10. Bölüm: Zincirleme yalanlar.
'Bazı insanlar prangalarına âşıktı.'
___
Kadere inanırdım. Ama ben her zaman bazı tercihlerin bize bırakıldığını düşünen biriydim. Kaderi devasa bir resim olarak hayal ederdim hep lâkin o resmi renklendirecek boyalar bizim elimizdeydi. Kısacası, bana göre, hayatımız tüm detaylarıyla çizilip renklendirmemiz için önümüze bırakılan bir resimdi. Neyi ne renge boyayacağımızsa bizim tercihimizdi.
Kavrulacağını bile bile ateşe dalmak bir tercihtir mesela. Göz göre göre inanmaktan vazgeçmemek bir tercihtir. Gitmenin gerektiği yerde kalmak bir tercihtir. Gerçeği görmezden gelmek, yalnız kalmamak için yalanlara sarılmak bir tercihtir. Kurtulman gereken zincirlere daha sıkı sarılmak bir tercihtir.
Resmin boyanmayı hak etmeyen köşelerine renkli fırçayı dokundurmak bir tercihtir.
İçinde hiçbir ifade barındırmayan gözlerimi Rüzgar'ın elalarından ayırdım ve yere düşürdüğüm anahtarlara baktım. Eğilecekken Rüzgar ilk kez bir tepki verdi, kollarımdan tutarak beni durdurdu ve anahtarları yerden aldı. Elindeki anahtarlara bakarken kaşları çatıldı.
"Senin anahtarların." diye açıkladım, "Hava almak için dışarı çıktım. Kapıda unuttuğunu görünce vermek istedim." Bakışlarım Simay'a kaydı. "Kusura bakmayın, anahtarları görünce izinsiz girdim ama-"
"Sorun değil." dedi Rüzgar hemen, "Birlikte çıkalım istersen."
Başımı salladım.
"Olur."
Rüzgar gülümsemeye çalıştı, eliyle kapıyı işaret etti. Simay'a baş selamı verip dışarıya çıktım, Rüzgar da hemen arkamdaydı. Tek kelime bile etmeden merdivenleri indik. Rüzgar apartman kapısını açtı ve ikimiz de çıktık. O an kendimi tutmayı bıraktım ve yüzüne bile bakmadan kafamda dönüp duran o soruyu sordum.
"Sen neye bulaştın Rüzgar?"
Anında adımları durdu, ben de durdum. Üşüme hissiyle kollarımı birbirine bağlayarak Rüzgar'ın cavabını beklemeye başladım. Başını çevirip bana baktı.
"Anlamadım?"
Başımı yere eğdim, sarkastik bir tebessüm yayıldı dudaklarıma.
"Son derece basit kelimeler kullanmıştım oysa." Tekrar başımı kaldırıp gözlerimizin buluşmasını sağladı. "Ama madem anlamadın, açıklayayım." Kaşlarını çatmış beni izlerken tüm vücuduyla bana doğru döndü. "Sizin evde bir kız daha var sanırım, Simay konuşurken duydum."
"Evet." diye onayladı. "Cemre. Simay'ın okuldan arkadaşı."
"Simay ona bir şeyler anlatıyordu. Seni bir şeye bulaştırdığından söz ediyordu ve bu yüzden senin sürekli üzgün olduğundan." Kaşları düz çizgi hâlini aldı, elalarından geçen korkuya şahit oldum. Yutkundu. "Sen neye bulaştın Rüzgar?"
Sadece yüzüme bakmakla yetindi, hiçbir şey söyleyemedi.
"Korkuyorsun."
"Ne?" Şaşkınlığı atlatmasını beklemedim.
"Sen benden ne saklıyorsun Rüzgar?"
"Ben-"
"Abi!"
İkimiz de Simay'ın talaşlı sesini duyunca ona döndük. Yanında kumral bir kız vardı, muhtemelen Cemre'ydi. Simay'ın bakışları bana kaydı. Endişeli ve nefes nefeseydi, gerildiğimi hissettim.
"Abi, annem..." Kaşlarım havalandı. "Annem aradı." diye devam etti kekeleyerek. "Çağırdı. Hemen gelin dedi."
"Başka bir şey demedi mi?" Rüzgar'ın ses tonuna endişe sızmıştı. "Babama mı bir şey olmuş yoksa?"
"Acele etmemiz gerek. Yolda anlatırım. Hadi abi!"
Simay Cemre'yle birlikte arabaya doğru yürümeye başladı. Rüzgar da arabanın kapısını açtı, gidecekken durup bana döndü.
"Özür dilerim." diyebildi sadece.
Başımı hızla iki yana salladım.
"Önemli değil, bana da haber ver lütfen." Bu hâli canımı sıkmıştı.
Rüzgar başını sallayıp arabaya bindi, o, arabayı çalıştırırken benim elim kalbimdeydi. Birkaç dakika sonra onlar uzaklaştı, bense derin nefesler almaya başladım. Simay'ın o hâli içime anlamsız bir korku düşürmüştü. Apartman kapısı açılınca arkamı döndüm. Halis Bey'di.
"İyi akşamlar."
Gülümsemeye çalıştım.
"İyi akşamlar Halis Bey."
Ne dediğimin farkına varınca burnum kıvrıldı, önüme dönüp istemsizce güldüm. Gidecekken durup bana baktı ve gülümsedi.
"Sevdim seni. Aferim, amca demiyorsun o Rüzgar hergelesi gibi."
Gözlerim açıldı, şaşkınlıkla gülümseyip başımı salladım. O da daha fazla bir şey demeyip gitti. Yanımdan uzaklaşır uzaklaşmaz tekrar yüzüm düştü çünkü aklım Rüzgar'daydı.
Yürümek için dışarı çıkmış olsam da üşüyordum, bu yüzden daha fazla dayanamayıp içeriye girdim. Eve girdikten sonra önce ellerimi yıkadım sonra kendime hızlıca bir tost hazırlayıp salona geçtim. Kendimi koltuğa atıp tostumdan bir ısırık aldım fakat boğazımdaki yumru onu yutmama izin vermedi.
Cemre'nin söyledikleri ve Rüzgar'ın son hâli kalbimin üzerinde bir ağırlığa dönüşmüştü, kendimi iyi hissetmiyordum. Her şeyin yolunda olduğuna kendimi ne zaman alıştırsan mutlaka bir pürüz çıkıp tüm sakinliğimi mahvediyordu.
