Uyanalı yaklaşık bir saat oldu. Tavana bakıyorum öylece. Kamer’i düşünüyorum. Mavi gözlerini düşünüyorum. Onlarda kaybolduğum kıymetli zamanları düşünüyorum. Nasıl da seviyordum gözlerinin her ayrıntısını aklıma kazımayı. Nasıl da harika bir rüyaydı. Gerçek bir rüyaydı. Sonu kötü ama başı güzel olan muhteşem bir rüyaydı. Kalbim nasıl da kavruluyor içeride imkânsız olanın aşkıyla. Nasılda yanıyor alev alev. Çığlık çığlığa haykrıyor da nasıl da duymuyor kimse. Sessiz çığlıklarım.
Benden gitti. Giderken kendiyle birlikte ruhumu da götürdü. Artık his denen kavram benim için geçerli değil. Tek hissim acı. Çok büyük kalbimin her zerresini dağlayan bir acı. Artık aynaya baktığımda Kamer’den önceki Ahu’yu bile göremiyorum. Halim nasıl da acınası. İnsan kendine acımamalı. İnsanları kendine acımak zorunda bırakmayın. Çünkü o zaman öyle bir enkaz yaratırsınız ki altında kalan siz ve etrafındaki insanlar olur.
Artık kalkma zamanımın geldiğini belirten alarm çaldığında derin bir nefes bırakıp alarmı kapattım. Gidip elimi yüzümü yıkadığım zaman yüzümden su tanecikleri süzülürken aynada kendimle yüzyüze geldim. Kahverengi gözlerimdeki bomboş bakışlar beni yansıtmıyordu. Kendime yabancılaşmıştım. Ne hale gelmiştim? Ne hale getirmişti beni?
Siyah çantamı takıp evden çıktım. Kulaklığımdaki şarkı beni alıp götürürken yola bir adım atmıştım ki bir korna sesi kolumdan çekilip attığım adımın misliyle geri adım atmam. Bir araba önümden son sürat geçerken bu ani olay bile yüzümde mimik oynatamamıştı. Nasıl oluyordu bilmiyordum ama duygularım alınmış gibi hissediyordum. Boş Gözlerimi hala kolumu tutan ele çevirdim. Gözlerim biraz orada oyalandıktan sonra gözlerim elin sahibine çevrildi. Furkan. Müzik grubunun gitaristi olan Furkan. Bakışlarım ona çevrildiğinde nefes nefese olduğunu gördüm. Alnında da boncuk boncuk ter birikmişti. Neden? Koşmuş muydu? Göğüsü aldığı derin nefeslerle inip kalkarken çatık kaşlarımda hiçbir değişim olmadan dudaklarımı araladım.
“Kolumu bırakır mısın?” Sesimin sert çıkması istem dışı yaptığım bir hareketti.
“Hayır.”
“Efendim.”
“Kolunu bırakırsam önüne çıkan ilk arabanın altında kalmayı deneyecekmişsin gibi bir havan var. Ki az önce bunu denedin.” Nefesini düzene soktuktan sonra benim kopyam gibi kaşlarını çatıp bir elini koyu kahve düz saçlarından geçirdi.
“İntihara meyilli bir insan değilim. Az önceki yanlışlıkla olan bir şeydi. Ayrıca intihar edecek olsam bile bundan sana ne?” Dedikten sonra kolumu çekip ondan kurtardım.
“Bana mı ne?” Buna gerçekten şaşırmış gibi çıkmıştı sesi.
“Aynen öyle. Sana ne?”
“Grubumun solisti ölemez. Bu kadar basit.” Dediğinde dalga geçtiğini anlamıştım.
“Gerçekten çok güldüm. Hatta şimdi yerlere yatacağım. Allah’ım bu nasıl bir mizah yeteneği(!)” Gözlerimi devirip arkamı döndüm ve yürümeye başladım.
“Biliyorum gerçekten hayran olunası bir insanım.” Sinir bozucu sesiyle dibimde bittiğinde ona dönmedim. Gerçekten şaka çekecek durumda değildim.
“Sohbetine de doyum olunmuyor gerçekten.”
“Neden beni rahat bırakıp az ötede yürümüyorsun?”
“Grubumun solistini rahat bırakamam.” Gözlerimi sabır dilercesine yukarı çevirip kapattım. Açtıktan sonra yürümeye devam ettim. Okul yolunu birlikte yürüdük. Asla susmuyordu. Kafamın içini davul gibi yapmıştı. Okula girdiğimizde kızıl ve küpeli çocuk dibimizde belirdi.
“Günaydın!” Kızılın enerjik sesi bende kusma isteği uyandırırken cevap vermemeyi yeğledim. Gözlerimi hafif çevirip Furkan’a baktığımda onun da gözlerini devirdiğini gördüm.
