İçeriğe geç

RUHLARIN GÖĞÜ

Bölüm 2 · 5 dk okuma

RUHLARIN GÖĞÜ

Bölüm 2

İkinci gün

Sabah olup da kalktıklarında yapacak çok iş vardı. Gerçi saat 12 civarıydı yani sabah sayılmazdı. Eve, birkaç merdivenle çıkılan balkona açılan bir kapıdan giriliyordu. Büyük bir giriş vardı, ilk karşılaşılan kapı küçük odanın kapısıydı, dün gece uyudukları oda. Küçük odanın karşısında büyük oda, yanında da mutfak vardı. Mutfak ve küçük odayı dün halletmişlerdi sırada herkesin korkulu rüyası olan büyük oda vardı. Büyük odanın tavanı pek sağlam olmadığı için güzel böcekler aşağıya atlıyordu oradan.

Büyük odada bir sürü minder ve kocaman yaslanma yastıkları vardı. Alin'in görevi bu odayı süpürmekti. Kaldırdığı ilk büyük yastığın altında ucunda çakıl taşı olan bir kolye buldu. Uzaktan öylesine bir çakıl taşı gibi duran şeyi eline alınca mavi parıltılar göründü.

"Bu neymiş böyle? Kimin acaba? Dedemin değildir heralde. "

"O ne? " Kardeşi de gelmişti şimdi.

"Yumurta buldum sen mi yumurtladın buraya?Görmüyor musun kolye! Ama kimin bilmiyorum." Alin kolyeyi boynuna geçirip poz verdi. Kerdeşi yüzünü buruşturdu. Sonra

"Belki dedemindir" dedi gülerek.

"Aynen babaannemin sevgililer günü hediyesi olabilir." Kıkırdadılar.

Alin devasa yastıkları kaldırmaya ve altlarını süpürmeye devam etti. Birkaç kere kardeşine çığlık çığlığa böcekleri dışarı attırsa da iyi iş çıkartmıştı 3 saatin sonunda. Tabi o bir odayla uğraşırken kalan bütün işleri bitiren ailesiyle karşılaştırılmazsa. Ama onun işi zordu sonuçta ve oda kocamandı. Çoktan hazır olan yemeği yedikten sonra keyif çayı için balkona çıktılar.

Alin'in bu evde en sevdiği şey balkondu. İki kanepenin sığabileceği büyüklükte olan büyük balkonda oturup evin önündeki yoldan geçenleri izliyordu. Yapabileceği tek şey buydu çünkü balkonun üstü sadece karşısı görünecek kadar kapalıydı. Halılar da serili olduğu için odadan farkı yoktu. Gerçi hemen karşılarında arka duvarı görünen ev olmasaydı güzel bir manzaraları olurdu. Annesinin en büyük hayali o evi alıp biraz sağa taşımaktı. O zaman mükemmel Bel manzarasını görebilirlerdi. Bel köyün bulunduğı dağın hemen yanındaki dağın ismiydi. Köyün bulunduğu dağın adıysa Taşkafa' ydı. Bu isimleri köylüler koymuştu gerçi. Muhtemelen coğrafyacıların haberi bile yoktu.

Ailesi, büyük balkonun yanında ondan iki basamak aşağıda olan küçük balkondaki sandalyelerde oturuyorlardı.( Bu evdeki her şey büyük ve küçük olarak adlandırılıyor.) Küçük balkonun üstü açıktı ve orada semaver vardı. Halı da olmadığı için gerçek bir balkon gibiydi ama o da yere çok yakındı. Büyük balkondaki kanepede oturan Alin oraya baktı. Dün ses duyduğu pencere küçük balkona bakıyordu. Birinin o ahşap korkuluklardan geçip de camı açmaya çalışması işten bile değildi. Evin eski ahşap pencereleri vardı. Yani sağlam sayılmazlardı.

"Allah'a emanet yaşıyoruz dağın tepesinde." diye geçirdi içinden.

Beş bardak çayı su gibi içen kardeşi dolaşmaya çıktı. Köyde yapılabilecek en mantıklı etkinlik doğada dolaşmaktı. Köy şehire uzak olduğu gibi ev de köy merkezine uzaktı. Taş mahallesindeki 8-9 evden biriydi. Son senelerde bu evlerden sadece birkaçında insanlar yaşıyordu. Geri kalan evlerin sahipleri ya ölmüştü ya da başka yere yerleşmişti ve sadece tatillerde geliyordu.

Mahalleye Taş Mahallesi denmesinin sebebiyse, Taşkafa dağının en yüksek noktası olan tepeciğin hemen yanında olmasıydı. Tepeciğin bir tarafında dik bir yokuş vardı dik yokuşun karşısında da Bel dağı vardı zaten. Öteki taraflar da tarla ve ağaçla doluydu, daha çok tarlayla.