Tostu yemekten vazgeçip mutfağa götürdüm. Ruhumda şiddetli bir korku vardı, ona kapıyı huzursuzluğum açmıştı. Yorgun adımlarla salona döndüm tekrar fakat odamdan telefonumun sesi gelince aceleyle odaya koştum. Rüzgar'dan telefon bekliyordum lâkin bu kadar erken aramış olamayacağına dair farkındalığı telefonu elime alınca yaşadım. Emel Hanımın, yani patronumun aradığını görünce kalbimin kapısını çalan gerginliğe aldırış etmeden boğazımı temizledim ve telefonu açtım.
"Alo, Emel Hanım?"
"Yağmur... Nasılsın?"
Salona doğru adımlarken tırnaklarımla oynuyordum.
"İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?"
"İyiyim ben de, teşekkür ederim." deyip kısa bir bekleme anından sonra devam etti. "Yağmur, ben seni iş için aramıştım. Pastanenin tadilatı birkaç gün önce bitti. Temizlik, toparlamak derken seni aramak bugünü buldu. Devam edeceksin, değil mi?"
"Tabii ki." Bugün aldığım en güzel haberdi, hatta bu habere günlerdir ihtiyacım vardı. "Eskisi gibi okuldan sonra, değil mi?"
"Evet. Eğer senin için de uygunsa hemen yarın gelip başlayabilirsin."
Sevinçle başımı salladım sanki görecekmiş gibi, heyecandan şaşırmış olmalıydım.
"Tabii gelirim, teşekkür ederim Emel Hanım."
"Yarın görüşürüz öyleyse." dedi her zamanki samimiyetiyle.
Gülümsedim.
"Görüşürüz."
Telefonu kapattım, saniyeler geçti fakat tebessümüm sönmedi. Emel Hanım benim şansımdı, yurttan çıktıktan sonra o pastaneyi görmeseydim her şey çok daha zor olacaktı benim için. O pastanede iş bulabildiğim için mutluydum lâkin kalabalık korkum ayaklarımı sıkı sıkı bağlamıştı. Emel Hanım öyle sıcakkanlı bir kadındı ki, onun orada olması beni o kalabalığa da çalışmaya da alıştırdı. Tüm korkularıma rağmen...
Tebessümüm suratıma usulca veda etti. Tekrar koltuğa oturup telefonumla oyalanmaya başladım çünkü kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Hiçbir güzel haber Rüzgar için duyduğum korkunun önüne geçemiyordu. Ondan haber gelene kadar uyumamalıydım. Alakasız bir video açıp izlemeye başladım. Sonra bir video daha ve bir video daha. Bu şekilde birkaç saati geride bıraktım. Hiçbir şey yapmadan orada sadece videolar izleyerek zaman öldürdüm.
Fakat zamanı öldürdükçe benim canım acıyordu. Rüzgar'ın saatler geçmesine rağmen hâlâ aramamış olması endişemi tetikliyordu. Rehbere girdim, ellerim telaştan titremeye başladı. İçimdeki tereddütlerin üzerine basıp Rüzgar'ı aradım, mideme giren ağrıları bastırmak için elimi midemin üzerine götürdüm. Nefes alış verişlerim hızlanmaya başladı.
Her çalışta biraz daha geriliyordum, uzun süre geçtiği için Rüzgar'ın telefonu açmayacağını düşündüm. Tam kapatacakken bitkin sesi kulaklarımı doldurdu.
"Alo?"
Ses tonu daha fazla telaşa kapılmama neden oldu.
"Rüzgar, iyi misin?" Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim ve bu sefer ses tonumu daha sakin tutmaya çalışarak konuştum. "Annenler iyi mi? Ben, sen aramayınca merak ettim. Bir sorun yok, değil mi?"
"Evde bir sorun yok." Sesi çatallaşmıştı, kaşlarım çatıldı. "Onlar iyiler."
"Sen?" diye sordum hemen, "Sen iyi misin?"
Ses gelmedi. Bir cevap vermedi. Sadece titrek bir nefes verdiğini duyabildim.
"Rüzgar?" dedim endişeyle, "Sen iyi misin?"
Uzun bir sessizliğin ardından sadece "Değilim." diyebildi.
Anında ayaklandım.
"Neredesin?"
"Ne?"
"Neredesin Rüzgar?" Odama geçip dolabı açtım. "Yanına geleceğim."
Dolaptan bir tişörtle eşofman altı çıkardım. Rüzgar'ın bir şey söylemesini bekliyordum fakat o yine susmayı tercih ediyordu.
"Rüzgar?"
"Sahiden..." dedi acıyla, "Sahiden gelir misin?"
"Gelirim." dedim ve telefonu diğer kulağıma götürdüm. "Geleceğim."
"Teşekkür ederim." Sesinin tınısındaki minnet duygusunu duyabiliyordum. "Ama saat geç oldu. Çıkma sen bu saatte. Yarın konuşuruz, olur mu?"
"Hayır. Lütfen nerede olduğunu söyler misin?"
"Yağmu-"
"Rüzgar! Nerede olduğunu söyle."
"Peki." Nihayet pes etmişti. "Konum göndereceğim."
Ona üstünkörü bir veda edip telefonu kapattım ve kapatır kapatmaz bir taksi çağırdım. Hemen ardından aceleyle üzerimi değiştirdim. Hırkamı tekrar giyinip kendime aynada bir kere bile bakmadan evden çıktım ve koşar adımlarla aşağıya indim. Taksi henüz gelmemişti, ayaklarımın üzerinde yukarıya ve aşağıya doğru hafifçe sallanarak beklemeye başladım.
İçimdeki korku içimde kendisine bir mevsim yaratmış gibiydi, gittikçe şiddetini artırıyordu. Bir an evvel Rüzgar'ın yanına gitmek ve ona ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Onun o güçsüz çıkan sesi kalbime saplanmış bir kurşun gibiydi ve iyi olduğundan emin olmadan ben de iyileşemeyecektim.
Zaman çok yavaştı, artık onu öldüremiyordum ve bu sefer de öldüremedikçe canım yanıyordu. Uzun bir bekleyişin ardından nihayet taksi geldi, arabaya binip adresi verdim. Kalbim ağzımda atıyordu sanki, elimi boğazıma götürdüm sanki boğazımı sıkan görünmeyen ellerden kendimi kurtarabilecekmişim gibi.
"Biraz daha hızlı olabilir miyiz lütfen?" Resmen titriyordum.
