Nasıl hissediyordum biliyor musunuz? Sanki on ikinci kattan aşağı fırlatılmışım bütün kemiklerim kırılmış ama gözlerim açık ve hala nefes alıyorum. Evet, aynen böyle hisediyordum. O akşam eve dönerken asla ağlamadım. Eve geldim annem ne olduğunu sordu ona ayrıldığımızla ilgili birkaç şey mırıldandım ve odama çıktım. Telefonumunda içinde olduğu siyah çantayı bir kenara fırlatıp üstümdekilerle yatağa girip yorganı üzerime çektim. Önce boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. İki üç derken bir de baktım nefes alamıyorum. Gözyaşlarım sel olup yanaklarımdan yastığa karışırken bunların benim son gözyaşlarım olduğunun bilincinde değildim. Nasıl olabilirdi? Aklım almıyordu. Rol müydü yani? Bütün güzel sözleri. Aşkla bakan gözleri. Keşke boğulsam dediğim dediğim mavmavi gözleri. Yalan mıydı hepsi? Acılarımı anlamasıda mı yalandı? Dudaklarındaki pahabiçilmez gülümsemede mi? Peki gözlerimi okuması. O da mı yalandı? Benim deniz gözlüm. Ne yaptın bana böyle? Ben gözlerindeki denizde aşkımla boğulurdum ama sen gözlerindeki kibirle boğdun. Gözlerindeki kibirle ruhumu boğdun sözlerinle yakıp kül ettin. Yara bere, parmak izleriyle dolu ruhumun küllerini savurdun. Şimdi ne ruh kaldı ortada ne de kalp.
Gitti değil mi? O da mı bıraktı bizi Ahu?
Bıraktı iç ses. O da gitti.
Peki, ruhumuz nerede Ahu?
Yandı bitti kül oldu iç ses. Yandı bitti kül oldu…
. . .
“Uyursam geçer mi?
Ya da bu böyle sürer mi?
Yerine düşlere güvensem,
Yine günler incitir mi?”
Şarkılar. Dert sırdaşı. Kader yoldaşı. Ne derseniz deyin. Kesinlikle büyülülerdi.
Gerçekten uyursam geçer miydi peki? Geçmezdi. Uyursan geçmezdi. Film izlesen geçmezdi. Yemek yesen geçmezdi. Müzik dinlesen geçer gibi olup bir cümleyle yerden yere vururdu yine geçmezdi. Peki, ne yapmalıydı ki? Gerçekten bilmiyordum. Çok klasikleşmiş o cümlenin söylediğini yapacaktım sanırım. Yaşıyoruz işte. Aynen öyle. yaşıyorduk işte.
Uyandığımda davul gibi ve ağlamaktan kızarmış gözler bana merhaba diyordu.
Vov. Allahım nasılda güzel bir şaheser. Sende beğendin mi Ahu(?)
Ahh sen yine burada mısın ya? Hoş geldin. Pekde hoş gelmedin aslında. Hadi geri git sen. Hangi delikten çıktıysan artık geri gir.
Evvvet buradayım. Ayrıca hiçbir yere gitmedim. Sadece dâhil olcağım zamanı bekliyordum. Ve buradayım. Hiçbir yerede gitmiyorum. Çok istiyorsan kulaklarını tıka diyeceğim de yine duyacaksın beni hahayt. Kurtuluşun yok güzelim. Her türlü dinleyeceksin beni.
Sen ciddi misin ya?
Hem de hiç olmadığım kadar. Allahım olacak şeyleri öngörüp birde bir bir olmasını izlemek harika bir şey. Ve tam üç aydır kurmayı beklediğim o cümleyi kuruyorum. Öhö öhö. Ben sana demiştim. Valla da dedim. Ay nasıl rahatladım anlatamam.
Gerçekten herkesin iç sesi bu kadar gıcık mıydı ya?
Kurban ol be sen bana. Nankör seni. Üç ay işine karışmadık geldiğin hal ortada. Şişmiş ve kızarmış gözler. Şimdi sus ve üstünü giyin.
Ahhh kendimi tokatlama isteği uyandırıyorsun bende iç ses.
Allahım birde mazoşist oldu başıma.
Ay sus artık. Giderim bangır bangır müzik dinlerim feleğin şaşar bak.
Aaa üstüme iyilik sağlık. Yetişin komşular içses öldürüyorlaaaar.
