İçeriğe geç

RUH YARASI

Bölüm 2 · 4 dk okuma

RUH YARASI

Bölüm 2

1. Bölüm: BOŞA DÜŞEN ELLER

Misafirlerin gelmesine çok az bir zaman kalmıştı. Gelecek olanlar yabancı olmamalarına, Furkan’ın kendi anne ve babası olmasına rağmen içimdeki o görünmez el beni bir türlü rahat bırakmıyordu. Salonla mutfak arasında mekik dokuyor, masadaki porselenlerin hizasını kontrol ediyor, sürekli bir şeylerin eksik olup olmadığını anlamak için pervaneler gibi dönüp duruyordum. İçimdeki o tanıdık ses yine fısıldıyordu kulağıma: "Ya çorba soğursa? Ya tuzu az geldiyse? Ya beğenmezlerse?"Bu bitmek bilmeyen telaşıma nihayet Furkan son verdi. Yanıma yaklaşıp omuzlarımdan tuttu ve beni rahatlatmak ister gibi sıcacık bir sesle konuştu:"Her şey hazır ve mükemmel görünüyor İsra, hiçbir eksik yok. Kendini çok yordun. Misafirler gelmeden önce şuraya otursan da biraz dinlensen olmaz mı?"Derin bir iç çekerek koltuğa bıraktım kendimi. "Haklısın," dedim parmaklarımla oynarken. "Ama sürekli her şey tamam mı diye arkama bakma alışkanlığım yüzünden bir türlü rahat edemiyorum. Elimde değil."Furkan yüzünde o her zaman içimi ısıtan tebessümüyle bana baktı. "Biliyorum canım, bu yüzden ben de sana el attım ya zaten," diyerek göz kırptı.Tam o anda antrede yankılanan zilin sesiyle ikimiz de ayaklandık. Kapıyı açtığımızda Furkan'ın anne ve babası yüzlerindeki neşeli gülümsemelerle içeriye girdiler. Yemek boyunca içimdeki o onaylanma açlığına yenik düşüp ara sıra, "İnşallah güzel olmuştur, becerebilmişimdir," diye kendi kendimi yiyip bitirdiğim anlar oldu. Her seferinde kayınvalidemin o şefkatli, tatlı bakışlarına maruz kalsam da korktuğum hiçbir şey başıma gelmedi. Her şey gerçekten çok güzeldi. Yemekleri çok beğendiler; masada kahkahaların,sohbetlerin döndüğü, sessiz ve huzurlu bir akşam olmuştu.Nihayet akşam yemeği bitmiş, misafirlerimiz çaylarını da içtikten sonra evlerine dönmek üzere kalkıp gitmişlerdi. Saat epey geç olmuştu. Kapı kapandığı an, az önce salonda yankılanan o sahte kahkahalarımın yerini mutfaktan gelen darmadağınık bir yığın bekliyordu. Furkan misafirler gittikten sonra doğrudan içeriye geçmişti. Uyumuş olabilme ihtimali çok yüksekti. Onu uyandırmamak için parmak uçlarımda yürüyor, olabildiğince sessiz ve hızlı çalışmaya gayret ediyordum. Bir yandan suyun sesi akıyor, bir yandan da içimdeki o karanlık odanın kapıları aralanıyordu. Yine derin düşüncelere dalmıştım. İçimdeki o tanıdık, yargılayıcı ses fısıldıyordu kulağıma: “Evet İsra, yine her şeyi çok güzel ve eksiksiz yapmana rağmen bir türlü kendine güvenmediğin için aferin sana...”Bu ağır düşüncelerin arasında kaybolmuşken, aniden arkamdan gelen Furkan’ın sesiyle irkildim."Bardaktan ne istiyorsun?""Ha, ne?" döküldü dudaklarımdan şaşkınlıkla.Bakışlarımı hemen elime indirdim. Bir su bardağını dakikalardır elindeki kurutma beziyle sıktığımı, kuruttuğum yetmezmiş gibi resmen hırsla parlatmaya çalıştığımı fark ettim. Camın üzerinde parmaklarımın izi kalmasın diye bardağı adeta boğuyordum. "Şey..." dedim bardağı yavaşça tezgaha bırakırken. "Ben dalmışım öyle."Furkan mutfak kapısının eşiğinde dikilmiş, yüzündeki o çözülemeyen, yorgun ve mesafeli ifadeyle bana bakıyordu. "İşin bittiyse gel, konuşalım," dedi.Elimdeki bezi yavaşça tezgaha bırakıp mutfaktan çıktım. Gidip kocamın yanına, koltuğa oturdum. Aslında ne diyeceğini az çok tahmin edebiliyordum ama bu gece havada farklı bir gariplik, ağır bir kasvet vardı. Sanırım o da artık benden yorulmuştu. Tüm bu düşüncelerimin arasında kaybolmuşken, Furkan’ın ellerimi şefkatle kendi avuçlarının içine almasıyla aniden sıyrıldım. Parmaklarının sıcaklığı tenime değer değmez gözlerimin içine baktı."Bugün diken üzerinde olduğunu biliyorum İsra," dedi kısık, yumuşak bir sesle. "Sorun anne ve babam mı?"Bir an duraksadım. Doğrusu böyle bir soru duymayı hiç beklemiyordum. "Ne? Hayır!" dedim panikle. "Kesinlikle onları çok seviyorum, böyle düşünme lütfen."Furkan gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Öyleyse sorun ne İsra? Neyin var? Neden böylesin?" diye sordu.Derince bir iç çektim. Gözlerimi yakan o gözyaşlarını geriye itmeye çalışarak sessizce fısıldadım: "Ben... Bilmiyorum."O an keşke Furkan'ın gözlerine bakmasaydım. Bakışlarım bakışlarına çarptığı an, gözlerindeki o derin hayal kırıklığını ve çaresizliği gördüm. En acısı da neydi biliyor musunuz? Furkan’ı bu hale getiren, onu bu çaresizliğe mahkûm eden bendim. İçimdeki o zalim ses yine fısıldadı kulağıma: O çok daha iyisine layıktı. Onu böyle üzmeyecek, onun sevgisine sevgiyle karşılık verebilecek birine...Furkan derin bir sessizlikle ellerimi yavaşça bıraktı. Koltuktan kalktı ve hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp gitti.O an, havada asılı kalan o boşa düşen ellerim ve ben, koca odada yapayalnız kaldık. İçimdeki o ses ise durmak bilmiyor, beynimin içinde avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Aferin İsra! Yine her şeyi, her zamanki gibi mahvettin. Aferin sana..."ve usulca gözyaşlarım aktı yanaklarımdan. Hemen hissettim onları. Hemen hemen her gece bana uğrayan, tenimi yakan bu tuzlu suları çok iyi tanıyordum. Yüzümdeki o neşeli maske tamamen eriyip giderken, içim çoktan devasa bir yangın yerine dönmüştü bile.

