Üç ay sonra, on dokuz kasım
Zamanın durduğunu nasıl anlarsınız? Anlayamazsınız, her gün yeni bir güne başlıyor, yeni bir hayat yaşıyorum. Her sabah uyandığımda takvim on dokuz kasım iki bin yirmiyi gösteriyor. Ben ve ailem zamanın içinde sıkıştık. Aylardır bir boşluktayım. Şu an ve gelecek arasında savaşıp duruyorum. Bazı günler bahçemizdeki çardağa oturup akşam olana kadar kitap okuyorum. Tam bu zamanlar dileğimi doğru dilediğimi fark ediyorum. Bugün on sekiz yaşıma giriyorum. Tarih hiç değişmedi, vücut olarak büyümedim ama ruhen olgunlaştım. Dileğimi diledikten sonra mahallemizde hiç kimse kalmamıştı. Terkedilmiş bir mahallede tek başımıza yaşıyorduk. Dilek dileyenler her zaman yalnızlığa mahkûm edilirdi. Bu sabah da bahçemizin köşesine çiçek dikmek için erkenden uyanmıştım. Zaman ektiğim tohumları büyütmeye yetmiyor, gün hemen sonlanıyordu. Ben de büyümüş olan çiçekleri seçiyor, onları ekiyordum. Bugünün çiçeği kasımpatıydı. Kasım ayı aralığa hazırlıktır. Çoğu zaman soğuk ve rüzgârlı olur. Ama bu beni durdurmuyor, her gün denizin yanına gidiyorum. Kaçmak istediğim sığınak hep orası. Bu sahte dünyaya karışmış gerçek beni orada denizde bekliyor. Her gün yıkık dökük barakaların yanından geçiyor, şemsiyesi kırılmış bir kadına rastlıyordum. Onları her gördüğümde farklı bir duygu bedenimi etkisi altına alıyor. Uzun yolları aştım bu sırada güneş soldu. Ben bataktaki en sevdiğim yer olan uçuruma geldim. Denizden metrelerce yüksekteyim, hava kapalı, gökyüzü bana her zaman olduğundan daha yakın. Burada beni bekleyen arkası dönük biri var. Onunla konuşmak, ona kendimi anlatmak benim her gün çektiğim ıstırabım. "Merhaba Can." Denizi izleyen bakışları bana döndü. Çatık kaşları biraz bile olsa yumuşamadı. Kalbimin yansıması olduğunu düşündüğüm yeşil gözlerinde yaşlar vardı. "Merhaba mı? Gerçekten mi, zaten yeterince kötü bir hayat yaşamıyormuş gibi neden kendimize bunu yapıyoruz? İşkence bu!" Tepkisine hazırlıklı olsam bile kalbimin kırılmadığını inkar edemem. Çaresizlikle kıvrandım. "Özür dilerim. Bunu yapmaktan vazgeçmemizi söylemiştim ama sen beni dinlemedin. Beni yalnız bırakmayacağını bunun senin içinde bir intihar olduğunu söyleyip durdun." İlk önce bir tepki vermedi ama daha sonrasında kahkahalarla gülmeye başladı. Çaresizlikle kendine gelmesini bekledim. Birkaç dakika sonra sakinleşti ve yere oturdu. Rüzgâr hareket etmemi istemiyormuşçasına yüzüme çarpıyor, adım atmamam için yalvarıyordu. Çünkü Can'ın yüzü darmadağındı bakışları her zaman ki gibi uzak, adımları çekimserdi. "Bu sabah kalktığımda yüzüme bir ajanda düştü. Küfür ederek geri yerine koydum. Yüzümü yıkamak için banyoya girdiğim an aynada ajandayı okumam gerektiği yazıyordu. Klozetin üzerinde, duşa kabinde, dolabımın kapağında, her yerde! Ajandayı attığım yerden alıp okudum. Her bir sözcüğü seninle ilgili, buraya gelmem için bir harita bile hazırlamışım! Her anımda sen varsın. Gülüyoruz, sarılıyoruz, öpüşüyoruz ama ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Buraya gelene kadar kafayı yiyecektim." Dayanamıyormuş gibi ellerini kafasına bastırdı. "Hatırladığım son tarih iki bin yirmiye