Selam :)
İyi okumalar…
———
———
Akiel her şeyi mahvetmek üzere olduğunun farkındaydı.
Daha da kötüsü şu an işler tamamen batmadıysa ve bir geri dönüş umudu varsa bunun Ophelia'nın eşsiz anlayışı sayesinde olduğunu biliyor olmasıydı. Bu her şeyi katlanılması oldukça zor bir hale getiriyordu. Ophelia akıllı bir kadındı, hayata sadece gözleriyle değil tüm zihniyle bakıyordu. İşittiklerinden fazlasını duymaya çalışıyor, çevresinde atılan her adımın arkasını hesaplıyordu. Bazen durgun bir nehir gibi sessizleşip sadece izliyor bazen de bir tufan gibi gürleyerek yıkıp geçiyordu.
Bu kadın gerçek olamazdı. Şahit olduğu her düşüncesi şu ana dek tanıdığı diğer Raslardan daha cüretkardı, daha karanlıktı, daha ıssızdı. Aynı kendi düşünceleri gibi... Hala bu kadar ayna olabilmelerine akıl sır erdiremese de Ophelia haklıydı, bundan çok daha fazlasını hak ediyordu.
Odaya saatler boyunca dönmediğinde en son dayanamamış, kendini kütüphanede onu izlerken bulmuştu. Ophelia yine çalışırken uyuyakalmıştı, asi kızıl dalgaları masanın üzerine özgürce yayılmıştı. Yüzünün yarısını başını yasladığı kolu kapatıyor, parmaklarının aradındaki her an düşmeye hazır tüylü kalemden mürekkep sızıyordu. Uyandığında tıpkı her uyuyakalışında olduğu gibi bunun için fena halde sızlanacaktı. Üstelik bu kez buna kafasının ardından değil de bizzat şahit olabilecekti.
Akiel bunu düşünürken yüzünde beliren gülümsemeye engel olamamıştı. Bir iki kez eli onun o güzel yüzünü açmak istercesine saçlarına uzanmıştı. Bunu yapmaya cesareti olsa yapardı da; sadece şu anda ondan adam akıllı bir özür dilemeden kendini ona temas etmeye layık görmüyordu. O uyurken korkakça gelemezdi, ona dokunacağı zaman ender menekşe gözlerime bakarak onun her şeyini hissetmeliydi. Teninden ve yumuşaklığından çok daha fazlası yatıyordu varlığında, her temasta daha fazlası için yalvartan bir şey...
Bunu düşünürken ona doğru yaklaşmaktan kendini alamadı. Çiçeksi kokusunu alabileceği kadar yakına gelmesi kaçınılmazdı. Daha önceki iki sahibini hiç umursamamıştı; birinin Aiserian'dan onu çıkarır çıkarmaz boğazını kesmiş diğerini de bile isteye ölüme yollamıştı. Bu Kader tarafından iki ruh kırbacı demekti; pusulasındaki çatlaklar ruhuna da yansımış asırlarca itaatsizliğinin acısını hissetmekten başka bir şey duyumsamamıştı. Tek bir kırbaç daha yerse ruhu ebediyen kaybolayacak ve tüm direnişi bir hiç olacaktı. Bu yüzden ta en başlarda tek bir Ras'a daha bağlanmaya tahammülü yoktu. Çünkü biliyordu, katlanamayacak ve üçüncü kırbacını da öylece yiyip ölemeden hiçliğe karışacaktı.
Ama Kader onu bu sefer Ophelia'ya bağlamıştı. Burada bu geleneklerle büyümüş bir Ras'a değil; farklı bir dünyadan gelmiş ve kahrolası Kubbe'nin havasını daha önce hiç solumamış bir kadına... Zeki bir kadına...
Tıpkı Kader'den istediği gibi...
Adımlarıyla mı yanına gelmişti yoksa çaresizce zamanı kırarak mı önüne süzülmüştü bilmiyordu. Tek bildiği ona tekrar dokunmak, asırlar sonra bir şeyi tekrar hissetmek istediğiydi. Değer verdiği ve her zerresi ile büyülendiği kadına... Bunu hak ediyor muydu ki?
Ansızın önünde parıldayan mavi ışık ile Clio aralarında belirmiş, ikilemi zorunlu bir şekilde cevaplanmıştı. Bir zamanlar tanıdığı heybetli iblisin bu tamamen her şeyi yitirmiş haline bakarken kaşlarını çatmadan edememişti.
"Şu an seni görmek istediğini pek sanmıyorum." dedi Clio düz bir sesle. Karşısındaki ruhun duygusuzluğu bir anlığına varlığına inanmadığı vicdanına bir çivi gibi çakılmıştı.
Clio her zaman fazla iyiydi. Onun ruhu Diathyn için de şu anda bu rezil Raslar için de çok fazlaydı. En azından şimdilik kendisi ile beraber Ophelia'nın yanında olmasına iyi bir gelişme denebilirdi. Akiel'e göre Alisana'nın pek çok tartışılabilir kararı arasındaki tek doğru seçimi Clio'yu Ophelia'ya devretmesiydi. Ki Ophelia Gök Kule'ye girebildiğinden beri kafasında babası hakkında da bir sürü soru işareti vardı. Çocukluğundaki hatıralarda gezinmiş biri olarak Akiel, Ophelia'nın henüz buna hazır olmadığını çok iyi biliyordu.
