İçeriğe geç

ruhumdan geriye kalanlar

Bölüm 8 · 9 dk okuma

ruhumdan geriye kalanlar

Bölüm 8

Kadınlar Susarak Gidermiş...

Kamer ikinci dersin sonunda okula gelmişti. Onu görmemle içimin rahatlayacağını düşünürken içimin rahatsızlığı daha da artmıştı. Okula gelmişti gelmesine de o kadar bitik ve yıkılmış görünüyordu ki… Gözlerinin altını koyu gölgeler ele geçirmişti. Sanki uykusu varmış gibi bayık bayık ve kısıktı. Onu böyle görmek beni kahretmişti. Tenefüste ne olduğunu sorduğumda hiç birşeyin olmadığına dair bir şey gevelemişti. Tabii ki inanmamıştım. Ama o kadar dağılmış görünüyordu ki üstelemek istemedim. Sadece hafta sonu görüşmemiştik. İki günde ne olmuş olabilirdi ki. Konuştuğumuz sıralarda dalıp dalıp gidiyordu. Hiç benim Kamer’im gibi değildi. Kumral saçları dağılmış birkaç buklesi alnına süzülüyordu. Bunu ona çok yakıştırırdım ama şuan onun bitmiş haline o kadar depresif bir hava katıyordu ki bakmaya kıyamadığım yüzüne bakmak istemiyordum. Bu dağılmışlık onun yakışıklı yüzüne yakışmıyordu. Mavi gözlerinin güzelliğini gölgeleyen koyu gölgeleri silip atmak istedim. Kusursuz yüzü bitmişlikle dağılmıştı. Onu bu hale ne getirmişti? Benim Kamer’ime ne yapmışlardı?

“Kamer?” Ona seslendiğimde irkildi. Biran nerede olduğuna sorgularcasına etrafına baktı. Bana döndüğünde gözlerindeki acı da neyin nesiydi?

“Efendim Ahu’m” Gözlerini kaçırarak önümüzden gelen geçenlere bakmaya başladı.

“Kamer bana bakar mısın?” Birkaç saniye daha önüne baktıktan sonra eliyle yüzünü sıvazladı. Bakışları bana çevrildiğinde gözlerindeki o bitik adamı görmek canımı yakmıştı.

“Ne oluyor Kamer? Ne yaşadın ya da ne yaşıyorsun? Gözlerinde neden koyu gölgeler var? Neden benden uzaklaştığını hissediyorum? Kendi kendinle neden savaş halindesin?” Son kurduğum cümle onu şaşırtmış olmalı ki gözleri irice açılmıştı.

“Sen… Bunu nereden bilebilirsin ki?” Kurduğu cümle gözlerine daha derin bakmama neden oldu. Onun şuan yaşadığı şeyi ben on yedi yıldır Allah’ın her günü yaşıyordum. Kendi bedeninde sıkışıp kalmanın verdiği çaresizliği en iyi ben bilirdim. İnsanı yer bitirirdi. Kurtulamazdın. Siz hiç kendiniz olduğunuz için hayata lanet ettiniz mi? Ben ettim. On yedi yıl boyunca bu bedene, bu ruha, bu zihne lanet ettim. Çaresizlik. Ne kadar kahreden bir duygu. İçinizde kocaman bir boşluk olduğunu düşünün. Ben o boşluğu gözyaşıyla doldurdum. Sonra Kamer geldi. Gözyaşlarımı kuruttu yerine kendi doldurdu. Şimdi gözlerine baktığımda neden bu halde olduğunu bilmiyordum ama o nedenin kendisiyle kavga etmesine neden olduğunu görebiliyordum.

Sorduğu soruya sadece kafamı iki yana sallayarak cevap verdim. Şuan da konu ben değildim. Oydu.

“Ne oluyor?” Sorumu yinelerken derin bir nefes aldı. Aynı benim yaptığım gibi kafasını iki yana salladı. Elleri yüzüne ordan da saçlarına karıştı.

“Anlatamam. Anlatamam Ahu. Bunu sana yapamam.” Ben mi? Benimle ne alakası vardı ki? Şuan onu konuşuyorduk.

“Ben mi?” Sesimdeki şaşkınlık o kadar baskındı ki sesim, kısılmış gibi çıkmıştı. Yüzünü sıvazlayan eli biranda durdu. Sanki pot kırmış gibi ellerini saçlarına geçirip çekiştirdi. Bir sürü küfrü ardı ardına sıraladığını duyabiliyordum. Onu engellemek için tam hamle yapmıştım ki biranda ayağa fırladı. Ayağındaki siyah botuyla oturduğumuz bankı tekmelemeye başladı. Ne olduğunu anlamıyordum. Sinir krizi mi geçiriyordu!

