Buzdolabına bakarken almam gereken şeyi unuttuğum için kaç dakikamı harcadım bilmiyorum. Gerisin geri dolabı kapatırken kapağın arkasından çıkan Nur ile irkildim.

-Sen gece uyumadın mı? diye zebani gibi ortaya çıkmıştı. -Kızım sen yarı zamanlı zombilik mi yapıyorsun? Aniden çıkmasana! Kalbimi tutup geri çekilirken o dolaptan almam gereken yumurtaları alıp bana uzattı. - Yakında uykusuzluktan zeka geriliği yaşayacaksın hala dalga peşindesin. Üstelik bugün işinin ilk günü ve sırf kabus gördüğün için uyumuyorsun. Uzman doktorlarla görüş diyorum görüşmüyorsun, gel bari bana anlat diyorum o da yok. Ne ota geliyorsun ne arpaya! dedi sinirle. Eğer kim olduğunu bilmesem bıçağı eline aldığı an korkup kaçabilirdim. Ama o Nur'du, karıncayı ezse ağlardı bu zeki. Sinirli bir civciv gibi ortalıkta bıçakla bir ileri bir geri yürümeye başladı. Bir yandan söyleniyor bir yandan da elindeki bıçağı bana doğru sallıyordu. Yavaşça elindeki bıçağı alıp sandalyeye oturttum. Almazsam kesin sebzeler yerine beni doğrardı. Kıyamazdı gerçi ama belli de olmazdı. -Kızmasana angry birdim. Bak sen dedin bugün işteki ilk günüm az beni güldürsene uykum dağılsın, dedim. Bana göre cilveli olan hareketlerim ona komik gelmiş olacak ki dudaklarını gülmemek için sıkıyordu. Tatlı ama bir katili anımsatan gülümseyişi ile bana baktı. - Bu seferlik seni öldürmeyeceğim, dedi sonunda gülerek. Ardından elindeki telefonu bana doğrulttu. - Ama sen işe geç kalıyorsun, dedi. Bu şeytani gülüş, bu ani sakinleşme. Anlamam lazımdı. - Ulan sarı civciv oyaladın beni, dedim. Tezgaha alelacele bıçağı bırakıp kendimi odama attım. Akşam uyumadığım boş vakti kıyafet seçmeye ve çanta hazırlamaya ayırdığım için bir kere daha kendimi tebrik edip hızla hazırlandım. Tam aynı hızda kendimi de dışarı atıcaktım ki kolumdan tutan Nur ile durdum. - Kahvaltı yapamadın bari şu sandiviçi otobüste giderken ye. Seninkiler kadar güzel olmasa da idare eder, dedi ve poşeti elime tutuşturdu. Evli çiftlere olan benzerliğimize sırıtmadan edemedim. - Sağol hatunum. Senin elinden zehir olsa yerim. Eve tez dönerim merak etme, dedim sesimi kalınlaştırarak. Öpmek için uzanmıştım ki fırsat vermeden beni kapı dışı etmişti bile. Geç kalmanın acelesiyle durağa varmıştım ki otobüs de benimle birlikte durağa gelmiş sevincime sevinç katmıştı. Yolu tam bilmediğim için şoför abiye yol sormak için yolcuların binmesini bekledim. - Abi Hisar-ı Ali otelinin önünden geçiyor musunuz? Şoför abi ağır hareketlerle bana döndü. - Hayır bacım, karşıdan gelen arabaya binmen lazım, dedi. - Anladım abi saol, dedim. Tüm sevincim biryerlerimde patlamıştı. Otobüs gözümün önünde ilerlerken arkasından öylece izlemek zorunda kalmıştım. ''Düzgün araştırmaszan öyle salak gibi bakakalırsın'' dedim kendime kızarak. Şimdi düşün kalın kafalı yakında ne yaya geçidi var ne de üst geçit ne yapıcaz. Son çare gelişine koşmaya hazırlandım. Karşıya geçmek için etrafıma baktım. Gelen giden yoktu. Araba yoksa tehdit yok dedim ve kendimi yola attım. Hızla koşarak