm sundu ve ellerini çekti.

"Simay'a bakayım ben." Birkaç adım geriledi.

"Simay burada mı?"

"Babam getirmiş bugün, yolda gelirken mesaj attı."

"Tamam." Başımı salladım. "Sen bekletme Simay'ı."

"Görüşürüz."

Onun yüzündeki tebessüm beni de gülümsetiyordu.

"Görüşürüz Rüzgar."

Tebessümü büyüdü. Anlam veremediğim için kaşlarımı çatarak güldüm ve çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Ben içeri girene kadar bekledi. Nihayet eve girebildim ve kapıyı kapattım. Evimin kokusu burnuma, sessizliği kulaklarıma dolunca gözlerimi kapattım. Ruhuma anlamlandıramadığım buruk bir his çöktü.

Kendimi toparlayarak odama geçip çantamı bıraktım. Her an ağlayacakmış gibi hissediyordum fakat nedenini bilmiyordum. Ağır hareketlerle dolaptan iç çamaşırı ve pijama takımı çıkarıp yatağa bıraktım. Hemen ardından oyalanmadan banyoya geçtim. Suyu açıp ısınmasını beklerken üzerimdekileri çıkardım.

Sıcak suyun altına girer girmez gözlerimde biriken yaşları özgür bıraktım. Ben Rüzgar'ı tanıyana kadar duvarlarımın dışına bakmamıştım, onu tanıyana kadar hiçbir kalabalığa dahil olmamıştım, benim kahkahalarım başkalarının gülüşlerine karışmamıştı. Ağlayışlarıma kimse eşlik etmemişti. Her zaman evimin boş, ruhsuz ve anısız duvarlarında yankılanmıştım

Ve tam yirmi sene sonra Rüzgar için gardımı indirmiş ve hayatıma birden fazla insanı misafir etmiştim. Hayatım boyunca korktuğum kalabalıkların yakından o kadar da korkunç olmadığına dair gerçekler kıpırdıyordu kalbimin derinliklerinde. Belki de yanılgılarımdan oluşuyordu kalkanlarım, belki de boşuna yalnız bırakmıştım kendimi bunca zaman.

Ağlamakla bitmiyordu. Ne kime hitap ettiğini bilmediğim öfkem diniyordu ne de üzüntümün sebeplerini ayırt edebiliyordum. Çocuk gibi bağırıp çağırma isteğiyle dolup taşıyordum, derdimi bir çocuk edasıyla haykırmak istiyordum, zifiri tenhalıkta boğulan geçmişimi bir çocuğun isyanına sığdırmak istiyordum.

Yutmaya çalıştığım ağlayışlarım bir anda şiddetlendi ve sesim suyun sesine karıştı. Ben de yeniden denemedim dizginleri elime almayı. Artık yorgundum. Her şeyi salmak ve mutlu olmak istiyordum. Düşünmeden, tökezlemeden, hesaplamadan, duraksamadan sadece mutlu olmak istiyordum.

Bunca sene geç kalmış olsam da artık yalnız değildim. Nereye gidersem gideyim çantama atmayı ihmal etmediğim tek başınalığımı bir daha nerede olduğunu hatırlamayacağım bir sokağın köşesine terk etme zamanım gelmişti. Yalnızlık o kadar çok yer kaplıyordu ki güven, mutluluk, huzur sevgi, umut ve bana iyi gelecek diğer duygular sığmıyordu hayatıma.

İnsanın ufalmasına neden olan devasa bir ıssızlık benimki. Artık çıkmak istiyorum çölümden. Seneler sonra "nereye ait hissediyorsun?" sorusunu "çöl" diye yanıtlamak istemiyorum. "Kayboldum" demek istemiyorum, "hiçbir yere ait değilim" demek de istemiyorum.

Kalabalığa dahil oldukça yaşayanları görüyorum. Yaşayanları gördükçe ölüyor gibi hissediyorum. Ben ölmek istemiyorum. Çünkü ölmek benim için yarım kalmak demek ve ben hayatımı değil, ölümümü yarım bırakmak istiyorum.

İçimdeki ağır huzursuzluğun suyla birlikte akıp gitmesini diledim. Dakikalarca orada kaldım. İşim biter bitmez suyu kapatıp mor renkli bornozuma sarıldım ve banyodan çıktım. Çıkar çıkmaz eve girdiğimde kaçtığım sessizliğe yakalandım. Daha kurumayan kirpiklerimin tekrar ıslanmasını istemediğim için hızlıca odaya girip üzerimi giyindim.

