“Bu gece uyumayın…”
Telefon kapandığında bu cümle odanın içinde yankılanmadı; daha çok odanın içine gömüldü, duvarlara çarpmadı, havada asılı kalmadı, doğrudan herkesin zihnine yerleşti ve orada kendine bir yer buldu, sanki uzun zamandır beklediği bir boşluğu bulmuş gibi.
Bir süre kimse kıpırdamadı.
Ali telefonu hâlâ elinde tutuyordu ama artık ona bakmıyordu.
Selin koltukta öne eğilmiş, Pelin ise gözlerini bir noktaya sabitlemişti; Elif’in yüzünde ise ilk kez bu kadar net bir kararlılık vardı.
Yusuf sessizliği bozdu.
“Bu bir uyarı değil.”
Sesi kısık ama netti.
“Bu bir çağrı.”
Ali başını kaldırdı.
“Nereye?”
Yusuf cevap vermedi. Çünkü cevabı bilmiyordu. Ama ilk defa bilmediği bir şeyin peşinden gitmekten korkmuyordu.
Elif yavaşça ayağa kalktı.
“Evde kalırsak daha çok şey duyacağız.”
Selin hafifçe başını salladı.
“Bu iyi bir şey değil mi?”
Elif ona baktı.
“Her duyduğumuz şey bizi biraz daha içine çekiyor.”
Bu cümle odadaki havayı değiştirdi.
Sanki ev, artık onları koruyan bir yer değil de izleyen bir şeye dönüşüyordu.
Yusuf ceketini aldı.
“Çıkıyoruz.”
Kimse karşı çıkmadı.
Sokağa çıktıklarında İstanbul her zamanki gibiydi ama hiçbir şey her zamanki gibi değildi.
İnsanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, dükkânlar açıktı; ama bütün bu hareketin içinde tuhaf bir gecikme vardı, sanki dünya bir saniye geriden geliyordu.
Yusuf adım attığında bunu ilk o fark etti.
Arkasındaki sokak lambası söndü.
Öndeki yandı.
Bir adım daha attı.
Aynı şey tekrar oldu.
Elif fark etti.
Durdu.
“Bizi takip etmiyor.”
Yusuf ona baktı.
“Elbette takip ediyor.”
Elif başını salladı.
“Hayır.”
“Bizi izlemiyor.”
“Bizi götürüyor.”
Bu cümleyle birlikte herkes aynı anda yukarı baktı.
Sokak lambaları.
Sıra sıra.
Bir düzen içinde değil.
Bir ritim içinde yanıp sönüyordu.
Sanki görünmeyen biri yürüyüş temposunu belirliyordu.
Ali fısıldadı.
“Bu normal değil.”
Selin geriye doğru bir adım attı.
“Hiçbir şey normal değil zaten.”
Pelin sessizdi ama gözleri dolmuştu.
“Biri bizi çağırıyor…”
Kimse cevap vermedi.
Çünkü ilk defa hep aynı şeyi düşünüyordu.
Yürüdüler.
Uzun süre.
Sokaklar daraldı.
Binalar eskileşti.
Kalabalık azaldı.
Ve şehir, yavaş yavaş tanıdık olmaktan çıktı.
Yusuf’un içinde garip bir his vardı; sanki daha önce buradan geçmişti ama hatırlamıyordu değil, hatırlaması engellenmişti.
Elif onun yanında yürüyordu.
Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu.
Ama konuşmuyorlardı.
Çünkü konuşmak, burada gereksizdi.
Sokak lambaları onları bir sokağa soktu.
Sonra bir başkasına.
Sonra bir başkasına daha.
Her dönüşte şehir biraz daha sessizleşti.
Sonunda Yusuf durdu.
Önlerinde bir meydan vardı.
Ve o meydanın ortasında…
Çöpçü adam.
Bu kez kaçmıyordu.
Bu kez saklanmıyordu.
Bankta oturuyordu.
Çöp arabası yanında duruyordu.
Sanki onları bekliyordu.
Başını kaldırdı.
Hepsine tek tek baktı.
Yusuf’a…
Elif’e…
Sonra tekrar Yusuf’a…
Uzun süre sustu.
Bu sessizlik bir bekleyiş değildi.
Bir ölçüydü.
Sonunda konuştu.
“Geldiniz.”
Yusuf bir adım attı.
“Seni biz mi bulduk… yoksa sen mi bizi çağırdın?”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Bu sorunun cevabı yok.”
Ali’nin sesi uzaktan geldi gibi değildi ama o an oradaydı:
“Bize ne olduğunu söyle.”
Çöpçü adam başını eğdi.
“Söylersem hafiflemezsiniz.”
Elif öne çıktı.
“Zaten ağırız.”
Adam ona baktı.
Uzun süre.
Sonra yavaşça konuştu.
“İnsan bazı şeyleri bilince özgürleşmez.”
“Daha çok bağlanır.”
Yusuf sertleşti.
“Biz neyin içindeyiz?”
Adam çöp arabasının kenarına dokundu.
Metal sesi çok hafif çıktı.
“Bir yanlışın içinde.”
Selin ürperdi.
“Ne yanlışı?”
Adam başını kaldırdı.
“Olmaması gereken bir devam.”
Pelin nefesini tuttu.
“Devam mı?”
Adam evet der gibi başını salladı.
“Bir şey oldu.”
“Ve o şey bitmedi.”
Yusuf’un sesi ilk kez kırıldı.
“Kaza mı?”
Adam gözlerini kapattı.
Bu kelimeyi duyunca yüzü değişti.
“Evet.”
Ama hemen ardından ekledi:
“Ama sizin bildiğiniz gibi değil.”
Elif fısıldadı.
“Biz ne biliyoruz ki?”
Adam ilk kez doğrudan cevap verdi.
“Hiçbir şey.”
Bu cevap ağırdı.
Çünkü içi boş değildi.
İçi doluydu.
Yusuf bir adım daha attı.
“O zaman anlat.”
Adam başını kaldırdı.
Gökyüzüne baktı.
Ve ilk kez gerçekten konuşmaya başladı:
“Bir gece…”
“…yağmur vardı.”
“…ve o gece bazı şeyler birbirine karıştı.”
Sustu.
Sanki devam etmek istemiyor gibiydi.
Ama devam etti.
“Olmaması gereken şeyler oldu.”
“Ve bazıları…”
“…geri alınamadı.”
Elif’in sesi titredi.
“Biz neden buradayız?”
Adam ona baktı.
Ve ilk kez çok net konuştu.
“Çünkü siz bitmediniz.”
O an rüzgâr durdu.
Sokak lambaları bir anlığına titredi.
Ve sonra adam yavaşça söyledi:
“Eksik kalan şeyler hep geri çağrılır.”
Yusuf’un içinde bir şey çöktü.
“Biz eksik miyiz?”
Adam cevap vermedi.
Ama gözleri cevap vermişti.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra çöpçü adam ayağa kalktı.
Çöp arabasının sapını tuttu.
Hepsine tek tek baktı.
Ve en sonunda söyledi:
“Ben size her şeyi anlatamam.”
“Çünkü tek başıma tamamlayamam.”
Bir adım geri çekildi.
Ve o cümleyi söyledi:
“Ali’yi, Selin’i ve Pelin’i de getirin. Bundan sonrasını eksik kişiyle anlatamam.”
Ve yürüdü.
Bu kez gerçekten.
Gölgesi bile sokağın içinde eriyip gitti.
Yusuf ve Elif yalnız kaldı.
Ama artık yalnız olmadıklarını biliyorlardı.