karşıya geçiyordum ki bir anda sessiz caddeyi gürültüyle sarsan korna sesi ve derinden gelen fren sesi ile yere yığılmıştım. Daha kendime gelemeden yanımdan hızla geçen arabayla bana çarpan kişinin kaçtığını fark etmiştim. Genç biri olmalıydı, umursamaz ya da korkak. Yanlız bir şekilde burada ölürdüm belki. Hep bunu istememişmiydim zaten. Ardından gelen ayak sesi kalbimi rahatlatmıştı. Yüzümde hissettiğim sıcak eller hala yaşıyorsun diyordu. Yanıma gelen adam telaşla bana sesleniyordu. - Hanımefendi iyi misiniz? Dedi. Endişeli halini geçirmek için konuşmak istedim ama sesim bir türlü çıkmıyordu. Ardından birkaç ayak sesi ve Nur'un endişeli sesi geldi kulaklarıma. - Vera! Sana ne oldu böyle? Gözlerimi açsam ağladığını görecektim. Sümüklerini sağa sola saçıyordur kesin. '' İyiyim sümüklü civciv,'' demek istedim ama açamayacak kadar çok başım ağrıyordu. Uyumak istiyordum. Ardından yine o adamın telaşlı sesini duydum. - Merak etmeyin ambulansı aradım hemen gelirler, dedi. Kimdi bu adam. Tanıdığımı sanmıyordum bu sesi duyan kimse unutamazdı çünkü. Yoksa uykudan mıydı? Uyumalıyım belki de. Uyu... Ma.. Lıyım... ****** - Anneeee!!! dedim elimi boşluğa uzatarak. Kalbim sıkışmıştı, tekrar tekrar aynı şeyleri görmek isyemiyordum. Rüyamda bile onu kurtaramıyordum. Ama önce gerçekliğe dönmeliydim. Harbi nerdeydim ben? Ne olmuştu? - H*ss*kt*r! En son yaşadıklarım gözümün önüne gelirken içten gelen küfüre hakim olamamıştım. Mal gibi gelen arabayı görmemiş sinek gibi yapışmıştım yola. Yaptığım benzetmeye sanki kaza yapan salak ben değilmişim güldüm. Etrafa bakınca hastanede olduğumu anlamamak için salak olmak gerekirdi. Oda oldukça sessiz ve ilaç kokuyordu. Oda da kimse yok gibi gözükse de aslında biri daha vardı. Sağ elimin üstünde uyuyan yakışıklı bir adam. Filmlerde bunun için çığlık atarlardı sanırım ama ben atmyıcam. Yani ne gerek var adam yakışıklı sonuçta. Hem o kadar huzurlu uyuyordu ki bozmak istememiştim. Neden baş ucumda uyuduğu da muamma. Acaba uyurken adam mı tavlamıştım haberim yok. Uyur tavlar mıyım ben? İşte bu kadar cazibeli olmak da zararlıydı. Yandan bakınca baya yakışıklıydı. Yakışıklı yüzü o kadar masumdu ki beğenmemek zordu. Mis gibi de kokuyordu. Kokusu insanı ona çekiyordu. Adamın yüzüne o kadar dalmıştım ki o gözlerini kocaman açınca ilk başta şaşkınlıktan geri çekilememiştim. O yakışıklı, tatlı adamın uyurkenki masumiyeti yok olmuştu. Bana tuhaf tuhaf bakarken elimi çekmek için asıldım. Gözleri ellerimizi görünce sıkıca kavradığı parmaklarını çözdü. Yüzünde anlaşılmaz bir ifade vardı rahatlama, gerginlik ya da anlayamadığım başka bir his. Aniden elimi bırakmasıyla etrafı soğuk hava esir alırken üşüdüğümü hissediyordum. Sadece elim değil kalbimde üşümüştü sanki. Etraftaki gergin havayı hissetmiş olucak ki odaya aniden dalan arkadaşım ile odağımı yakışıklı adamdan çekebilmiştim. - Uyanmışsın, dedi neşeyle. Ben kaza yaptım bu eşşek sırıtıyor. Sırıtarak ikimize bakıyordu. - Neler oldu? Dedim dikkati başka yöne çekmek için. - Ne