10. Bölüm:
"Sevdiklerinizi yüreklerinden sımsıkı tutun, yarın çok geç olmakla meşhurdur."
-Nuri Pakdil
❄️
"Uyan salak. Uyan aptal. Günaydın kaltak. Günaydın gereksiz. Uyan salak. Uyan aptal...."
Uykumun arasında duyduğum adice hakaretleri beynim sindirince ani bir hareketle yatağımdan doğrulup sağ yumruğumu savurdum. Sözde beni uyandırmaya çalışan bu densizin çenesine yumruğu geçirecektim fakat hesaplamadığım şey, o densiz benim boy orantılarımda değildi. Kendisi gri, kanatlı, kafesin içinde yaşayan küçük bir şeytandı.
"Ulan sen konuşuyor musun? Lan konuştuğun yetmiyor gibi bir de bana hakaret mi ediyorsun? Sen kimsin be? Kim?"
"Ben Gargamel, ben Gargamel, ben Gargamel."
"Ne Gargamel'i? Senin adın Şakir."
"Ben Gargamel, ben Gargamel..."
Elimi yüzümden aşağıya doğru sürtüp ofladım. "Oturmuş burada papağanla laf dalaşına giriyorum. Ama alacağın olsun abi. Yavru papağan diye bana kakaladığın papağana bak. Bende Berfu'ysam, sana bunun hesabını sorarım."
Ayaklarımı yataktan aşağı sallandırıp tavşanlı pofuduk terliklerimi giydiğimde, telefonum komidinin üzerinde titremeye başladı. Saat daha sabahın 7'si olduğu için hayırlı bir haber olmadığı belli. Uzanıp telefonu elime aldığımda arayanın Hakan komiser olduğunu gördüm.
"Buyurun komiserim." Bayram değil, seyran değil eniştem beni neden öptü? Hakan komiser beni daha önce hiç aramamıştı. Hayır olsun inşallah.
"Berfu seni aramamı Mert komiser istedi. Yeni bir kurbanımız var. Konum attığım yere acil bir şekilde gelir misin?"
Yeni bir kurban...
Yeni bir cinayet...
İşte buna hiç hazır değildim. "Emredersiniz komiserim." Sorup sormamakta tedirgin olsam da dilim beynimden daha hızlı davranarak konuştu. "Mert komiserim nerede peki?"
"Sabah 5'ten beri ikimizde olay yerindeyiz. Hadi sende çok oyalanmadan gel. Diğerlerine de haber verdik."
Telefonu kapattıktan sonra bir yandan hazırlanırken bir yandan da düşünüyordum. Mert neden haberi ilk aldığında beni de çağırmamıştı ve neden beni arayan o değildi de Hakan komiserdi? Sorularımın cevabını mecburen sonraya bırakarak altıma siyah bir kargo pantolon geçirdikten sonra üzerime siyah, boğazlı bir kazak giydim. Saçlarımı iki yandan ördükten sonra da deri ceketimi kaptığım gibi evden çıktım. Motoru çalıştırdıktan sonra, Hakan komiserin attığı konuma tekrar baktıktan sonra yola koyuldum. Bu sefer ki cinayet sitede değildi. Aslında alakası bile olmayan bir semtteydi ama boşuna bizi ayaklandırdıklarını düşünmüyorum. Büyük ihtimalle diğer kurbanlarla aynı şekilde öldürülmüştü ve işarette vardı. Gidip öğreneceğiz bakalım.
Atılan konuma vardığımda, telefon konuşmasından beri henüz 30 dakika geçtiğini fark ettim. Mesafede pek yakın değildi ama sanırım motoru biraz hızlı sürmüşüm. Neyse ki polisim...
Şuraya bir tane hava atan Berfu çizelim.
