Zaman anlamını yitirmişti. Sadece Ela Gözlü Canavar ve Güzel vardı. Ama aslında, karşısında gerçek bir canavar olduğunu bilmeden bile hayal kırıklığına uğrayan bir adam vardı karşımda. Evet, ilk duyduğunda hayal kırıklığına uğramıştı. Ancak biraz zaman geçtikten sonra toparlanabilmişti. "Neden senin peşindeler?" "Çok sabırsızsın Komutan." Vücudumu çok az da olsa sarstı. "Söyle." Yakın olan yüzlerimizin varlığı kalbimi hızlandırsa da mantığımı elimden kaybetmeyip "Söylemek istemiyorum." diye konuşabilmiştim. Saniyeler geçti ve geçti. Ela gözler öyle bir bakıyordu ki acaba ben fark etmeden ritüeli gerçekleştiriyor mu diye düşünmeden edememiştim. Ama hayır, bu başkaydı. "Sakladığın büyük bir sır var değil mi?" "Evet, var." Yelkovan en fazla beş birim ilerlediğinde birbirimizden ayrıldık. Acı, alaycı bir tebessüm olup beliriverdi dudaklarımda. Artık bana kimse şefkat gösteremezdi. Sanırım konuşma burada bitmişti. Her şeyi boşverip ben de diğerleri gibi emniyet binasına doğru yöneldim. Fakat daha bir ya da ikinci adımımda elimden tutularak sürüklenmeye başladım. "Ne yapıyorsun?" diye merakla sordum. Hayır, asla hiddetli değildim. Garip hareketlerine hak veriyordum. Ama bir yanıt alamadım. Sadece sürüklenmeye devam edip arabanın ön koltuğuna oturtuldum. Kapım kapanıp sürücü koltuğu da doldurulana kadar öylece durup onu izledim. "Kemerini bağla." dedi kendi kemerini çoktan bağlamış arabayı çalıştırırken. Sözünü dinleyip kemeri bağlıyordum ama aklım diğerlerindeydi. "Yalnız mı döneceğiz?" "Adamların asıl aradığı kişi sen olduğuna göre kendi başlarının çaresine bakarlar." Dudaklarımı bükerek başımı salladım. "Peki." Yolun geri kalanında sessizdik. Ama yine de, arada sırada Batır'ın gergin yüzüne bakmaktan kendimi alıkoyamamıştım. Kötü hissettiğinin farkındaydım. Evliliğimizin daha ilk saatlerinde onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Zaten tahmin ettiğim evlilik hayatım da bundan ibaretti. Ben bir hiçtim, yetersizdim. Eve vardığımızda Batır'ın hızlı hareketlerine zıt olarak arabadan inmiş ve arkasından onu takip etmiştim. O kapıyı açmaya çalışırken ise kendimi etrafı izlerken bulmuştum. Batır'ın anıları sayesinde tanıdık olan bu yer, benim ölüm yerim olabilirdi. Dışarıdan belli etmiyordum ama deli gibi korkuyordum. "Geç." diye geri çekildi kapıyı açtığında. Elindeki anahtarları vestiyere fırlatırcasına bıraktı. İçeriye girdiğimde ilk işim, her giyişimde nefret ederek giydiğim topuklu ayakkabılarımı çıkarmak olmuştu. Utancımdan yüzüne bakamasam da Batır'ın ela gözlerinin üzerimde olduğunun farkındaydım. Yine de bir şey demeden salona doğru adımladım. "Odaya geç." Uyandığım odadan, yani kendi odasından bahsediyordu. Reddecek hiçbir şey yapmayacaktım. Rotamı değiştirip yine sessizce yürümeye devam ettim. Odaya girdiğimizde ben odanın ortasında öylece onu beklemiş ve kapıyı kapatıp yanıma gelmesini izlemiştim. "Otur." demişti koltuğa otururken. Hemen karşısında kalan yatağı kastetmişti. Yatağın ucuna korkumu saklayamadan oturmuştum. Çantamı usulca yanıma bırakıp, olacak olanı başım eğik bir şekilde beklemeye koyulmuştum. İşte o an, kalbimin dışarıdan duyulacak kadar çok attığını hissedebiliyordum. Çünkü biliyordum, birazdan ritüel tamamlanacaktı. "Önce ölümü seçip, sonra ölmemek için bana söz verdirdiğinde kafam çok karışmıştı." diye başladı söze. Gözlerimi ona