Şoför sadece kafasını sallamakla yetindi. Uzun bir zaman diliminin ardından taksi bir evin önünde durdu. Evden çıkmadan önce hırkamın cebine attığım parayı çıkardım fakat paniklediğim için anahtarla birlikte çıkarmıştım. Anahtardan parayı ayırmaya çalışırken anahtarlar titreyen ellerimden kayıp yere düştü, neredeyse ağlayacaktım.
Anahtarı yerden aldım ve şoföre parayı ödeyip aşağıya indim. Siyah demirli bahçe kapısının önünde durup dışı koyu gri ve beyaz renklerden oluşan iki katlı eve baktım. Bahçe kapısını sessiz olmaya çalışarak araladım ve geniş bahçeye doğru bir adım attım. Rüzgar'a, geldiğime ve beklediğime dair bir mesaj gönderip kollarımı birbirine bağladım.
Az sonra görüş hizama o girdi; dağınık saçları, kızarmış gözleri, ıslak kirpikleri... En darmadağın hâliyle arka bahçeden çıkmış hızlı adımlarla bana doğru yürüyordu. Kollarım çözüldü, ben de adımlamaya başladım. Buluştuğumuz anda hiç beklemediğim bir şey oldu, Rüzgar bana sıkıca sarıldı.
Bir eli saçlarımda, bir eli belimdeydi. Saçlarımı okşadı, başını boyun girintime gömdü ve derin derin nefesler almaya başladı. Şaşkınlığımı üzerimden silkeleyip kollarımı boynuna doladım ve başımı göğsüne gömdüm.
"Neyin var?" diye bir fısıltı döküldü dudaklarımdan.
"Bana birkaç dakika ver." Daha sıkı sarıldı. "Sadece birkaç dakika."
Sessiz kaldım, ona istediği zamanı verdim. Dakikaları ardımızda bıraktık, Rüzgar geri çekilip elimi tuttu.
"Gel..." diye mırıldandı.
İtiraz etmedim, ona ayak uydurdum ve birlikte arka bahçeye gittik. Bahçeye girdiğimizde bizi evden bağımsız bir oda karşıladı. Tek odalı küçük bir ev de denilebilirdi. Daha önce izlediğim bir filmde görmüştüm; filmdeki genç adamın bahçede böyle bir hobi odası vardı. Bir yandan böyle bir odanın burada olmasına dair kafamda nedenler ararken bir yandan da dışı yeşil olan odayı hayranlıkla izliyordum. Rüzgar'ın yönlendirmesiyle zaten açık olan kapıdan içeriye girdik.
Rüzgar kapıyı kapatırken ben kahverengi ve haki yeşilin izlerini taşıyan odayı inceliyordum. Haki yeşil koltuk takımı, üzerindeki kahverengi yastıklar, her iki rengi üzerinde taşıyan duvarlar, kahverengi parkeler, üzerinde yine haki yeşil bir halı, küçük pencereler, her iki pencerenin önüne dizilmiş harika çiçekler, kahverengi bir sehpa, üzerindeki ağaç desenli mumluklar ve odayı aydınlatan loş ışık... Oda öyle canlıydı ki sadece bir anlığına bütün korkularımı unutturmuştu.
"Bir köpeğimiz vardı." Rüzgar söze girince başımı sağıma çevirip görüş hizama girmesine izin verdim. "Ben o zaman küçüktüm. Bahçede yeşil bir kulübesi vardı." Güldü, dağılmış görüntüsüne rağmen. "Çocuk aklı. Özenmiştim. Günlerce bahçede bir oda istiyorum diye ağladım." Gülümsedim. "Bu oda o yüzden... Hikâyesini duyan dalga geçer ama benim için Şans'ın bir hatırası."
"Şans... Köpeğinin ismi mi?"
Başıyla onayladı.
"Otursana."
Dediğini yaptım, iri koltuğa oturdum ve o da yanıma oturdu. Sadece onu düşünüyordum. Aklından neler geçtiğini, neden bu hâlde olduğunu, onu nasıl iyileştirebileceğimi... Uzun uzun onu izledim. Ben onu izledim, o da önümüzdeki sehpanın üzerinde duran mumun ışığını.
___
-Saatler önce-
Yazarın anlatımıyla.
_
Rüzgar endişesini bir an bile dizginleyememişti. Aklında binbir tane senaryo canlanıyor ve her bir senaryo onu boğuyordu. Korkuyor, korktukça hızını artırıyordu. Yolunun üstü olduğu için Cemre'yi evine bıraktı ve aynı hızla yola devam etti. Simay yerinde rahatsızca kıpırdandı, abisiyle konuşmak için Cemre'nin inmesini beklemişti lâkin şimdi de gerginlikten konuşamıyordu.
"Abi?" Rüzgar aynaya baktı, göz göze geldiler. "Sakin olur musun biraz?"
"Annem sana ne söyledi Simay?"
Simay başını önüne eğdi, Rüzgar'ın endişesi daha da arttı.
"Simay?! Korkutma beni, annem ne dedi?"
"Aramadı bile." diye mırıldandı Simay, "Ben sizi duydum. Seni kurtarmak ist-"
Rüzgar aniden frene basınca Simay'ın cümlesi yarım kaldı ve dudaklarından bir korku nidası döküldü. Rüzgar'ın eli boğazına gitti, bir süre boğulmamak için çabaladı. Sonunda dayanamayarak kapıyı açıp kendisini dışarıya attı. Simay da endişeyle abisinin peşinden indi.
"Abi?" dedi korkuyla, "İyi misin?"
Rüzgar ellerini saçlarından geçirirken güldü.
"İzin vermiyorsun ki Simay." Elaları kardeşinin gözlerine dokundu. "Ben senin yüzünden iyi olamıyorum."
"Özür dile-"
"Özür dileme!" Rüzgar'ın haykırışı arabaların sesini bastırmıştı, irisleri etrafta dolaştı. "Bin arabaya Simay."
"Eve mi gideceğiz?"
"Bin arabaya Simay!"
Simay daha fazla itiraz etmedi, Rüzgar'ı daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemişti. O arka koltukta yerini aldıktan sonra Rüzgar da toparlanmak için kendisine birkaç dakika zaman tanıdı. Daha sonra arabaya bindi ve yolun geri kalanında ikisinden de çıt çıkmadı.
Apartmana dönmediler. Rüzgar yolunu değiştirmedi, ailesiyle birlikte yaşadıkları iki katlı bahçeli evin önünde arabayı durdurdu.
"Niye geldik buraya?"
"Konuşacağız, in."
"Burada mı?"
"Simay, in!"