Hah bir drama kraliçesi olmadığın kalmıştı o da oldu. Hayırlı olsun cümleten.
İç sesimle girdiğim münakaşa sonrası saate baktığımda hala giyinmeye başlamazsam okula geç kalacağımı gördüm. Kalkıp ruhsuzca üstümü giyinirken içimdeki bu bomboşluk hissinden kurtulmak için neler vermezdim. Çantamı sırtıma vurup botlarımı ayağıma geçirdim. Anneme ruhsuzca bir günaydın derken teninin solgunluğu beni farklı düşüncelere itti. En son ne zaman doktora gitmişti? Doktor ne demişti? Peki, ben ne ara bu kadar ihmalkâr olmuştum? Kafamdaki düşüncelerle okulun kapısına vardığımda derin bir nefes aldım. Sank dört ay öncesine geri dönmüştüm.
Hazırda telkinin var mı Ahu? Bende yok çünkü.
İç sesime göz devirme isteğimi bastırıp adımlamaya başladım. Telkin falan yoktu. Pat diye girecektim sınıfa.
Ha taktik maktik yok bam bam bam diyorsun yani. Okey. İyiymiş. Ben tamamım.
Senin tamam olman nasıl umrumdaydı var ya iç ses. Anlatamam. Öyle böyle değil. Sen tamamsan tamam.
Oyyhhh
Sınıfın kapısının önüne geldiğimde beklemeden kapıyı açtım. Korkunun ecele faydası yoktu. Kapıyı açtığımda birçok şeyi biranda gördüm. Buse, Kamer, elinde küçük bir kâğıtla duyuru yapan kız ve bana dönen yirmidokuz tane kafa. Yirmidokuz çünkü sınıfa girmem Kamer’in ve Buse’nin umrunda bile olmamıştı. Hala birbirleriyle konuşuyorlardı. Ve evet yanyana oturuyorlardı.
Cidden mi ya?
Yok şakacıktan. Allahım ben neden zekâ geriliği yaşayan bir insanın iç sesiyim. Yardım diye bağrıcağım şimdi ya.
Ve daha da acayip olan BENİM sıramda yanyana oturuyorlardı. Bu bir ironiyse ben asla gülmedim. Mimik oynamadı yani. Ahh cidden kötü lise dizilerindeki saçma sapan sahneyi yaşamayacaktım değil mi? Hadi ama! Bu çok saçmaydı.
Ah aynen o sahne yaşanıyor. Ve sen tüm zekâ geriliğini ortaya saçarak sınıfın kapısında manda gibi gözlerini dikip onlara bakıyorsun. Artık şu olmayan zekânı göster. Biraz çaba ama ya. Gayret.
İlk defa iç sesimi dinleyerek gözlerimi onlardan çektim. Arkalarda boş yer olmadığı için kapı tarafından baştan üçüncü sıraya oturdum. Gözlerimi onlara çevirmemek için kendimi zor tutarken duyuru yapmak için sınıfa gelen kız okulun müzik kulübünün bir soliste ihtiyacı olduğuyla ilgili bir şeyler geveledi. Ve tek tek insanları çağırıp seslerine bakacaklardı. Yani zorunluydu. Daha önce bu kadar saçma çok az şey duymuştum. Zorunlu şarkı söyletmek mi? Cidden mi?
Bana bak içses “yok şakacıktan” falan dersen geliyor bangır bangır müzik.
Bir şey demedim ki ya. İyi misin sen?
Sus be. Bilmiyorum sanki ben seni.
Ayy zekâ seviyesi düşük insan. Tartışmaya girmediğim yegâne insan çeşidi.
Sen boş zamanların da ekstra gıcık olabilmek için antrenman falan mı yapıyorsun ya?
Yok hayatım. Gıcıklık değil ayrıca. Zekâ. Yani sende gram olmayan o değerli şey.
Ayyy
Kız duyurusunu yapıp gittikten sonra gözümün kenarıyla arkaya bakmaya çalıştım. Ama şöyle bir sorun vardı ki o yakışıklı surata baktıkça kalbim sızlıyor söylediği şeyler tek tek beynimde sıralanıyordu. Ve dün akşama tekrar dönüyordum. Yorganın altında hıçkırıklarımda boğulduğum, gözyaşımdan sırılsıklam olan yastığım gözümün önüne geliyordu. Ruhumun külleri içerde titriyordu.