"Bana kabullenilmeye hazır olduğunda ve ödlekliği bıraktığımda gelmemi söylemişti." diye fısıldadı Akiel. Mavi ışıltılı ruha bakarak kollarını iki yana açtı. Başkası olsa bu açıklamayı hayatta yapmayacağından emindi. "Gördüğün üzere buradayım."
"Mantıklı." diye kabullendi en nihayetinde mavi ışıltılı ruh. Ama aradan çekilmeden başında durmaya devam etti. Koruyucu muhafızı gibi... Akiel uzun uzun bir zamanlar çok iyi tanıdığı ruhum silüetini süzdü. Bu herhangi bir emir verilmese dahi yaşarkenki Clio'nun yapacağı bir şeydi. Tıpkı hediye beyaz gülleri Albion'a yağdırışı, Ophelia Cellat ile dans ederken salonu mavi ışıltısına boğup onu gözlerden gizleyişi gibi... Ondan geriye hangi parçalar sağ kalmıştı?
Eskiden herkesten uzaklaşmak istediğinde Belphegor'un ocaklarına kaçar, Clio'ya yardım ederken onunla sohbet ederdi. Bazen Clio'nun kızları da orada olur, Akiel'i ufak şımarıklıkları ve Leia'ya olan hayranlıkları ile çıldırtırlardı. Kimseye tahammül edemezken Clio'nun düşünceleri onu dinginleştirirdi. Bir şeytana göre hayata fazlasıyla duru bakardı; sevdikleri ile sevmedikleri için iki uçtaydı karakteri. Düşününce belki de Akiel'in, bakış açısına en güvendiği şeytan tohumu Clio'ydu.
"Beni hiç hatırlamıyorsun değil mi?" sorusunun dudaklarından kaçmasına engel olamadı. Şu an eski Clio ile konuşmaya nasıl ihtiyacı olduğunu söylemeye dili varmadı. Mavi ışıltılı ruh hayır anlamında başını salladığında Akiel derin bir iç çekmişti. Eh... O zaman yapılacak bir şey yoktu, tanıdığı adamdan geriye kalanlarla yüzleşmeliydi. Hatta dürüst olmak gerekirse geriye bıraktığı kadarıyla...
"Belki bilmek istersin, seni de ben öldürmüştüm." dediğinde Clio'nun ışıltısı bir anlığına şaşkınlıkla titremişti. Sanki bir an için tüm hatıraları geri gelebilecekmiş gibi... Sonra ansızın normale dönmüş, Akiel'in itirafının üzerine hiçbir şey söylememişti. Geri cevap vermeyişinin üstüne Akiel de bir şey daha söylemekte zorlanmış, kütüphaneye tekrar sessizlik hakim olmuştu. Tuhaflaştırdığı ortamı yumuşatmak istercesine uyuyakalmış güzel sahibini işaret etti. "Onu odasına bedenleyebilir misin? Daha fazla bu pozisyonda uyursa sırtı tutalacak."
Clio Akiel'in dediğini ikiletmeden yaptığında Akiel de adımını attı. Ama kendi gücünün getirdiği, zamanı kıran ve bastığı yeri ayağının altında adeta bir halıymış gibi kaydıran adımlarından birini... Mesafe kısaysa fazla enerji harcamıyordu ancak uzak bir yer... Uzaklığına göre günlerce baygın kalmasına bile neden olabiliyordu. Daha önce bunu gücünü test ederken tecrübe etmişti, üstelik pek güvenli de sayılmazdı.
Ruhani enerjisi dalgalanırken göz açıp kapayıncaya dek Ophelia'nın odasında belirivermişti. Clio onu daha birkaç saat önce üzerinde olduğu yatağa bedenlemiş, dikkatli bir şekilde üstünü örtüyordu. Şu an bu saray üzerindeki istediği her şeye odaklanabilirdi. Sarayın bir alt katında yine Ophelia gibi masa başında çalışırken uyuyakalmış Levian'a, hala evliliklerinin ilk günlerindeymiş gibi sarmaş dolaş Beira ile Alodias'a, Alastir'e olduğunu düşündüğü bir mektup yazan Elaena'ya veya başında herkesten gizlice içeri aldığı bir kediyle uyuyan minik Des'e... Ancak gözlerini Clio'nun özenle çevresindeki yastıkları düzellttiği kızdan alamıyordu. Varlığı onun ekseninde olmaktan başka bir şeyi kabul etmiyordu neredeyse...
Güzel hükümdarı, hareketlenmenin getirdiği tedirginlikle olduğu yerde kıpırdasa bile derin uykusuna dönmesi çok uzun sürmemişti. Akiel bilincinde herhangi bir gıdıklanma veya his olmadığı için şu an hatıralarda var olmadığını var saydı. Ayakları yine ondan bağımsız hareket ederek yatağın kenarına yaklaştı. Asi kızıl saçları rahatça yatağın her yanına yayılmış, güzelliğini ateşten bir sarmala almıştı.