İlk Rüzgar indi arabadan, Simay da inince yine ses etmeden bahçeye girip evlerine doğru adımladılar. Kapının önüne gelince Simay erken davranarak zile bastı. Az sonra kapıyı anneleri açtı, aralarında geçen selamlaşma faslından sonra Simay salona geçecekken Rüzgar onu durdurdu.
"Odaya."
"Ne oluyor çocuklar?"
"Yok bir şey anne, biz biraz konuşacağız. Babam evde mi?"
"Hayır."
Rüzgar başını salladı ve annesinin sorgulayan bakışlarını umursamadan Simay'la birlikte yukarıya çıkıp Rüzgar'ın eski odasına girdiler.
"Abi," dedi Simay, Rüzgar kapıyı kapatırken. "Ben sadece seni kurtarmak istedim."
Rüzgar bıkkın bir nefes verdi ve kendisini tutamayarak bağırdı.
"Başıma açtığın işlerden mi?" Bir cevap alamadı zira Simay utancından başını önüne eğmişti. "Ben sana artık bu işe karışmayacaksın demedim mi? Belki öğrenirdi ve kurtulurdum. Niye vazgeçmiyorsun? Ne istiyorsun kızım, sen benden?"
Bu, Rüzgar için son damlaydı. Normal şartlarda Simay'a bu kadar sert davranmadığını ikisi de biliyordu. Ama artık sabrı vicdanından taşıyordu.
"Ben senin yüzünden daha kaç yalan söyleyeceğim ona? Saçma sapan çocukça oyunlarına beni bulaştırdığın yetmedi mi?" Simay'a doğru birkaç adım attı. "Neden yaptığını anlatacaksın bana! Hemen!"
Simay başını kaldıramadı, gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.
"Ben seni kurta-"
"Onu değil!"
Simay irkilerek geri çekilince Rüzgar gözlerini kapatıp sakinleşmek için bir süre bekledi. Sevgi Hanım da bağrışları duyunca kapıyı aralamıştı ve onları izliyordu lâkin çocukları onu fark etmeyecek kadar dalgınlardı.
"Onu değil." dedi Rüzgar, bu sefer daha sakin bir ses tonuyla, kelimeleri tek tek vurgulayarak devam etti. "Yağmur'a bunu niye yaptın Simay?"
"Söyleyemem."
Rüzgar ilk kez Simay'ın ağlayışlarını görmezden geldi, kollarından tutup yüzüne bakmasını sağladı.
"Simay, beni delirtme! Anlat, neden yaptın?"
Simay ağlamaktan nefes nefese kalmıştı. Başını korkuyla iki yana salladı.
"Çok kızarsın." diye mırıldandı. "Korkuyorum, söyleyemem."
Rüzgar gözlerini kapatıp başını önüne eğdi. Çıkmazda gibiydi, ne yapacağını bilemiyordu. Artık bütün bu yaşananlara tahammül edemiyordu. O böyle biri değildi, kardeşini korumak için kendisine yabancılaşmıştı.
"Simay," diye mırıldandı. "Yağmur bunu hak etmedi. Ona bunu neden yaptın? Lütf-"
"Eğlenecektik." Rüzgar'ın gözleri kısıldı, Simay nemli gözlerini kaldırıp ona baktı. "Sadece biraz eğlenecektik. Uzamayacaktı bile bu kadar..."
Simay konuşmaya devam ederken Rüzgar ellerini onun kollarından çekti. Şok içindeydi, duymadı bile geri kalanını. Bakışları zemine kaydı, başını elleri arasına alıp nefes almaya çalıştı. Görünmeyen çırpınışları ona yetmiyordu, boğuluyordu. Birkaç dakika geçti, Rüzgar duyduklarını sindirmeye çalıştı lâkin beceremedi.
Geçip yatağına oturdu, annesini gördü fakat umursayacak kadar iyi değildi. Aslında ona anlatacak gücü olmadığı için içten içe duymasını da istiyordu. Dizlerine yaslandı, ellerini birbirine kenetledi ve duvara odaklandı.
"Kiminle?"
"Ne?"
"Eğlenecektik dedin," Rüzgar bakışlarını duvardan bir an bile ayırmıyordu. "Kiminle?"
"Anıl."
Rüzgar'ın bakışları anında solunda duran Simay'ı buldu.
"Anıl?"
Simay gözyaşlarını sildi, yerine yenileri eklendi. Ağır hareketlerle geçip abisinin yanına oturdu. O sırada Sevgi hanım da görünmemek için geriye çekildi. Simay başını önüne eğip elleriyle oynamaya başladı.
"Onlara ayak uydurabildiğimi göstermek istedim." Sesi titriyordu. "Beni sever diye düşündüm..."
"Simay, sen ne anlatıyorsun?"
"Ezik olmadığımı görsünler istedim, sürekli onlara rezil oluyordum. Kendimi kanıtlamak istedim."
Rüzgar dolu gözleri irice açıldı.
"Ben senin, hayatındaki ergenlerle eğlenmek için oynadığın ergence bir oyun için mi Yağmur'a bunları yaptım?"
"Özür dilerim." dedi Simay gözyaşları içinde.
"Özür falan dileme benden. Senin yaşın kaç ya?" Rüzgar tüm vücuduyla ona döndü kolunu tutarak yüzüne bakması için sarstı. "Anıl kim?" Sesini yükselterek yineledi. "Anıl kim?!"
Simay sadece ağladı. Ne bir cevap verebildi ne de mantıklı bir açıklama yapabildi.
"Konuşsana!"
"Abi, çok pişmanım. Ben olayların buraya gelebileceğini düşünemedim. Biraz eğlenecektik sadece. Ben Anıl'a uzatmayalım dedim ama o devam etmem için ısrar etti. Böyle olacağını tahmin edemedim."
"Sen kimlere bulaştın ya? Senin ders çalışman gerekirken sen nelerle uğraşıyorsun?" Rüzgar önüne döndü, öfkeden çıldırmak üzereydi. Ellerini saçlarından geçirdi, Simay'ı daha önce konuşturmadığı için pişmanlığı daha fazla arttı. Elaları zemindeydi. "Sen benim kardeşim olamazsın."
Simay'ın ağlayışları durdu, irice açılmış gözleri abisini buldu. Dakikalar sonra ilk kez çekinmeden doğrudan ona bakıyordu.
"Abi?"
"Telefonunu ver Simay." Gözlerini zeminden ayırdı.
"Ama-"
"Telefonunu ver dedim!"