Defter ve kitabımı çıkarıp kafamı kollarıma yasladığımda sınıfta Buse’nin tiz, yapmacık ve samimiyetin s’si bulunmayan sesi çınladı. Kulaklarımı ellerimle kapatmak hatta sağır olup duymamak istediğim bir ses tonuna sahipti. Sesi aşırı mı inceydi yoksa kendimi inceltiyordu anlamıyordum ama uzaktan hiç de güzel durmuyordu. Ayrıca o kadar güzel bile değildi. Tamam, doğal sarı saçları, mavi gözleri, güzel bir fiziği olabilirdi ama... Ahh ne saçmalıyordum kız güzeldi işte.
Kapı açılma sesiyle hocanın geldiğini sanıp kafamı kaldırdığımda sadece öğrenci olduğunu görüp tekrar kafamı kollarıma koyacaktım ama görmek istediğim en son görüntü bile olamayacak bir sahneye tanık oldum. Kamer başparmağına Buse’nin sarı saçlarından bir tutam dolamış birşeyler anlatıyordu.
Ahh bu acıttı. Hey Ahu canın bu kadar yanmak zorunda mı ya?
İçses.
Ay dur sanırım şuan seni telkin etmem lazım. Bir bakalım. Baksana, belkide sadece saçı parmağına çarpmıştır olamaz mı yani?
Sen telkin etme iç ses. Hatta yeltenme bile. Olur mu?
Olmadı değil mi? Ay ne bileyim ben ya. Bu duygular fazla karamsar. Hiç benlik değil.
Alo! Senle ben aynı kişiyiz.
Hatırlatma şunu!
Ruhumun külleri sızlıyordu. Oradan oraya uçuşuyorlardı. Ruh yoktu. Ruhumun külleri vardı sadece.
1 Hafta Sonra
Saçmalık! Gerçekten böyle saçma sapan şeyler yapan bir okulda olmak beni delirtiyordu. Nerede miydim? Saçmalıkta çığır açmış okulumun güzide müzik sınıfının kapısının önünde içerden solist seçmeleri için şarkı söyleyen bir kızın çıkmasını bekliyordum. Sanırım kök salacaktım!
Sonunda içerden kız çıktığında gözlerinin kızardığını gördüm. Sanırım bu grubun solisti olmak istiyordu ve içerde işler pek iyi geçmemişti. Kız koşturarak önümden geçtiğinde artık içeri girmem gerektiğini düşünüp adımladım. İki adımla kapının önüne geldim ve içeri girdim. Gözüme ilk çarpan koltuğa bacaklarını açarak oturmuş düz saçlı kahverengi gözlü bir çocuk oldu. Onun yanında kıvırcık kızıl saçlara sahip beyaz tenli bir kız oturuyordu. Kızın koltuğuna yaslanmış ve kollarını birbirine başlamış saçlarını koyu maviye boyatmış kulağından siyah bir küpe sarkan kumral tenli bir çocuk duruyordu. İçeri girince gözler bana döndü. Müzik öğretmeni içeriye gelmemi işaret ettiğinde hocaya doğru adımladım. Daha önceden herkese istediği bir şarkıyı seçmesi tembihlenmiş ona çalışması söylenmişti. Zaten ezbere bildiğim şarkının sözleri önüme koyduklarından hoca başlayabileceğimizi söyledi. Hoca bunu dediğinde her şeyi daha yeni idrak etmiştim. Bu iki erkek bir kızdan oluşan grup müzik grubuydu. Aslında bunu sınıfa ilk girdiğim an anlamam lazımdı ama…
Şarkının naif melodisi kulağımı doldurduğunda sözlerini gözden geçirdim. Şarkıya girmem yer geldiğinde dudaklarım aralandı.
Bir şehre ait olmak gelmez elimden
İçimde bi' çocuk var hep gitmek isteyen
Ne kadar şarkı varsa koyup bavula
Koşturdum hep durmadan ordan oraya
Yok artık zamanımız
Bak kaldık yine yalnız
Kalktım baktım gecenin üçündeymişim
Ben nasıl bir adamım hiç sevilmemişim
İstanbul'dan gitmeyi hep denemişim de
Sen aklıma gelince geri gelmişim
Kalktım baktım gecenin üçündeymişim
Ben nasıl bir adamım hiç sevilmemişim
İstanbul'dan gitmeyi hep denemişim de
Sen aklıma gelince geri gelmişim
Derin bir nefesin ardından ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi açtım. Müzik öğretmenine döndüğümde gururlu gözlerle bana baktığını fark ettim. Kulaklarımı bir alkış sesi doldurduğunda gözlerim o yöne döndü. Kızıl saçlı kız deli gibi ellerini çırpıyordu. Gözgöze geldiğimizde gözlerinden birini kırptı. Ona tebessüm edecek enerjiyi içimdeki boşlukta bulamadığım için tekrar hocaya döndüm.