ait ve biz yeni yılı çoktan yarılamışız. Telefonumda yığınıyla ses kaydı var. Hiçbiri bana ait değil. Kimsin sen, neden hayatımdasın?" Buna hazırlıklıydım. Her sabah onun yıkılışını görmek bana içine sıkıştığım zamandan daha çok acı veriyordu. "Ses kaydını dinlememişsin. Videolarıda mı görmedin?" Dinleseydi böyle olmazdı. Her gün ona veda ederken onu da bu batağın içine çekmek kendimi onun katili gibi hissettiriyordu. Onunla birlikte olmak kalbimin taşıdığı en ağır yüktü. "Evet, dinlemedim. Bu saçmalıktan hemen kurtulmak istiyorum." Ben de onun kadar istiyordum bunu. Benden kurtulmasını, uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmasını, mutlu olmasını diliyordum. Ama dilek hakkımı zaten kullanmıştım. "Neden Batakta olduğumuzu hatırlıyor musun?" Bu onun cevaplayamayacağı bir soruydu. Cevabını bilmediğinden değil, kaçmak istediği türden bir soru. "Bir şey söylemene gerek yok. Annenin senin yerine bir dilek dilediğini biliyorum. İkimizde Batağın bir köşesinde sıkıştık. Beni hatırlamıyorsun çünkü biz her gün yeniden tanışıyoruz." Şiddetli bir şekilde güldü. O kadar fazla güldü ki, gözlerimi kısılan gözlerinden hiç çekemedim. "Hayatımda duyduğum en büyük saçmalık! Ee söylesene neden her gün tekrar taşıyormuşuz." Kahkahalarının arasından zorlukla konuşmaya çalışıyordu. "Çünkü ben bir dilek diledim." Sonunda kahkahaları dindiğinde alaycı bakışlarını yüzüme sabitledi. "Bunun benimle ne alakası var?" Bugün sondu. Bugün ne pahasına olursa olsun onun vazgeçmesini sağlayacaktım. "Yaşam, dilek hakkı olan her insanın yaşadığı normal dünya. Orada sadece dileğini dilemeyen insanlar yaşayabilir. Yaşamda yaşayan her insan hayatı boyunca sadece bir kere kullanabileceği dilek hakkına sahiptir. Ancak bir kişi dilek dilediğinde dünyanın bilinmeyen bir yerinde bir çiçek ölür. Bu dilekler o kadar lanetlidir ki orada bir daha asla çiçek çıkmaz. Bu zamana kadar sayısız çiçek öldürülmüş, orası artık bir batak. Dileğini dileyenler bu her ne olursa olsun diledikleri bedeli öderler. En ayrıcalıklı dileği dileyenler Batağa en yakın sokaklara yerleşir. Hayatı boyunca Batağın kenarında tek başına yaşamaya mahkûm edilirler. Ben zamanı durdurmayı diledim. Her gün yeni bir güne uyanıyor ama her gün aynı tarihte kalıyorum. Bugün benim için tarih on dokuz kasım iki bin yirmi. Yarında bir değişiklik olmayacak bir ay sonrada. Güneş batıp gün sonlandığında bugün tanıdığım kimse, yarın beni hatırlamayacak. Çünkü onlar yeni bir güne yeni bir tarihe başlarken ben on dokuz kasımda kilitli kalacağım." Beni uzun bir sessizlikle dinlerken aslında onun ne düşündüğünü biliyordum. Bu anı defalarca yaşamıştım o ise ilk defa yaşıyordu. "Bu resmen kendini öldürmek. Zamanın içine sıkışıp kalmak, tamamen unutulmak, geleceğin seni öldürmesinden korkmuyor musun?" Onun yeşil gözlerini izlerken çaresizlikle gülümsedim. "Çok korkuyorum. Ben çok korkuyorum ama sen de bundan korkuyorsun. Bu yüzden her gün tekrar tanışıyoruz." Bir şey söylemedi. O da benim ona yaptığım gibi uzun uzun yüzümü inceledi. "Senin unutulmaman için." Sıkıntıyla iç çektim. "Zamanın beni yok etmemesi için." Onun bu zamana