Benim sıramda resmen başka bir kızla flörtleşiyordu. Kalbimi tekrar tekrar kırmaktan bıkmamıştı. İçimde harb vardı dışımda ölüm sessizliği. Saçma sapan uzunlukta bir öğle arasında kapının önündeki sıramda oturmuş Buse ve Kamer’i izliyordum. Daha doğrusu geçen her saniye kalbimi daha çok eziyordum. Kızgınlık yoktu. Sadece acı çekiyordum. Dayanılmaz ve her hücreme işleyen kalbimi dağlayan bir acı. Elimde çevirdiğim kalemi sırama fırlatırcasına bırakıp sınıftan çıktım. Çünkü Kamer Buse’nin düzleştirmekten yanmış sarı saçlarını parmağına dolamıştı. Bu son noktaydı. Daha fazla katlanamadım. Sınıftan çıktım. Öyle hızlı ve nereye gideceğimi bilmeden. Sonra durdum. Siyah kapşonumu kafama geçirdim ve adeta koşarcasına ilerlemeye başladım. En son boş bir sınıf bulduğumda kendimi oraya attım. Sınıfın kapısını kapatıp sırtım oraya dayalıyken yavaş yavaş kayıp yere oturdum. Başımı öne eğip gözyaşlarımın akmasını bekledim. Akmadı. Ağlayamadım. Yine ağlayamadım. İnsanın içi kanarken ağlayamaması o kadar kötü birşeymiş ki. Gözyaşlarım içime akıyordu. Orada birikip göl oluşturuyorlardı. Şıp şıp şıp. bir gün o kadar dolacaklardı ki akmayan gözyaşımda boğalacaktım. Yüreğim! Parçalandın, kırıldın, ezildin. Hiçbirini haketmedik biliyorum. Ama insanlar seni kırmaya bayılıyor. Defalarca ve defalarca. O zaman ne yapmalı? Kalpsiz mi olmalı? Etrafına çelikten teller mi örmeli? Yoksa ölen çiçeklerden taç mı yapmalı?
“E ağla artık. Burada yarım saattir gözyaşı dökmeni bekliyorum.” Gözlerim yavaşça yukarı kaydı. Furkan. Yine Furkan. Ben neden bu çocuktan kurtulamıyordum.
“Sana iki seçenek sunuyorum. Ya buradan çıkıp gidersin ve beni hiç görmemişsin kabul edersin. Ya da burada kalıp ağzını açmassın. Eğer o ağzını gereksiz yere bir daha açarsan seni arkanda gördüğün pencereden aşağı atarım ve bundan zerre vicdan azabı duymam. Anladın mı beni?” Kafasını yavaşça aşağı
“İkinci seçeneği seçiyorum.”
“Harika, şimdi sesini kes ve otur.” Kapüşonumu biraz daha aşağı çekip gözlerimi kapattım.
“Baksana, senin bu melankolik hallerin sahnedeki performansına yansımasa iyi olur. O grup-” Tek kelime daha etmeden ayağı kalktım. Kapüşonumu çıkarıp kızarmış gözlerimi ona diktim. Yavaş adımlarla ona yaklaştım. Ne yapacağımı merak etmiş şekilde bana bakarken sağ kolunu çevirip yüzünü duvara yasladım.
“Sana dedim ki ya git ya kal ve konuşma. Sende tamam dedin. Ama hala o gereksiz ağzını açmaya devam ediyorsun.” Nefes nefese bu kelimeleri sarf ederken o an kolunun tek bir hareketiyle benden kurtulabileceği gerçeğini idrak edememiştim. Ama kurtulmak için hiçbir çaba sarf etmemişti. Kolu sırtına yüzü duvara yaslı şekildeyken biranda boğuk kahkahaları boş sınıfta yankılandı. Bu halleri beni ürküttüğü için kolunu bırakıp geri çekildim.
“Manyak mısın be? Ne gülüyorsun?”
“Dedi az önce seksen kilo bir kas yığınını duvara yapıştırmış olan psikopat.” Kahkahalarının arasında konuşabildiği kadar cümle kurduğunda ona gözlerimi dikip bakmaya devam ettim.
“Of çok güldüm.” Gülmekten nefessiz kalmış şekilde ellerini dizlerine dayayıp soluklanmaya çalıştı.
“Neye güldüğünü anlayamadım ama anlamakta istemiyorum. Şu sınıftan defolup gider misin artık?”
“Yoo.”
“Yoo mu? Allah'ım sen beni neyle sınıyorsun ya rabbim!” Gerçekten sıyıracakatım. “Ya çık git.”
“Hayır.” Derin bir nefes aldım.
“Güzel kardeşim. Tatlı insan. Hadi beni yalnız bırak. Rica ediyorum.” Ardından daha fazla dayanamayıp bağırdım. “Bas git şuradan.” Tamam, sinirlendiğimde kabalaşıyorum. Ama beni bu raddeye getiren utansın.
“Biliyor musun hiç gidesim yok.” Sanırım gerçekten sınanıyordum şuan. Bunun başka açıklaması olamazdı.
“Ne halin varsa gör. Zekâsını kullanamayan insana benzeyen canlı.” Hakaret etmekte oldum olası kötüydüm.
“Laflara bak.” Deyip olduğu yere çöktü. Ben ne yaptığına anlam veremezken bana bakmadan tam yanındaki mermere pat pat yaptı. Oturmamı istiyordu. Neden?
“Ne bakıyorsun kızım otursana.” Sesindeki sitemi bariz belliydi. Amacı neydi anlamamıştım ama içimden bir ses oturmamı istiyordu.