“ Adın ne kızım?” Şaşkınlıkla gözlerim irice açıldı. Ne yani beğenmişler miydi? Ama ben…
“Ahu Yılmaz.” Sesimdeki şaşkınlığı ben bile fark ettiğimde hoca elindeki kalemle önündeki kâğıda bir şeyler karalayıp gözlüklerinin üstünden bana baktı.
“Buraya ismini not aldım Ahucuğum. Seçmeler bittiğinde yaklaşık on kişinin arasından biri seçilecek. Ki bana göre bu yüksek ihtimalle sen olacaksın.”
Şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışarak dışarıya doğru bir adım attığımda üzerimdeki bir çift gözü fark ettim. Kafamı kaldırdığımda kahverengi delici gözlerle karşılaştım. Kızıl saçlı kız koltuğunun yanında dikilen çocukla konuşuyordu ama onun yanındaki kahverengi gözlü düz saçlı kumral çocuk bana bakıyordu. Gözgöze geldiğimizde bakışlarımı kaçırmadım. Şu bir haftadır genelde çatık olan kaşlarım hala aynı şekildeydi. Böyle dışarıdan soğuk ve ürkütücü göründüğümü biliyordum ama bu benim bilerek yaptığım bir şey değildi. İstemsizce oluyordu.
O da çekmedi. Benim yüz ifademin kopyası gibi onunda kaşları çatıktı. Kollarını göğsünde birleştirmişti ve koltukta dimdik oturuyordu. Ne kadar öyle durduk bilmiyorum ama kızıl kızın ince sesi kulaklarımda çınladığında kapıya doğru adımlamaya başladım.
“Sana da bir üşüme geldi mi Cenk?” Diye sordu mavi saçlı çocuğa doğru. Çocuk kafasını iki yana salladığında kız omuz silkip elleriyle omuzlarını ovaladı. Gözlerimi kapıya çevirip seri adımlarla yürümeye başladım. Kumral çocuğun gözlerini hala üzerimde hissediyordum ama kafamı çevirip tekrar ona bakma zahmetine girmedim. Sınıftan çıktığımda içime çektiğim derin bir nefesi serbest bıraktım. Bu grubun solisti olmak isteyip istemediğimi bimiyordum. Bir yandan şarkı söylemeyi seviyordum. Öte yandan önümdeki yıl önemli bir sınavım da vardı. Ve bu sorumluluğun üstesinden gelebileceğimden emin değildim.
. . .
“Hocam Ahu Yılmaz’ı müzik öğretmeni kumru hoca çağrıyor.” Nöbetçi öğrenci bu sözlerle sınıfı terk ettiğinde şoka girmiştim. Bu kadar çabuk olacağı aklıma gelmemişti. Nöbetçi öğrenciyi takip ederken adeta kalp krizi geçirecektim. Hatta yürüyor olabilmem bile mucizeydi. Şuanda ise bir koltukta oturmuş şaşkın bakışlarla Kumru hocayı dinliyordum.
“İşte bu şekilde Ahucuğum. Okul çıkışı ve cumartesi günleri okulumuzun müzik grubuyla çalışman gerekiyor tabii ki kabul edersen.” Dedi Kumru hoca teşvik edici bir ses tonuyla. Sanırım gözlerimden içimdeki çelişkiyi anlamıştı ki sözlerine biraz daha devam etmeye karar verdi.
“Bak kızım gerçekten değerlendirilmesi gereken ciddi güzellikte bir sesin var. Bu grup sadece basit bir okul grubu da değil. Bazı kafe ve restorantlarda da çalıyorlar. Yani anlayacağın buradan başlayıp daha da yükselebilirsin. Zaten onbirinci sınıfsın yani bir seneye üniversite sınavına gireceksin. Geleceğine bu yeteneğine göre şekillendirebilirsin. Tabii karar senin. Ne diyorsun? Gruba katılmak istiyor musun bakalım?” Kumru hocanın sözlerini düşündüğüm zaman gerçekten mantıklı geliyordu. Ama… Aması falan yoktu. Katılmak istiyordum. Evet. Kesinlikle katılmak istiyordum. Katılacaktım. Bu benim için iyi olacaktı. Kafamı farklı şeylerle meşgul etmek ve duygularımı sözlere aktarmak. Bu bana iyi gelecekti. hissediyordum.