Hava gri bulutlarında etkisiyle henüz tam olarak aydınlanmadığı için, polis araçlarının mavi ve kırmızı ışıkları ormanlık alana ürpertici bir hava katmıştı. Ağaçların arasına çekilmiş olay yeri bantları, beyaz tulumlar içerisindeki olay yeri inceleme ekibi de cabası. Kaskı motorun koluna taktıktan sonra arka cebimdeki rozetimi çıkartıp boynuma astım. Ölümün kokusunu ve ağırlığını 500 metre öteden bile hissedebiliyorum....
Ağır adımlarla emniyet şeridinin önüne geldiğimde kontrol için duran polis memuruna rozetimi gösterdim. Şeridi biraz yukarı kaldırdıktan sonra yüzünde acı çeker gibi bir gülümseme oluştu. "Buyurun komiserim."
"O kadar mı kötü?" dediğimde ise dudaklarını birbirine bastırarak başını iki yana salladı.
Hadi bakalım Berfu, bugün hayat sana neler gösterecek? 2 günde görmediğin kadar olayla baş başa kaldın. Görev görev diye ağlıyordun, buyur... Sert bir şekilde yutkunduktan sonra yerdeki kurbanı inceleyen Mert ve Hakan'ı buldu gözlerim. Yüzlerindeki mavi ve kırmızı ışıkla oldukça kötü gözüküyorlardı. Bunun nedeni henüz katili bulamadığımız için yeni bir can gitmişti. Evet, henüz göreve atandığımız bir kaç gün olmuştu ama böyle bir durumda kim kendini suçlu hissetmez ki?
Karşılarına dikildiğimde hala beni fark etmemiş kara kara düşünüyorlardı. "Komiserim." dediğimde ikisinin de gözleri beni buldu.
"Hoş geldin Berfu."
"Hoş bulduk Mert komiserim. Bizim katil mi?"
"Kesinlikle. Kesik baş, sol elde X işareti. Sadece mekan değişikliği yapmış. Ve tabi bu sefer bize bir de sürpriz bırakmış."
"Sürpriz mi?" diye mırıldanırken bir yandan da kurbana yaklaşıyordum.
Kurbanımız bu sefer erkekti. Böylece 2 kadın, 2 erkek olmak üzere 4 kurbanımız oldu. Tabi Dante De Luca'nın eşi, Gamze De Luca'yı saymazsak. Onun bu cinayetlerle zaman zaman bağlantılı olduğunu düşünsem de, ardından farklı bir detayla vazgeçiyorum. Kurbanın yine başı gövdesinden ayrılmıştı ve sanki hiç ayrılmamış gibi yerine öylece bırakılmıştı. Göğüsüne yerleştirilen sol elinde ise yine X işareti vardı. Ve sürprizimiz... X işareti olan elinin içinde bir göz tutuyordu.
"Bu?" diye istemsizce kekeledim.
Hakan komiser beni ürkütmemek ister gibi iki elini de yukarı kaldırdı. "Sadece bir hayvana ait göz. Olay yeri inceleme, ceseti bozmadan inceledi ve bir horoza ait olduğunu söyledi."
"Ama neden?" Gerçekten ufak bir şok geçiriyordum. Bunu hiç beklemiyordum ve ilk etapta boyutlarından dolayı bir çocuğa ya da bir bebeğe ait olabileceğini düşünmüştüm. Halbuki bir bebeğe bile ait olamayacak kadar küçüktü. Bu korku da bana 5 sene yeter artık...
"Sanırım bu kurban katilimizi biraz kızdırmış." Çenesindeki sakalları kaşıdıktan sonra Mert bakışlarını bana kaldırdı. "Antik Mısırlılar döneminde, Horus'un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus'un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay'ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus'un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır."
Çok fazla aklıma yatmasa da anladığımı belli edercesine başımı salladım. Katil, bana kalırsa kendi kendine adalet sağlamaya çalışıyordu ama neden? İhanet mi? Zina mı? Yoksa bambaşka bir şey mi? Çok yakında tüm sorularımıza cevap bulacağız ama umarım bu arada bir kurban daha vermeyiz.
