İçeriğe geç

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Rüya Gibi Ölüm

Bölüm 5

Ölü Kayın

Otobüs hafif hafif tıngırdıyor, sallandıkça kafam yaslandığım omuza çarpıyordu. Bir el sarsılmamam için tutuyordu. El? Omuz? Bir anda gözümü açıp kafamı kaldırdım. Önce ne içinde olduğumu idrak edemedim. Etrafa bakındım. Önce karşımda ki otobüs kapısından bulanıklaşan etrafa, sonra tavana ardından yanıma. Bir çift göz ilgiyle bana bakıyordu.

" Durağı kaçırdım mı?"

Dudağının kenarıyla gülümsedi. Sorum komik mi gelmişti? Sesim garip çıkmış olabilirdi. Belki de uyanır uyanmaz bunu sormam komikti. Haklı olabilirdi.

" Yok, daha iki durak var merak etme."

Gözlerimi kırpıştırdım. Sorum dalgınlığıma gelmişti ama sorumun cevabını bilmesi şimdi garip gelmişti.

" İneceğim durağı nereden biliyorsun ki?"

Kafasını dikleştirip gözlerini kıstı.

"Arada derse gitmek için otobüsü kullanıyorum. Seni de bir kaç kez görmüştüm. Aynı durakta inmiştik."

Omuz silktim. Hatırlamıştım.

" Hiç fark etmemiştim."

Yavaşça ayağa kalktı. Üstünü silkelemeden kalkmam için elini bana uzattı. Elini tutup zar zor ayağa kalktım. Bu ani kalkış başımı döndürdü, sendeledim. Kolumdan tutup düşmemi engelledi.

"Teşekkür ederim, tekrardan. Kusura bakma."

"Sorun değil. Seni anlayabiliyorum."

"B-beni anlayabiliyor musun?"

Anlamsızca yüzüme baktı.

"Evet?"

Alaycı bir şekilde güldüm.

"İmkanı yok"

Hah. Beni anlayabiliyormuş! Ne komik. Sen beni nereden anlayacaksın ki? Sen hiç etrafındaki herkes tarafından deli ilan edildin mi? Gördüğün şeyler ne kadar gerçek olsa da sana onların yalan olduğunu direttiler mi?! O ses sana kafayı yedirtti mi? Hiç sanmıyorum… Ya dur be kızım, sakin ol ne bu öfke? Çocuk içtenlikle bakıyor işte. Bozuntuya verme…

Yerdeki omuz çantasını alarak benimki gibi çapraz taktı. Otobüsten indik. Otobüs bizsiz ilerlemeye başlayınca biz de yürümeye başladık. Cebinden bir sigara çıkartıp yaktı. İçten bir nefes alıp dumanı yavaşça üfledi. Sessizce bir süre yürüdük. Sessizliği ilk o bozdu:

"Hangi bölümde okuyorsun?"

"Botanik okuyorum…”

Biraz duraksadıktan sonra benim de ona sormam gerektiği aklıma geldi.

“Ya sen?"

"Fotoğrafçılık."

Bu biraz ilgimi çekmişti. Merakla sordum:

"Kameran var mı?"

Kafasını aşağı yukarı salladı.

"Hem de iki tane. Biri daha iyi video çekmek için öbürü daha güzel fotoğraf çekebilmek için."

Dalgalı bir sesle:

"Sen zenginsindir o zaman."

Güldü.

"Sayılır. Bakmak ister misin?"

"Tabii ki... Çok isterim."

Ah utançtan kelimeleri ya uzatıyor ya sonunu yutuyordum. Cümlelerin sonuna erişemiyordum bir türlü. Aslında erişiyordum yalnızca o duyamıyordu. Arada fark var.

Sigarasından son bir nefes alıp yanımızdaki çöp kutusunun üstünde söndürdü. Çantasının içinden video kamerasını çıkardı.

"Bak şimdi şu kısmını açtıktan sonra şu düğmeye basarsan açılır. Diğer alttaki düğmesine basarsan da kayıta girer."

"Şu düğme mi?"