değdirdiğimde devam etti. "Ama şimdi kafam çok daha karışık." Buruk bir tebessüm ettim. "Sözünü tutmayacaksın değil mi?" "Ben verdiğim sözü tutarım." Aslında en başından beri zaten verdiği söze inanmamıştım. Ama sözüne güvenirmiş gibi yapmayı tercih etmiştim. Çünkü ben güven nedir bilmezdim. "Bu kadar büyük konuşmamalısın." Kaşlarını çatmıştı. İştahla, dudaklarını konuşmak için araladı. "Çok merak ediyorum, asıl sen neden bu kadar büyük konuşuyorsun?" Yüzümdeki buruk tebessüm, halen daha varlığını sürdürüyordu. "Çünkü sözünü tutamayacağını biliyorum." "Sırf anılarıma sahipsin diye her şeyi bilemezsin Azra." Şu an Azra olan adımı kullanıp, birazdan kullanamayacağını fark etmem bile başlı başına trajikomikti. Bu sefer buruk tebessümüm büyüdü ve küçük bir gülüşe dönüştü. "Anılarına sahibim diye konuştuğumu söylemedim." Kaşları daha çok çatıldı. Başta bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama durdu. "Çözülmesi imkansız bir yapboz gibisin." "Ama neyse ki birazdan çözeceksin değil mi?" derken konuşmamı destekler biçimde başımı sallıyordum. "Azra!" Uyarır bir şekilde konuşmasına karşılık bacak bacak üstüne atıp "Efendim?" diye uzatarak cevap verdim. "Kendin hakkında belki de kendinin bile bilemeyeceği bir şeyi öğrenmek ister misin?" Gözlerimi kısarak düşünürmüş gibi yaptım. Sonra da "Gönder gelsin." diye dalga geçer gibi konuştum. Dirseklerini bacaklarının üzerine yaslayarak bana doğru yaklaştı. Gözleri yukarı doğru baktığından, alnı kırışmıştı. "Rol yapmaya o kadar alışmışsın ki bazen kendine bile rol kesiyorsun." Duyduğum şeyden sonra yüzüm aniden asılmıştı. Ona dik dik bakarken "Yok öyle bir şey." diye hemen reddettim. "Yalan mı? Şu an aklını kaçıracak kadar korkmuyor musun?" "Korkmuyorum." "Korkuyorsun." dedi otoriter bir ses tonuyla. "Bu alaycı tavırların senin savunma mekanizman. Çünkü acıların ile başa çıkmayı bu şekilde öğrenmişsin." Gözümü kırpmadan söylediklerini dinlemiştim. Beni dumura uğratacak kadar çok şaşırtmıştı. Evet, söyledikleri gerçekten doğruydu. Acıdan başka şey düşünemeyeceğim çok anım olmuştu. O beyaz sıvalı, beyaz ışıklı odada kafayı yememenin tek yolu alaycılığa tutunmaktı. "Ritüeli gerçekleştirdiğini nasıl anlayabilirim?" Ona karşılık söylediğim şey bu olmuştu, evet. Batır, söylediğim şeyi duyduğunda garipsemiş ve kendini tutamayıp gülmüştü. "Korkma, ritüeli gerçekleştirdiğim için konuşmadım." Aptallığıma karşı utançla gözlerimi kaçırdım. Ama yine de kuyruğu dik tutup "Hadi, ne olacaksa olsun artık." diyerek konuyu değiştirmeye çalışmıştım. Başını sağa sola sallayarak bana karşı son kez gülümsediğinde göz göze gelmiştik yine. Yanıma oturana kadar tüm hareketlerini takip etmiştim. Artık olacağa çare olmadığından, vücudumu ona doğru çevirip beklemeye başladım. "Bu ritüel çok bilinen bir şey değildir. Bizim gibiler evlenmeyi tercih etmezler." "Neden?" "Hem zor bir hayatımız olduğundan, hem de biriyle tüm anılarını paylaşmanın kolay bir şey olmadığından." Kaşlarımı çatarak aklıma takılan şeyi sormadan edemedim. "Ama Büyük Komutan ritüel hakkında bilgili gibi duruyordu." "Çünkü malesef ki daha önce evlendi." "Anlaşılan sonu kötü bitmiş." Başını salladı. "Öyle." Ve ortamı sessizlik ele geçirdi. Artık rüteli gerçekleştireceğimiz o ana geldiğimizi ikimiz de anlaşmıştık. Ama gözlerine utanmadan bakabileceğim son anı değerlendirmek istiyordum. Gözlerimi