Ophelia idlaya vuran düşüncelerinde haklıydı, ona yenilmemesi imkansızdı.
"Nasıldım?"
Ansızın arkasında beliren mavi ruhun sorusu bir an için onu irkiltmişti. Bunu beklemiyordu, onunla sohbet başlatanın Clio olmasını... Akiel şüpheyle ona döndüğünde kafasından farklı ihtimaller geçmesine engel olamıyordu
"Anlamadım?"
"Nasıldım? Yani, ölmeden önce..." diye başladı Clio açıklamaya, ışıltıları titrekti. Mavi yansımalar odanın duvarlarında dans ediyordu. Sanki büyük bir şeyle mücadele ediyormuş gibi... "Korkmuş muydum, sana karşı koydum mu? Mücadele ettim mi?"
Akiel duraksadı, hatta ne cevap vermesi gerektiğini bilemedi. Bu soru fazla beklenmedik ve bir o kadar da tanıdığı bildiği Clio'nun soracağı bir soruydu. Onun sesinden bunu duymak... Bir anlığına cevap verirken dürüst olmak ile olmamak arasında gerçekten kalsa da tanıdığı adamın bu kadarını hak ettiğini düşündü.
"Sana ölümü getirdiğim için minnettardın."
Clio'yu öldürmek konusunda bunun onun için kolay olmadığını söylerse yalan söylemiş olurdu. Bir parçası sızlamış olsa bile onu öldürürken, bu kocaman mavi adamı sandala uğurlamanın merhamet olduğunu biliyordu. Clio'nun çok fazla değer verdiği kişi vardı ve hepsinin sadece kendisine işkence olsun diye katledilişini izlemişti. Çocuklarının gözlerinin önünde parçalanışı da dahil...
"Bu içimdeki hüznü açıklıyor." Dedi mavi ruh düşünceli bir halde. Akiel o hatırasız silüetin özünde neler döndüğünü çok merak ediyordu. Clio uzun bir duraksamadan sonra tekrar ekledi. "Neden vazgeçtiğimi de..."
Neden hatıralardan vazgeçtiğini de...
Bu gerçek yüzüne çarptığında canı ister istemez sıkılmıştı. Vazgeçmek bazıları için bir seçenek ve teslim oluştu. Korktuğu en büyük yenilgi bazılarının tek çıkış noktasıydı. İster istemez bakışları yine Ophelia'yı buldu.
Bunca yıl pes etmemişti. Kader ile yaşananların, yaptığı pazarlığın bir sonucu olmasını beklemişti ki Helia'nın kıyıda yaptığı görüşmeye göre kaltak Tanrıça onu asla unutmamıştı. Onunla alay etmeyi de ihmal etmeyecek kadar hem de... Vaat ettiği hiçbir şeyi yerine getirmedikten sonra tüm yüzsüzlüğüyle Akiel'den bahsedebilmişti. Yaptıkları pazarlığa göre tüm tohumları öldürdükten sonra gözlerini onu gerçekten seçecek ve sevecek kadının kollarında açması gerekiyordu. Ancak Akiel kendine geldiğinde güzel savaşçı bir kadının kolları arasında olmaktan çok çok uzaktı. Lanet olası o pusulanın içinde hissiz bir şekilde boşlukta sürükleniyordu. Biri onunla bağlanıp onu idlaya çekene dek...
Ölememişti bile. O ipleri karışacasıca Kader, ona ölümü bile layık görmemiş, sandalın onun için gelmesine izin vermemişti. Sanki öncesinde de ona az çektirmemiş gibi son bir kazık daha çakmıştı. Şimdi asırlar süren hissizlikten sonra, gerçekliğini ister istemez hala sorguladığı bu kadınla eş biçilmişti. Ondan korkmayan, ona emir vermeden seçim şansı sunan ve arkasında duran... Uyuyan sahibini tekrar her ayrıntısını özümsercesine inceledi. Onunla ilgili her an hatıralarından aktı. Dikkatle ona bakan parlak menekşe gözleri, en az içgüdüleri kadar asi kızıl bukleleri ve her daim aralarından zekice kelimeler dökülen dolgun dudakları ile Ophelia nasıl gerçek olabilirdi ki?
Ophelia, Ophelia, Ophelia...
Boşluğa ilk hapsolduğu zamanlarda ona hala savaşma umudu olan isim... Yüzyıllar boyu kendi kendine tekrarladıktan sonra tam umudu kesmiş ve unutulmaya yüz tutmuş bir hatırayken, onu hayata üçüncü belki de son kez bağlayan kelime...
Kader gerçekten onunla alay ediyor olmalıydı. Tüm bu olanların başka açıklaması yoktu.
"Düşünceli görünüyorsun."