Sevgi Hanım onların görüş hizalarına girdi ama hâlâ tepkisizdi çünkü o da şok içindeydi.
"Anne?" dedi Simay ağlayarak, ondan medet umuyordu lâkin annesi hiçbir şey demedi.
"Simay!"
Simay ona daha fazla itiraz edemeyeceğini anladı, titreyen eliyle pantalonunun cebinden telefonunu çıkarıp Rüzgar'a uzattı ve abisi bir an bile tereddüt etmeden sertçe çekip aldı telefonu.
"Eve gidince bilgisayarını da kaldıracağım. Hatta tüm sosyal medya hesaplarını kapatacağım. Bitti Simay, anladın mı? Bitti." Elindeki telefonu salladı. "Şifresi ne bunun?"
"Abi, böyle yapma... Böyle davranma bana."
Rüzgar Simay'a hiçbir zaman kıyamazdı fakat şu an sakinleşemiyordu. Tüm hayatı, tüm çabaları üzerine yıkılmış gibiydi. İyi bir abi olamamanın verdiği pişmanlık ve Yağmur'a yaptıklarının pişmanlığı arasında eziliyordu.
Yağmur'un karşısına geçip ne diyecekti? Tek bir tane mantıklı açıklaması yoktu. Yağmur'un inandığı her şeyi darmadağın etmek zorundaydı ve bunu yapmak istemiyordu. Buna cesareti yoktu. Buna gücü de yoktu. Kendi vicdan azabını bile kaldırabilirdi lâkin gözleri önünde Yağmur'un acı çekmesini kaldıramazdı. Ona o acıyı çektiren olmayı kaldıramazdı.
"Sen bundan daha iyi bir tavrı hak etmiyorsun Simay." dedi acıyla, "Ben artık seni tanıyamıyorum ve uzun süre yüzünü bile görmek istemiyorum."
Rüzgar yataktan destek alarak ayaklandı ve odadan çıkmaya yeltendi. Ama annesi önüne geçerek onu durdurdu.
"Biriniz bana neler olduğunu açık açık anlatacak mı?" diye sordu, kelimeleri tane tane sıralayarak.
"Kızına sor anne, anlatsın sana ne haltlar yediğini."
"Rüzgar, kendine gelir misin artık oğlum? Sen Simay'la böyle konuşmazdın. Sen kimseyle böyle konuşmazdın."
"O, Simay beni kullanarak yapayalnız bir kızın duygularıyla oynamadan önceydi."
Sevgi hanımın kaşları havalandı, aralarında geçen konuşmaları dinlemişti fakat yanlış anlamış olmayı diliyordu.
"Geç otur şuraya."
"Anne," Rüzgar gözlerini kapatıp nefeslendi. "Ben hava almak istiyorum. Kafamı toparlamalıyım."
"Geç otur şuraya dedim!"
Rüzgar'ın bu tartışmayı uzatacak hâli kalmamıştı, annesinin dediğini yaptı. Geriye dönüp hâlâ ağlamaya devam eden Simay'ın yanına oturdu.
"Şimdi anlatın. Neler oluyor?"
Rüzgar saklamak istemedi. Tereddütleri ayaklarına dolanmış olsa da artık bu yükü tek başına taşımak onu yorgun düşürmüştü. Zaten annesi hemen hemen her şeyi duymuştu, anlatmakta bir sakınca yoktu.
Sevgi Hanım ayakta dikilmiş onlardan bir cevap beklerken Rüzgar'ın bakışları kardeşine kaydı. Onun anlatmak gibi bir niyeti olup olmadığını anlamaya çalıştı. Onun konuşmayacağını anlayınca boğazını temizledi ve duraksamaların, kekelemelerin, yoğun duyguların eşliğiyle tüm hikâyeyi annesine anlattı.
Kadın bir süre susmayı tercih etti. Duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Şaşkındı. Çok şaşkındı. Ama onun kendisini kaybetme gibi bir lüksü yoktu. Anneydi o. Kendisini kaybedemezdi. Hızlı düşünmek ve hızlı kararlar vermek zorundaydı. Çalışma masasının yanında duran sandalyeyi çekip oturdu. Birkaç saniye daha bekledikten sonra derin bir nefes alıp Simay'a bakarak sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
"Bu konuyu seninle daha detaylı konuşacağız Simay. Hatta..." Simay gözlerini annesine dikti ama annesi de alacağı tepkiyi tahmin ettiği için zorlanıyordu. "Hatta bir doktor ayarlayacağız ve terapi göreceksin."
"Ne?"
Simay şaşkındı, Rüzgar da en az Simay kadar şaşkındı.
"Duydun Simay. Haftada bir seans sadece, sana iyi geleceğine eminim."
Simay telaşla ayaklandı.
"Hayır!" Sevgi Hanım başını kaldırıp bakmadı bile, sadece dinliyordu. "Anne! Anne, dalga geçerler." Annesinin önünde, dizlerinin üzerine oturdu. Ellerini Sevgi Hanımın dizlerinin üstüne koydu ve yalvaran gözlerini ona dikti. "Anne lütfen, herkes dalga geçer. Deli diyecekler, istemiyorum! Yine dalga geçecekler, istemiyorum."
Başını iki yana salladı, ayaklanıp iki adımda Rüzgar'ın yanına gitti. Onun elinden telefonu aldı, telefonu açacakken telefon titreyen ellerinin arasından kayıp yere düştü. Simay yere oturdu, tekrar telefonu aldı ve telefonu açtı. Rüzgar da Sevgi Hanım da anlamak ister gibi onu izliyorlardı.
"Bakın," Simay telefonun ekranını Rüzgar'a çevirdi. "Bak abi, sosyal medyaları kapatıyorum." Ekranı annesine gösterdi. "Anne bak, kapatıyorum." Tekrar telefonu kendisine çevirdi ve hesaplarını kapatırken bir yandan da delirmiş gibi başını iki yana sallayarak aynı şeyleri tekrarlıyordu. "Terapi yok, gitmeyeceğim. Hesapları kapattım. Gitmeyeceğim."
Rüzgar endişenin izlerini taşıyan elalarını bu sefer de annesine doğrulttu. Annesi bir tepki vermeyince dayanamayarak yataktan inip Simay'ın yanına çöktü.
"Abiciğim?" Simay durmayınca Rüzgar onun telefonunu çekip aldı ve kenara bıraktı. Daha sonra kardeşinin yüzünü avuçladı. "Sakin ol."
"Abi, terapiye gidemem... Dalga geçerler."
"Kimse seninle dalga geçemez Simay, kendine gel artık."
