Kapının ardında gördükleri görüntü yavaş yavaş silinmeye başladığında, hiçbirinin aklında tek bir soru kalmamıştı; aksine, şimdiye kadar cevap sandıkları her şey yeniden soruya dönüşmüş, yıllardır kurdukları bütün mantık düzeni sessizce yerinden sökülmüş gibiydi. İnsan bazen bir gerçeği öğrendiğinde rahatlayacağını sanırdı, oysa bazı gerçekler insanın omuzlarındaki yükü hafifletmez, yalnızca o yükün gerçek ağırlığını hissetmesine neden olurdu.
Kimse konuşmadı.
Kapının önünde öylece duruyorlardı.
Rüzgâr esmiyordu.
Gece ilerlemiyordu.
Gökyüzündeki bulutlar yer değiştirmiyordu.
Sanki dünya nefes almayı unutmuştu.
Yusuf, gözlerini kapının karanlık açıklığından ayırmadan çok yavaş bir nefes aldı. Birkaç dakika önce gördüğü ıslak asfalt, far ışıkları ve tamamlanmayan o çarpışma anı zihninden silinmiyor, tam tersine her geçen saniye biraz daha belirginleşiyordu. Fakat onu asıl huzursuz eden şey görüntünün kendisi değildi; o görüntüyü izlerken hissettiği duygu, sanki bir başkasının anısını seyretmiyor da kendi hafızasının yıllardır kilitli kalmış odalarından birinin kapısını aralıyordu.
Elif sessizce yanına yaklaştı.
“Ben artık rüya gördüğümü düşünmüyorum.”
Yusuf başını çevirmedi.
“Ben de.”
“Çünkü rüyalar insan uyandığında biter.”
Uzun bir sessizlik oldu.
“Ama biz ne zaman uyansak aynı yere dönüyoruz.”
Bu cümle Yusuf’un içinde yankılandı.
Çünkü ilk defa biri hissettiklerini kelimelere dökebilmişti.
Ali birkaç adım ötede gökyüzüne bakıyordu. Yüzündeki ifade korkuya değil, şaşkınlığa benziyordu. Çocukluğundan beri defalarca yaptığı gibi yıldızları saymaya çalıştı ama bir süre sonra durdu.
“Yusuf…”
“Efendim?”
“Şu yıldızı görüyor musun?”
Yusuf baktı.
Ali’nin gösterdiği yerde tek başına duran parlak bir yıldız vardı.
“Ne olmuş?”
Ali cevap vermeden önce uzun süre sustu.
“Biraz önce orada değildi.”
Hiç kimse bunu inkâr etmedi.
Çünkü artık hiçbir şeyin yer değiştirmesi onları şaşırtmıyordu.
Fakat tam o sırada Selin’in sesi duyuldu.
“Hayır…”
Herkes ona döndü.
Selin’in gözleri yıldızda değildi.
Yusuf’taydı.
“Yıldız hareket etmedi.”
dedi.
“Biz ettik.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Yusuf bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazına düğümlendi. Çünkü ilk kez aklına daha önce hiç düşünmediği bir ihtimal gelmişti. Belki de bugüne kadar değiştiğini sandıkları dünya değildi. Belki değişen, her ipucundan sonra biraz daha eski hâline dönen kendileriydi.
Elif yavaşça elini alnına götürdü.
Bir görüntü…
Çok kısa.
Bir kadın sesi.
Ardından bir kahkaha.
Sonra küçük bir kız çocuğunun koşarak “Anne!” diye bağırışı…
Elif istemsizce gözlerini kapattı.
Nefesi hızlandı.
“Ben…”
dedi.
“Bir şey gördüm.”
Yusuf hemen ona döndü.
“Ne gördün?”
Elif cevap vermekte zorlandı.
“Hatırlamıyorum.”
Bir an durdu.
“Hayır…”
Gözlerini yeniden açtı.
“Hatırlıyorum.”
Sesindeki değişimi herkes fark etmişti.
“Anı gibi değildi.”
“Yaşadım.”
Bu tek kelime Yusuf’un zihninde bir kapıyı daha araladı.
Çünkü şimdiye kadar hepsi geçmişi hatırladıklarını sanıyordu.
Oysa hatırlamak başka, yeniden yaşamak başkaydı.
Ve onlar artık anılarını seyretmiyorlardı.
İçinden geçiyorlardı.
Tam o sırada, kapının içinden gelen uğultu yeniden yükseldi.
Fakat bu kez hiçbirini çağırmıyordu.
Sadece bekliyordu.
Sanki bir sonraki adımı onların atmasını istiyordu.
Yusuf kapıya baktı.
Sonra arkadaşlarına.
Sonra yeniden karanlığın içine.
İlk kez korkmuyordu.
Çünkü korku bilinmeyene duyulurdu.
Oysa artık bilinmeyene değil, eksik bırakılmış bir hakikate doğru yürüdüğünü hissediyordu.
Ve içinden geçen tek düşünce şuydu:
“Eğer bütün bu yol bize gerçeği göstermek için açıldıysa, artık geri dönmenin hiçbir anlamı yok.”
Yavaşça ilk adımını attı.
Bu kez kimse onu durdurmadı.
Çünkü hepsi aynı şeyi anlamaya başlamıştı.
Kapının ardında onları bekleyen şey, cevaplar değil…
Kendi hayatlarının unutturulmuş son cümlesiydi.