kadar yaptığı fedakarlıkları nasıl öderdim? Kendi geleceğine rağmen benim zamanımı seçen bir adama borcumu nasıl öderdim? "Biz batağa çok yakın oturuyoruz. Sen nerede oturuyorsun?" Dileğimin derecesini öğrenmek istiyordu. "Sizin evinizden bir sokak geride, Bataktan üç sokak önce." Ayakta durmaya bir son vererek uçurumun sonuna kadar ilerledi. "Çok yanlış dilekler diledik." Uçurumun sınırından denizi izlerken konuştu. "Hiç uçurumdan atlamayı denedin mi?" Onun bitmek bilmeyen bir deniz sevdası vardı. "Denizle buluşmak için mi? Düşündüm ama denemedim. Ben sadece zamanın içine sıkıştım eğer ben ölürsem zaman tekrar akar, bozuk olan saat çalışır." O zaman bu işkenceye boşuna katlanmış olurduk. Birkaç adım geri giderek olduğu yere oturdu. Daha sonra beni şaşırtarak yanına gelmem için seslendi. "Şu ses kayıtlarını ve görüntüleri izlemek istiyorum. Her gün izlediğim ve vazgeçemediğim senin kim olduğunu öğrenmek, birlikte olan anılarımızı hayal etmek istiyorum." Koşar adımlarla yanına gidip oturdum. Onun kıvırcık saçları esen rüzgarla dalgalanırken uzun uzun izledim. Bu sırada o telefonundan dün çektiğimiz videoyu açtı ve en üsttekine bastı. Bizim için ayrılmış olan uçurumu benim sesim sarmaladı. "Bugün yine uçuruma gittim. Yolda yürürken vazgeçmek için onun hayatını karartmamak için binlerce neden sıraladım. Ama yapamadım. Uçurumda denizin kıyısında yeşil gözleriyle karşılaşınca ne diyeceğimi bile unuttum. Bu sefer benim anlatmama gerek kalmadı, o bizi çoktan hatırlayarak benim yükümü hafifletti. Hiç beklemediğim bir anda kollarını etrafıma sararak yaşadıklarımız için özür diledi. Cesaretimi toplamak çok zordu ama başardım. Kalbim son zerreciğine kadar parçalansa bile onun kollarını bedenimden uzaklaştırdım. "Artık böyle devam edemez, senin bir hayatın var. Bu son olsun Can, bir daha benim için geçmişe takılıp kalma senden önce ben buna katlanamam. Yarın beni tekrar unutacaksın, yarın senin için yeni bir gün başlamalı. Bir daha unutmak zorunda kalmayacağın bir gün. Sen benimle oldukça geçirdiğimiz tüm anılar siliniyor zaten, bir kere daha silinmesin bu son olsun. Bugün beraber senin için yerleştirdiğimiz tüm fotoğrafları, ses kayıtlarını yok edelim. Bir daha asla geçmişini unutma." Onun için de en az benimki kadar zordu yaşadığımız durum. Dilediğimiz dilekleri yok sayıyor ısrarla beraber olmaya çalışıyorduk. O ölümsüzlüğü dilemişti, ben zamanın içinde sıkışmayı. Bir nevi aynıydı aslında dileklerimiz sadece o geleceğe gidebiliyordu, ben ise her yeni gün aynı tarihte farklı günler yaşıyorum. "Sen ne olacaksın peki, benden başka kimse seni hatırlamayınca ne olacak? Yarın farklı biriyle tanışsan oda aynı benim gibi seni unutacak zaten! Ben de tekrar tekrar hatırlarım, ne farkı var?" derin bir nefes alışım görüntüyü bir süre kapladı. "Eğer senden başka biriyle tanışırsam beni unutabilir. Çünkü başka biriyle tanışırsam hayatımda kalmasını istemem. Biz seninle beraber olmak için çırpınıyoruz. Bu yüzden sen de bu tarihe sıkıştın kaldın, üstelik hiçbir şey hatırlamıyorsun! Yeter artık, bunu yapamayız bir daha olmaz." Kalbim bugüne kadar hiç acımamışçasına