“Katılmak istiyorum.” Dediğimde sesimdeki kararlılık beni bile şaşırtmıştı. Kumru hocanın yüzünde halinden memnun bir gülümseme belirirken telefonu çaldı. Telefonunu açıp kulağına götürdü.
“Geldiniz mi? Tamam geliyor. Evet, evet kabul etti. Ay geliyor dedim ya çocuğum. Kapat hadi.” Hocanın konuşma biçiminden grup üyeleriyle samimi olduğunu anlamıştım. Hoca telefonu kapatıp aldığı yere bıraktıktan sonra bana döndü.
“Tamamdır kızım. Gruptaki arkadaşların aşağıda seni bekliyor. Sana çalışma alanınızı gösterecekler. Hadi bakalım. Hayırlı olsun.” Deyip tatlı bir gülümseme kondurdu yüzüne. Artık çıkmam gerektiğini fark ettiğimde ayağa kalktım.
“İyi günler hocam.”
“Sana da çocuğum. Sana da.”
Dışarı çıkıp kapıyı ardımdan kapattım. Derin bir nefes verip merdivenlerden inmeye başladım. Okulun dışına çıktığımda gözlerimi etrafta gezdirdim. Ama kimseyi göremediğimde etrafımda bir tur attım. Zaten çatık olan kaşlarım daha da çatılırken arkamdan ani bir ses patladı.
“Böö” Yüzümde ve bedenimde hiçbir değişim olmadan sesin geldiği yöne yani arkama doğru tembelce döndüm. Bu sesi çıkaran koyu mavi saçlı küpeli çocuktu. Çocuğun yüzüne çatık kaşlarım ve boş gözlerimle dik dik bakarken o da yüzümde şaşırmış ifadeye dair bir mimik aradı. Bulamamış olmalı ki yüzünü hayal kırıklığı kapladı.
“Oha ama ya. Hiçbir kas mı oynamaz. Kızım dedim ben sana ben korkutamıyorum. Olmuyor yani. Sempatik karakterim ve bebeksi yüzüm izin vermiyor anla artık ya.” Sesindeki kendini beğenmişlik sinirlerime dokunurken çocuğun yanındaki kızıl saçlı kıza bakan yüzünü süzdüm ve kendini beğenmişliğinde ufak da olsa haklı olduğunda karar kıldım. Çünkü çocuk gerçekten yakışıklıydı. Aslında yakışıklıdan daha çok sempatik demek daha doğru olur sanırım.
Gözlerim her birinin üzerinde teker teker dolanırken en son koyu kahve gözlerde durdu. O an gerçekten kendimi aynaya bakıyormuş gibi hissediyordum. Aynı Çatık kaşlar boş gözler ifadesiz bir surat. Yaklaşık on saniye kadar birbirimize bomboş gözlerle baktıktan sonra bunu bölen kızıl kızın sesi oldu.
“Grubumuza hoş geldin Ahu.” Kızın kuş cıvıltılarını andıran fazla enerjik sesi kulaklarımda çınlarken yanındaki koyu kahve gözlü çocuğun gözlerini devirdiğini gördüm. Aramıza hiçbir konuşma geçmemesine rağmen bu çocuktan hiç hazzetmemiştim. Kızın enerjik girişine karşılık yavaşça başımı salladım.
Bir kolunu mavi saçlı çocuğun diğer kolunu ise koyu kahve gözlü çocuğun omzuna atıp kafalarını kendine doğru çekti. Çocuklar tökezleyerek ona yaklaştığında kız kafasıyla mavi saçlı çocuğu işaret etti.
“Bu Cenk. Namı diğer şaklaban. Kendisi bateristimiz olur. Bam bam bam güm güm güm çınn cı işte.” Deyip tiz sesiyle boğazından bir kahkaha salıverdi. Baterist çocuk yani Cenk ona tehditkâr bakışlar gönderip homurdandı. “Bam güm çın mı? Sen ciddi misin Gökçe? Güzelim baterimi nasıl açıkladı ya. Bateri çalmak gönül işidir ruh işidir. Bateri neydi? bateri sev-“ Cenk’in saçmalama düzeyine ulaşmak üzere olan konuşması az önce adının Gökçe olduğunu öğrendiğim kızdan ense köküne yediği sert tokat darbesiyle yarıda kesilmişti. Bundan rahatsız olduğum söylenemezdi.