hiç kaçırmadan, ellerini tutarak içimden geçen her şeyi söyleyecektim. "Bir karışıklık olup da bu hale geldiğim için sizi hiç suçlamadım. Bakma korktuğuma, kaçmaya çalıştığıma. İyi ki tüm bunlar yaşandı. Yoksa mahkum edildiğim hayatın sonu daha acılı bir şekilde bitecekti. Yani ritüelden sonra kararın ne olursa olsun ben razıyım." "Bunu hiç beklemiyordum." diye şaşırmış elalarını dikkat ile yüzümde gezdirdi. "Karın seni daha çok şaşırtacak Komutan." Batır'ın öğreneceği şeylerden korktuğunu ilk defa şimdi hissetmiştim. Ama çabuk toparlamıştı. Bana iyice yaklaştı ve elini nazikçe çeneme yerleştirdi. "Eğer evlenmemiz gereken çözümü seçmeseydim uykuya daldığın an beyin damarların patlayacak ve kendi kanında boğularak ölecektin..." dedikten sonra diğer elini belime yerleştirerek ona daha da yakın olmamı sağladı. "Ama Güzel, karşımdaki kadın bunu asla haketmiyor. Bu gözler bir daha açılmamak üzere kapanamaz." Artık daha çok korkuyordum. Elinin hemen altındaki nabzımın beni öldüreceğinden değil, ona karşı hissettiklerim yüzünden bu kadar hızlı attığını anlamasından korkuyordum. Daha sonra vücudumdan bir şeylerin akıp gittiğini hissettim. Neredeyse on saniye boyunca sürdüğü için vücudum seğirecek kadar halsizleşmişti. Batır'ın beni sıkıca tutmasını şimdi anlıyordum. Ritüelin tamamlamdığını anladığımda titrek bir nefes almıştım. Az önce söylediği şeylerden sonra Batır'ın gömleğini avucumun içine sıkıştırmıştım, bırakmak istemiyordum. Elaları geçirdiği her duygu değişiminde farklı renklere bürünmüştü sanki. Bu yüzdendi korkum. Ne olur sen elimi bırakma Komutan. "Batır..." diye fısıldadım. Gözümden akan yaşı, ancak yanağımdan süzüldüğünde fark edebilmiştim. Bir anda geri çekildiğinde boşluğa düşmüş gibi hissetmiştim. Yalnızlığım bir gün bile sürmeden bana geri dönmüştü işte. "Senden bir suikastçı yaratmışlar." dedi sanki gördüklerine inanmamış gibi. Omuzlarım yenilgiyle düştüler. Daha fazla yüzüne bakamadım. Islak yüzümü yere doğru eğdim. "Ölümü seçtiğimde kabul etmeliydin. En azından elini kirletmezdin." Bir süre sessiz kaldık. O şaşkınlıkla beni izlerken, ben biletimin kesilmesini bekledim. "Bu kadar acıyı nasıl kaldırabildin?" Susup aniden ona baktım. Çatallaşan sesim ile "Ne?" diye sordum. "Bu kadar fiziksel ve psikolojik işkence..." . . . Daha on yedi yaşındaydı kız çocuğu. Günlerdir baygın yattığı odaya tekrar gözlerini açmaya çalıştı. Her yer bembeyazdı. Duvarlar, zemin, ışık ve hatta kıyafeti bile. Dün, bir doz yılan zehri daha enjekte edilmişti vücuduna. Ama bugün daha iyiydi. En azından uyanıkken olanları hatırlayabiliyor ve kendini kontrol edebiliyordu. Bir beş saniye daha geçmişti. Çünkü su damlası yine yer çekimine karşı koyamayıp odada bir yerlere damlamıştı. Her damlayışta da kız çocuğunun psikolojisini zedelemeye devam ediyordu. "Bir derdim var artık, tutamam içimde..." diyerek çatallaşmış sesiyle şarkı mırıldanmaya başladı. Su damlasının ritmine uygun bir şekilde söylemeye çalışıyordu. "Gitsem nereye kadar, kalsam neye yarar?... " Kanında dolaşan zehrin ve vücudunun belirli yerlerinde onun daha çok acı çekmesi için açılan kesik izlerinin acısını bile özgürce çekmesine izin yoktu. Yatağa kelepçelenmiş bileklerine acımadan çekiştirdi. "Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar..." Çaresizdi. Ona acıyacak birilerini umut etmeyi bırakalı çok