Aniden odada yankılanan Leia'nın sesiyle irkilmeden edemedi. Kız kardeşi ne ara Levian'ı bırakıp da Ophelia ile odalarına gelmişti fark etmemişti. Düşünceleri o kadar dalgalanmıştı ki hangi kıyıya vuracağını bile kestiremez hale gelmişti. Kız kardeşinin ruhu usulca yanına süzülürken Akiel bir an için öldürdüğü kadının yaklaşan silüetini izledi. Clio çoktan bir tehdit sezmişçesine Ophelia'nın başına geçmiş ve hayattayken kullandığı, Akiel'in de onu gömerken adetler gereği yanına bıraktığı devasa çekicini havaya kaldırmıştı. Leia bu uyarı sayılan duruşu umursamadan yanına geldiğinde kendisinin sol gözü ile bire bir aynı mavilikteki gözleri Ophelia'yı inceliyordu. Ve her ne kadar kardeşinin ona hiçbir şey yapmayacağını bilse bile bu bakışlar Akiel'i gerçekten rahatsız ediyordu.
"Ne istiyorsun?"
Sorusu kısa ve özdü. Ses tonu ise onu kovarcasına kaba...
"Ne mi istiyorum?" Leia'nın bakışları Ophelia'dan kendine döndüğünde Akiel ister istemez rahatlamıştı. "Biraz düşünelim: bir özür, bir teşekkür... Ah... Yüzyıllar sonrasını öngörebildiğime göre biraz da minnet fena olmazdı. Sen hangisini tercih edersin?"
Akiel hiçbir ikilemde kalmadan basit bir şekilde kapıyı işaret etti.
"Siktir olup gidebilirsin."
Leia sadece ruhsuz bir şekilde güldü. Onun da bakışları tekrar Ophelia'yı bulmuştu. Sanki dünyalarının odak noktası oymuşçasına... Akiel için bu biraz doğru olabilirdi ancak sahibini aynı incelikle inceleyen kız kardeşine ne demeliydi? Onun ufuk mavisi hareleri çok uzaklara dalarken Akiel bir kez daha gerilmişti. Anlam veremiyordu, ondan nefret etmesi gerekirken neden buradaydı ki? Clio sohbetin ikisi arasında geçeceğini fark edince rahatlamış, silahı ortadan kaybolmuştu. Ruhunun yatağın ucuna koruyucu bir tavırla oturuşunu izledi Akiel; devasa mavi siluetin davasına olan bu denli kuvvetli sadakatinden gerçekten etkilenmişti. Leia'nın ruhu soğuk bir şekilde konuşmaya başladığında ise ona ters bir bakış atmadan yapamamıştı. Bu gece nereden başlayacak ve konu nerelere varacak merakla bekliyordu.
"Hiberna'nın beni ilk kez öptüğü günü hatırlıyor musun? Daha çocuk sayılırdık. Duygularımı anlatıp danışabileceğim kimse yoktu. Yine sana gelmiştim, seninle konuşmuştuk." İlk başta o hatıradan konunun açılması şaşırtıcı olsa bile Akiel hemen zihninde olanları gözden geçirmeye başlamıştı. Cevapsız kalan sorusunun üzerine Leia sabırsızca, bakışlarını ona yöneltmişti. "Tabii ki hatırlıyorsun, hiçbir şeyi unutmazsın sen."
"Bana kalbinin bir daha kimse için öyle atmayacağını söylemiştin. Ne kadar ironik, öyle değil mi?" dedi Akiel alayla. O güne dair başka önemli bir detay hatırlamadığı gibi Leia ona vuramadan önce asıl çarpan kişi olmak istemişti. Ancak kardeşi buna çoktan hazırdı, içindeki imayı başarıyla görmezden gelerek Akiel'e o vuruşu yapmıştı.
"Sen de bana birinin sana böyle hissettirebilmesi için başka bir evrenden gelmesi gerektiğini söylemiştin." Eliyle uyuyan Ophelia'yı işaret ettiğinde yüzündeki sırıtış acımasızdı. "Artık ritmi değişebilecek bir kalbinin olmaması ne kadar da üzücü, öyle değil mi?"
Akiel gözlerini devirdi, kalbi ne zaman tam anlamıyla var olmuştu ki? O bu hayata öfkeyle doğmuştu; nefretle büyümüş, kinle yetişmişti. Gazap damarlarında akmış, aldığı her nefesle içindeki kör karanlık daha da ruhuna yerleşmişti. Zaman zaman huzuru tatmış, özgürlüğe merak sarmıştı ancak geriye kalan o Rassı duyguları tattığı zamanlar fazlasıyla nadirdi. Sevdiği insan sayısı da öyle... Hayatı boyunca saygı duyduğu kişiler karşısına çıkmış olsa bile gerçekten sevdiği kişi sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Bu yüzden dudaklarından alaycı bir tıslama dökülmesine engel olamamıştı.
"Beni kalpsizliğimle vurmaya çalıştığına inanamıyorum Leia. Gerçekten... O kadar yaşanmışlık içinden daha iyisini seçemedin mi?"
Leia omuz silkip kollarını kavuşturduğunda Akiel tam o anda bir tuzağa çekildiğini fark edebilmiş, geç kaldığını anlamıştı. Kız kardeşinin alev alan gözleri konuşurken az öncekinden de acımasız ve bir o kadar da alaycıydı.
"Senin kalpsizliğin değil de Cellat'ın sunmaya dünden razı olduğu kalbinden konuyu açayım o zaman." Akiel şu anda dışarı vuramasa da buna gerçekten hazırlıksız yakalanmıştı. "Onu istiyorsun değil mi? Helia'yı... Kanlı canlı, ona her şeyi vermeye hazır deardı dururken bu halinle ona ne verebilirsin ki?"