"Olmaz." diyerek abisini itip ayağa kalktı Simay, odadan koşar adımlarla çıkacakken bu sefer onu annesi durdurdu.
"Simay, sadece bir terapi. Haftada bir kere doktorla konuşacaksın. Senin yaşlarındayken Rüzgar'ı da gönderdik. Sadece o yaşları daha kolay atlatabilmesi için. Baban izin verseydi zaten seni de gönderecektim, bu yaptıkların için değil kızım."
Simay başını yana yatırdı.
"Anne, lütfen..."
Sevgi Hanım kızının ellerini tuttu.
"Bak Simay, terapiye gitmek ayıp bir şey değil. Ama yine de eğer sen istemezsen kimseye söylemeyiz. Bana güven, sana çok iyi gelecek."
Simay omuzlarını düşürerek geçip yatağa oturdu, ağlamaktan gözleri şişmişti.
"İstemiyorum."
Rüzgar üzgün bakışlarını ondan ayırmadan yerden kalkıp yanına oturdu.
"Çocuktum, hasta olmuştum. İğne yapılması gerekiyordu, kabul etmemiştim. Korkuyordum çünkü."
Simay gözyaşlarına aldırış etmeden güldü, yerdeki halının desenlerini inceliyordu.
"Ve hasta olduğunda huysuz olursun." Abisi de gülümseyerek onu onayladı. "Bana bulaşır diye yanına gelmeme izin vermiyorlardı."
"Evet." Gözleri dolduğu için Rüzgar yutkundu. "Beni iğne olmam için kapının ardında durup sen ikna etmiştin, hatırlıyor musun?"
Simay başını salladı.
"İyileşmeliydin çünkü yanına gelemiyordum."
Rüzgar yutkundu ve kardeşinin elini tuttu.
"Senin için o iğneyi kabul ettim. Ve şimdi sen de benim için doktorla konuşmayı kabul edeceksin Simay. Çünkü şimdi de ben senin yanına gelemiyorum."
Simay abisinin dolu gözlerine odaklandı.
"O iğne," dedi acıyla. Burnunu çekti. "Canını çok acıtmış mıydı?"
"Korktuğum kadar değil."
Simay yutkundu.
"Peki eğer kabul edersem, beni affedecek misin?"
Ve bu soru Rüzgar'ın dudaklarına buruk bir tebessüm çizdi.
"Affedeceğim."
Simay ağlamamak için gülümsemeye çalıştı ve başını onaylar anlamda salladı.
"Tamam." diye fısıldadı, hemen abisinin göğsüne sokuldu.
Rüzgar anında kollarını ona sarıp saçlarından öptü. Onlara bir süre zaman tanıdıktan sonra Sevgi Hanım Simay'ın omzuna dokundu.
"Anneciğim, odana gidip biraz dinlen. Sonra yine konuşuruz."
Simay onu onayladı, ağlamaktan başı ağrıyordu ve tüm gücü tükenmiş gibiydi. Yavaş hareketlerle onların yanında ayrıldı. Sevgi Hanım'la göz göze geldiği an Rüzgar gözlerini kaçırdı.
"Simay'ı anlayabiliyorum. Yaşı gereği çevresi onu kolaylıkla manipüle edebiliyor. Bizim hatamız. Senin yanında kalmak istediğinde kabul etmemeliydik. Yanımdayken onu gözlemleyebilirdim. Yanlış yaptım, bu dönemde benden uzaklaşmasına izin verdim." Rüzgar bakışlarını annesine doğru kaldırdı. "Peki ya sana ne demeli?"
"Anne, bütün bunları ben her gün vicdanımdan duyuyorum zaten. Farkındayım, hata yaptım."
"Ve beni çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattın. Ben senin nahif olduğunu sanıyordum, kalbindeki iyiliği koruduğumu sanıyordum. Birinin duygularıyla oynamak ne demek? Birini bu şekilde kandırmak ne demek Rüzgar? Sana yakışıyor mu?"
"Anne, her şey çok ani gelişti. Ben o gün mutlu uyanmıştım, Simay'la birlikte buraya gelecektik. Planlarımız vardı. Kapıyı açınca onu gördüm, bana seslendi." Acıyla gülümsedi, gözleri belirsiz bir noktaya dalmıştı. "Çok güzeldi..."
Tekrar annesine baktı.
"O an onun sadece beni üniversiteden tanıdığını söylemesini istedim. Öyle de olacaktı. Başka bir ihtimal yoktu, öyle tahmin etmiştim. Sonra bir anda Simay geldi, beni içeri götürdü, her şeyi anlattı. Yağmur'un beni sevgilisi sandığını söyledi anne." Boğularak anlatıyordu.
"Zamanım yoktu, hızlı düşünmek zorundaydım. Karar vermeliydim, zamanım yoktu. Bir yandan Simay ağlıyor, bir yandan Yağmur kapıyı durmadan çalıyor, benden bir şeyler bekliyorlar, ben zaten çok şaşırmıştım..." Derin bir iç çekti. "O kapıyı açıp oyuna dahil olduğum anda pişman oldum ben zaten ama yapamadım, gerçeği açıklayamadım."
Sevgi Hanım hâlâ sindirememişti duyduklarını.
"Senin Simay'ın hatalarının üzerini örtmen değil, düzeltmen gerekirdi. Sense gittin onun yaptığı hataya ortak oldun."
"Özür-"
"Benden mi oğlum? Benden mi özür diliyorsun?"
"Anne, yapma bunu." Rüzgar annesinin gözleri önünde resmen kıvranıyordu. "Zaten vicdan azabı çekiyorum, yapma. Söylemek istemedim mi sanıyorsun?" Gözlerinde biriken yaşları dayanamayarak özgür bıraktı. "Denedim. Defalarca dilimin ucuna geldi. Ama yapamadım. Ayrılmak istedim, bu şekilde konu kapanır diye düşündüm. O da olmadı. Öyle baktı ki kıyamadım, yapamadım." Rüzgar dirseklerini dizlerine yaslayıp yüzünü ellerine gömdü. Ağlayışı şiddetlendi. "Yapamıyorum!"
Sevgi Hanım oğlunu acıyan gözlerle izledi. Bir süre sadece izledi, sonra ayaklandı ve oğlunun yanına geçti. Ellerini omuzlarına koydu ve oğlunu çekip göğsüne bastırdı. Yüzünü okşadı, sırtını okşadı, saçlarını okşadı, başını eğip saçlarından öptü.