olacak karşıya geçerken biri sana çarpıp kaçmış. Gerçi sen de kör müsün kızım kocaman arabayı görmücek. Neyse bu beyefendi seni bulmasa zemine yapışmış halde olurdun. Bende evde telefonunu unutmuşsun onu vermek için arkandan geldim. Seni o halde görünce o kadar korktum ki anlatamam, dedi. Geçirdiği ruh değişimleri korkutsada o da korkmuştu belli ki. Korkusu çenesinden belliydi. bıraksam sabaha kadar aynı olayı tüm detayları ile anlatırdı. - Korkma sarı civcivim, kötülere birşey olmaz, dedim gülerek. Hala işin dalgasında olmam Nur'u delirtse de ben bu huyumdan vazgeçemezdim. Eğlenceli kişiliğimi bu halime borçluydum. - Hala dalga geçiyor ya! Az biraz hatalarından ders al, dedi. Omuz silktim. Hatalarımdan ders çıkarıyordum tabi ki ama olmuş olan için de canımı sıkamazdım ya. - Bu arada yardımlarınız için teşekkür ederim, dedim yanımda öylece dikilen adama dönüp. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. - Önemi yok Vera hanım. Siz iyi olun yeter. Ben de gideyim en iyisi iyice dinlenin, dedi. Sesi öyle ihtişamlıydı ki insanı ürperten bir yanı da vardı insanı büyüleyen yanı da. Gitmesin istemiştim. Hemen gidilir miydi canım. O kadar başımda beklemişti. Gitmek için bir iki adım atmıştı ki durdu. Cebinden küçük bir kartvizit çıkardı. - Bir şey olursa lütfen aramaktan çekinmeyin, dedi elime kartviziti tutuşturdu ve bu sefer gerçekten gitti. Tuttuğum nefesimi yavaşça verirken. Nur heyecanla elimden kartı aldı. Ben daha adamın bir anda gitmesini sindirememişken Nur adamın benim için neler yaptığını anlatmaya başlamıştı bile. - Bu adamda birşeyler var vera. Sen uyanana kadar başında bekledi. Her şeyinle ilgilendi. Uyurken bile adam tavlamayı bana da öğretmelisin. İki gündür yanında kalıyor, dedi. Neden? Diye düşündüm. Ama bir cevabım yoktu. Belki sadece yardım etmek istemiştir.

Nur, kartı avucunda sıkarken bakışları dondu. O ismi bir yerden tanıyor gibiydi. Sesi boğuk çıktı. Bu ani sessizliği iyi değildi. - O adam bir mafya, dedi kartı sallarken. - Ben de Prenses Diana, dedim onu alaya alarak. Nerdeyiz biz mafya dizisinde mi? Nur ise tepki vermiyor dalga geçtiğim için bile kızmamıştı. Telefonu almış telaşlı telaşlı bir şeyler yazıyordu. - İnanmıyorsan bak, dedi elime telefonunu tutuşturarak. Uzun uzun başlıkla, son dakika haberleri ve daha bir sürü şey. '' Ülkenin Vigilante Mafyasından Bir Atak Daha'' diye başlayan ve daha biraz önce elimin üstünde uyuyan adamın boy boy fotoğrafları. Yüz benzerliğidir canım. Olabilir mi böyle bir şey? Bir mafya benim başımda 2 gün bekleyecek. Yok daha neler? - Bence yüz... Demiştim ki kelimelerimi ağzıma tepip tükürükler saçarak bağırmaya başlayan arkadaşım ile susmak zorunda kaldım. - Vera bu adam gibi yakışıklı birinin parodisi mi olur! Saçmalama! Dedi. Tükürük içinde kalan yüzümü '' Yarabbi Şükür.'' deyip sildikten sonra tekrar Nur'a döndüm. - Öncelikle saç malanmaz, taranır, deyip soğuk bir espri yaptıktan sonra sanki mantıklı bir şey demişçesine arkama yaslandım. Aslında konuyu değiştirmeye