Alin annesiyle muhabbet ederek bulaşıkları yıkadı. Annesi akşam için ne pişirmesi gerektiğini düşünüyordu. Ülkede hergün ulusal bir yemek menüsü olsa anneler çok rahat edeceklerdi. Sürekli yemek düşünüyorlardı. Yemeği sobada pişireceklerdi ve ne pişeceği belli olmasa da sobanın yakılması gerektiği belliydi. Kesilmiş oduna ihtiyaçları vardı ama kimse kesmemişti. Kardeşi ortalarda yoktu ve babası da evin arkasındaki bahçeye çıkmıştı. Alin babasını çağırmaya çıktığında annesi odunları kendisi kesmeye karar vermişti. İşini görecek kadarını kesti, onlar gelene kadar içeri taşıdı.

Alin döndüğünde annesi sobayı yakmaya başlamıştı.

"Ben bir hayırsız oğluna bakayım da gelip baltayı eline alsın."

"Niye hayırsızmış? Uğraşma oğlumla." dedi annesi şakacı bir şekilde.

"Hayırlıysa da işimize yaramıyor baksana, sen kesmişsin bu kadar odunu." Alin üstüne ince bir hırka alarak çıktı. Taşkafa'nın tepesine doğru yürümeye başladı. Her yerde gerçekten büyük otlar vardı. Bir zamanlar insanların hergün bu yollarda yürüdüğünü düşündü. O zaman otlar bu kadar büyümüyordu. Evin hemen aşağısındaki çeşmenin önünden geçti. Sonra da tepeye varmadan geçmesi gereken son evin yanındaki taşlı yokuş yolda yürümeye başladı. Yol küçük çukurlarla doluydu, bileğini burkmamak için dikkatli yürümesi gerekiyordu.

5 dakikalık bir yürüyüşün sonunda son evi de geçip açıklığa ulaştı. Yine yokuş vardı ve büyük otlar. Taşlı yol bitti ve toprak bir patikaya dönüştü. Tepenin başını görebiliyordu. Birkaç dakika durup tepeyi ve gökyüzünü seyretti, serin dağ havasını derin derin içine çekti. Kardeşi görünürlerde yoktu. Alin yoldan gitmek yerine otların arasına dalmak eğlenceli olur diye düşündü. Soluna dönüp otların içine adımını attığı anda 10 metre ötesinde başka bir patikada birisinin ona baktığını gördü. Görünüşü pek köy ahalisine benzemiyordu. Üst bedeninin bir kısmını görüyordu ama bir taşın üstünde değilse oldukça uzun boyluydu. Yakaları kulaklarına kadar çekilmiş siyah bir ceket giyiyordu ve başında Alin'in neye benzeteceğini bilemediği bir şapka vardı. Ouzlarına dökülen siyah saçları şapkasıyla beraber yüzüne gölge düşürüyordu.

Alin tanıdığı birisi olmadığına karar verdi. Vücut yapısından erkek olduğu sonucuna varmıştı. Uzaklaşmak istiyordu ama eğer tanıdık birisiyse de kaba olmak istemiyordu. Gözlerini kısarak yüzünü görmeye çalıştı. Bu sırada adam ona doğru yavaş bir adım attı ve durdu. Bu gerçekten tuhaftı. Konuşmak isteyen birisi sadece sakince yanına gelirdi ama bu adam bir adım atıp öylece durmuştu. Alin'in kalbi deli gibi atmaya başladı. Tepeye tırmanmaya devam edemezdi. Adam tehlikeli birisiyse arkasından gelebilirdi. Geri geri birkaç küçük adım attı. Ama o kadar küçüklerdi ki neredeyse hiç uzaklaşamamıştı. Alin'in bacakları titremeye başladı artık çığlık atarak kaçmak istiyordu. Bu sırada adam sakince on doğru yürümeye başladı. "Belki de kim olduğumu öğrenmeye çalışan bir komşudur sadece." diye düşündü Alin.

Aralarında 5 metreden az mesafe kalmıştı. Normal görünmeye çalışarak duruşunu düzeltti ve kim olduğunu görmek için adamın yüzüne baktı. O sırada adamın kocaman açtığı gözlerle göğsüne baktığını gördü. Alin'in biraz sakinleşmiş kalbi tekrar çılgına döndü. Birden geriye atıldı. Bunu gören adam Alin'in gözlerine baktı ama Alin dömeden birkaç büyük adım daha attı geriye. Adam elini Alin'e doğru kaldırıp telaşlı bir yüz ifadesiyle yürümeye devam etti. Alin hızla arkasını dönüp koşar adım uzaklaşmaya başladı. Arkasından otları ezen hızlı adım sesleri geliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.