O ses benim manyak. Sıyırdın iyice.
İç sesimden azar yedikten sonra pat patladığı yere değil onun tam karşısındaki sıraya çöktüm. Kollarımı sıraya koyup başımı da onun üzerine Furkan’ı görebileceğim şekilde koydum. Artık bir şey yapmasını beklerken hala bana boş boş bakıyordu. O bana bakarken bende ona baktım. “Asla kaçırmayacaksın gözlerini değil mi?” Sesindeki bıkmışlığa şaşırdım. Gözlerimi kaçırmamam neden onu ilgilendiriyordu? Dilimi damağıma vurup cık diye bir ses çıkarıp bakmaya devam ettim. Ve evet. Kamerdeki istisna bu arkadaş içinde geçerliydi. Onunla göz göze gelmekten çekinmiyordum. Onun gözlerine bakmak boş bir duvara bakmakla aynı hissi veriyordu. Düz. Bomboş. Aynı şekilde gözlerini kaçırmadan kafasını salladı. Gerçekten ne kadar süre öyle durduk bilmiyorum ama yaptığımız tek şey gözlerimizi kaçırmadan birbirimize bakmaktı. Ortamdaki tek ses nefes alış verişlerimizdi. Sessiz okulda yankılanan zil sesi ikimizde de hiçbir değişiklik meydana getirmedi. Hala aynı şekilde birbirimize bakıyorduk. Suratlarımızda tek bir mimik yoktu. Sınıf kapısı şiddetle açıldı ve aynı şiddetle kapandı. Furkan da bende gözlerimizi yavaş yavaş sınıfa giren kişiye çevirdik. Acı. Yine yeniden tarifi imkânsız acı kalbimi esir aldı. Kamer. Gözlerim ona çevrildiğinde bir elini saçlarında geçirip dağıtırken az önce aldığı derin nefesi bırakıyordu. Kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Gözlerinin saniye saniye irice açılmasını seyrettim. “Ahu.” Bilinçli olarak söylediği bir şey değildi. Refleks gibiydi. Adeta solurcasına çıkmıştı.
Gözlerimi kaçırmadım. Çünkü buna gerek yoktu. İki tane güzel gece mavisi göz. Bu kadardı. (bu kadar olmalıydı.) Benim için hiç bir şey ifade etmiyordu.( Etmemeliydi.) Yavaş adımlarla gözlerine baka baka kapıya doğru ilerledim. Ve kapıyı açıp çıktım. İçimdeki nefesi verdiğimde omuzlarım düştü. Kapıdan çıktığım an sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Açmayı da düşünmüyordum ta ki kapıdan dışarı yaydaki ok gibi fırlayan Furkan’ın sesini duyana kadar.
“Grubumun solisti!”
Gözlerimi açtığımda önümde durmuş öylece bana bakıyordu. Tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki elimi kaldırıp onu susturdum. Derin bir nefes alıp tekrar verdim. Tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki elimi kaldırıp onu susturdum. Derin bir nefes alıp tekrar verdim.
“Bak iyi hoş ama şuan beni yalnız bırakman gerek tamam mı? Şuan değil. Akşam yuvaya geleceğim zaten. Gidip diğer arkadaşlarınla eğlen ne bileyim bul birileriyle uğraş falan. Annen yok mu? Annenle konuş. Yap birşeyler ama beni yalnız bırak.” Sözlerim bittiğinde gözleri yerdeydi ayakkabısının ucuyla yere vuruyordu.
“Yok.” Üç harf, bir kelime, trilyonlarca duygu. İlk başta idrak edemeyip sorma gafletinde bulundum.
“Efendim?”
“Annem. Yok.” Gözlerini yerden çekip bana baktı. Mazi. Yaşanmışlık. Acı. Çok fazla acı. Ve çocuk. Siyah beyaz bir çocuk. Solmuş çiçekler gibi.
“Yalnız mı kalmak istiyorsun? Kalabilirsin. Ama unutma ki insan en çok yalnızken yalnız değildir Ahu.” İşaret parmağını şakağına dayadı. ”Düşüncelerin. Seni yalnız bırakmayacak. Buna izin vermezler. Yiyip bitirecek seni. En son dayanamadığında kendini orada bulacaksın. Düşüncelerinin seni yalnız bıraktığını sandığın ama aslında onları önüne koyup yüzleştiğin o yerde. Neresi bilmiyorum. Sen biliyor musun?” Kaldım. Tek kelime edemedim. Bunun cevap beklediği
“H-hayır.” Bana bir adım daha atıp başını eğildi. Boyum bir yetmişten fazlaydı ama o rahat bir seksen beş vardı.
“Kimsenin önünde sesinin titremesine izin verme. Güçsüz görünürsün. İnsanlar kendi egolarını tatmin etmek için seni kullanır. Güçsüzlüklerini onlara belli etme. Harcarlar seni.
“Dünya hassas kalpler için bir cehennem.” İki tane karadelik gibi olan gözleri benimkilere kilitliydi. Gerçekten gözlerinin rengi çok koyu bir kahvrengiydi. Yakından bakınca İki sonu gözükmeyen kuyuya bakıyormuş gibi hissettiriyordu. Baş döndürücü.