Yine kafasını salladı. Ben de bastım.

"Kayıtta şuan. Bak."

Etraftaki ağaçları, yolu çekti.

"Al bakalım. Şimdi sen dene."

"Ben mi çekeyim?"

"Evet. Çok basit. Şu ekrana bakıp çekeceksin bu kadar."

Kamerayı elime verdi. Dediği gibi yaparak kamerayla çekmeyi denedim. Çok garip gelmişti. Kendimi filmlerdeki kameramanlar gibi hissetmiştim. Ne kadar havalı! Ona dönerek tekrardan bir soru yönelttim:

"Böyle mi?"

Bir an acaba çok soru mu soruyorum diye düşünmeye başlamıştım ama o bu durumdan rahatsız değildi gibi. Hatta benim merakımı sevinçle karşılarcasına cevap veriyordu. İnsanlar normalde sorulardan nefret etmez miydi?

" Aynen böyle devam et."

Diyerek beni teşvik etmeye çalıştı. Başarılı da oldu. Onu çekerken bir yandan da gülüyordum. Komik hareketler yapıyordu. Mimikleri çok hoştu. Uzaktaki bir ağacı göstererek:

"Şu ağacın adını biliyor musun?"

Diye sordu çocuksu bir merakla. Ben de bir yandan onu çekerken bir yandan da sorusuna cevap vermeye çalışıyordum:

"O bir söğüt ağacı. Çoğunlukla sulak yerlerde yetişir. Latince ismi salix olmalı. Kabuğundan aspirin yapılır."

"Baya güzel bir ağaç. Yaprakları çok hoş duruyor."

Bu sefer ben kafa salladım.

“Sanki yeryüzüne sarılmaya çalışıyormuş gibi.”

Ağaca bir süre daha baktıktan sonra fotoğraf makinesini çıkarıp önce ağacın sonra benim fotoğrafımı çekti. Fotoğraf makinesini çantasına atınca video kamerayı da tekrar ona uzattım. Kapatmak yerine bu sefer beni video kamerayla çekmeye başladı. Biraz utanıp yüzümü yarım yamalak kapatmaya çalıştım. Beni alıştırmak istercesine bir röportajdaymış gibi sorularına devam etti. Bu sefer daha yakınımdaki bir ağacı göstererek:

"Peki bu ne ağacı biliyor musun?"

Gerçekten televizyondaki röportajlardaki gibiydik. Çok iyiydi. Kendimi profesörmüş gibi hissediyordum. Kafamı çevirip ağaca baktım. Heybetli bitkiyi görünce duraksadım. İstemsizce sendeledim.

"Ş-şey... O bir kayın ağacı. Geniş yapraklı bir ağaçtır kendisi. Benim en sevdiğim ağaç o…"

Yaprakları hışırdamaya başladı. Rüzgar sanki beni ona itiyordu. Yer de ayağımı kaydırmak için fırsat kolluyordu. Uçan karartılar ağacın etrafında dolanıyordu. Rüyamda gördüğüm hızlı birer kurt olan karartılar bu sefer kuşlar gibi dalların arasında dolaşıyordu. Gerçek değildiler. Gerçek olamayacak kadar korkutucu aynı zamanda etkileyiciydiler. Hayatımda gördüğüm hiç bir şey gibi gelmiyordular. Bir yanım onlara yabancıydı ama bir o kadar da tanıdıktı. Sanırım cidden aklımı yitirmiştim. Onların kuş olduğunu ummaktan başka bir çarem yoktu.

"İyi misin?"

Koluma hafifçe dokunarak yüzüme eğilen çocuğun sorusuyla irkildim. Bu sefer bu soru saçma gelmemişti. Geri ona baktım. Gözleri kahverengiye yakın elaydı. Çok hoştular. Ama o gözler endişeyle beni delip geçiyordu. Merakla gözlerini gezdiriyordu yüzümde. Bense neden hâlâ onu gözlemlediğimi bilmiyordum. Ağacın dallarının arasını göstererek:

"Şu karartılar sence kuş mu?”