Gökçe Cenk’e birkaç kelimeyle homurdandıktan sonra kollarını öbürlerinin boyunlarından çekti. tekrar otuziki diş sırıtarak bana döndü. Kendini işaret ederek. “Bendeniz de efendim Gökçe. Grubun piyanistiyim. Ayrıca neşe kaynağı, enerji bombası, sevecenlik abide-“
“Anladık gökçe en iyimiz sensin gerçekten müthiş bir insansın. Artık sadede mi gelsen?” Gökçe kendini övdüğü her cümlede bir parmağını indirirken sağından gelen homurdanmayla karışık sitemli sesle sözünü kesip ona ölümcül bakışlar attıktan sonra bana döndü. Baş parmağıyla ona bakmadan bezgin bir ifadeyle arkasını işaret etti.
“Bu huysuz da Furki. Gitaristimiz olur kendisi. Aslında Furkan ama kimse ona Furkan demiyor o yüzden Furki olarak kaldı.” Anladığımı belli edercesine kafamı salladım.
“Bende Ahu.” Furkan denen çocuk hariç diğer ikisi anladıklarını belirtircesine kafalarını salladı. Öbürüyse hiçbirşey demeden bakmaya devam etti. Gökçe birkaç adımla yanıma gelip koluma girdi. Diğer kolunu da Cenk’in koluna geçirip yürümeye başladı.
“Hadi sana yuvamızı gösterelim.”
“Yuva mı?”
“Ay pardon. Çalışma alanımız yani. Oraya yuva diyoruz da. Dilim alışmış.”
Anladım dercesine kafamı sallayıp kızın kolundan çıktım. Çıktığımı fark etmemişti bile çünkü koluna girmiş olduğu Cenkla konuşuyordu. Yanıma aldığım çantamdan çıkardığım kulaklığımı telefonuma takıp telefonumu da kapşonlumun cebine koydum ve ellerimi de ceplerime sokup Siyah kapşonumu kafama geçirerek gözlerimi yere dikip grubu takip etmeye başladım.
“Gitme demem ama özle dön olur mu? Kendi kendime sessizce mırıldandığım şarkı sözünü duyan var mı diye kafamı kaldırdım. İstemsizce olmuştu. Bu şarkının en çok bu cümlesini seviyordum. Üstüne paragraflarca yazı yazılabilecek bir cümleydi. Gözlüklerimin ardından sohbet eden Gökçe ve Cenk’e baktım. Duymuş gibi değillerdi. İçim rahatlarken onların yanında olması gereken Furkan’a baktım. Ama orada değildi. Kafam karışarak arkama baktığımda orada da olmadığını gördüm.
“Buradayım.” Tam yanımdan gelen sesin beni korkutması gerektiğini hatta yerimden sıçratması gerektiğini fark ettim. Ama sadece arkaya doğru çevirmiş olduğum başımı tembelce ona çevirdim. Bomboş bakan gözlerim karadeliği andıran gözleriyle buluştu. Gözlerinin gözlerimden ayrılıp çatık kaşlarımı ve yanları iki yana doğru eğilmiş ağzımı buldu. Gözleri tekrar gözlerime çıktığında ne zaman yürümeyi bıraktığımızı bilmiyordum. Çatık kaşları ve kahve gözleriyle bakmayı sürdürdü. Bende aynısını yaptım. Sonunda telefonu çaldığında gözlerini gözlerimden ayırmadan telefonu açtı.