“Goethe.”
Yavaşça başımı salladım. Nasıl bu duruma geldiğimiz hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen şuan garip hissediyordum. Üzgün müydüm? Hayır, üzgün değildim. Sanırım…
“Biliyorum çok sanatsal bir ruhum var. Demene gerek yok.” Ve az önceki Furkan gider yerine normali gelir.
“Offf.” Annesinin olmamasına çok üzülmüştüm. Bir dakika bu nasıl bir cümle oldu. Sanki annesi hiç olmamış da kendi imkânlarıyla düny- tamam. Sustum. Demek istediğim annesinin vefat etmiş olmasına üzülmüştüm. Ve bunun üstünde çok durmadan geçmişti. Ama derin bir konu olduğu belliydi.
“Sana of.” Dedi ve yürümeye başladık. O kadar şey söylemişti ama yinede yalnız bırakmamıştı. Ve… Bu iyi hissetirmişti. Yaklaşık iki aydır ruh gibi dolaştığımı varsayarsak bu pek de anormal bir durum değil. Yanyana yürürken yüz kaslarım da garip bir gerilme hissettim. Dudaklarım yukarı doğru hareketleniyordu. Yok artık! Ben GÜLÜMSÜYORDUM! Oha!
Yüzüm anında normal haline gelirken gerçekten şaşırmıştım. İki ay sonra ilk defa gülümsemiştim ve nedeni yoktu. Duygularım kördüğüm olmuş bir yün yumağı.
Tek tek ıssız sokaklardan geçerken kışa bayıldığımı bir kez daha anladım. Hafif kar sepeliyordu. Bembeyaz küçük küçük pamuk taneleri gibi. Ne kadar huzur verici. İçim huzurla dolup taşıyordu. İnsanlar tek tük çünkü saat geç. Herkes eve dönüyor. İnsan yok huzur var. İnsan az huzur çok. Çok güzel. Nasıl bir huzur bu? Müthiş! Güneş yarı batmış. Ana büyüleyici bir hava katan kızıllık yerli yerinde. Önümde upuzun sonu görünmeyen bir yol var. Arabalar çok nadir. Neredeyse hiç geçmiyor. Caddeleri ince beyaz bir kar tabakası kaplamış. Ve ince kar tanelerinin botumun altında çıkardığı güzel ses. Bu ana hapsolmak istiyorum.
Tekrar bir sola daha döndüm. Ve “yuva”yı gördüm. Eski püskü gecekondu uzaktan ne kadar yalnız duruyordu. Belki farklı bir betimleme olacak ama çok… Mahzun duruyordu. Güneşin kızıllığı tahta çerçeveli pencerelerinden yansıyordu. Evin önüne geldiğimde kapıyı tıklattım. İçerden ses gelmiyordu. Nefesimi verip evin basamaklarından ilkine oturdum. Montumun fermuarını sonuna kadar çekili olsa da biraz daha yukarı çekmeye çalıştım. Atkımı biraz aşağı kaydırdım. Burnum ve ağzım açığa çıktı. Eldivenlerimden birini çıkartıp merdivenlerde birikmiş olan yumuşak kardan elime aldım. Öylece elimde tutuyordum. Yavaş yavaş erimesini seyrettim. Onu insan ömrüne benzettim. Kar tamamen eriyip parmak uçlarımdan damlalar halinde süzüldü. Bir parça daha aldım. Ve aynı şekilde onunda erimesini seyrettim.
Karın soğukluğundan elim kızardı ve sızlamaya başladı. Az hissediyorum ellerimi.
“Az daha o şekilde bekletirsen artık bir elin olmayacak çünkü morarıp düşmüş olacaklar.” Çok yakınımdan gelen sesle yavaşça kafamı kaldırdım. Gitarist. Furkan.
“Anahtar var mı sende?” Dedim eldivenimi elime geçirirken.
“Yok. Sadece Gökçe de var.” Gözlerime bakarken cevap verdi.
“Neden?”
“Bilmem? Ayrı ayrı anahtar çıkarmak gereksiz gibi gelmişti.”
“Anladım. Bu merdivende ben oturuyorum. Gidip az öteye otur.”
“Nezaketin göz yaşartıcı gerçekten.” Alaya alan sesiyle konuşup ellerini paltosunun cepine soktu. Üstünde uzun siyah kruvaze palto vardı. Paltosunun açık bıraktığı kısımdan içinde boğazlı beyaz bir kazak olduğu görünüyordu. Siyah kruvaze paltosunu siyah pantolon ve aynı renk botları tamamlıyordu. Şuan da yalan söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum o yüzden üstündekiler ona gerçekten yakışmıştı. Aslında şöyle genele baktığımda yakışıklı sayılabilcek bir yüzü vardı. Belki karizmatik.
Ben onun için kanaatlarımı getirirken onun da bana çok dikkatli baktığını fark ettim. Evet, bazı şeyler değişmişti ama bunların içinde insanların bakışlarından rahatsız olmam yoktu. Önce salık bıraktığım orta boy koyu kahve saçlarıma kaydı daha sonra montuma indi bakışları. Oradan da siyah pantolonuma ve siyah botlarıma.