olmuştu. Zaten buraya mahkum olmasına neden olan kişilerin arasında öz annesi de bulunuyordu. Diğerlerinin pek de önemi yoktu. "Herkes neden düşman, herkes neden düşman?" Ağlamaya başlayacağını hissedince kendi kendine gülmeye başlamıştı. Kim için üzülecekti, diye düşüyordu. Ona kimse üzülmüyorsa kendisi de üzülemezdi. Kilit sesini duysa bile hiç keyfini bozmadı. İyi ya, belki delirdiğini düşünürlerse onu öldürürlerdi. "Oo, bakıyorum da çabuk toparlamışsın." Kahakahasını susturdu. Alaycı bir tebessüm ile gözlerini beyaz tavandaki bir yere dikti. "Sayenizde şerefsizler." "Mahcup ediyorsun ama Azracık." Plastik eldivenlerin giyiliş sesini duyduğunda gözlerini hemen yanıbaşında dikilen adama kaydırmıştı. Anlaşılan, kolunda açılan sayısız delikten birini açmaya gelmişti. Kan alındıktan sonra yeterince baskı uygulanmadığı için artık eklem yerleri o kadar ağrıyordu ki, bazen hissetmediğini düşündüğü anlar oluyordu. "Benim adım Feraye." Ciddi bir yüz ifadesiyle üzerine doğru eğildi. Sesi artık alaycılıktan çıkmıştı. "Sana bir yıldır aynı şeyleri söylüyorum. Feraye diye biri yok, öldü. Etrafındaki herkes seni Azra diye bilecek. Ama eğer çok istiyorsan bir aynaya kavuştuğun vakit kendi kendine konuşabilirsin." "O aynayı senin üzerinde öyle bir kullanacağım ki kendi adını unutacaksın Vedat." "Hadi ya..." dedikten sonra şırıngayı kullanırken bilerek canımı yaktı. "Yavaş, orospu çocuğu." dedi Feraye kendini kasarak. "Bağışıklığımız güçlü diye acı duygumuzu da kaybetmedik." Adam keyifli bir kahkaha attığında, Ferayenin sinirleri hiç olmadığı kadar bozulmuştu. Vedattan nefret ediyordu. "Bence onu da test edelim." Vedat, yılan zehirlerini kontrol ediyordu. Feraye, onun ne yapacağını anladığı an ne hissetse bilemedi. Canı çok yanacaktı ama en azından önündeki birkaç günü baygın geçirecekti. "Yenisini vereli daha çok az bir zaman oldu." Ama o çoktan içlerinden bir tanesini seçmiş ve damar yoluna doğru enjekte etmeye başlamıştı. "Bağışıklığın söylendiği kadar güçlü müymüş görelim bakalım... Adına yaraşır gibi sonsuza kadar yalnız kalacaksın. Unutma, bu isim sizin gibilere boşuna verilmedi." Ondan daha fazlasının olduğunu her zaman bilirdi Feraye. Ama kaderi gibi aynı ismi paylaştığı kızlar hakkındaki gerçeği o gün, onların elindeki birinci yılında öğrenmişti. . . . Aslında utanması gerekenin ben değil de onlar olduğunun farkındaydım. Ama gözlerimi kaçırmadan edemiyordum. Artık kimsenin haberi olmadığı hayatım, bir adamın zihnindeki kütüphanede yer alıyordu. Kimsenin beni anlamayacağını düşündüğüm hayatımı biri anlıyordu. "Kaç yıl?" Ağlayışım şiddetlenmişti. Karşısında çıplak kalmış gibi utanıyordum. Ne yüzüne bakacak ne de onunla konuşabilecek bir yüzüm vardı. Ama o, daha önce yaptığı gibi çenemden nazikçe tutarak ela gözleriyle buluşmamı sağladı. "O cehennemde kaç yıl kaldın?" diye sorusunu yineledi. "İki yıl." Kaşları hayretle kalktı. Konuşmak istediği fakat ne diyeceğini bilmediği aralık dudaklarından belliydi. Daha fazla bu görüntüyü kaldıramazdım. Bu yüzden kendimi geri çektim. Artık vücudum ona dönük değildi. Yüzüm ise ellerim ile örtülmüş olduğundan istese bile izlemeyezdi. "İki yıl... Nasıl bir vicdan bunu yapar?" Artık her şeyimi biliyordu. Öz annesi tarafından bile sevilmeyen, güzel duyguların hiçbirini hak etmeyen biri olduğumu biliyordu. İşlediğim onlarca cinayeti biliyordu. "Acıma