çalışıyordum. Bu mafya işi hoşuma gitmemişti. Zaten başımda bitmek bilmeyen bir sürü bela vardı bir yenisine daha katlanamazdım. Nur ise anlık bir şok dalgasıyla kalakalmıştı. Cümlemi idrak eder etmez iğrenmiş şekilde bana baktı. Ardından karnıma geçirdiği yumruk ile hazırlıksız yakalanmış ve kaçamamıştım. - Ahhh... Ben daha yeni kaza atlattım. Böbreeeemmm! Diye çığrındım. Saf yürekli arkadaşım da bana inanmış olacak ki pişmanlıkla karnıma bakıp bir şeyim olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Kötü olunmaz doğulur taktiğim hep işe yarardı. - Vera çok özür dilerim. Ben unuttum senin kaza yaptığını! Dedi. Biraz daha devam ettirsem hüngür hüngür ağlardı kesin. Daha fazla üzülmesin diye anırarak gülmeye başladım. Olayı algılayınca o otomatik olarak benden uzaklaşmıştı. - Ulan sana acıyanda kabahat, dedi ve tekrar vurmak üzereyken son anda elini çekti. - Ne halin varsa gör, dedi. Bu kızgın hali ne kadar hoşuma gitsede şirinlik yapıp gönlünü almayı da seviyordum. - Kızma cennetteki hurim. Kızma benim şekerparem. Bu gariban da şımarmasın mı? Dedim tatlı tatlı gülerek. - Tamam ben affederim seni sonra da. Senin iş de yalan oldu galiba, dedi. Mükemmel bir konuya parmak basmıştı. Gitmek için yola çıktığım ama yere sümük gibi yapışmamla biten olay yüzünden işe gidememiştim. - Aradılar mı? dedim son bir umut. - Hayır da biri mesaj attı bak istersen. Bakmayı denedim ama şifreni çözemedim. Beynim yetmedi çözmeye, dedi dudak bükerek. Sanırım benim bir dahi olduğumu unutmuştu. Telefonun şifresini açarken dibime girip dahiyane şifreme bakmak için eğildi. 0-0-0-0 şifresini girip mükemmel bir sırıtmayla Nur'a döndüm. O ise yüzü beklediğim gibi değişmiş ve bana değişik bakışlar atıyordu. Eminim o da bu kadar zekice bir kombinasyonu benden beklememişti. Üstün zekamı bir kere daha kanıtladığım için mutlu olup mesajı Nur da duysun diye yüksek sesle okumaya başladım. '' Sayın Vera Çolpan. Kaza geçirdiğinizi duyduk. Geçmiş olsun dileklerimizi iletiriz. İşe kaza sebebiyle gelememeniz hepimizi üzdü. Size 1 haftalık kaza izni verdik. Bir hafta sonra sizi mutfağımıza bekleriz. Hisar-ı Ali Otel Müdürü'' - Vay canına tüm şansını kullandın sanırım, dedi Nur şaşkınlıkla bana bakarak. Gerçekten de kullanmıştım. Ehh... En azından işsiz değilim. Hastane çıkışı doğrudan eve gelmiş öylece birbirimize bakıyorduk. Daha doğrusu ben Nur'a, Nur ise dikkatle bir telefona bir kartvizite bakıyordu. - Aramazsak ayıp olur, dedi Nur. İkna etmek için son kozlarını oynuyordu. En sonunda önündeki kartı alıp çöpe attım. Bu yaptığıma şok olmuş şekilde bakan Nur'u da bırakıp odama çekildim. - Son 50 sefer de söylediğim gibi bela istemiyorum, mafya hiç istemiyorum, dedim. Tek yapmam gereken işe başlayacağım günü dört gözle bekleyecek ve kaza geçirmeden işe gidecektim. ############