Ağaca bir bakış attı. Ardından yüzüme bir süre baktı. Her bir detayımı dikkatlice inceliyordu sanki. Utanıp gözlerimi kaçırdım ancak tekrardan yüzüne çevirdim bakışlarımı. Bir şey düşünüyor gibiydi. Bense ona meraklı gözlerle bakıyordum. En sonunda gözlerini ağaca verip bir bakış daha attı. Gözlerini geri bana çevirip:

"Kuştur. Başka ne olabilir ki?"

Sanki beni sorguya çekiyordu. Bakışları derin, sesi ciddiydi. Komik çocuktan eser kalmamıştı.

"Bilmem. Belki sincap falandır. Emin olmak için sormuştum."

Kaşını öyle mi dercesine kaldırdı. Biraz yakın durduğumuzu fark etmiş gibi yavaşça bir adım geri çekilerek aramızda ki mesafeyi açtı. Buz gibi olan hâlini unutturmak istercesine gülümsedi.

“Senin bölüm de bu taraftandı değil mi?”

En yumuşak tonunu takınmaya çalışıyordu sanki. Zorlukla kafa salladım. Otobüsteki gibi hafifçe belime dokunarak beni harekete geçirdi. Koca çınar ağaçlarından oluşan yolda yürümeye başlamıştık. Kim bilir nelere şahit olmuştu şu ağaçlar. Şimdi de bize şahit oluyorlardı. Ekimin hafif rüzgârı yaprakları dallarından koparıp süzüle süzüle yerle buluşmalarını sağlıyordu. Dalların arasından üstüne turuncu örtü serilmiş çimenlere süzülen güneş ışınları hem dejavu hissi yaratıyordu hem de huzur veriyordu. Yanımdan gelen sesle kafamı hızlıca çevirdiğimde çocuk çoktan birkaç fotoğrafımı çekmişti bile.

“ Neden çektin ki beni?”

Dudağının kenarıyla gülümsedi.

“ Ama harika görünüyordun ne yapayım? Arkasıyla bütünleşmiş gibiydin. Sanki çınar ağaçlarına aitmişsin gibi…”

Utançtan başımı öne eğdim ama kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Göz ucuyla ona baktığımda o da sırıtıyordu. Omzuna elimin tersiyle vurdum. Daha da gülmeye başladık. Ortada bir sebep yoktu ama mutluyduk. İlla bir sebep olması mı gerekiyordu? İnsanlar ne çok sebep arıyordu!

Bu mutluluk anı da diğerleri gibi çok uzun sürmemişti. Yol ayrımına gelmiştik. O yoluna ben yolumaydı. Saatime baktım. Kafamı kaldırıp ona baktım. Derse de çok kalmamıştı. İçimden bir parçam ondan ayrılmak istemiyordu aslında. Bunu söylemek benim için garip bir itiraftı ama galiba ben onu sevmiştim... Hemen öyle abartmaya gerek yok. Öyle olur ya hissedersin bazen… Neyse bu konuya daha sonra zaten kafa yorarım. Belki de yormam. Zaten bir köşede dönüp dururken.

Bir süredir ona baktığımın bilincine varıp gözlerimi hızlıca kaçırdım. Kafamı eğdim o da bana bakıyordu ki ben niye utanıyorsam… Görüş açıma bir el girdi. Kafamı kaldırdım geri yüzüne baktım. Bu sefer onda utanca karışık bir gülümseme vardı.

“Tristan.”

Uzattığı elini sıktım. Sanki parmaklarıyla elimi okşuyordu. Yüzüne dikkatle bakıp gülümsedim.

“Mortala.”

Gülümsemesi daha içten göründü.

“O zaman sonra görüşme dileğiyle, Mortala.”

“Sonra görüşme dileğiyle...”

Sesim git gide küçülerek kaybolmuştu. Tristan da kendi yoluna dönüp uzaklaşmaya başlamıştı. Ben de çınar ağaçların arasından kendi yolumdan ilerlemeye başlamıştım.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

6. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

3 yorum