"Anne, kendimden nefret ediyorum." Sevgi Hanım sessiz kaldı. "O gün bana sarıldı, ilk geldiği gün... Ben sarılamadım, çünkü hak etmiyordum. Ona dokunmaya hakkım yoktu, ona sarılmaya bile hakkım yoktu... Öyle utandı ki anne, ben kendimden nefret ettim."
Annesi geriye çekildi ve oğlunun yüzünü avuçlayıp gözyaşlarını sildi.
"Anneciğim, her şeyi anlatmak zorundasın. Daha fazla uzatamazsın."
"Anne-"
"Oğlum!" diyerek Sevgi Hanım oğlunun itiraz için araladığı dudaklarını geri kapatmasına neden oldu. "O kız-"
"Yağmur."
Sevgi hanım gülümsedi.
"Yağmur sana daha fazla alışırsa ne olur, hiç düşündün mü? Güvenip yaslandığın duvarın üzerine yıkılması ne demek, hiç düşündün mü? Yağmur'un enkazı mı olmak istiyorsun?"
"Ben sadec-"
"Sen sadece Yağmur'un üzerine devrileceğini bildiğin bir binayı her geçen bir kat daha yükseltiyorsun... Artık bu oyun bitmek zorunda."
"Çok çılgınca biliyorum ama söylemesem? Böyle devam etsek ve bu sonsuza kadar sürse?"
Sevgi Hanımın tek kaşı kalktı.
"Bir terapi de sana ayarlayalım istersen oğlum?"
"Anne, anlamıyorsun. Kalbini elime alıp paramparça etmemi bekliyorsun, ben ona bunu nasıl yapayım?"
"Daha fazla alışmasını mı istiyorsun?"
"Ya ben alıştıysam?"
"Ne?"
Rüzgar önüne döndü.
"Hiç."
Sevgi Hanım hiç tereddüt etmeden o soruyu sordu.
"Sen Yağmur'u seviyor musun yoksa?"
Rüzgar afalladı, bu soruyu duymayı beklemiyordu. Cevabını bilmediği bir soruydu, onu düşündürecek bir soruydu.
"Sadece onu kaybetmek istemiyorum." dedi sessizce. "Eğer öğrenirse bir daha affetmeyecek beni."
Sevgi Hanım üzerinde durmadı çünkü o da farkındaydı, şayet Rüzgar'ın böyle bir itirafı varsa muhatabı ilk önce kendisi olmalıydı.
"Ama söylemek zorundasın." diyerek asıl konuya döndü annesi. "Bir yalanın üzerinde mutlu kalamazsın. Eninde sonunda ayaklarına dolanır, düşersin."
Başını iki yana salladı Rüzgar. "Belki bir gün." Ayağa kalkmaya yeltendi, annesi koluna dokununca durup ona baktı.
"Oğlum," Sevgi Hanım için de zordu bunu yapmak lâkin göz yumamazdı. Çocuklarına hata olduğunu söylediği şeyi o da yapamazdı. "İki gün."
Rüzgar anlam veremedi ve annesinin açıklamasını bekledi.
"Sadece iki günün var." Başını dikleştirdi. "Eğer Yağmur'a gerçekleri anlatmazsan ben anlatacağım."
Rüzgar'ın kaşları düz çizgi hâlini aldı, dudakları aralandı. Bir an için boşlukta süzülüyor gibi hissetti, oturduğu yerden kayıp düşmemek için kendini kastı.
"Anne?"
"Üzgünüm oğlum..."
"Anne, hazır değilim." diye isyan etti. "Benden bunu isteyemezsin."
Oğlunun çaresizliği Sevgi Hanımı da darmadağın etti.
"Hiçbir şeyden haberi olmayan masum birine bunu yapmana da izin veremem oğlum." Elini oğlunun sırtına koydu, diğer eli de kolundaydı. "Hem belki her şey daha güzel olur. Zamanla affeder seni ve siz de artık gerçek bir şeyler yaşamak için adımlar atarsınız."
"Bu imkânsız."
"İmkânsız kelimesi şu an senin gerçekleri söylememek için kaçıp sığındığın bir bahane sadece Rüzgar. Eğer doğru adımlar atmaya karar verirsen, ilk önce bunu kendine itiraf etmekle başla."
Rüzgar annesine beklentiyle baktı, vazgeçmesini bekliyordu. "Böyle bir şey istememeliydim" demesini bekliyordu fakat akıp giden saniyeler nafileydi. Annesi doğru olanı yapıyordu ve hiçbir bekleyiş onun bu kararını değiştirmeyecekti. Rüzgar hüzne esir olan bakışlarını ondan ayırıp önüne döndü, annesine kırgındı, kardeşine kırgındı, onu bu çaresizliğe iten herkese ve en çok da kendisine kırgındı.
"Oğlum," Sevgi Hanım da üzgündü, oğlunun ona kırılmasını istemiyordu. "Beni anlamalısın. Seni az önce Simay'ın hatasını düzeltmek yerine üstünü kapattığın için yargıladım. Şimdi benden senin yanlışına göz yummamı nasıl beklersin?"
Rüzgar daha fazla ağlamamak için dişlerini sıktı, annesine bakmadı. İki eliyle yataktan destek alarak ayağa kalktı, paytak adımlarla kapıya doğru yürüdü. Annesi hemen ardından kalkıp oğlunu durdurdu ve ona sıkıca sarıldı. Elini saçlarına daldırdı, kokladı, öptü. Oğlunun, sarılmasına karşılık vermesi de Sevgi Hanım'ın beklentisiydi lâkin onun da bekleyişi boşa çıktı.
"Özür dilerim bi'tanem... Bir gün bana bunun için teşekkür edeceğinden emin olmasam seni buna zorlamazdım."
Rüzgar geriye çekildi ve annesinin gözlerine bir saniye bile bakmadan yalpalayan adımlarla önce odadan çıktı sonra merdivenleri indi, ardından da kendisini evden dışarıya attı. Dışarı çıkar çıkmaz eğilip ellerini dizleriyle birleştirdi ve derin nefesler almaya başladı. Boğuluyordu. Boğuşmak zorunda kaldığı vicdan azabı ve ondan doğan çaresizlik onu yenmek üzereydi.
Artık dayanamıyordu. Boğazına kadar yalana batmış gibi hissediyordu. Ne anlatmaya cesareti vardı ne de bu sırrı saklamaya sabrı kalmıştı. Yorgundu, daha önce hiç yorulmadığı kadar yorgun ve güçsüzdü.