Kapıdan adımımı attığım an, üzerimdeki tüm aceleci telaş anında buharlaştı. Otobüs kaçırma, trafikte koşuşturma derdi kalmamıştı; bir hafta boyunca yaralarımı yalamış, tariflerimi ezberlemiştim. Şimdi buradaydım. Otele dışarıdan baktığımda, devasa camları ve koyu çelik iskeletiyle bir gökdelen falan görmüyordum. Gördüğüm şey, altın ve kibrin, aşırı sterilize edilmiş bir güç kulesiydi. Girişteki o gösterişli, stilize edilmiş kemer detayları ve camın arkasından sızan loş ışık, "Biz sadece zenginiz" diye bağırmıyordu; "Biz sadece çok eskiden beri zenginiz ve siz içeri girerken biraz ürperseniz iyi olur," diyordu. Kapıdan geçip lobinin o baskıcı sessizliğine adımımı attığımda, içimde bir yerler buz kesti. Dışarıda trafik vızıldıyor, denizden gelen rüzgar camları dövüyordu ama içeride tam bir ölü sessizliği vardı. Sanki ses yalıtımı değil, ruh yalıtımı yapmışlardı. Yerler koyu renkli, parlak granitti; o kadar cilalıydı ki, yanlış bir adım atsam kayıp düşeceğime ve o mermer zeminin ruhumu da cilalayacağına emindim. "Yarabbi Şükür," diye fısıldadım burnumdan. "Resmen zenginlerin gösterişli 'sessizlik tapınağı' burası. Böyle bir yerde fısıldamadan konuşursan, kesin bir ninja tarafından cezalandırılırsın." Ağzım bir karış açık çevreyi izlerken görevli kız beni tüm düşüncelerimden çıkarmıştı. - Birine mi bakmıştınız? Dedi yüzünden beklenmeyecek bir küçümseme ile. Ne var canım salyalarımı akıta akıta etrafı izlediysem. - Ben bugün işe başlayacaktım, diye konuşmaya başlamıştım ki kız sabırsız ve gıcık şekilde lafımı bölmüştü. - Temizlik için geldiniz sanırım ama geç kaldınız, diyip kolumdan tutup dışarı itti. Ne temizliğinden bahsediyordu bu. Beni temizlikçi mi sanmıştı? Bu kız kendini ne sanıyordu böyle? - Affedersiniz ama ben temizlik işi için gelmedim, diyip kendimi açıklamaya çalışsam da kadın bir türlü beni dinlemiyordu. - Bırakır mısınız kolumu! Diye bağırdım en sonunda. Temizlik yapan insanlara saygım sonsuzdu ama aşağılanmak da bir yere kadardı. Bağırdığım için bize doğru dönen birkaç kişi vardı. Aralarından biri beni görünce gözleri büyüdü ve koşarak yanımıza geldi. İlk günden yaşadığım rezillik yetmiyormuş gibi şimdi bir de otelden kovulacak olmanın siniri ile ne yapacağımı bilemiyordum. Adam telaşla yanıma geldi ve kızın kolumu sıkan elini hızla çözdü. İşte biri daha beni küçümseyecek demiştim ki; - Vera Hanım çok özür dilerim. Arkadaş sizi tanımamış buyrun ben size yardım edeyim, dedi. Bana dedi? Vera Hanım dedi! - Şey... Ben buranın yeni aşçısıyım da mutfağı sorucaktım sadece, dedim. Tüm sesim içime kaçmıştı. - Buyrun lütfen ben önce üstünüzü değiştirmeniz için sizi odanıza götüreyim sonra otelin mutfak kısmına götütürürüm sizi, dedi. Odam mı vardı. Heyecanla adamı takip ederken beti benzi atmış kıza adam görmeden kapak işareti yaptım. İntikamımı da garip şekilde aldıktan sonra asansöre binmiş heyecanla adamın basacağı sayıyı bekliyordum. ' Ne olur odam deniz görsün,' diye içimden dilenirken adam çatı katının tuşuna bastı. Süit odaların bulunduğu kata. Kalbim neşe ile zıplarken odayı görmek için sabırsızlanıyordum. *** - Bu oda kartınız. İstediğiniz zaman girip çıkabilirsiniz. Tamamen işten ayrılana kadar bu kart ve bu oda