bana!" diye ani bir tepki vermeyi seçtim. Eminim ağlamaktan dağılan makyajım ile korkunç gözüküyordum. Ama onun ile yüzyüze geldiğimde, düşünebildiğim tek şey hüzünlü gözleriydi. "Saçmalıyorsun." "Saçmalamıyorum!" diyerek öfkeli halimi sürdürdüm. Ardından gözlerimi kaçırarak devam ettim. "Beni öldürüyor musun yoksa tutukluyor musun karar ver." Cevap vermediği her saniye kaçamak bakışlar ile onu takip ediyordum. Olayın şokunda olduğunun farkındaydım ama asker olduğu için soğukkanlılığı ile hareket etmesini bekliyordum. Aradan tam tamına beş saniye geçtiğinde, yine her zaman yaptığı gibi nazikçe çenemden tutarak ona bakmamı sağladı. Şaşkındım. Öğrendiklerinden sonra hala bana dokunabiliyordu. Hiç mi onu öldürebileceğimden korkmuyordu? "Feraye..." Sanki tüm olumsuz duygularım bir anda buharlaşmış ve yok olmuştu. Bu ismi başkasından duymayalı yıllar olmuştu. Dolu gözlerimden bir damla yaş, seri bir şekilde yanaklarımdan süzülüverdi. İsmim dudaklarından ne güzel dökülüvermişti öyle? "Feraye, ben sana bir söz verdim. Yaşaman için her şeyi yapacağım." Sevinçten ne yapacağımı bilememiş ve duygularımı saklayamamıştım. Gülümserken iştahlı bir biçimde "Gerçekten mi?" derken bulmuştum kendimi. Buruk bir tebessümle, beni yanıtsız bırakmadı. "Gerçekten." Daha sonra, ne yaptığımın farkında varıp nötrlediğim ifadem ile geriye çekildim. Utancımı gizlemek için saçımla oynuyordum. "Ben... sözünü tutacağını düşünmüyordum da." Buruk tebessümü yüzünde asılı kalmıştı. "Farkındayım." "Yani en azından tutuklayacağını düşünüyordum." "Tutuklandığın an öldürüleceğini biliyorum... Bu arada, hala bana güvenmiyorsun farkında mısın?" Duraksadım. Birileriyle samimi ve iyi bir ilişki kurmayalı uzun zaman olmuştu. Ne cevap vermem gerektiğini, haliyle tam olarak bilmiyordum. "Özür dilerim." Kaşlarını çattı. "Ne için özür diliyorsun?" "Bana güvenmiyorsun dedin ya." Durdu ve birkaç saniye sonra ciddi ciddi gülmeye başladı. Onu ilk defa böyle görüyordum. Bu yüzden bu süre içinde, gözümü kırpmadan onu izlemiştim. "Şaka mı yapıyorsun?" "Hayır." dedim soru sorarcasına bir tınıyla. "Bana güvenmediğin için özür dilemene gerek yok." "Neden ki? Sana güvenmediğim için kötü hissetmiyor musun?" Dudaklarını birbirine bastırırken dikkatle beni inceledi. "Bilmem, sanırım öyle hissediyorum... Ama bana neden güvenmediğini bildiğim ve sana hak verdiğim için anlıyorum." Başımı belli belirsiz salladım. "Peki, tamam öyleyse. Bir daha bunun için özür dilemem." Cevap vermek yerine başını sallayınca bu kısa sürede bile düşüncelerim ile baş başa kalmıştım. Yüzümün düştüğünü fark eden Batır hemen bana seslendi. "İyi misin?" Nefesimi vererek tebessüm ettim. Nasıl olduğumu hala merak ettiği için mutluydum. "Bundan sonra ne olacak? Öğrendiğin şeyleri unutup geçecek misin?" Kaşlarını sanki "Ha, o mesele!" der gibi bir kereliğine kaldırıp indirdikten sonra derin bir nefes alıp verdi. Anlaşılan uzun bir konuşma yapacaktı. "Öğrendiğim şeyler unutulacak kadar basit şeyler değil. Tabi ki unutmayacağım. Ben mesleğine bağlı bir askerim. Senin de yardımın ile o çok ünlü Vishakanya çetesini çökertmek istiyorum." "Ne?" dedim korku içinde. "Ama bu imkansız. Onlar çok güçlü." Alaycı bir şekilde tebessüm etti. Gözlerinde resmen bir ateşin yandığına şahit olmuştum. "Bizden güçlü olamaz." dedi TSK'yı kastederek. "Tabi, orası öyle ama..." dedikten