Sanırım ilk kez evimde boğuluyordum. Sanırım ilk kez alıştığım bu sessizliğe katlanamıyordum. Aceleyle saçlarımı kuruttum. Biraz hava almaya ihtiyacım vardı. Üzerimdeki ince beyaz pijama takımını değiştirme ihtiyacı duymadım, bunun yerine uzun krem renkli hırkamı giyindim ve anahtarlarımı alarak evden çıktım.

Aşağı inecekken bakışlarım Rüzgar'ın daire kapısına kaydı, anahtarı kapının üzerindeydi. Aklıma Rüzgar'ın eve girmeden önceki hâli gelince tebessüm ettim, muhtemelen, anahtarı o unutmuştu. Birkaç adımda kapının önüne geldim, elim anahtarlara gitti. Birkaç saniye tereddüt ettim, zile basmak istedim fakat içimde anlam veremediğim dürtüler vardı.

Anahtarları sessizce çevirirken kalbime garip bir heyecan duygusunun sızdığını hissettim. Kapı açıldı ve ben yavaş adımlarla içeriye girdim. Rüzgar'a seslenecekken tanımadığım bir ses ilişti kulaklarıma, tanımadığım bir kızın sesi.

"Çok zor bir durum olmalı sizin için. Ama sen de böyle bir şeyi nasıl yaptın, aklım almıyor."

"Bilmiyorum Cemre." Bunu söyleyen Simay'dı. "Son günlerde sadece bu konuyu düşünüyorum. Abimi sürekli üzgün görüyorum. Her şeyi düzelteceğim dedim, hiçbir şey yapamadım. Abimi böyle bir şeye nasıl bulaştırdım? Benim yüzümden hiç yapmayacağı bir şeyi yapıyor."

"Kıza gerçeği ne zaman söylemeyi düşünüyorsunuz? Gün geçtikçe durum herkes için daha da zorlaşmayacak mı?"

Kaşlarım çatıldı. Rüzgar neye bulaşmıştı? Simay'ın cevap vermesini bekledim ama sustu.

"Adı neydi?"

"Kimin?"

"Kızın." dedi adının Cemre olduğunu öğrendiğim kız. "Abini-"

"Yağmur?"

Ağzımdan çıkan bir korku nidasıyla irkildim ve anahtarları yere düşürdüm. Rüzgar'la gözlerimiz buluşunca yutkundum.

"Ben.." diye mırıldandım ama Simay yanımıza gelince susmak zorunda kaldım.

Beni görünce gözleri irileşti. Şaşkındı, en az benim kadar. Onlara durumu açıklamam gerekirken ben hâlâ içerideki kızın tamamlayamadığı cümleyi düşünüyordum. Ve içimdeki huzursuzluk bana hiç iyi şeyler söylemiyordu.

Dakikalar önce alıştığım sessizliğe katlanamayışımın içinde boğulurken şimdi huzursuzluğumun gürültüsü kulaklarımı tırmalıyordu. Gözlerim tekrar Rüzgar'ın elalarına değdi, hiçbir şey diyemeden beni çukurumdan çekip çıkardığı için minnet duyduğum adamı izledim.

Teşekkürlerim hayal kırıklıklarıma takılmış bir maske olmasın diye içimden dua ettim. Oysa gerçek buydu, değil mi? Yirmi sene önce terk edildim, daha bebektim ve ilk öğrendiğim şey terk edilmekti. Bir şeyler siz unuttuğunuz için yok olmuyordu.

Gerçekler oradaydı, biz başımızı çevirip bakmaya tenezzül etmesek bile onlar bizim yolumuza çıkıyordu. Gerçek şu ki gittiler. Daha önce de gittiler. Belki birileri gelecek ve onlar da gidecek. Ya bu hep böyle devam edecek ya da artık hayatıma birilerini almayarak 'gitme' iznini onların elinden çekip alacağım.

Bu hiç geçmeyecek. Ama belki de bir gün tamamen hissizleşeceğim. Şimdi kalbime yolu düştü diye engel olmak istediğim acıya belki de bir gün ihtiyaç duyacağım fakat bunun için bile canım yanmayacak. Hislerim ölecek ve ben yas tutamayacağım. Sonra da biri çıkıp buna hayat diyecek.

Oysa bunun adı hayat olmayacak. Bunun adı hata, bunun adı pişmanlık, bunun adı kalabalık olacak. Ve hep öyle kalacak.

---

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.