sizin olucak. Ayrıca geceleri istediğiniz şekilde kalma lüksüne de sahipsiniz, dedi. Bana dinlemediğim ama eminim önemli olabilecek bir kaç şey daha söyledikten sonra beni lobide beklediğini söyleyerek gitti. Beni ve odamı başbaşa bıraktı. Oda, beklediğimden çok daha fazlasıydı. Sanki bir değil, on tane otel odasını üst üste koymuşlar, sonra da içini altın suyuna batırıp buraya fırlatmışlardı. Pencereden içeri süzülen deniz manzarası, içimdeki tüm "Ne olur odam deniz görsün" dualarımın kabul olduğunu gösteriyordu ama manzara bile bu odanın ağırlığını hafifletmiyordu. Duvarlar koyu renk, cilalı ahşaptandı, aralarda parlayan altın işlemeler vardı. Sanki bir kral dairesine girmiştim, benim gibi sıradan bir ölümlünün burada ne işi vardı ki? Yatağın başlığı bile oyma detaylarla bezeliydi, üstünde kocaman, gösterişli bir taç gibi bir şey vardı. Yatağın kendisi devasa, bembeyaz çarşaflarla kaplıydı. O kadar temizdi ki, üstüne uzanmaya kıyamazdım. Sanki bu yatak sadece katalog çekimleri için kullanılıyordu, uyumak için değil. Bu oda, benim gibi bir aşçıya fazla. Bu, sadece bir lüks değil, bu bir yük. Sanki pencerelerden manzara değil, beni izleyen gözler görüyordum. Üzerime formamı giyim tekrardan lobiye indim. Yavaş yavaş da üzerimdeki heyecanı atmış gerçekliğe dönmüştüm. Bir anlık zenginlik gözümü boyasa da herkes yerini bilmeliydi. Aynı adamı bulup; - Beni mutfağa götürmeniz gerekiyor, sanırım biraz geç kaldım, dedim ceketimi düzeltirken. Adam hafifçe gülümsedi ama gözlerinde hiçbir duygu belirtisi yoktu. - Gecikme sorun değil, Vera Hanım, dedi ve beni tekrardan asansöre bindirdi. Tabi bu sefer asansör yukarı çatı katına değil, aşağıya bodrum katına iniyordu. Aşağı indikçe ortamın soğuk, cilalı mermer kokusu yerini buhar, baharat ve yanmış yağ kokusuna bıraktı. Bu koku, ruhuma şifa gibi gelmişti. Asansör kapısı açıldığında, kendimi devasa, fütüristik bir savaş alanının eşiğinde buldum. Bütün duvarlar ve tezgâhlar paslanmaz çelikten yapılmıştı, ışıklar parlak ve sertti. Gürültü inanılmazdı; yaklaşık kırk-elli kişilik personel arka planda emirler yağdırıyor, tencereler şıngırdıyor ve bıçaklar ritmik bir hızla inip kalkıyordu. Otelin genelindeki o baskıcı sessizliğin aksine, burada hayat, tutku ve kaosun ritmini bulmuştu. İşte burası, onun gerçek eviydi. "İnanılmaz," diye fısıldadım, çevremdeki organize gücün ihtişamından etkilenerek. Rehberi olan adam, Vera' yı mutfağın hareket olmayan bir köşesine çekip; - Şefler, lütfen sizi buraya alayım, dedi. Mufağın ritmi bir anlık duraksasada aralarından birkaç kişi öne çıktı. - Tanıştırayım, Vera Çolpan. Otelimizin yeni ikinci aşçıbaşısı, dedi rehberim. Herkesin ilgiyle beni izlemesi beni germişti. Saygıyla önlerinde eğildim. - Uyumlu ve güzel işler çıkaralım, dedim. Ardından rehberim devam etti. - Sıcak yemekler şefi, Kerem Akın, diye ekip arkadaşlarımı tanıştırmaya başladı. Kerem orta boylu yemek yemeyi zevdiğini belli eden bir tipti. Boncuk mavi gözleri ile ben aşçıyım diye kendini belli ediyordu.