sonra duraksadım. Sanırım bir şeyin farkına yeni varıyordum. Sustuğum için sinirlenen Batır sabırsızca "Ama ne?" diye uyarmıştı. Sessizce yutkundum. "Eğer benim hayatımı tehtid eden bir şey kalmazsa..." dedikten sonra devamını getiremedim. "Tutuklanacağını düşünüyorsun." Başımı belli belirsiz salladım. "Evet." "Doğruyu söylemek gerekirse bir fikrim yok." Tutuklanmak istemiyordum. Zaten hayatım, uzun yıllar boyunca belli sınırları olan bir kafesin içinde geçmişti. Tam kurtulmuşken başka bir kafese giremezdim. Dişlerimi birbirine bastırarak olası bir ağlama kazasından kendimi korumaya çalıştım. "Tutuklanacağım yani." "Bilmiyorum dedim. Evet demedim. O işler savcıya bağlı." "Anladım." diyerek bakışlarımı kaçırdım. Tutuklanma düşüncesi dışında bir şeyi düşünemiyordum. "Feraye..." dedikten sonra onunla göz teması kurmam için bekledi. "Korkma. Ben elimden geleni yapacağım ama bence bizimle iş birliği yaparsan suçun büyük ölçüde hafifler. Belki hiç ceza almadan kurtulursun." "Nasıl?" dedim nefesimi vererek. Artık dayanamamış ve göz yaşlarımdan birkaç tanesini salıvermiştim. "Konuyu en kısa sürede Sare savcı ile konuşacağım. Davaya bakarsa büyük yararı dokunur." "Emin misin?" "Evet, işinde çok iyidir. Hem yabancı değil." Burnumu kibarca çekmeye çalıştım. "Çok mu yakınsınız?" "Sayılır. Yakın bir arkadaşım." Tam dudaklarımı aralayıp nasıl bir arkadaşlık olduğunu soracaktım ki, ne yaptığımın farkına varmış ve kendimi son anda durdurmuştum. Benimle severek değil, vicdan azabı yüzünden evlenmişti. Onu sorgulayamazdım. "Peki." diyebildim sadece. Ne yapıyordum ben böyle? Kıskançlık, ona karşı hissedemeyeceğim bir şeydi. Duygularımı sezmemesi için bakışlarımı kaçırdığımda, hakimiyeti mantığımın almasını beklemiştim. Yasak diye defalarca hatırlattım kendime. Birini kıskanamazsın, sevemezsin, aşık olamazsın. "Zor bir gündü." diye bana seslendiğinde, ayağa kalktığını hissettim. "Uyuman için seni yalnız bırakayım." "Hayır." diyerek hemen ayaklandım. "Neden?" "Burası senin odan. Asıl benim seni yalnız bırakmam lazım. Malum, az önce ritüeli tamamladın." Nefesini vererek tebessüm etti. Söylediklerimin neresi komik diye düşünmeden edememiştim. "Ben ritüelden etkilenmem. Yani, senin gibi etkilenmem. İçin rahat olsun." "Ha..." diyerek kaşlarımı bir kereliğine kaldırdım. "Zihninin güçlü olma meselesi. Benim aksime." Başını olumlu anlamda salladı. Birkaç saniye konuşmadan elaları ile beni inceledi. "İyi geceler Feraye." Daha hareketlenmemişken hemen seslendim. "Nereye?" "Bir yere gittiğim yok. Evdeyim." "Ama burası-" Tam burasının onun odası olduğunu söyleyecektim ki otoriter bir ses tonuyla konuşmamı böldü. "Burası artık ikimizin odası." Şaşkınlıktan donakalmıştım. Ne düşünmem, ne cevap vermem gerektiğini bilmiyordum. Değişik pırıltılarla süslenmiş gözlerini benden çektiği gibi, odadan da çekip gitmişti. Kapının kapanma sesini duyduğumda nefesimi tuttuğumu fark etmiş ve derin bir nefes vermiştim. Bu adam benim ayarlarımla oynuyordu. İşin kötüsü, alışık olmadığım duygular fazlasıyla hoşuma gidiyordu. "Sus!" diye fısıldayarak kendi kendime bağırdım. Hem düşünmeden duramayan aklım, hem de göğüs kafesimi kırmak istercesine kan pompalayan kalbim susmalıydı. Bir Vishakanya asla aşık olamazdı. Çünkü onun celladı olurdu.
Bölüm 6
5. BÖLÜM - RİTÜEL
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.