“Siyah demek. Baya seviyorsun değil mi?” Dedi en sonunda bakışlarını gözlerime çıkarınca.
“Dedi siyahlar içindeki bay gereksiz.” Elimle üstünü işaret ederken bir kahkaha çıktı boğazından.
“Öncelikle tamamen siyah değilim.” Dedi içinde beyaz trikoyu işaret ederek. “Ayrıca gereksiz mi?”
“Gerçekten kendinin çok gerekli olduğunu falan mı sanıyordun?” Dedim kaşlarımı alayla havaya kaldırırken.
“Aşırı önemli işler yapmıyorum belki-“
“Belki ne?”
“Yaklaşık üç dil konuşabiliyorum. Gitar çalmada birinciliklerim var. Çok iyi satranç oynarım. Daha sonra-“
“Ne üç dil mi? Yuh be! İnsan mısın?!” İçimdeki şaşkınlığı bir tık fazla dışarı vurmamla utanmam bir oldu.
“Biliyorum insanüstü bir varlığım ama N’aparsın insan doğduk işte.” Sesindeki dalgacı özgüven yüz kaslarımın garip bir şekilde kasılmasına neden oldu.
“Bir dakika bir dakika! Gülümseme mi o yüzündeki?” Saatine kısa bir bakış attıktan sonra sesindeki yapmacık inanamamazlıkla bana döndü. Gözlerini irice aralamıştı.” Akşam ezanına ne kadar var. Güneş batıdan mı doğdu. Yecücle mecüc nerede? Allah’ım henüz kıyamet kopamaz. Fazla gencim. Bu kadar erken ölmek istemiyorum. Bugün ölürsem kesin cehenneme giderim. Allah’ım acı şu mazlum kuluna.” Elini dua eder gibi iki yana açıp gökyüzüne dikti gözlerini.
Yaptığı hereketlere gözlerimi devirdim. Ama bir günde iki gülümseme! Vay canına! İlerleme var gibi!
“Ooo Allah sohbetinizi artırsın gençler. Hayırdır konu ne?” Baterist Cenk’in sesiyle bakışlarım hala ellerini iki yana açmış gökyüzüne bakarak dudaklarını kıpırdatan Furkandan ayrıldı.
“Ne oldu buna?” Cenk’in anlamaz bakışları Furkan’ı buldu. İşaret parmağıyla omzunu dürttü.
“Allah’a yalvarıyor. Kıyamet bugün kopmasın diye.” Bıkkın sesimle açıkladım.
“Neden bugün kopsun ki kıyamet?” Olanları anlamlandıramamış bakışları benimle Furka’nın arasında gidip gelirken Furkan elleriyle yüzünü sıvazlayıp kolunu Cenk’in omzuna attı. Sanki bir mucizeyi anlatıyormuş gibi bir sesle.” O gülümsedi!” Dedi. Cenkten daha mantıklı bir tepki beklerken onunda elleriyle ağzını kapatıp gözlerini irice aralaması umudumu kırmıştı.
“Ne!”
İkisininde kahkahalarını zor tuttuklarını çok net görüyordum. Cenk’in abartılı tepkisinden sonra arkadan Kızıl saçlarıyla Gökçe görüş alanıma girdi.
“Hayırdır? Ne oluyor?” Furkanla Cenk’e bir bakış attı. Daha sonra “N’oluyor?” Dercesine bana doğru başını salladı. Cevap olarak sadece başımı iki yana salladım. Sinir olmuyordum hatta içimde birşeyler hareketleniyordu. Çok uzun süre unuttuğumu düşündüğüm gülme isteğiydi bu.
“Ay biri açıklayabilir mi artık? Ne oluyor yahu?” Sesindeki siteme rağmen onunda şuan ki keyifli havayı hissettiğini anladım. Omzunda Furkanın kolu olduğu için boşta kalan kolunu Gökçenin omzuna doladı.
“O gülümsemiş.” Sesi, bir fısıltı ne kadar sesli ve ünlem içerebilirse o kadar şiddetliydi. Son umudumla Gökçeye döndüm. Ama onunda “Hih!” diye sesli bir şekilde nefesini içine çekmesiyle Son umdumda suya düştü. Bu hallerine daha fazla dayanamayan sinirlerim yüzünden dudaklarımdan bir ses çıktı. Sesli gülümseme gibi birşeydi. Kendimi anlamıyordum. Artık güldüğümde şaşırmayı bırakmalıydım.
“Aman Allah’ım! Tekrar gülümsedi! Hem de sesli!” Cenk’in hayret dolu nidası gülümsememi biraz daha büyüttü. Buna daha fazla dayanamayan Gökçe kendine has tiz sesiyle bir kahkaha koyverdi. Hemen ardından Cenkte fazla dayanamayıp oda seslisinden bir kahkaha patlattı. Furkan kendini tutmaktan kıpkırmızı kesilmiş halde bana bakıyordu.
“Tamam, gül hadi öleceksin şimdi.” Daha cümlem bitmemişti ki onu da bir kahkaha bombardımanı esir aldı. Üçü de ellerini dizlerine dayamış soluklanıyordu. Furkan ellerini dizlerine vurup derin bir nefes bıraktı. Bıraktığı nefes beyaz bir bulut olarak havaya karıştı.