- Soğuk Büfe şefi, Emir Efe Dert. Emir ise Kerem'in tam tersi özellikte biriydi soğuk mavi gözler, siyah kısa kesilmiş düz saçlar. Soğuk büfe şefi olmasına şaşırmamak lazımdı.

- Ve son olarak pastane şefimiz, Neşe Güler. Neşe diğerlerinin aksine bana doğru gelip boynuma sarıldı.

- Tanıştığıma memnun oldum şefim, dedi. Küçük bir çocuk gibi sevimli, kumral saçlarının ucuna eklettiği pembe boya ile tam bir tatlı şefiydi. - Sen bu odunlara bakma ikisi de gayet iyi insanlar. Sadece naz yapıyorlar. Gel sana bizim işleyişi anlatayım. Bu arada kaynaşmış da oluruz, dedi. Ben de kendimi onun eğlenceli kollarına bıraktım. ############# - Neşe yalvarırım dur! Bu denediğim 20. tatlı, dedim isyanla. Ortama iyice alışmıştım. Bir sürü yemek yapmış ve iş bitiminde hala çocuklarla yemek yapıyordum. Daha doğrusu onlar yeni şeyler deniyor ben de yiyordum. - Kızım sen de çabuk pes ettin. Bana ver Neşe kaynağım ben yerim, dedi Kerem öne atılarak. Bitmez tükenmez bir iştahı vardı. Tabi bu girişim Emir'in Kerem'in ensesinden tutup geri çekmesiyle engellenmişdi. Ters bakışları ürpertse de bu sessiz ve soğuk kalbin Neşe için attğını anlamam uzun sürmemişti. Neşe'nin uzattığı kaşıktaki tatlıyı yiyip. - Bu da güzel olmuş, dedi. Ben de bütün gün onların bu hallerini bir sapık gibi izlemiştim. Uyumsuz ve zıt karakterlere sahip olmalarına rağmen birbirlerini o kadar güzel tamamlıyorlardı ki şaşırmamak elde değildi. - Hadi bana nasıl sevgili olduğunuzu anlatın, dedim heyecanla. Merak etmemek elde değildi. Böyle sevgi dolu bir ilişkiye kolay kolay rastlayamazdınız. - Ben anlatıcam, ben, ben, diye araya girdi Kerem. kafamı olur anlamında sallayıp dinlemeye başladım. Neşe, Emir'in yanına oturdu. Emir ise temas sağlamak için onu kendine çekti. Temas insanı olan ben ise bu hareketlere ölüp bitmiştim resmen. - Şefim bu ikisi ve ben üniversiteden arkadaşız. Bir de baş aşçımız var o da üst sınıflarımızdandı. Neyse o gelince size kendini tanıtır. Bu ikisi üniversite de bile birbirlerini seviyordu ama salaklar bir türlü açılamadı. Burada çalışmaya başladığımızda bile sevgili değillerdi öyle düşün. Sonra bir gün Neşe iş yerine bir erkek ile geldi tamam mı? Ama Emir'i görmen lazım. O kadar kıskandı ki tüm gün Neşe ile konuşmadı üstüne yemekleri de hep yanlış yaptı. Salak nolcak? dedi. O kadar keyifli ve yaşayarak anlatıyordu ki gülememek elde değildi. Emir son lafı için Kerem'in kafasına vurmak için öne eğilmişti ki Kerem son anda kaçıp arkama saklandı. Tehllike geçince de koluma girip anlatmaya devam etti. - Neşe de işte Emir tüm gün surat yapıp onunla konuşmayınca üzüldü. Ama akşam iş bitimi gene aynı çocuk Neşe'yi almaya gelince bu sefer