Yağmur durmuştu.
Güneşin tekrar gözükmesinden birkaç dakika geçmesine rağmen içim ısınmıştı.
Her yer ıslak ve sessizdi. Boş sokaklarda yankılanan adım seslerim dışında hiçbir ses yoktu. Adeta huzur demekti bu.
Su birikintilerine basmadan yürümeye çalışıyordum ve bu da beni yavaşlatıyordu. Henüz daha on dört yaşında bir çocuk için bu yollarda yalnız başına yürümek oldukça keyifsizdi.
Her şeyde bir macera aradığım bu yaşta bu su birikintileri keşfedilmesi gereken birer okyanus gibi gelmeliydi fakat gelmiyordu. Onlar sadece yağmur birikintileriydi. Başka hiçbir şey değillerdi.
Düşüncelerimin etrafımda kara bir bulut oluşturduğunu hissettim. Asla gitmeyen bir bulut. Beni üşüten bir bulut.
Ardından tekrar yağmur başladı. Hayat yine iki dakikalık huzurla beni geçiştirmeye çalışıyordu.
Sabah evden çıkmıştım çünkü okul kaydımı yaptırmalıydım. Büyük umutlarla evden çıktım çünkü yeni bir geleceğin beni beklediğini biliyordum.
Heyecanlı mıydım? Belki.
Stresli miydim? Kesinlikle.
Kısa bir süre daha yürümüştüm. Ardından büyük ve yüksek tabelanın altında durdum. Tabelada, Collinder Akademi yazıyordu. Duraksadım ve etrafıma baktım. Gerçekten yeni okulum burası olabilir miydi? Gerçekten burayı istiyor muydum yoksa istemek zorunda mıydım?
Bilmiyordum, şu an hiçbir şeyi bilmiyordum.
İçeri girdiğimde ince bir kadın sesiyle irkilmiştim. "Başvuru için mi gelmiştiniz?"
Çantamdan dosyalarımı çıkarmaya çalışırken güçlükle de olsa "Evet." demiştim.
Kadın, ince çerçeveli mor gözlüklerini eliyle hafifçe ittirdi ve kıvırcık saçlarından yüzüne düşen saç tutamını kulağının arkasına koydu. Ardından dosyamı alarak incelemeye başladı. İlk üç sayfayı hızlıca geçmişti. Akademik başarımla ilgilenmediklerini işte o zaman anlaşmıştım.
Mühür seviyem onlar için fazlasıyla önemliydi. Üstüne üstlük ben bir kırmızıydım. Mavi olsa bile bu okula girme şansı olmayan bir kırmızıydım.
Kadın önce mühür seviyene sonra bana bakıyordu. Bunu birkaç kere daha tekrarlamıştı. Her seferinde değişmeyen tek bir şey vardı, o da kadının bana adeta bir canavarmışım gibi bakmasıydı.
Benden iğreniyor gibi hissettiren bir yüz ifadesiyle dosyamı bana geri uzatmıştı. Dosyamı aldım ve hafifçe yaşaran gözlerimi sildim. Bir ümitle kayıt yaptırmaya geldiğim okul beni reddetmekle kalmamış üstüne üstlük beni oradan kovarak çıkarmıştı.
Benden bu kadar mı korkuyorlardı?
Belki de evet.
Belki de hayır.
Bunları düşünürken çoktan okuldan çıkarılmıştım. İkinci şansımı denemek için gideceğim yer belliydi. Oraya doğru yürümeye başladığımda her şey çok daha tuhaf hissettiriyordu.
Yürürken su birikintilerine aldırmamıştım. Birikintilerine basmaktan parçalarım çamura bulanmıştı fakat umurumda olmadı.
Çok geçmeden Alnilam Akademi yazısının önünde durdum ve sakin adımlarla bahçesinde yürümeye başladım. Burası Collinder’e göre daha büyük bir bahçeye sahipti. Bahçenin içerisi yıldız çiçekleriyle donatılmıştı. Biraz eğildim ve yavaşça çiçeklerden birini kopardım. Bu sırada toprağın ilaçlanmaktan yıprandığını gördüm. İçim acımıştı. Yavaşça elimi toprağın içine daldırdım ve ensemde bir sızı hissettim. Mührüm aktifti, gözlerim kahverengiden yeşile dönmüştü ve toprak artık resmen bana minnettardı.