Leia kimden bahsettiğini vurgularcasına başını yataktan tarafa eğdiğinde, Akiel ilk başta sessiz kalmayı tercih etti. Caelan, Beira'nın töreninde Ophelia'yı öptüğü zaman Akiel de günlerce bunu düşünmüştü. Yaşayan ve nefes alan bir bedene karşı kıyaslayınca, yalnızca ruhuyla Ophelia'ya sunabileceği ne vardı? Elindeki tek şey hatıraları olan bir adam olarak onlarda gezinmiş ve sadece fazlasıyla nefret ve kin bulabilmişti. Bir de bolca acınası gerçek...
Ophelia'ya sunabileceği kart sayısının sınırlı olduğunu fark ettiği an içindeki şeytan kontrolü ele geçirmişti. Sonuçta meydanı o gölgeli herifin eline bırakamazdı öyle değil mi? Cellat'a karşı elindeki tek koz, acınası tutsaklığı olduğu için Ophelia'nın vicdanına oynamayı seçmişti. Ondan zaman istemişti. Görünüşte fazlasıyla masum olan ancak aslında ucu fazlasıyla açık bırakılmış bir rica... Ophelia elbette ona hayır diyememişti. Üstelik bu diyardaki pazarlıklar konusunda tecrübesiz olduğu için zaman kısıtlaması teklif etmek de aklına gelmemişti. Her şey planına uygun gidiyordu, Ophelia ona Caelan konusunda hayır diyemiyordu. Ta ki Leia, onu öldüren kişinin kendisi olduğunu ortaya dökene dek... O kısım kesinlikle beklemediği ve hazır olmadığı bir ilerlemeydi.
Çünkü o da farkındaydı. Karanlık yanı gün yüzüne çıktığı anda ortada hiçbir şey kalmazdı, bırakmazdı. İçinde uyanan o fırtına dur durak bilmeden ilerler ortada ne varsa yakıp kül ederdi.
Ophelia o fırtınanın karşısında dimdik durmuş ve sert esen gazap rüzgarını tek bir hamleyle savuşturarak ona doğru adımlamıştı. Korkusuzca, aralarındaki bağdan emin bir şekilde...
Ve Akiel belki de yüzlerce yılın sonunda ilk kez çok farklı bir duyguyla sarmalanmıştı. Ne Lucifer'a baş kaldırdığında, ne Lasair'in kellesi için Nyx ile anlaşmaya gittiğinde, ne de acı çekeceğini bile bile kızıl iplerin arasına pazarlık yapmak adına daldığında... Hiçbirinde korkmamışken Ophelia odanın ortasında son derece kendinden emin bir şekilde onu savunurken ödü kopmuştu.
Bu güzel kadına sunabileceği hiçbir şey yoktu elinde, yetersizliği yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Leia belki de onu en iyi tanıyan kişi olarak bunu hızlı bir şekilde çözümlemiş, Akiel'i tam da yerinden vurabilmişti. Ancak unuttuğu bir şey vardı, Akiel canı yandığında can yakmaktan çekinmezdi. Özellikle de Cellat'ın hülyalı bir şekilde Ophelia'yı izleyen gözleri aklına geldikçe içindeki o tüm köprüleri yıkmaya hazır güdüler susmuyordu.
"Hiberna'nın en parlak yıldızım diye sevdiği kadın, sonrasında kaç kişinin daha gökyüzünden kaydı?" Bel altı vurmuştu ancak umurunda değildi. Gözünün önüne Ophelia'yı kendine çeken Cellat'ın görüntüsü bir kez gelmişti, onu savması kolay olmayacaktı. Kahrolası herif sanki özellikle örülmüş gibi her açıdan kusursuzdu ve bu Akiel'i daha da büyük bir nefretin içine sürüklüyordu. "Sen bunun cevabını verebileceksen ben de az önceki soruyu yanıtlayabilirim. Ama ortaya dökülecek cevaplar ikimizin de hoşuna gitmeyecek gibi görünüyor."
"Ayrıydık." Dedi Leia anında. Bir an için Cellat mevzusu uçup gitmiş, Hiberna'nın isminin geçmesiyle odadaki şamdanların alevleri parlamıştı. "Hem o çoktan kendini Nyx'in kollarına atmıştı, beni hiçbir şey için suçlayamazsın."
"Hadi ama... Hiberna sadece o ipleri dolaşacasıca, günümüze kör yaratığa destek oluyordu. Ayrıca Diathyn'deki herkes, sen onu terk ettikten sonra Hiberna'nın Nyx'e yara bandı niyetine sardığını biliyordu. Senin dışında..." Bu noktada hatıralar ve kırgınlıklar baskın gelmişti. Aralarındaki tartışmayı fitilleyen konu eriyip önemini yitirmişti sanki. "Sen yine bize değil de o aptal beyaz alevlerine inanmayı seçtin."
Leia'nın bakışları bir an için pişmanlıkla yumuşasa bile gardını tamamen indirmedi. Yapamadı. İkisi de biliyordu, aralarındaki o çizgiyi aşalı çok olmuştu.