Günün geri kalanı adli tıpta, kurbanın ailesi ve çevresinin sorgusuyla geçti. İfadesi alınan kişilere göre kurbanımız yani İsmail Korhan, evli ve iki çocuk babası olması yanı sıra, bir şirkette muhasebe müdürüydü. İşine ve ailesine aşırı bağlı, düzen hastası bir insandı. Diğer kurbanlarda olduğu gibi düzgün bir insan ve hiç düşmanı yoktu. Ama bir yerde bir şeyi kaçırıyoruz ki, sevgili katilimiz aklınca bu insanları cezalandırıyor.
...
Bağdaş kurduğum yatağımdan kalkıp üzerime bir mont geçirdikten sonra odamdan çıktım. Kaskımı ve bel çantamı da aldıktan sonra dış kapıyı hızla açtım. Dışarı çıkmam lazımdı, hava almam ve beynimdeki sorulardan biraz uzaklaşmam gerekiyordu. Bunun en iyi yolu da, motoruma atlayıp soğuk havaya karşı biraz hız yapmak.
"Kızım? Nereye gidiyorsun bu saatte?"
"Biraz hava alıp kafamı dağıtmam gerekiyor anne. Merak etme birazdan gelirim."
"Aman dikkat et kızım, biliyorsun bu memlekette kadınlar bu saatte tek başına gezemiyor. İti var, uğursuzu var..."
"Var annem, var. Onlardan bu memlekette bol miktarda var. Sen merak etme, çabuk dönerim. Hem..." belimi işaret ettim. "silahım yanımda." Yanağına sulu bir öpücük bıraktıktan sonra hızla merdivenlerden inip, kendimi apartmanın dışına attım.
Serin hava bile şimdiden iyi gelmişti. Yarım saat kadar motorla gezdikten sonra bir benzinliğe girip dondurma almaya karar verdim. Saat gece yarısını çoktan geçtiği için bütün marketler kapanmıştır. Benzinlik marketine girdiğimde direk dondurma dolaplarına gidip 3 kutu dondurma alıp kasaya doğru gittim. Bir adam hemen önümde ücretini ödediği için etrafı inceleyerek ve dondurmamı yeme hayalleri kurarak sıramı bekliyordum. Sıra bana geldiğinde adam kenara çekildi.
"Zor bir gece he?"
"Efendim?" dediğimde gözleriyle buluştum. Anlık olarak şokla irkilsem de kendimi çabuk toparladım. Bu oydu, Dante De Luca. Bende nasıl bir şans vardı da bu Allah'ın unuttuğu yerdeki benzinlikte onunla karşılaştım?
"3 kutu dondurma aldığına göre ağır bir depresyon olmalı. Ayrılık acısı mı? Yoksa aldatılma mı?" Gülümsüyordu fakat gülümsemesi ela gözlerine ulaşmıyordu. Gerçekten uzun boylu ve yapılı bir insandı, Mert kadar olmasa da... Elini defalarca kez yaptığı belli olan koyu sarı saçlarından bir kez daha geçirirken gözlerimin içine bakıyordu.
Hala benden bir cevap beklediğini fark ederek yüzüme bir gülümseme yerleştirdim ve konuşmaya başladım. "Hayır, ikisi de değil. Kalabalık bir aileyiz, ancak yetiyor." Aslında kalabalık olduğumuz yalan değil ama bu saate kadar zaten evdeki herkes uyuduğu için bütün dondurmaları tek başına yemeyi planlıyorum.
Başını aşağı eğip gülümsedi. "Kalabalık aileleri severim. Size afiyet olsun." Belirgin İtalyan aksanı cüssesine göre ona sevimli bir hava katıyordu.
Dönüp marketten çıkarken bir şey söyleme ihtiyacı duyarak "Teşekkürler." diye mırıldandığımda bana döndü. "Görüşmek üzere."
Görüşmek üzere mi? İlk kez bir markette gördüğün bir insana neden böyle dersin ki? Paramı ödedikten sonra motoruma atladım ve hızla mahalleye doğru sürdüm....