Arkamda bir siluet hissettiğim anda elimi topraktan çıkarttım ve hızlıca ayağa kalktım.
Gördüğüm siluet, arkamdan geçen bir kızdı. Arkasından baktığımda yaşıt olabileceğimizi düşünmüştüm. Benden çok da büyük olamazdı. Kısa ve kızıl saçları rüzgarda adeta dalgalanıyordu. O an fark etmiştim, kız ağlıyordu. Muhtemelen reddedilmişti.
İçeri girdiğimde bir şey dememe gerek bile olmadan adamın eli dosyama uzandı. Dosyamı ona verdiğimde o da diğerleri gibi hızlıca mühür seviyemin olduğu sayfaya geçti.
"Ders notlarının gayet iyi fakat..." dedi adam sakin bir ses tonuyla.
Sözünü yarıda kesmiştim. "Kırmızı mühür olduğum için beni kabul edemezsiniz, değil mi?" dedim sessizce. Belki de sesim biraz da olsa sert çıkmış olabilirdi. Sadece biraz.
Karşımdaki adam kırmızı mühür olduğumu çok çabuk kabullenmişti ve yüzünde bir acıma ifadesiyle bana döndü.
Güç seviyemi bilmese neredeyse gerçekten bana üzülecekti. Gerçi ne sanıyordu ki? Orayı tek bir hareketimle yıkabileceğimi mi? Aslında toprak zemine inşa edilmiş bir bina olduğu için evet yapabilirdim. Hayır, yapmazdım. Yapamazdım değil, yapmazdım.
Duygularımı kaybetmiş gibi bir ifadeyle adamın suratına birkaç saniye boş boş baktım. Dosyayı çantama hızla tıkıştırırken gözlerimin dolduğunu hissettim. Hızlıca arkamı döndüm ve tam orayı terk etmek üzereyken adamın sesini duydum. "Bu söze alışmış gibisin genç adam." dedi arkamdan. " Sizin gibiler bu gerçeği de değiştirecektir, biraz sabret. " demişti acımasını sürdürerek.
Bu sözler öfkelenmeme neden olmuştu. Ne olarak düşünüyordu ki bizi? Onun gibi etten kemikten yapılmış nefes alan bir canlıydım. Fazlalığı olduğu için üstün olması gereken biz değil miydik? Neden onlar bu rolü üstlenmişti?
İşte o anda ensemde katlanılmaz bir acı ve sıcaklık hissetmiştim. Başım adeta kopacak kadar ağrıyordu. En yakınındaki yer olan sokağın karşısındaki parka yöneldim. Gözlerimi sıkıca yummuştum. Yeşile dönmelerini bu sefer istemiyordum.
Salıncakta sallanan benim yaşlarımdaki sarışın kızın yanına oturdum çünkü daha uzağa gidecek kadar enerjim olduğunu sanmıyordum.
Çantamdan küçük, beyaz kutumu çıkardım ve içindeki ilaçlardan birini ağzıma attım.
“Bu rahatlatacak.” Diye mırıldandım.
Sonuçta hep öyle olurdu. Güçlerim kontrolden çıktığında onları dinlemez ve susturmak için yatıştırıcı alırdım çünkü almadığımda kötü şeyler oluyordu. Gerçekten kötü şeyler.
Salıncak titrediğinde tekrar kendime gelmiştim. İlk başta dikkat etmemiştim ama oturduğum salıncak hız yapmaya uygundu. Küçüklüğümden beri salıncaklar hep favorim olmuştu. Üstüne üstlük hızlandığında eğlencesi de artıyordu salıncağın. Hızla sallanırken hissettiğim rüzgâr beni her zaman rahatlatıyordu. İçimdeki bütün duygular sanki oluşan o hafif esintiyle kaybolup gidiyordu.
Bunu tekrarlamak istiyordum fakat yapamazdım. İçimi kemiren bir his beni durmaya zorlamıştı.
Etrafındaki binaların üzerlerine bakmaya başladım. Arkama baktığımda binanın üzende birini göreceğime adeta emindim.
