Adamın iç karartan sesi kapının ardından da gür bir şekilde duyuluyordu. Kadının peşinden girdiği odada ilk göze çarpan, odanın ortasındaki geniş, daire biçimindeki masa ve onun arkasındaki görkemli sandalye oldu. Üstündeki altınlara bakılırsa buna taht demek daha doğru olurdu.
Pencerelerden sarkan, kahve zemin üzerine yeşil yaprak desenli perdeler yeri süpürüyor, odayı tavana asılı ağaç dallarına yapıştırılmış ışıltılı taşlar aydınlatıyordu. Kath diğer gördükleriyle karşılaştırdı, ışıkların hepsi aynı yapıdaydı. Bu yüzden bunlara ampul demek zordu ama aydınlatma konusunda epey başarılı oldukları söylenebilirdi.
Bahçede gördüğü araçla birlikte şu an masanın üzerindekiler bir şeyi fark etmesine sebep oldu. Teknolojinin gelişmediği bir yere getirilmiş olmalıydı, telefonunu da muhtemelen korkup parçalamış olma ihtimalleri Kath’in zihninde yer edindi. Sonunda genç kızın düşüncelerini kadının sesi böldü.
“Yaşananlardan haberin olduğunu sanıyorum.” derken kadın, masanın etrafında havada asılı durduğu için normal denemeyecek ilginçlikteki sandalyelerden birine oturdu. Kath hala kapının dibinde dikiliyor, onlara daha fazla yaklaşmak istemiyordu.
“Evet, ateş taşıyıcısıymış. Ama bizden biri değil, bir santkhara hiç benzemiyor.” diyen adamın tahtı yavaşça döndü, gözüne çarpan Kath’i yandan bir bakışla yeniden inceledi.
Genç kız artık bu iğrenç durumdan –nasıl olursa olsun– kurtulmak istiyordu. Hayatı boyunca bu kadar utandırıldığını hiç hatırlamıyordu.
“İzin verirsen, onu eğitmek istiyorum Naskar.” diyen kadının sesinde umut vardı. Sözleriyle tezat bakışları ise çaresizlik içinde boğuluyor gibiydi. Ağzından çıkan her söz Kath’in adeta kaderini yazdığı için Kath onun daha cesur olmasını umdu.
Adam sessizce Kath’i koruyan kadını izledi. Onun karşısında böyle durabiliyorsa ve ona adıyla seslenebiliyorsa bu ikisi muhtemelen birbirini çok daha eski yıllardan tanıyor olmalıydı.
Adamın ağzı bir açılıp bir kapanıyor, ağzına varan kelimeler kurtulamadan yutuluyordu. Doğru cümleyi kurmaya çalışır gibi bir hali vardı.
“Neden izin verecekmişim?” diye meydan okudu sonunda birkaç kelime seçip. Gözlerindeki yumuşama ise kayboldu ve bakışları yeniden soğuklaştı.
“Çünkü başıboş kalırsa Vustava için daha tehlikeli olabilir.” dedi, kadın buradan onunla çıkmazsa Kath’in muhtemelen başka kaçış yolu kalmayacaktı. Kadın daha da cesur olmalı, daha iyi yalanlar uydurmalıydı. Zihninde kalan zindan görüntülerini hatırlamak bile genç kızı içten içe boğmaya başlamıştı çünkü.
“Başıboş kalmayacak, ben onunla yakından ilgileneceğim.” derken yüzükleriyle oynamaya başladı kral. “Hem henüz tehlikeli olup olmadığını bilmiyoruz, belki işime de yarayabilir.” dediğinde Kath midesindeki asidi boğazında hissederek yutkundu. Ne gibi işlere yarayacağını düşünmek bile istemiyordu.
“Ama eğitimli olursa, daha çok işine yarayabilir, demedi deme.” diyen kadın çaresizce şansını tüketiyordu. Titizlikle kelime seçerek yalan söylüyordu, başarısız olma ihtimali çok düşüktü. Genç kızın potansiyelinden haberi yoktu ama onu bu gaddar adamın ellerinde bir gece daha bırakmak istemediğinden emindi.
“Eğitimli olursa ellerimden kaçabilir de aynı zamanda.” derken kalktı ve kadının yanına hızlı adımlarla ulaştı.
Tepesinde bir süre dikilip içinden bir hırıltı çıkararak kadının saçlarını kokladı. “Bir kıymetlimi daha kaybetmeyi göze alamam.” dedi eğilip kadının kulağına fısıldayarak, yine de Kath sözlerini çok net duymuştu.
“Sana güvenemeyeceğimi ise uzun zaman önce öğrendim Erika.” Kadın doğruldu ve tam burnunun dibinde dikilerek adama meydan okudu.
“Güven ya da güvenme Naskar, onu yanımda götürüyorum.” dedi ve Kath’in elinden kavrayıp şimşek hızıyla odadan çıktı. Arkasından kapılar çarpsa da onları askerler ya da o zalim adam takip etmedi.