Tekme atmak ona yetmemiş gibi bağırmaya başladı. Anlamsız şeyler haykırıyordu. Anlamıyordum. Artık tekmeleri kendine zarar vermek boyutuna geldiğinde içgüdülerime göre hareket ettim. Kalbimin sesini dinledim. Ona yaklaşıp boynuna sarıldım. Elim saçlarına gittiğinde yavaşça mırıldandım.

“Şşş geçti. Yok, bir şey. Sormadım. Anlatmak zorunda değilsin. Susabiliriz. Sessizliğini de paylaşırım Kamer. Yanyana sessizce otururuz sessizliği paylaşırız. Olmaz mı?” Sakinşeştirici bir sesle kurduğum cümleler onu yatıştırmışmıydı bilmiyordum ama durmuştu. Göğüsü hızlı hızlı inip kalkarken derin soluklar alıyordu. Kolları iki yanında dermansızca sallanıyordu. Onu sakinleştirdiğimi düşünürken boynumda bir ıslaklık hissettim. Gözyaşı. Kamer’in gözyaşı. Ona sarılmış halde öylece dururken içini çekerek gözyaşlarını boynuma döktü. Sesimi çıkarmadan öylece durdum. Kaç dakika öyle durduk bilmiyorum ama zil çaldığında bir damla yaş daha boynumla buluştu. Daha sonra kendini geriye çekti. Kızarmış mavi gözleriyle bana bakarken halimize kıkırdamadan edemedim. O da ben birlikte güldüğünde gözünden firar etmeyi başarmış bir gözyaşını elinin tersiyle sildi. Kızarmış burnunu çektiğinde karşımda savunmasız bir oğlan çocuğundan farkı yoktu. Öylesine tatlı öylesine kırılgan. Bakışları gözlerimi bulduğunda gözlerine anlam veremediğim o acı yer edindi.

“Kamer…” Diyerek bir adım atmıştım ki geriye çekildi.

“Ders başlayacak.” Tok sesinin ağlamaktan kısıldığını görmek canımı o kadar çok yakmıştı ki sabahtan beri içimdeki hzursuzluk daha da katlanmıştı. Yanıma gelip kolunu omzuma atarken yanyana yürümeye başladık

İnsanların garip bakışları altında yürürken neyin onu bu hale getirdiğini bilememek beni içten içe kemiriyordu. Okulun geri kalanında Kamer bana onu neyin bu hale getirdiğini açıklamamakta ısrar etti. Ona ısrar etmek istemiyordum ama… Onu böyle çaresiz ve bitik gördükçe içim dağlanıyordu. Son dersin bittiğini haber veren zil çaldığında eşyalarımı çantama tıkıp onuda sırtıma aldım. Kamer de aynısını yaptı ve birlikte okulda çıktık. Artık klasikleşmiş vedalaşmamızı yapmak için ona döndüğümde hiç beklemediğim bir anda beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Yaşadığım şokla kollarım iki yanda işlevsizce sallanırken Kamer’in saçlarımın kokusunu içine çektiğini hissettim. Kolları belimi sıkıca sararken ne olduğunu şaşırmış halde öylece kaldım. Benden ayrıldığında gözlerimi gözlerine çevirdim. Orada acıyla harmanlanmış çaresizliği okumak görmek istediğim son şey bile değildi. Bakıyordu. Sadece bakıyordu ama aslında gözleri onlarca cümleyi haykırıyordu. Gözler ruhun aynasıdır. Kamer’in gözleri ruhundaki karmaşayı aynen yansıtıyordu. Bana neden böyle bakıyordu? Veda edermişçesine. Neden kolları böyle sarıyordu? Son kez sararmışcasına. Peki, neden ruhu gözlerinde dağılıyordu? Asla birleşmemek üzere…

“Kamer…” Kısık çıkan sesim titredi.

“Seni çok seviyorum Ahu. Bunu asla unutma olur mu? Sen benim en değerlimsin. Hep de öyle kalacaksın. Sen benim tüm hayatımsın Ahu. Sen… Hayatımsın benim…” Ne oluyordu? Ahu mu? Ahu gözlüme ne oldu? Bir şeyler oluyordu ve ben dışarıda kalıyordum. Anlamıyordum. Çıldırmak üzereydim. Neden böyle konuşuyordu? Neden her şeyiyle bana veda eder gibiydi?