Fakat hiçbir şey görememiştim. Adeta bir anda ayaklarımı saran dikenlerin verdiği acı beni durdurmuştu. O anda ensemin tekrardan acıyla yanmaya başladığını hissetmiştim. Üstelik bu sefer acıyan tek yerim ensem değildi.
Dikenler git gide sıkıyordu. Bacağımdan akan kan toprağın bir kısmını kırmızıya boyamıştı. Yanımdaki kız o anda bütün soğuk kanlılığıyla bana sakin kalmamı söylüyordu.
"Sakin ol!” diye bağırmıştı. “Seni kurtarmak için buradayım." Adeta sakin olmadığım için beni suçlarcasına bana baktığını görmüştüm.
Çığlık atmak isteyen birine sakin olmasını söylemek ne kazandı ki?
"Ben Luna Owson, bir mavi mührüm.” dedi sakin bir ses tonuyla. Ardından devam etti. Ve burada seni çözebilecek tek kişi benim.” Derin bir nefes aldı ve omzumu tuttu. “Gereken tek şey sabit durman çünkü bu acıtacak." demişti sakinliğini koruyarak.
Ne yapacaktı? Bir bahçe makası alıp keserek mi kurtaracaktı?
Ben düşünürken Luna elini dikenli dallara koymuş ve onları küçültmeye başlamıştı bile. Bense şaşkınlığımı ve acımı gizlemeye çalışmadan ağzım açık bir şekilde onu izlemiştim.
Luna ayağa kalkmış ve elini bana uzatmıştı. O an şunu fark etmiştim: o güzeldi.
Beline kadar olan sarı saçları ve çimen gibi yemyeşil olan gözleriyle mükemmel görünüyordu ve ben bunu yeni fark etmiştim.
Luna'nın elini tutarak yavaşça ayağa kalktım.
Yatıştırıcının etkisi geçene kadar birkaç dakikam vardı. Güçlerimi kullanmam tehlikeli olabilirdi. Fakat kan kaybından ölmek ya da bayılmak istemiyorsam yapmam gereken tek şey buydu.
Ayakkabılarımı ve kan içinde kalan çoraplarımı çıkarmıştım. Ayağımı toprak zemine bastığımda yaralar kanamayı durdurdu ve iyileşmeye başladılar. Bu iyileşmemi sadece hızlandırabilirdi. İz kalacaktı, buna emindim.
Başarısız başvuru denemeleriyle dolu bugünün tek eksik yanı saldırıya uğramamdı ve o da olmuştu.
Ve birden duraksadım. Bu da neydi böyle? Bir insan her gün dikenli saldırılara maruz kalmıyordu.
“Bunu yapan kimdi?” diye sordum Luna’ ya.
Luna hafifçe gülümsemeye çalıştı. Adeta güven vermeye çalışıyordu. “Bilmiyorum ama öğrenmeye çalışıyoruz, merak etme.” dedi aynı gülümsemeyle.
Merak etme mi? Dostum az önce az daha ölüyordum.
Olduğum yerde donup kalmıştım. Hiçbir şeyi net olarak duyamıyordum o an tek bildiğim şey inanılmaz bir baş ağrım olduğuydu.
Luna bir terslik olduğunu fark etmiş gibi bana doğru yaklaşmıştı. Ancak omzuma dokunduğunda bunun yanlış bir karar olduğunu fark edebilmişti.
“...”
Luna ayağının altındaki toprağın hareketiyle sendeledi ve yere düştü.
Kısa bir süreliğine de olsa göz göze gelmiştik. Yüzündeki ifadenin değiştiğini görebiliyordum. Muhtemelen gözlerimin eskisi gibi kahverengi değil de sanki bir ışık kümesi saçacakmış gibi parlayan bir yeşile döndüğünü görmüştü.
“Kırmızı mühür.” Dedi Luna ve kendini hızlıca toparlayarak yerden kalktı. “Sonunda seninle karşılaştık.”
Manyak mıydı bu kız?
“Lütfen... git...”dedim zorlukla. Bütün gücümü harcasam da sesim ancak bu kadar çıkabiliyordu.