“Efendim Samet.” Telefonda konuşulan konu önemli olmalı ki gözleri son kez çatık kaşlarımı bulup yürümeye başladı. O yürümeye başladığında bende bizden yaklaşık 7-8 metre uzaklamış Gökçe ve Can’nın yanına doğru seri adımlarla ilerlemeye başladım. Sanırım on dakikaya yakın bir süre yürüdükten sonra çok az ev bulunan mahalle tarzı bir yere gelmiştik. Tam mahalle gibi değildi çünkü evler tektüktü ve sıra sıra değildi. Çok farklı yerlere konumlanmışlardı. En son etrafındaki yapıları aratmayacak eskilikte bir gecekondunun önünde durduğumuzda gözlerim müstakil evin üzerinde gezindi. Sıvası dökülmüş ve üstünde tektük mavi boyanın kalıntılarının bulunduğu mavi kapılı bir evdi. Gökçe ucunda bir ev modelinin sallandığı anahtarı deliğe sokup iki kere çevirdi ve kapıyı ardına kadar açtı. Onlar içeri doluştuktan sonra en son ben de girdim. Eve ilk adım attığımda hiçbir duvarda boya olmadığını gördüm. Ama gri sıvanın üstünde sprey boyayla yapılmış gibi görünen şekiller, kelimeler ve cümleler olduğunu gördüm. Onları incelemek için bolca zamanım olacağı aklıma geldiğinde arkalarından ilerledim. Girdiğimiz oda da kırmızı deriden bir koltuk vardı. Onun önünde camdan bir sehpa vardı. Üstünde ise yarım kalmış pizzalar, pizza kutuları, yarım bırakılmış iki buçuk litrelik bir kola, karton bardaklar, çekirdek ve çekirdek kabukları vardı. Sanırım burayı dinlenme yeri gibi kullanıyorlardı.
Gökçe nereden çıkardığını anlamadığım mavi bir çöp poşetine sehpanın üzerindekileri doldurmaya çalışıyordu.”Ya kusura bakma. Böyle görmeni istemezdim ama dün biraz aceleyle çıkınca kalmış oldu.” Dedi sıkıntılı bir sesle.
Ona sorun yok dercesine kafamı salladım. Bana bakıp gülümsedi ve çöpleri doldurup çöp poşetinin ağzını bağladığı gibi müstakil evin camından dışarıya attı. Camı kapattıktan sonra eliyle beni takip et gibi bir hareket yaptı. Onun peşinden ilerleyip içinde ses yalıtımı olduğu belli olan bir odaya girdik. Burada bir bateri bir piyano ve bir tane de gitar vardı. Hepsinin önünde bir adet mikrofon bulunuyordu. Benim mikrofonum.
“Evin diğer kısımlarını pek kullanmayız. Kolidorun sonunda tuvalet var. Onun hemen yanında mutfak var. Buzdolabı var ama bomboş. Neredeyse hiç kullanmıyoruz. Üç tane kupa var. Çay kahve ve benzeri şeyleri içmek için herkes kendi kupasını kullanır. Evinden kendi kupanı getirebilirsin ya da karton bardağımız var. Başka da bir şey yok sanırım. Soracağın bir şey var mı?”
“Saat kaçta geliyoruz buraya?”
“Saat 5 gibi burada olsan yeter. Bizi en son Furki evlere bırakıyor. Yani ulaşımı dert etme. Yaklaşık saat 9 gibi de dağılıyoruz galiba. Ama bundan daha erken veya geç dağıldığımızda oluyor tabii. Mesela sınav haftaları 7 gibi dağılıyoruz. Çalışmaya vaktimiz kalsın diye. Ya da sohbete dalıp 11 gibi dağıldığımızda oluyor. Anlatabildim mi?”
“Anladım.”
“Harika! O zaman başka sorun yoksa bugünlük dağılabiliriz. Bugünü pas geçelim alışma günü gibisinden. Ama yarın başlamalıyız. Çünkü iki hafta sonra bir kafede sahne alacağız ona hazırlanmamız lazım.”Ona kafamı sallayıp onun arkasından adımlamaya başladım.
“Furkiii! Gidebiliriz!” Diye içeri doğru seslendiğinde ben kapıyı açıp dışarı çıktım. Omzuma dokunan bir elle kafamı telefonumdan kaldırıp Gökçe’ye baktım.
“Bugün de seni biz bırakalım istersen. Furki’ye adresini söylersin o bırakır. Bu şehri avcununiçi gibi bilir.”
“Olabilir. Teşekkür ederim.” Kendimi gülümsemeye zorlamadım çünkü olmayacağını biliyordum. Furkan’nın arabasına yerleştiğimizde evimin adresini söyledim sadece kafasını sallamakla yetinip önüne döndü. Buraya en uzak benim evim olduğu için arabada en son Furkan’la ben kalmıştım. Evimin önüne geldiğimizde yüzüne bakmadan kısık sesle teşekkür edip arabadan indim. Eve gelip kendimi yatağa olduğum gibi bıraktım. Allah’ım ne yorucu bir gündü!