"Şu ana dek hep haklı çıkan beyaz alevlerim." diye düzeltti Akiel'i. Sesi az önceki kadar acımasız değildi, kardeşinin çıkardığı pençelerin hafiften çekildiğini hisseden Akiel elinde olmadan ileri doğru bir adım attı. Beyaz alevler... diye düşündü. Belki de hayatlarını karartan tüm o kararların alınma sebebi, en başından beri Kader'e en yakın yoldaş olarak bilinen lanet olası beyaz alevlerdi.
"Asmodeus'un zindanları nasıldı biliyor musun?" diye fısıldadı Akiel. Bakışlarını kız kardeşinin yüzünden ayırmamıştı. Konuşurken göz temasını kaybetmeyecekti, her bir kelimeye olan tepkisini zevkle özümseyecekti. "Beni kullanmaya gelen sadece Asmodeus ya da Tareteus kaltağı değildi. Farklı şeytanlara da sattılar beni. Bazen ben bayılana dek kanımı akıtır içerler, bazen de sadece sofraya süsleme olarak atarlardı. Bazı günler zindanımın kapısını açık bırakmış gibi yapıp ben kaçmaya çalışırken beni yakalayıp yakaladıkları yerde kahkahayla tecavüz ederlerdi. Bir oyuna çevirirlerdi, benimle zindanda av niyetine dalga geçtikleri devasa bir gösteri..."
Leia daha fazla dayanamayıp bakışlarını kaçırdığında Akiel'in yüzüne zalim bir gülümseme oturmuştu. Kız kardeşi bir iki adım gerilemiş, savunmasız kalmışçasına kollarını kavuşturmuştu. Ve bu Akiel'in kanına her şeyden daha çok dokunmuştu.
"Senin bu duymaya bile katlanamadığın şeyleri 274 gün boyunca yaşadım ben Leia. Ama en kötüsü neydi biliyor musun?" Gerilemiş kardeşine doğru adımlamaya devam etmekten kendini alamamıştı. Leia hala onun yüzüne bakamıyorken başka ne yapabilirdi ki? "Sizdiniz. Beni kurtarmaya gelmediniz. Ne sen ne de Hiberna... Her seferinde o oyuna sonucunu bile bile kanmıştım, çünkü bileklerimdeki o lanet güç baskılayan kelepçelerle başka umudum yoktu. Sizi, kahrolası seni ve Hiberna'yı beklediğim her yeni sabaha daha büyük bir acıyla uyanırken çaresizliğim bir kez daha yüzüme çarpıyordu. Hangisi daha kötüydü kestiremiyorum bile..."
Leia sözünü kesercesine fısıldadığında gözleri dolu doluydu. Ruhlar göz yaşı değil özlerinden dökerlerdi, pek çok kadim inanış bunun iyileştirici olduğunu iddia etse de gerçeği Raslar çok iyi bilirdi. Bir ruhun gözyaşları yalnızca yıldızlara tesir edebilirdi. Başka hiçbir şey bu akan kıymetli özü özümseyebilecek kadar kuvvetli değildi.
"Sen sürüldükten sonra her şey tepetaklak olmuştu. Orada herkes içinde itiraz eden Clio'ya ne yaptılar zannediyorsun? Gözlerinin önünde kızlarını parçalara ayırıp önüne attılar. Her birinin çığlığını ve son nefesini duyduğundan emin oldular.” Leia’nın sesi sona doğru titremişti. Başına gelenleri duyan Clio'nun ışıltısı yine gergin şekilde titrese de onlardan yana dönüp bakmamıştı. Yaşananların ağırlığı ruhunun üstüne tekrardan çökmüş gibi... Kız kardeşinin elleri, gözünün önüne düşen hatıralarla savunmasız kalmışçasına karnının üstünde buluşurken Akiel onu öylece izlemekle yetindi. “Bana neler oldu bilmiyorsun bile... Tohumlar senin sayende güçlüydü, senin düşüşünle..."
Leia durmak zorunda kalmıştı çünkü Akiel'e olan muhtaçlığını dile getirmek üzereydi. O günlere dönmek her şeyden daha fazla acı veriyordu. Esaretlerinden bile... Hepsi o zamanlar Akiel'e güveniyordu. Ve Akiel'in onlara en çok ihtiyacı olduğu anda hiçbiri yanında olmamıştı. Bu yüzden hiç etkilenmemişçesine omuz silkti. Bunları kafasında aşalı uzun zaman olmuştu.