“Tamam, bu kadar gevezelik yeter. Artık içeri girelim yoksa birilerinin bizi buz küpü olarak içeri taşıması gerekecek.”
Furkanın gülmekten boğuklaşmış sesiyle herkes kendine geldi. Cenk ve Gökçe de onaylayan mırıltılar çıkardı. Ben merdivenlerde oturduğum için ayağa kalkmam yetmişti. Cenk’in arkasında olan Gökçe yüzündeki pis sırıtmayla sinsice Cenk’in arkasına sokuldu. Hızla omzuna bir tane indirdiğinde Cenk öne doğru tökezleyip karların içine gömüldüğünde bende sırıtmadan edemedim. Hele kafasını karların arasından çıkardığında yüzündeki karlar ve şaşkınlık birleşince suratı öyle bir ifadeye bürünmüştü ki buna da gülmeseydim gerçekten ölü olduğumu düşünürdüm. Üzerindeki şaşkınlığı attığında arkada gülmekten kırılan Gökçeye doğru hamle yaptı. Gökçe çevik bir hereketle ondan kurtulurken karların içinde bata çıka koşmaya başladı. Cenkte onun arkasından koşmaya başladı. Daha doğrusu sanırım amacı buydu. Çünkü ayağa kalkıp bir adım atmıştı ki yerle buluşması çok sürmedi. Bu sefer kendimi tutamayıp bir kahkaha bıraktım keyifle bezeli havaya. Artık şaşırmayı bırakmıştım ama gülmek harika hissetiriyordu. Bunu bir daha asla başka bir insan yüzüne kaybetmeyecektim. Bu insan sevdiğim adam bile olsa…
“Gökçe! Ahh! Sanırım ayağımı kırdım!” Ciddi bir şey olup olmadığı anlamak için merdivenlerden inecektim ki Furkan durmamı işaret etti. Cenk’e tekrar baktığımda yüzündeki acı çekiyormuş ifadesinin altında yatan sinsi bakışları yakaladım. Ama Gökçe bunu görememiş olmalı ki uzaklaşabildiği iki adımı aynı şekilde geri atıp Cenk’in yanına geldi. Gökçe yanına geldiğinde Cenk yüzündeki acı çeken ifadeyi silip Gökçeyi ayak bileğinde yakaladı ve tüm gücüyle çekti. Gökçe tiz bir çığlıkla karlara gömülürken Cenk üstüne karları yığmaya çabalıyor aynı zamanda bir eliylede Gökçeyi zapt etmeye çalışıyordu.
s“Cenk! Özür dilerim-“ Ağzına kar girmesi sebebiyle birkaç saniye sesi çıkaramayıp karların arasında çırpındı.” Özür diledim ya hayvan herif! Bırak beni! Seni çok fena yapar-“ Ve yine kar. Gülmekten ölmek mümkün olsaydı şuan mefta olmuştum cenazemi kaldırıyorlardı. Cenk en sonunda onu rahat bıraktığında Gökçe tehditlerini arka arkaya sıralamaktan geri kalmadı. Sonunda ikiside ayağa kalkabildiklerinde her yanları karla kaplıydı. Gökçe üstünü silkelemeye çalışırken Cenk’e öldürücü bakışlarını yolluyordu.
“Çocuklar artık cidden girmeliyiz. Her tarafım buz kesti. Hadi!” Furkan ikisininden kapşonlarından tutup küçük çocukları sürükler gibi eve doğru yürütmeye başladı. Gökçe cebinden ucunda minik bir ev modelinin bulunduğu anahtarı çıkarıp kilide soktu. Hepimiz teker teker içeri girdiğimizde beklentim sıcak hava dalgalarıyla karşılaşmaktı fakat size yemin edebilirim ki içerisi dışarıdan daha soğuktu.
“Cenk! Canım kardeşim ben sana en son sen çıktığın için çıkarken doğalgazı aç demedim mi? Heh!” Furkanın volümü gitgide artan sesiyle birlikte Cenk kapının dışından tüymeye yelteniyordu.
“Dur orada! Ben sana dedim ki “Bak unutma. Bir taraflarımız donar açmazsan.” Demiştim. Sende “Yok abi ya ne unutacağım. Açarım tamam. O kadar salak mıyım ben?” demiştin ağzını yaya yaya. Ki bu aradan da anlıyoruz ki o kadar salakmışsın. Nasın unutabilirsin ya. Şimdi açsak iki buçuk saate anca ısınır ev.”
“Unutmuşum işte insanlık hali. Ne var bunda?”
“Cenk, sus istersen kardeşim. Yoksa o mavi saçlarından babaanneme kazak ördürürüm kendime.” Cenk ellerini saçlarına götürüp şokla gözlerini açtı.
“Saçlarımdan uzak dur cani herif. Ben onlara ayda kaç boya kutusu harcıyorum haberin var mı senin?” Furkan gözlerini devirip doğalgazı açmaya gitti. İçeri ciddi soğuk olduğu için montumu çıkarmadım. Cenkle Gökçe geçip içerideki koltuklara yerleşince bende onların arkasından bir tekli koltuğa oturdum. Furkan içeri girip oda diğer tekli koltuğa oturdu.