Doğruldu ve yine tökezleyerek arka bahçeye doğru yürüdü. Çocukluğuna gitti, çocukken ne zaman korksa kaçıp girdiği yeşil renkli sığınağına. Önce kendisini iri koltuğa attı, sonra eğilip sehpada duran mumları yaktı ve uzanıp onları izlemeye daldı. Zihnindeyse bambaşka bir evrene gitmişti, imkânsız olduğuna inandığı bir zaman dilimine.
Gerçekleri anlattığı bir ân'a. Bu sırra teslim olduğu ilk günden beri kafasında sürekli o ân'ı kurguluyordu. Yağmur'a gerçekleri anlattığını ve onun vereceği tepkiyi düşünüyordu, sonra anlatma cesaretini tamamen kaybediyordu. Yine düşünmek istedi, yine aynı şeyi kurgulamak istedi lâkin telefonunun odaya dolan melodisi onu bu senaryonun ellerinden aldı.
Rüzgar telefonu açmak istemedi. Simay'la hesaplaşmıştı, annesiyle de öyle. Sıra kendisindeydi, kendisiyle de yüzleşmeliydi ve bunu hiçbir şeyin bölmesini istemiyordu. Telefonu kapatmak için eline aldığında arayanın Yağmur olduğunu gördü ve hızlı hareketlerle doğrulup kendisini toparladı.
Eliyle saçını taramaya çalıştı ama başarısız oldu, gözlerini sildi, üzerindekilere baktı sonra ne yaptığına dair ani bir farkındalık yaşadı ve kaşlarını çatıp gözlerini kapattı. Birkaç saniye öylece durup ne yaptığını sorguladı. Daha fazla Yağmur'u bekletmemek için kendisini yargılama faslını sonraya bırakıp telefonu açtı. Açarken içinden geçen tek bir keşke vardı. Yağmur'a ihtiyacı vardı ve bu keşke onunla ilgiliydi.
Sadece birkaç dakika sonra Yağmur'a adresi gönderirken buldu kendisini. Yağmur'a gel demesine gerek kalmamıştı, iyi olmadığını anlaması gelmesi için yeterli bir sebep olmuştu. Rüzgar şaşkındı. Hem şaşkın hem mutlu hem de üzgün. Yağmur'un bu tavırları ona kendisini daha da suçlu hissettiriyordu. Yağmur'un saf sevgisi onun boğazını sıkıyordu. Buna rağmen burukça gülümsedi. Çünkü Yağmur yanına geliyordu. Tebessümü söndü.
Yağmur yanına geliyordu ama belki de son kez.
Yağmur yanına geliyordu, belki değil, son kez.
___
Yağmur'un anlatımıyla.
_
Bu derin dalgınlığının sebebi neydi? Geldiğimden beri gözlerini mumdan ayırmamış sadece düşünüyordu ve ben onu, aklından geçenleri merak ediyordum. Sadece birkaç saat içerisinde neler yaşanmış olabilirdi? Ailesi de iyiydi, o zaman sorun neydi?
Beklemek istiyordum. Ona zaman tanımak istiyordum fakat sabırsızdım. Elimi, koltuğa yasladığı elinin üzerine koydum, anında bana döndü.
"Neyin var?
"Anlatacağım." Hüzünle gülümsedi. "Ama şu an anlatmaya değil, sana ihtiyacım var... Bana böyle bakmana." Gözlerinde biriken yaşların parıltısını gördüm. "Bunu özleyeceğim."
Kaşlarım çatıldı.
"Neyi?"
"Bana böyle bakmanı."
Başımı omzuma yatırıp gülümsedim ve elimi kaldırıp yanağına dokundum. Biraz daha yanına yaklaşıp elimi yeni çıkmaya başlayan sakallarının üzerinde gezdirdim.
"Özlemene izin vereceğimi sanmıyorum."
"Keşke."
Gözlerini kapattı, gözünden bir damla yaş süzülüp yanağında dolaştırdığım elime düştü. Hüzün anında kahvelerimde yerini alırken Rüzgar başını eğdi ve alnını alnıma yasladı, gözleri hâlâ kapalıydı.
"Rüzgar," diye fısıldadım, aramızdaki yakınlık benim de gözlerimi kapatmama neden oldu. "İzin vermeyeceğim." Gözlerimi açtım, bana bakan elalarını gördüm. "Beni özlemene izin vermeyeceğim."
Hiçbir şey söylemedi, yüzlerimizin arasındaki mesafe biraz daha azaldı. Başımı hafifçe kaldırdım, burnum önce burnuna dokundu, sonra yanağına. Kalbimin hızına dayanamayıp gözlerimi tekrar kapattım. Heyecandan ellerim buz tutmuştu, nefes bile alamıyordum. Ama yine de ona çekiliyor gibi hissediyordum. Dudaklarımız birbirine değecekken Rüzgar yanağındaki elimi tuttu, gözlerim aralandığında usulca geriye çekildiğini gördüm.
Kaşları çatıktı, bakışlarının yönünü değiştirip başını önüne eğdi, elimi bıraktı. Anlam veremeyerek sessizce izledim onu, neden bir anda benden uzaklaşmıştı? Ellerini iki yanına salarak koltuğa yasladı, derin bir nefes verdi.
"Ben," diye mırıldandı, yüzüme bakamıyordu. "Çok özür dilerim."
Gözlerim kısılırken yüzüm hafiften sağa doğru kaydı. Dile getiremediğim sorularımı ifadem haykırıyordu, başını çevirip bana baktı elalarına yayılan yoğun bir pişmanlık duygusuyla.
"Yağmur... Benim sana anlatmam gereken şeyler var."
Yalanın resmini çizmemi isteseler bir zincir şeklinde yansıtırdım onu kâğıda. Çünkü bana göre her yalan birer zincirdi. Peşi sıra dizilen, ardı arkası kesilmeyen, insanın elini kolunu bağlayan yalanlar...
Rüzgar son cümlesinden sonra sustu. Belki de cesaretini topluyordu ama onun cesaretsizliği gözlerinden geçen ifadelere hislerimin tercüman olmasını engellemiyordu. Hislerim bana, az sonra yalanlama bir kazaya kurban gideceğimi söylüyordu ve bu şekilde kalbime dolanan yalanların da kırılacağını.
Oysa ne hislerim biliyordu etrafımı saran zincirlerden kurtulmak istemediğimi ne de Rüzgar.
Bazı insanlar ona söylenen yalanları severdi.
Bazı insanlar, prangalarına âşıktı.
---