acıyordu. "Seni tek başına bırakmak istemiyorum Sena." Yine de birlikte olma şansızımız imkansızdı. O sözlerini bitirince uzanıp dudaklarına son bir öpücük bırakıyorum. Aynı anda ikimizin de gözlerinden birkaç damla yaş akıyor. Bir daha beraber olamayacağımızın fakına varıyoruz. Ben arkamı dönüp onun yanından ayrılırken görüntü sonlanıyor. Kafamı kaldırarak onun yüzünü izliyorum. Ancak yeni cesaret edebildim buna çünkü bugün onu kendimden kurtarmam gerekiyordu. "Madem dün yaşamaya devam etmemiz gerekiyordu bugün neden karşıma çıktın?" Dün gece sürekli bunu düşünmüştüm. Neden onu kendimden kurtarmama rağmen odasını anılarımızdan arındırmamıştım? "Bir an için bencilliğimi unutup, zamanın içinde kaybolmaktan korktum." Denizin uçuruma vuran dalgalarını izlerken kısık sesle güldü. "Bir karar vermen gerekiyor." İçimi kemiren sıkıntıya aldırmayarak "Biliyorum." diyerek fısıldıyorum. Konuşmadan sadece dalgaları izliyoruz, günün sonucunda ne olacağı belli değil ikimizde bilmiyoruz, yeterince zamanımız var. "İtiraf etmem gerekirse ben en çok kaybolmaktan korkuyorum. Sensiz hayatımın nasıl geçeceğini bilmiyorum. Seni bu çıkmaza sürükleyemem, her gün tanışıp, her gün tekrar beni unutmana izin veremem bu senin için işkence benim için büyük bir bencillik olur. Hiçbir şey olmamış gibi senin de hayatının durmasını bekleyemem Can." Hızla çarpan rüzgar çoktan yüzümüzü kuruturken biz saatlerdir hareketsiz bir şekilde uçurumun tepesinde oturuyorduk. Gözlerimi kızıla boyanan gökyüzünden çekemiyordum. Acıyla sızlayan kalbime inat fısıldadım. "Güneş batıyor, gün bitmek üzere." Bir süre konuşmadı, cevap vermesini beklemedim zaten, yine de kalbim olabildiğince acı çekmeye devam etti. Her dakikası elmas değerinde olan zamanımızdan birkaç dakika çaldıktan sonra dudaklarından sayılı birkaç kelime döküldü. "Biliyorum." Yüzümü omzuna daha fazla gömerken bundan hiç pişman değildim. Onunla fazladan bir saniye bile hayatımı güzelleştiren en önemli detaydı. "Eğer zamanı geri alabilme şansım olsaydı, alırdım. Dileğimi dilemeden önce seninle tanışır olabilecek tüm zamanlarımı seninle, sen beni hatırlarken geçirirdim." Dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi. "Zamanı durdurmak için dilek dilemeyi göze alacak birinden bunları duymak garip hissettiriyor. Hatırlamıyorum, videomuz olmasaydı sana inanmazdım. Ama her şeye rağmen, kendime inat, kalbim sana yabancı değil, yanındayken olduğundan daha hızlı atıyor." Onun aksine benim dudaklarım sınırlarının sonuna kadar kıvrıldı, kocaman gülümsedim. Ona daha da çok, en çok ben sarıldım. Bugün sonsuza dek ayrılacağımızın bilinciyle o da sesini çıkarmadı. "Bazen her şeyi unutmana rağmen anılarımızdan bazılarını hatırlardın. Yanına geldiğimde beni rüyanda gördüğünü söyleyip anlattıklarıma daha çabuk inanırdın." Kafamı omzundan kaldırarak gözlerini izledim. "Belki ihtimallerin birinde tekrar buluşuruz." Derin bir nefes alarak uzun uzun yüzümü izledi. "Rüyalarımda mı?" hissedebileceğim tüm acıları hissederken "Rüyalarında" diye fısıldadım. "Seni unutmak istemiyorum." Fısıltısıyla birlikte nefesi yüzüme çarptı. Zor da olsa onun yeşillerini