Ağlamam durmuş, yerini şakaklarımı zorlayan bir baş ağrısına bırakmıştı. Ne zaman gereğinden fazla ağlasam, bu tanıdık ağrıyla yüzleşiyordum. Gecenin yarısı bitmişti ve gözlerimde gram uyku yoktu.Uzun uzun düşündüm; gerçekten neyim vardı benim? Belki dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı ama kendi ellerimle yarattığım o kusursuzluk dünyası yüzünden, mutluluk her defasında boğazıma dizilip duruyordu.Tam o an, geçen gün o amansız acelem yüzünden yaptığım trafik kazası geldi aklıma. Ben yapım gereği —ya da bana böyle öğretildiği için— aşırı dakik bir insandım. Saniyelerle geç kalmak bile benim dünyamda korkunç bir suç gibiydi. Yine bir yere geç kalacağım korkusuyla panik içinde ilerlerken, önümdeki arabanın ani fren yapmasıyla ben de arkadan vurmuş oldum.Tevafuktur ya, çarptığım o kadın da psikologmuş... Ayaküstü durumu konuşup geçmek istemedim ama o anki panikle gideceğim yere de geç kalmayı göze alamadım. Biliyorum, belki bu takıntılarıma sinir olacaksınız ama tabiat meselesi işte, insan hemen düzeltemiyor kendini. Kadından numarasını istediğimde bana o küçük kartvizitini uzatmıştı. O an arkama bile bakmadan çantama fırlatıp geçmiştim.Zihnimde canlanan bu anılarla oturduğum koltuktan hızla kalktım ve çantama yöneldim. Evet, kart tam da bıraktığım yerdeydi: Uzman Psk. Başak Tanyeli.Uzunca bir süre parmaklarımın ucundaki o beyaz kağıda baktım. Evet, artık bir yerden kendimi yeniden bulmaya başlamalıydım. Yarın ilk işim bu kliniğin kapısını çalmak olacaktı. Kendim için... İçimdeki o yaralı küçük kız çocuğunun buna çok ihtiyacı vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.