Kath, Naskar denen o adamın bu kadar kolay pes etmesini beklemiyordu. Erika’nın kim olduğunu bilmese de artık ona borçluydu. Bir süre yanından ayrılmamak en mantıklı olanıydı. Ama iç sesi onu dürtüp duruyor, kadına güvenmesine engel oluyordu. Bu yüzden Kath temkinli olmayı elden bırakmadan Erika’yı takip etti.
Biraz önce korkarak çıkmayı planladığı kapıdan bu kez rahatça geçtiklerinde derin bir oh çekti genç kız. Bu hali Erika’yı güldürmüştü. Kollarını gevşetip önünde uzanan yolu incelerken söze girdi.
“Yardımların için çok teşekkür ederim Erika. Sen olmasan sanırım buradan bu kadar kolay çıkamazdım.” dedi ve elini sıktı, Erika’nın bakışları bu tavrı sorgular vaziyetteydi.
“Buradan sonrasını kendi kendime bulabileceğimi düşünüyorum. Seattle ne tarafta kalıyor, biliyor musun?” derken Kath buradaki teknoloji eksikliğini hatırladı. Seattle’ı ya da ne tarafta kaldığını bilmiyor olmaları mümkündü.
“Dediğin yer neresi bilmiyorum tatlım. Ama seni istersen akademimize götürebilirim. Bir süre bizimle kalabilirsin.” dedi, bakışları yine şefkatle bürünmüştü.
Kath’in zihninde bir ampul yandı, çizgi filmlerdeki o tonlarca ağırlık düştü adeta kafasına. En son yer yarılmıştı ve Kath’i içine çekmişti. Muhtemelen Dünya’da değillerdi, bu yaratıkların Seattle ile uzaktan yakından alakası yoktu. Geri dönüşü veya onu geçide çeken o hain şeyi bulmadan buradan kurtulmanın başka yolu yoktu. Sessizce başını sallayarak kaderini ve kadının teklifini kabul etti, yüzü düşmüştü. Erika önde Kath arkada yavaşça yola koyuldular.
Yol boyunca Kath arkasında sürünen bir gölgenin rahatsızlığını sırtında hissetmişti. Arkasını dönüp baktığındaysa yalnızca boş yolu görüyordu.
Akıl sağlığını yerinde tutmak için bunların hepsinin açlıktan kaynaklanan saçmalıklar olduğuna karar verdi. Keşke bu yürüdüğü yollar ya da soluduğu nefes de rüya olsaydı ama maalesef çektiği acı, bir kısmının gerçek olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Bu yüzden onunla konuşan ses kadar bu gölge de muhtemelen gerçekti.
Son döndükleri sokağın daha henüz başındalardı ama bahsettikleri akademinin heybetli kapısı ve onun çevresini saran, ortalama beş insan yüksekliğindeki duvarlar Kath’in görüş alanına girdi. Kapıda, genç kızı zindana sürükleyip eziyet eden adamlarla aynı kıyafetleri giymiş iki asker dikiliyordu. Kath kadına yan gözle bir baktı, Kadın mutlu mutlu yürüyordu sol yanında. Tuzağa düşmüş olabileceği korkusuyla Kath’in tüm bedeni titremeye başladı.
“Sen beni kandırdın, değil mi? Sen de onlardansın işte, biliyordum!” diye bağıran Kath kadını sırtından itti ve ters yöne koşmaya başladı. Halsiz bedeni ayakta durmakta zorlanıyordu ama o adamlara bir daha teslim olmaya da niyeti yoktu. Bu düşünce bile bacaklarını daha da güçlendiriyordu, topallayarak uzaklaşmaya başladı.
Kadın vakit kaybetmeden doğrulup koşmaya başladı. Kath onu kendinden uzaklaştırmak için istemsizce ellerini öne uzattı, yaklaşması teslim olmak demekti.
“Yaklaşma!” Uyarısının ardından ellerindeki ıslaklığı fark etti. Ellerinden yüksek basınçlı musluklar gibi hızla su akmaya başlamıştı. Kadın doğruldukça Kath’in saldırısına maruz kalıp yeniden düşüyordu.
Erika daha fazla kendini tutamadı. Su akışını, elinden çıkan alevleriyle sararak durdurdu, genç kıza zarar vermemeye özen göstermişti. Kath titreyen ellerine bakakaldı, kadın onu sertçe omuzlarından kavradı ve sarstı. Eliyle yüzünü kendine çevirdi, genç kızın gözleri de ıslanmıştı
“Söz veriyorum, seni bir daha o adama teslim etmeyeceğim.” Arkasına dönüp güvenliklerin gelip gelmediğini kontrol etti, daha kendisi şoku atlatamasa da onların suyu görmemiş olmalarını diliyordu.
“Kapıdakiler sadece güvenlik amacıyla orada dikiliyorlar. Seni alamazlar. Vermem.” dedi ve sarıldı, saçlarını okşadı. Son cümle kadının ağzından fısıltıyla çıkmıştı. Bu sarılma korkmuş genç kızın titreyen bedenini biraz olsun sakinleştirdi. Geri çekildiğindeyse Kath hala ellerine bakıyordu.