izlemek için gözlerimi kapatmadım. Onun yerine derin bir nefes aldım. "Ama unutmak zorundasın." Ona geçmişte, hatıralarımızı unuttuğu herhangi bir günde, eğer tekrar dilek diyebilseydi bunun ne olacağını sormuştum. "Yaşamak. Yaşamak istiyorum, yaşadığımı hissetmek istiyorum." demişti. O benimle beraberken yaşayamıyordu ki. Güneş denizin altına saklanırken ben acı çekişiyorum. Çünkü şu an hiç sahip olamayacağım sevgimin kolları arasındayım. Aramızda mesafe yok ya da uçurumlar var. Beraberliğimize koskoca bir deniz şahit ya da değil, kim anlatırsa anlatsın inkâr edecek kim bilir? Ben bir tek gökyüzüne güvenirim ama sadece onun kolları arasındayken. Her zaman olduğu gibi hiç düşünmedim. Kafamı tekrar omzundan kaldırdım ve gözlerimi onu yeşillerine diktim. Soğuktan buz kesen ellerimle yüzünü kavradım ve onu öptüm. Gözlerimi kapattım ve onu dakikalarca hiç nefes almadan öptüm. Geri çekilerek birkaç saniye nefes aldım. Kısacık bir an gözlerim onun yeşilleriyle buluştu ve ben dayanamadım. Tekrar dudaklarım onun dudaklarıyla buluşurken bu sefer onun da yüzü bana yaklaştı. Elleri belimi sararak beni kendine çekti ve o beni öperken gökyüzü buna şahit oldu. Öpmekten asla bıkmadığım dudakları benim dudaklarım arasında ezilirken ben onun sayesinde her an hayatımın en güzel anını yaşadığımı tekrar anladım. Zor da olsa geri çekildim. Ellerim hala onun yüzünü okşarken tüm kalbimle gülümsedim. "Seni seviyorum, çok seviyorum. Bu hayatta en çok sevdiğim kavramlardan, insanlardan, zamandan bile çok seviyorum." Dayanamadım, tekrar dudaklarımızı birleştirerek onu tekrar tekrar öptüm. Gökyüzü bize şahit oldu, deniz bu hayatta olan tüm güzel şeylere sırt çevirdi. Zaman her zaman olduğu gibi akmaya devam etti, benim saatimin bozukken onun saatinin tik-tak sesleri devam etti. Zaman onun için tekrar akmaya devam etmen birkaç dakika önce ayağa kalktım. "Hadi seni evine bırakayım." Aşağıdan bana bakarken kalbimi feda edeceğim yeşil gözleri doldu. Anında kalbim yanarken kaşlarımı çattım. Kafamı sallayarak tutması için elimi uzattım. "Hayır, hayır lütfen gidelim. Ben seni hiç yalnız bırakmayacağım." Elimi tutarak ayağa kalktı. "Sen beni hiç yalnız bırakmayacaksın ama benim seni tek etmeme izin veriyorsun." Telaşla nefesimi verdim. "Can sadece beş dakikamız kaldı." Zaman son kez bizim için durmuşken, bana hiç olmadığı kadar sıkı sarıldı. O an kısa bir anlığına bu mümkün olmasa bile onun için zamanın durduğunu sandım. Gözlerimi kapatarak sadece birkaç aniye bu anın tadını çıkarmak istedim ama zaman hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. Bedenime doladığı kollarını iterken bunu nasıl başardığıma ben bile şaşırıyorum. "Artık evine gitmelisin." Kafasını sallayarak beni onayladı. "Eğer zamanın birinde seni görürsem ve ufak da olsa seni hatırlayabilirsem bunu benden esirgeme. Her karşılaşmamızda tanış benimle." Birlikte uçurumdan hızlı adımlarla ayrıldık. Bu arada zaman bizden iki dakika daha çalmıştı. Onun evine varışımızın kırkıncı saniyesinde hala kapıda dikiliyorken ona son bir şey söyledim. "Bir daha hiç hatırlamasan da seni hiç unutmayacağım. Söz veriyorum."