“Seni bu halde bırakarak mı? Asla.” Luna bana kızmamak için elinden gelen her şeyi yapıyor gibi gözüküyordu.
Luna bitkileri kontrol edebiliyordu. O cidden inanılmaz biriydi.
Cebinden birkaç tohum çıkardı ve bana doğru fırlattı.
“Bu sefer gerçekten sakin olmalısın. Onlar sadece papatya sapları. Dikenleri yok.” Dedi yumuşak bir ses tonuyla.
Tamam. Bu ikna ediciydi.
Üzerimi bir sarmaşık gibi saran papatyalar tüm hareketimi sınırlamıştı. Fırsattan istifade Luna da cebinden çıkardığı yatıştırıcıyı koluma enjekte etmişti.
Koluma batan şırınganın acısıyla irkilmiştim. Şimdiden baş ağrısının geçtiğini hissedebiliyordum fakat vücudumun kalanı için aynısını söyleyemezdim.
Bitap düşmüş bir şekilde yerde uzanıyordum.
Luna’nın bu halime güldüğünü fark etmiştim. Fakat tepki veremedim.
“Tekrar görüşeceğiz Assoil. Ben yokken kendine iyi bak.” Dedi arkamdan. İşte Luna’dan duyduğum son sözler bunlardı.
Yerden kalktığımda ve üzerimdeki papatyaları temizlediğimde tamamen yalnızdım.
Hava kararıyordu.
Artık eve dönmem gerekirdi. Bunu her ne kadar istemesem de tecrübe kazanabileceğim bütün okullardan reddedilmiş bir şekilde eve dönecektim.
Kapıyı çaldığımda açan teyzem olmuştu. Mutsuz olduğumu gördüğünde şaşırmıştı.
İlk başta bana çok güvendiği için olduğunu sanmıştım. Gerçeği çok daha sonra fark etmiştim.
İçeri girdiğimde Laura’nın bir kağıt parçasını pastel boyalarıyla boyadığını görmüştüm.
“Lau, abinin okul davetini boyama konusunda ne demiştim ben sana!” diye bağırmakla meşgul olan teyzeme baktığımda yüz ifadesi beni hafifçe gülümsetti. Sonuçta o sadece Laura’nın değil benim de annem sayılırdı.
Okul davetim mi? diye düşündüm. İyi de başvurduğum her yerden reddedilmiştim.
“Sen yokken bir kız gelip bunu verdi.” Demişti teyzem, zor uğraşlarla da olsa zarfı Laura’dan alıp bana verirken.
Lau’nun boyadığı kısım adeta bir kadın siluetini andırıyordu. O kısmı dikkatlice kopardım ve cebime koydum.
Elimde zarfı birkaç kez çevirdim. Kopardığım yer dışında dümdüz beyazdı. Çoraplarım da sabah evden çıkarken beyazdı, fakat şu an kıpkırmızı oldukları için kanadığım belli olmuyordu.
İşte asıl sorun burada başlıyordu. Mektup neredendi?
“Hadi açsana.” Dedi teyzem. Ses tonundan belli olduğu üzere benden daha heyecanlıydı.
Zarfı yırtarak açtım ve içinden çıkan kâğıt parçasını sesli bir şekilde okudum.
“Regulus Alexander Assoil, okulumuza kabul edilmiş bulunuyorsunuz. Rigel’ de sizi görmekten mutluluk duyarız.”
İsmimin kağıttaki yazıya sonradan eklendiği fazlasıyla belli oluyordu. Tuhaf bir el yazısıyla yazılmıştı. Üstelik yazan kişi ‘S’ harflerini de çok tuhaf yazıyordu.
Rigel mi? Orası da neresiydi diye düşünürken aklıma “Tekrar görüşeceğiz Assoil” diyen Luna gelmişti. Üstüne üstlük bırak soyadımı, adımı bile söylemediğimden emindim. Bu kız beni tanıyordu. Adımı, güçlerimi ve muhtemelen oturduğum yeri biliyordu.
Mektubu getirenin o olduğundan emin olduktan sonra Rigel’e gitmeye karar vermiştim ve gitmek benim tek seçeneğimdi.