“Sana her şeyi açıklayacağım ve yardımcı olacağım. Bana güvenmen için ne gerekiyorsa yaparım. Yeter ki akademide benimle kal.” dedi ve genç kızın titreyen ellerini tuttu.
Tekrar yola dönüp akademiye yürürken Erika kızın, elini ne kadar sıktığını fark etti. Güvendiğini görmek hoşuna gitmişti. Kath belli etmese de o görünmez el de sarılırken onu belinden kavramış, güven vermişti.
Geniş kapıdan geçerken az önce Kath’in korktuğu ikili, yerlere dek eğilip Erika’yı selamladı. Yanında getirdiğine ise ters ters bakıyorlardı. İçeri girer girmez temiz hava Kath’in ciğerlerini doldurdu, çeşitli kuş seslerinin cıvıltısı da ona kafenin girişindeki minik çanı andırıyordu. Tıpkı havaalanı ve tren garlarındaki gibi insanların konuşmalarının oluşturduğu hafif uğultu kulaklarını doldurdu. Kadının elini bıraksa da arkasından hala ayrılmıyordu. Solunda kalan karanlık orman onu bir tık ürkütmüştü. Ama önüne kurulmuş minik çarşıdaki esnafların neşesi bu korkuyu kolayca savuşturdu. Sağında yukarı doğru yükselen yuvarlak yapı Kath’e dev bir kâseyi andırdığı için gülmeden edemedi. Yolda yürüdükçe çevresindekilerin dik dik baktığı tek bir şey vardı, Kath’in sargılı kulakları.
Sonunda boyu az önceki uzun duvarları da aşan, bir binanın önüne vardılar. Bina artık arkalarında kalan o ormanla bağlantılıymış gibi sarmaşıklarla kaplanmıştı. Işıldayan camları gökteki güneşin ışığını, bulundukları bahçeye ulaştırırken aynı zamanda binanın içinde sakladıklarını da gizlemeyi başarıyordu.
Binanın içi sandığından daha loştu, içerisi epey sessizdi. Tüm kapılar kapalıydı. Sağa sapıp spiral biçimde yükselen merdivenlerin yardımıyla üst kata ulaştılar. Bu kat biraz daha aydınlık olsa da sessizlik varlığını koruyordu. Duvarlarda yankılanan tek ses Erika’nın mermer zeminden yansıyan topuk tıkırtılarıydı. Sol tarafta, üzerinde kızıl ve parlak, oval bir taş bulunan kapıdan içeri girdiler. Kadın odaya girer girmez masasına yöneldi. Sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirerek şakağına dayadı. Gözlerini kapatıp bir süre bekledi.
“Tatlım, geç sen şöyle otur. Artık güvendesin.” derken eliyle Kath’e masanın önündeki ahşap sandalyeleri gösteriyordu. Kath bunlar az öncekiler gibi uçmadığı için mutluydu, ona kendi dünyasını hatırlatıyordu. Bir an tereddüt etmesine rağmen oturdu.
İçinde zihni iki parçaya bölünmüştü. Bir kısım Erika’ya tamamıyla güvenirken diğer kısım her hareketinin altında bir sinsilik ve plan arıyordu. Yeni tanıdığı kimseye güvenmemeyi öğreneli yıllar olmuştu.
Düşüncelerinden sıyrılıp odaya geri döndüğü vakit kadının koşturduğunu henüz fark etti.Arkasında kalan dolaplardaki kâğıtları karıştırarak bir şeyler arıyordu. Nihayet aradığını bulduğunda da ağzından bir sevinç nidası çıktı. Masasına dönüp Kath’in yeni fark ettiği uzun ve beyaz bir tüyü, cam kavanoz içindeki mavi mürekkebe batırıp Kath’e uzattı.
“Şu an benden korktuğunu biliyorum. Ama emin ol bir daha Naskar’la yan yana gelmene bile izin vermeyeceğime, seni daima koruyacağıma söz veriyorum.” derken mürekkep masaya damladığı için Erika tüyü tekrar yerine bıraktı.
Kath düşünüyordu, buraya geldiğinden beri düşünmeyi hiç bırakmamıştı zaten. Tüm bu olanlara mantıklı açıklama getirmek bir yana bunların ne olduğunu, şu an nerede olduğunu çözecek vakti bile olmamıştı. Şimdi gelmiş bir de bir kağıt imzalamasını, burada kalmasını söylüyorlardı. Hatta şu Naskar beni silah olarak kullanmayı planlıyordu muhtemelen! Nereye düştüm ya ben böyle!
Erika “Seni bırakmak istemiyorum. Çünkü ne burayı biliyorsun ne de nasıl yaşayacağını. İzin ver, sana yardımcı olayım.” diye Kath’i ikna etmeye çalışmasını kapıya vurulan 4 tık sesi böldü.