“Kamer ne oluyor? Neden böyle konuşuyorsun? Seni anlamıyorum. Sana yardım etmek istiyorum ama sana ulaşamıyorum. Beni içeri almıyorsun.” Dediğimde ilk kez gözlerinin dolduğunu gördüm. Omzumda ağladığında bile sadece gözyaşlarını hissetmiştim. Ama şuan gözlerinin yavaş yava ş dolmasına şahit oluyordum. Kaçırmadı. Dolan gözlerini benden gizlemedi. Bir damla yanağına oradanda çenesine süzülüp yere damladı. Gözlerini gözlerimden çekmiyordu. Gözlerindeki yoğun acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Acıyordu. Kamer’im acıyordu. Hiçbirşey yapamıyordum. Elimden hiç bir şey gelmiyordu.

“Kamer…”

“Sonra görüşürüz. A-ahu’m” Ruhundaki harbi açık eden gözlerini de alıp gitti. “Ahu’m” derken zorlanmıştı… Kırılma noktası. Evet, tam olarak oradaydım. Kırılma noktası.

Anlamıyordum. Gerçekten hiçbir şey anlamıyordum. Kamer… Ona ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yabacıydı. Uzaktı. Okul dışı aktivite yapmıyorduk artık. Çok az gülümsüyordu. Artık alıştığım ve bundan nefret ettiğim gözaltlarındaki koyu gölgeler. Anlatmıyordu. Anlamaya çalışıyordum konuyu kapatıyordu. Kamer Kamer gibi değildi.

“Off.” Okuduğum kitaba dahi odaklanamıyordum. Mesaj atsa mıydım? Cevap verdiği mi vardı sanki(?) Okuduğumdan bir şey anlamadığımı fark ettiğim için ayracı kitabın arasına koyup kapattım. Alnımı, kapattığım kitabın kapağına yaslayıp gözlerimi kapattım. Daha gözlerimi kapatalı çok olmamıştı ki telefonuma gelen bildirim sesiyle tekrar açtım. Komodinin üzerindeki telefonumu alıp açtım. Gelen mesaj Kamer’dendi. Şaşırmıştım çünkü şu iki haftadır asla mesajlaşmıyorduk. Daha doğrusu mesajlaşamıyorduk çünkü ben mesaj atıyordum. Bana kısa kısa cevalar vererek konuyu kapatıyordu.

Bildirimin üzerine tıkladığımda mesajı tam olarak şuydu: “Evinizin oradaki parka gelir misin?”

Sadece bu. Bu kadar. Açıklama veya başka bir şey yoktu. Burnumdan derin bir nefes bırakıp yataktan çıktım. Siyah pantolonumu ayağıma geçirip siyah örme bir kazak giydim. Tek gözlü siyah çantamı çapraz bir şekilde boynumdan geçirip içine de telefonumu koyduktan sonra hazırdım. Kapının girişinde botlarımı giyerken içerden annem seslendi.

“Ahu nereye kızım?” Bugün halsiz olduğuyla ilgili birşeyler mırıldanmıştı. Ama ben anlamıştım. Kalp hastalığı ilerliyordu. Onu kaybedemezdim. O olmazsa olmazdı. Annemsiz yaşayamazdım.

“Kamerle buluşucağım. İki saate gelirim.” Diye seslendim bende aynı şekilde.

“Tamam. Çok geç kalma. Dokuzda evdesin unutma. O telefonunu da açık bırak. Arıyorum arıyorum ulaşamıyorum. Kime diyorum!” Dediğinde kapıyı çekip çıkmıştım. Dışarı çıktığımda biran soğuktan ürperdim. Ceket alsa mıydım? Tekrar yukarı çıkmaya üşendiğim için evime yaklaşık elli metre uzaklıkta ki çocuk parkına ilerlemeye başladım. Neden çağırdığıyla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Belki de özür falan dileyecekti.

İlerde silüetini gördüğümde elim atkuyruğuma gitti. Onu sabitledikten sonra adımlarımı daha da hızlandırdım. Siyah bir pantolon beyaz bir tişört ve hafif yukarı kaldırılmış saçlarıyla iç çektirtiyordu. Yanına yaklaştığımda kalbim çileden çıkmış şekilde atmaya başladı.

“Kamer.” Ona seslendiğimde bakışları yerden bana döndü. Ama… Bir şey vardı. Farklıydı. Adlandıramıyordum ama garip bir şey vardı.

“N’aber Ahu.” Ahu? Ne? Sesindeki soğuklukta neyin nesiydi? Peki, gözlerindeki kibir?