“Ev azıcık ısınsın bir saate başlarız. Bir yerlerimiz dona dona çalışamayız.”Furkan Cenk’e öldürücü bakışlarını yollarken Cenk başını koltuğun kol koyulan yerine koymuş ayaklarınıda Gökçenin dizlerine yaslamış ve birini diğerinin üstüne atmıştı bile. Furkanın iğnelemesine göz devirip telefonuyla ilgilenmeye devam etti. Gökçe koltukta dizlerini altına almış oturup telefonuyla ilgileniyordu. Furkanda aynısını yaptığında bende telefonumu elime alıp sosyal medyaya girdim.
“Millet! Kalk! Kalk! Kalk! Bu kadar tembellik yeter.” Furka’nın kendiliğinden gür olan ve bağırdığında yeri göğü titreten sesiyle gözlerimi açtım. Ne zaman uykuya daldığımla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Oturur pozisyon da uyuduğum için boynum tutulmuştu. Boynumu ovalayarak olduğum yerde dik bir pozisyona geçtim. Daha sonra önümdeki sahnenin garipliği beni vurdu. Cenk bir şeyler mırıldanıp yüzünü öbür tarafa çevirdi. Fakat garip kısım bura değil. Gökçe’nin elinde bir litrelik şişede su vardı hemen yanında ise Furkan duruyordu. ikisininde yüzündeki sinsi gülümsemeler dudaklarını kıvırıyordu. Ve hemen önlerinde kurban Cenk cenin pozisyonunu almış biraz sonra başına geleceklerden habersiz masum masum uyuyordu.
Gökçe ağır ağır şişenin kapağını açtı. Furkanla bakıştıklarında gülümsemeleri daha da büyüdü. Bunu yaparken ölümüne zevk aldıkları her hareketlerinden belli oluyordu. Gökçe elindeki ağzı açık şişeyi ters çevirip Cenk’in yüzüne boca etti. O an size Cenk’in yüz ifadesini anlatamam. Bir litre su yüzüne boca olurken boğuluyormuş gibi sesler çıkararak neye uğradığını şaşırmış şekilde olduğu yerden zıpladı. Gözlerini irice açmış nefes nefese mavi saçlarından sular damlayarak tam karşısında olan bana baktı. O sırada ben gülümsemekten başka bir şey yapamıyordum çünkü bu hali çok komikti. Artı. Gülümsemeyi çok özlemiştim. Her halta gülebilirdim. Yaklaşık on saniye sonra kendine gelmeye başladığında şaşkın gözleri şikâyetle kısılıp gülmekten yerlere yatan -ufak bir parantez açmak istiyorum gerçekten yerde tepine tepine kahkaha atıyorlardı- Gökçe ve Furkan’a çevrildi.
“Ha ha ha ne kadar da komik. Nasıl da sağlam bir mizah anlayışınız var sizin ya. Harikasınız!” Diyerek hızla odadan çıktı. Arkasından biraz üzülerek baktım. Çünkü bu şaka bana yapılsa bende pek mutlu olmazdım. Cenk’in arkasından okul çantamı da alarak çıktım. Arkadan Furkan ve Gökçenin gitmememi söylenmelerini duymuştum. Cenk’i çalışma odasının yanındaki küçük odada söyle söylene kıyafet aranırken buldum.
“Al işte! İnsan gibi temiz tişörtümde yok. Şunu yıkasam ne zamana kurur ki? Of ya.” İçeri girdiğimde bakışları bana döndü. ”Sana da helal yani Ahu. Hiç ses çıkarmamışsın üzerime buz gibi suyu boca ederlerken.” Mahcup şekilde yanına ilerledim. Çantamı açıp içinden siyah tişörtümü çıkardım. Ve ona uzattım.
“Kusura bakma. Bende yeni uyanmıştım. Bunu giy. Yani tabii istersen. Bana oluyorsa sana haydi haydi olur.” Bir bana bir de elimdeki siyah tişörte baktı. Yavaşça uzanıp elimden alırken yüzünde oluşan ifadeyi çözemedim.
“Şey teşekkür ederim. Kusuruma bakma. Öyle bir anda yükseldim.” Derken gözlerime yavru köpek bakışları atıyordu.
“Sorun yok. Sen üstünü değiştir. Bende diğerlerinin yanına döneyim.” Son kez gülümseyip kapıdan çıktım. Ve çıkmamla birlikte iki tane bedenle çarpıştım. Bir adım geri çekildiğimde Furkan ve Gökçeyle göz göze geldim. Cenkteki anlamamış bakışın aynısı onların gözlerinde de vardı.
“Bir şey mi var?” Çünkü neden bana öyle baktıklarını anlamamıştım. Ve bu çok rahatsız ediciydi. Yanlış bir hareket mi yapmıştım? Beklediğim cevap Gökçeden geldi.
“Yok. Yani tabii ki yok. Sadece şaşırdık.”
“Neye şaşırdınız?” Allah’ım ne yapmıştım!
“Yani biz daha yeni tanıştık. Fakat sen hiç düşünmeden tişörtünü Cenk’e verdin.” Ben bu yaptıklarım da garip bir şey göremiyordum. Şuan kendimi tam bir ahmak gibi hissediyordum. Neyi kaçırıyordum? Yüzümdeki anlamaz ifadeyi gördüğünde konuşmaya Furkan dâhil oldu.
