Eren o sabah erken uyandı. Uyanmak değil de, sanki içinden bir şey onu dürtmüştü. Gözlerini açar açmaz odadaki duvarlara baktı, her biri sessizce ona aynalık yapıyordu.Yare’nin yüzü geliyordu gözünün önüne. Sadece yüzü değil, varlığı.O yanındayken zaman başka bir sesle akıyordu.
Normalde, birini tanıdıktan sonra içi hep kuşkularla dolardı Eren’in. Sorgular, kaçardı. Ama Yare öyle bir kadın değildi. Onun yanında insan kendi kalbine daha yakın duruyordu. Kaçmak yerine kalmak istiyordu. Bu yeni bir histi.
Kendi kendine, ilk defa uzun zamandır hiç yapmadığı bir şey yaptı: Bir cümle yazdı. Günlüğüne değil. Telefon notlarına değil. Kâğıda, kalemle. Bizzat, içinden damlayan haliyle.
> “Bazen bir kadına ilk bakışta tutulmazsın…Onun yanında ilk kez sustuğunda anlarsın ki, daha önce hiç gerçekten dinlenmemişsin.
Pencereden dışarı baktı. İstanbul hâlâ griydi ama bu kez o gri bir parça daha yumuşak görünüyordu. Yare’nin dokunduğu her şey gibi…
Telefonuna uzandı. Yazmakla yazmamak arasında birkaç saniye durdu. Sonra, sadece tek bir kelime gönderdi:
“Bugün.”
Ve beklemeye başladı. Cevap gelir mi, gelmez mi… Farketmezdi. Çünkü artık, içinde susmayan bir ses vardı. Ve o ses ilk defa bir kadına ait değildi. Kendisine aitti. ---