“İ-iyi.” Sesindeki buz gibi ses tonu beni şoka soktuğu için kekelemeden konuşmam imkânsız gibi birşeydi.

“İyi iyi. Şimdi sen seni neden çağırdığımı merak ediyorsundur. Anlatayım da gideyim. Yetişmem lazım bir yer var burada vakit kaybedemem.” Ne diyordu bu ya? Ne oluyordu? Beynimin içinde bir sürü soru işareti belirirken bulutsuz gece de bir köpek havlaması yankılandı. Vücudumdan bir ürperti geçerken geceyle aynı renk gözlerine gözlerimi diktim.

“Ne?” Belirli bir tepki değildi. Sadece şaşkınlık refleksiydi.

“Şimdi şöyle ki, ayrılıyoruz.”

“N-ne?” Beynim bangır bangır bağırıyordu “ne oluyor?!” Diye. Ayrılıyor muyduk? Ne diyordu bu ya? Ne saçmalıyordu? Şaka mı yapıyordu?

“Kızım sen başka kelime bilmiyor musun ya? Sabahtan beri aynı kelime. Duydun beni. Ayrılıyoruz işte. Algılayamıyor musun?” Kibir. Alaycılık. Ve ego. Ses tonu sadece bunlardan oluşuyordu.

Kamer’im. Benim Kamer’im. Neredeydi? Beynim ve kalbim karşımdaki yabancıyı tanımıyordu. Daima nazik olan gözlerinde şimdi gördüklerim doğru muydu? Ağzından tek bir kötü söz duymadığım insan gerçekten bu sözleri sarf etmiş miydi?

“N-neden? Niye?” Kalbim savaş meydanıyken dışarı çıkan şeyler bu kadardı işte.

"Evet. Ayrılık konuşması falan filan. Seninle benim olabileceğimizi gerçekten düşündün mü? Benim gibi biri seni neden sevsinki. Mantıklı mı bu? Bana nasıl inandın hala anlayabilmiş değilim. Seni kim sever ki. Biraz eğlenmek istemiştim ama sen kendini iyice kaptırdın."Dondum kaldım. Tepki veremedim. Ellerine bıraktığım kalbimi öyle bir sıktı ki binlerce parçaya bölündü. Kalbim sıkışıyordu. kurduğu her cümle sildiği parmak izlerinin yüzlercesini ruhuma çizerken güzel cümleleriyle kırılmış kalbime attığı minik dikişler kalbimden tek tek sökülüyordu. Bu... O kadar çok acıtıyordu ki... Ondan önce ruhum parmak izleriyle doluydu. Ama o parmak izleri sevmediğim insanlar tarafından bırakılmıştı ruhuma. Ama kamer'in bıraktığı parmak izleri ruhumu öyle bir dağladı ki ruhumun tutuşup kül olduğunu hissettim. Ruhumun külleri eskiden ruhumun olduğu yerde ordan oraya savrulurken önceden baktıkça huzur bulduğum gözler kalbime acı vermeye başlamıştı. Milyonlar verseler bakmayı bırakmayacağım, bakmaya kıyamadığım mavi gözleri öyle bir bakıyordu ki eskiden bana sevgiyle bakan gözlerin bu gözler olduğunu inkâr etmek istiyordu külleri her yana savrulmuş ruhum. Eskiden kalbim kırıktı belki. Ama kırılan yerler kanamayı bırakmıştı. Ben kırık bir kalple yaşamayı öğrenmiştim. Şimdi ise Kamerin dudaklarından çıkan her cümle kırık kalbime attığı minik dikişleri tek tek söküyordu. Sadece sökmeklede kalmıyordu. Sökülen yerlerden akan kan tüm kalbimi kaplamıştı. Kurduğu cümlelerle hem kalbimin hem ruhumun katili olduğunu hissediyordum. Kalbimde Kamer'e olan büyük sevgim onun kibirle bakan mavi gözlerine bakarken nefrete dönüşüyordu. Sevgimin nefrete dönüşmesini içim acıyarak seyrettim.

Ona bakarken sol gözümden sadece bir damla yaş aktı. Hayır, ağlamıyordum. Sadece gözümden bir damla su akmıştı. O kadar. İçimde kopan fırtınalar yüzüme yansımamıştı. Kalbim kendi kanında boğulurken gözümden bir damla yaş akmıştı sadece. Huzur bulduğum mavi gözlere son kez veda edip ona arkamı döndüm. Tek kelime söylemeden. Öyle sessizce. Cemal Süreyya ne güzel demiş değil mi? "Kadınlar susarak gider."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.