“Gökçe demek istiyor ki, daha yeni tanıştığın birine neden tişörtünü veriyorsun?”
“İhtiyacı vardı.” Hala garipliği göremiyordum.
“Ama orada bizde vardık. Ve kendi tişörtümü getiriyordum.” Diyerek elindeki mavi tişörtü gösterdi.”Yani Cenk’i neredeyse hiç tanımadığın halde tişörtünü düşünmeden verdin.” İçime rahatlığın verdiği ısı yayılırken derin bir nefes çıktı dudaklarımdan. Rahatlayana kadar kalp ritmimim hızlandığını ve nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim. Gariplik yapmamıştım. Herkes gibi davranmıştım. Farklı olan hiçbir şey yapmamıştım.
“Yok ya hiç sıkıntı değil. Verdim gitti işte. Ne zaman çalışmaya başlıyoruz?” Gökçeyle Furkan kısa bir süreliğine bakıştılar.
“Az sonra başlarız. Sen Gökçeyle çalışma odasına geç. Ben de Islak maviyi alıp geliyorum. Hadi kış kış.” Deyip ellerini omuzlarımıza koyup çalışma odasına doğru iteledi. Gökçeyle çalışma odasına doğru yürüyüp kapıyı açtık. Ses yalıtımlı olduğu belli olan siyah odaya girdik. Gökçe bana şarkının sözlerini atmıştı o yüzden şarkılara aşinaydım. Gökçe piyanosunun başına geçip ufak tefek işlemler yaptı. Ben de şarkıların sözlerini tekrar gözden geçirdim. Beş dakika sonra Furkan ve Cenkte geldiğinde artık hazırdık. Bu an benim elime mikrofon aldığım ilk andı…
“Son ki üç dört
Kendime gelemedim hâlâ dün geceden beridir
Uçtum ardından, ama düşsem yeridir
İçimde bir his var ki, tanıyamadım inan ki
Sanırım yenidir, ah, ölsem yeridir
Gelemem ben, sana gelemem ben
Öperim seni, sana doyamam ben
Uzandım, kaçtın, tuttum sandım
Şimdi "Gel" desen de
Gelemem ben, sana gelemem ben
Öperim seni, sana doyamam ben
İkilemi çözemedim hâlâ, ama yok ki sorasım
Ne zaman burdaydın ki şimdi kaybolasın?
Bi' gün, bi' kuşluk vakti uyanamadım inan ki
Saatim geridir, ah, ölsem yeridir
Gelemem ben, sana gelemem ben
Öperim seni, sana doyamam ben
Uzandım, kaçtın, tuttum sandım
Şimdi "Gel" desen de
Gelemem ben, sana gelemem ben
Öperim seni, sana doyamam ben”
Son cümlemi söyledim ve gözlerimi açtım. Ortamda sessizlik asılıydı. Arkamda hiçbir ses duymuyordum. En son sessizlik alkışla kırıldı. Arkamı döndüğümde hepsinin yüzünü mumnun gülümsemeler doldurmuştu.
“Vay arkadaş. Bu nasıl ses ya? Müthiş!” Bunu diyen tabii ki Cenkti. Yüzümü ateş basarken gülümseyerek parmaklarımla oynadım.
“Alo! Kızım sana diyorum.” Cenk’in bana yaklaşan adım seslerini duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. Yanıma geldiği anda salık bıraktığım saçlarımı karıştırmaya başladı.
“Oy sen utandın mı? Oy oy.” Ama buda ona yetmemiş olacak ki yanaklarımı çekiştirmeye başladı.”Kızım yerim seni! Tipe bak! kıpkırmızı olmuş. Yanklara bak yanaklara.” O yanaklarımı çekiştirirken kahkahalarım odayı dolduruyordu.
“Cenk! Y-yanaklarım.” Asla kulak asmamış bir halde yanaklarımla oynamaya devam etti. En son Gökçe imdadıma yetişti.
“İyi bir arkadaş olarak olaya el atıyorum. Cenk rahat bırak kızın yanaklarını. Cenk dedim!” En son Cenk son bir kez daha sıkıp yanaklarımı serbest bıraktı. Ama bu duracağı anlamına gelmiyordu. Bunda da koluna gökçenin kafasını sıkıştırıp kızıl saçlarını dağıtmaya başladı. Kahkahalarımın sonu yok gibiydi. Gözlerim Furkan’a takıldığında onu Adeta bir abi edasıyla gitarına sarılmış halde gözlerindeki şefkatle Cenk ve Gökçe’ye bakarken yakaladım. Gözgöze geldiğimiz de istemsizce dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Aynı şekilde o da bana gülümsedi. İşte o zaman kimseye hissetmediğim bir duygu hissettim. Arkadaşımın gülümsemesi hep orada kalsın istedim. Cenk ve Gökçe hep atışsın. Furkan onları şefkatle izlesin. ve gözgöze geldiğimizde birbirimize gülümseyelim. İstedim. Bunu istemek bile çok güzeldi. İsteyebiliyor olmak bile.