"Hiçbiri beni kurtarmaya gelmediğiniz gerçeğini değiştirmiyor." dedi en nihayetinde. Duygusuzluğu Leia'ya sürpriz olmuş olsa da Clio bunu tahmin etmiş gibi başını diğer tarafa çevirmişti. Akiel'in içindeki bir parça, tüm bu olanlara üzülse de o parçayı tamamıyla sahiplenemeyecek kadar yıpranmıştı. Sadece huzurlu bir şekilde uyuyan Ophelia'ya bakmış, Kader'in ona tekrardan Kızıl Hükümdar'ı göndermesi konusunda ne düşünmesi gerektiğini bilmediğini fark etmişti. Akiel'i o çaresiz bok çukurundan çıkaran Kızıl olmuştu. Yüzlerce yıl sonra hissizliğe mahkum ve son ruh kırbacını yemeye hazırken başka bir diyardan gelip ona bir seçim hakkı sunan da öyle... Hayatı devasa bir sarmal içinde sürükleniyormuş gibi hissediyordu. Bu düşünce ona, zihninin kenar köşelerinde kalmış bir soruyu hatırlattı. Sormaya imkan bulamadığı bir şüphe…
Akiel, kız kardeşine doğru son bir adım attığında sesi kendine bile yabancı gelecek kadar ölümcüldü.
"Beyaz alevler sana beni kurtarmaya gitmemeni söylemişti, değil mi?"
Leia'nın birkaç saniyeye hükmeden derin sessizliği, sorusunun en büyük yanıtı olmuştu. Beyaz alevleri her daim kıymetli olmuş, kelimeleri herkesin sesinden baskın gelmişti kız kardeşine. Ve Akiel ne yaparsa yapsın bunu hiçbir şekilde değiştirememişti.
"Tahmin etmiştim." Belki bunu dedikten sonra durmalıydı. Yine de o cümlelerin dudaklarının arasından çıkmasına engel olamamıştı. "Sürekli onlara danışıp bir şeyleri değiştirmeye çalışacağına düz bir beşeri gibi hayatını yaşamaya devam etseydin belki bu durumda olmazdık."
Akiel'in bu cümlesi Leia'nın üzerindeki mahcupluğu silip atmış, içindeki alevlerle dolu şeytanı ortaya sermesine neden olmuştu.
"Ben mi? Gerçekten mi!" diye tıslayarak başladı Leia. Belli ki o da içindekileri daha fazla tutamayacaktı. "Gidip Hiberna'yı öldüren sensin. Bizim bunca yıl hiçlikte hapsolmamızın nedeni sen ve senin hastalıklı planlarınken şimdi tüm suçlu benim yani, öyle mi?" dedi tükürürcesine. "Beyaz alevler bunu öngördüğünde asla inanmamış, ilk kez saçmaladıklarını düşünmüştüm. Ancak sen orada da onları haklı çıkardın. Şimdi ne hakla beni onları dinlediğim için suçlarsın? Hem de tam onun önünde... Bana yıllar önce anlattıkları kadının önünde!" Eliyle suçlarcasına Ophelia'yı işaret ettiğinde Akiel bir an için o kolu koparmak istemişti. "Sana o günkü görüleri hatırlatmamı ister misin?"
Akiel öfkeyle tısladığında kontrolü kaybetmek üzere olduğunu biliyordu.
"Kapa çeneni."
Leia durmadı. Ellerini bir araya getirdikten sonra hızlı bir daire çizmiş, şamdandaki alevler bir anda ruhunun avuçlarının içine toplanmıştı. Ateş, alabileceği her renge Leia'nın ruhundan beslenerek bürünürken en son bembeyaz kesilip durgunlaştı.
"Onu ilk gördüğümde çok tanıdık olduğunu düşünmüş ama nereden olduğunu çıkaramamıştım." diye başladı Leia. Akiel istemsizce bir adım geriledi. Bunun sebebi kardeşimin avucundaki değil mavi harelerinde yanan ateşti. Çünkü Leia'nın bu yönünü çok iyi tanıyordu, getireceği yangını çok iyi biliyordu.
"Sonra bana hem her yerde hem hiçbir yerde bilmecesini söylediğinde nerede gördüğümü hatırlamıştım. Sen boğazımı kesmeden hemen önceki dakikalar gözümün önünden geçmişti. Beyaz alevlere danışırken bunca yıldan sonra ilk kez elim titremişti biliyor musun? Çünkü iki bin yıldır hiçbir şey değişmemişti. Hala aynı görü orada yaşanmayı bekliyordu, bizi bekliyordu. Tekrar duymayı kaldırabilecek misin?"
"Sana kapa çeneni dedim Leia." diye tekrarladı Akiel. Sesi ölüm kadar soğuk ve dingindi. Bu oldukça tehlikeli uyarı da Leia'yı durdurmadı. Aksine gözlerindeki yangın büyüdü.
"Kan gövdeyi götürecek, kardeş kardeşi katledecek. Çocuklar öksüz, eşler yarım, kutsallar sahipsiz kalacak. Nehirler taşacak, kubbeyi yıkmaya ant içmiş hükümdar sonsuzlukla sınanacak."
Akiel bir adım daha geriledi. Tekrar o güne gitmişti. Kız kardeşini öldürdüğü güne... Eğer o gün o lanet soruyu sorduğunda onu sevdiğini söyleyebilseydi Leia'yı öldürmeyecekti. Hastalıklı ama gerekli bir kumar oynamıştı. Ve bedelini içindeki son masum hatıraların sahibini katlederek ödemişti. Üstelik pazarlığının getirdikleri hakkında lanet bir görüyle beraber...
