Güneşin ilk ışıkları, uçurumun tepesindeki eski fenerden süzülerek kasabanın sokaklarını aydınlatmaya başladı. Sis artık dağılmış, kasabanın üzerindeki o ağır, kasetli örtü tamamen ortadan kalkmıştı.
Meydanda toplanan insanlar, yıllar sonra ilk kez birbirlerinin gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Kimi kaybettiği yakınları için sessizce gözyaşı döküyor, kimi ise yeniden hissetmenin verdiği o tarif edilemez mutlulukla yanındakine sarılıyordu. Acı ve sevinç, kasabanın sokaklarında ilk kez bir arada var oluyordu.
Karan, fenerin merdivenlerinden yavaş adımlarla aşağı indi. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı. Meydana vardığında, kasaba halkı ona doğru döndü. Yaşlı adam, yanında tuvalindeki pembe balonu hatırlayan küçük kızla birlikte Karan’a yaklaştı.
"Bize unuttuğumuz en değerli şeyi geri verdin," dedi yaşlı adam, sesi bu kez titrameden, güvenle çıkıyordu. "Acının da hayatın bir parçası olduğunu, ancak hissedersek gerçekten var olabileceğimizi hatırlattın."
Küçük kız öne çıkarak Karan’ın elini tuttu ve gülümsedi. O küçük tebessüm, Karan için tuvaline koyduğu tüm renklerden daha parlaktı.
Karan şövalesini toplayıp resim çantasını omzuna astı. Ruhsuzlar Kasabası artık adını geride bırakmıştı; burası artık renklerin ve duyguların kasabasıydı. Genç ressam, arkasında hissetmeyi yeniden öğrenmiş bir halk bırakarak yeni hikayeler çizeceği başka yollara doğru adım attı.