Emir delirdi. Böyle tuttu çocuğun yakasından 'Sen kimsin lan!' diyip tam vurucaktı ki Neşe koştu kurtardı çocuğu. Meğer çocuk Neşe'nin erkek kardeşiymiş. Neşe böyle döndü. ' Derdin ne ya senin!' diye bağırdı. Ortalık kıyamet yeri. Emir de ' Kıskandım anasını satayım, seviyorum seni!' diye bağırdı. Herkes şok. Ben tabi biliyorum olayları kenardan izliom. Sonra Neşe de sevdiğini söyledi sonra bunlar sevgili oldu, dedi. Ses taklitlerini bile o kadar iyi yapmıştı ki en sonunda Neşe; - Kerem ben öyle mi konuşuyorum ya, dedi çemkirerek. Onların bu halii o kadar komikti ki gülmemek elde değildi. - Hem asıl önemli kısmı niye atladın sen, dedi. Kerem sırıtarak elini ensesine attı. - Neyi anlatmadı? dedim şaşkınca. - Bu salak biz birbirimizle konuşmazken ikimize de farklı yalanlar atmış. Ben dönüp 'Emir'in nesi var?' diye sordum. Bana dönüp 'Sevgilisi ile kavga etmiş ona morali bozuk.' dedi. Emir'de yanımdaki çocuğu sormuş kardeşim olduğunu bildiği halde 'Sevgilisi,' demiş. Kerem ise o sanki hiçbir şey yapmamış gibi yandan Neşe'nin yaptığı tatlıyı yiyordu. - Bir kere ben doğruları söylesem siz hayatta sevgili olamazdınız, dedi yüzsüz yüzsüz. Emir tam Kerem'i kovalamak için ayağa kalkmıştı ki arkamda açılan kapı ile diğerleri de ayağa kalkıp açılan kapıdan giren kişiye odaklandı. - Ne oldu be hepiniz aynı anda Azraili görmüş gibisiniz, dedim alay ederek. Ama biraz sonra olucaklar için kendimi pek hazırladığım söylenemezdi. Kulağıma fısıldayan derin ve tanıdık sesle yerim mıhlanmıştım sanki. - Belki gerçekten Azraili görmüşlerdir. Yutkundum ve yavaş yavaş arkamı döndüm. Kulağımda yankılanan fren sesleri ile sağ elim karıncalanmıştı. Tanıdık koku beynimin tüm hücrelerini yakmıştı. - Sen... Dedim. Ne diyeceğimi bilememiştim. Sonuçta adam hayatımı kurtarmış ama ben zahmet edip aramamıştım. Bir mafyaya bulaşmak hoşuma gitmemesi benim suçum muydu yani? Evet benim suçumdu... - Ben Doğu Hisaroğlu. Bu otelin sahibi ve başaşçısıyım. İlk görüşmemizde size kendimi iyi tanıtamadım sanırım, dedi elini boynuna atarak. Yapma be! demek isterdim ama demesem daha iyi olucaktı sanırım. kaçmak için sağıma soluma bakındım. Canım new friendlerim put gibi arkamda duruyorlardı. - Siz beni baya tanıyorsunuz zaten biz en iyisi işe dönelim, diyip arkadaşlarıma doğru ilerledim. Kolumdan tutup beni durdurduktan sonra; - Gençler sizin işiniz bitmedi mi? dedi. Onları uyaran bakışlar atarak kısaca defolmalarını söyledi. Hepsi sırayla birşeyler mırıldanarak dışarı çıkmaya başladılar. - Üzgünüm, Vera Şef. Doğu Bey'in emri tartışılmazdır. Görüşürüz patron, diyip son umudum olan Kerem'de gidince tatlı tatlı sırıtmaya başladım. Buyrun cenaze namazına.