"Ne sormuştun sahi? Seni koşulsuzca sevecek ve her yol ayrımında seni seçecek kişiyi değil mi..." Leia'nın sesi kulağa olduğundan daha acımasız geliyordu. Söz konusu Ophelia'yken Akiel uzun bir aradan sonra ilk kez olmayan kalbinin yandığını hissediyordu. "Seni sevecek, evet, hatta o kadar çok sevecek ki gözü hiçbir şeyi görmeyecek. Öldürecek, feda edecek, meydan okuyacak. Bu yolda tek gözünden de olacak, vücudu yanıklar içinde de kalacak. Her girdiği yol ayrımında seni seçtiği vakit daha da fazlasını verecek."
"Sus artık, duymak istemiyorum." diye fısıldadı Akiel. Onunla tanışmamışken bunları dinlemek kolaydı. Kelimeler etrafında dönerken gözünü bile kırpmamış, kardeşini öldürmek için asla doğruluğuna ihtimal vermediği görünün bitmesini beklemişti.
Leia susmadı. Aksine sesi sanki ele geçirilmiş gibi toklaştı, sertleşti. Tıpkı her kendini o lanet beyaz alevlere kaptırışında olduğu gibi... Akiel kız kardeşinin gözleri yerini bir çift kapkara ve duygusuz boşluğun alışını izledi.
"Eğer seni seçerse çok sevgili kardeşim, bu seçimin bedeli olarak canını da verecek. Kader'e yalvaracaksın, son bir pazarlık için yanıp tutuşacaksın. Ancak yalnızca pusulanın içinde hapis bir ruh olarak elinden hiçbir şey gelmeyecek. Sen Akiel, bu diyarın kabusu olacak kadının her şeyi yıkma sebebi olacaksın." Leia ipleri bıçakla kesilmiş bir kukla gibi ansızın sustuğunda o da en az Akiel kadar dağılmış haldeydi. Mavi hareleri buğuluydu, ellerinin arasındaki alev çoktan sönmüş geriye cılız bir duman bırakmıştı. Bir süre sadece birbirine baktı iki kardeş. Söylenebilecek ve belki de asla dile dökülmeyecek düşünceler uçuştu aralarında. Ancak ikisi de bu sürede tek kelime edemedi. En sonunda Leia sanki boğazına camlar batıyormuşçasına zorlanarak fısıldadı.
"Eğer sana aşık olur ve seni seçerse bunların yaşanması kaçınılmaz, kardeşim."
Akiel bakışlarını kaçırmadan tok bir sesle yanıtladı.
"Defol."
Leia bu kez onu ikiletmemişti. Odanın duvarları ardında silueti kaybolurken Akiel de kendini Clio'nun yanına atmıştı. Ophelia'nın ayak ucuna...
Bakışları yataktaki güzel kadından uzunca bir süre ayrılmadı, bir bilinci paylaştıkları müddetçe aralarında geçenleri şöyle bir kafasında tarttı. Farklı renkteki hareleri hafif aralık dudaklarında uzun bir süre oyalandı. Ruhlarının yakınlaşmasını düşündü, ona kocaman parlak ametist gözleriyle bakışını...
Beni öpeceğini düşündüğüm için heyecandan titriyordum.
Derin bir iç çekerken alabileceği tek kokunun sahibi kadının her notasını hissetmeye çalıştı. Bahar gibiydi. Gerçek olamayacak kadar güzel olduğu kadar çiçeksi, rüya gibi bir başlangıç kokuyordu bu kadın. Sadece ona ait olmanın çekiciliği çok başkayken sesi bir kez daha kafasının içinde yankılandı.
Bizi inkar ettiğine inanamıyorum.
Eğer başka biri olsa bu denli korkunç görülerden ve ilahi uyarılardan sonra ondan uzak dururdu. Onun iyiliği için bırakır, dünkü tartışmayı da buna bahane ederek bu denli önemsediği kadını güvene alırdı.
Ancak Akiel hiçbir zaman o kadar iyi biri olmamıştı.
Bencilliğin getirdiği hırs ruhunun özü boyunca dalgalandı. Görü, içindeki her bir arzuyu daha yokuşa sürmüştü. Onlar için imkansız olduğu söylendiği an her şey alev almıştı. Yanıldıklarını ispatlayacaktı, beyaz alevler her zaman haklı çıkamayacaktı. Leia da öyle...
Bakışları Clio'ya kaydığında artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Güzel hükümdarının neye ihtiyacı olduğunu da...
"Bir planım var, Ophelia'nın mutlu olması için küçük bir sürpriz..." diye açıklamaya başladı sakince. Kimine göre hatıralar gittiğinde geride boş bir kabuk kaldığı söylense de Akiel buna inanmayı erteliyordu. Bu mavi adamın varlığı biraz olsun ona güven veriyordu. "Bana yardım eder misin?"
Clio ilk başta kararsız kalsa da usulca başını salladığında Akiel şeytani bir şekilde sırıtmadan edememişti. Ophelia'nın buna bayılacağınu şimdiden biliyordu. Bu yüzden planını ikinci kez üzerinde düşünmeden ortaya koydu.
"Beni Aiserian kalıntılarına bedenleyebilir misin?"
Bölüm Sonu
Yorum ve oylarınızı heyecanla bekliyorum 🍀
Sevgiler…
-B