İçeriğe geç

RHOSİN

Bölüm 5 · 38 dk okuma

RHOSİN

Bölüm 5

32. Yadigar: Yüzleşmeler

Selam :)

İyi okumalar…

———

———

Ruhsuz kıkırtımı bastıramıyor, zalim gülümsememi gizleyemiyordum.

İlk geldiğim günlerde, bir gün bu ailede herkes tarafından kabullenilebileceğime nedense inanmıştım.

Bunun mantıklı, sırtımı yaslayabildiğim bir sebebi yoktu. Veya tam olarak şu yüzden diyemezdim, inanmak istemiş ve bir amaç gibi hayatımın ortasına koymuştum. Sherana ile Gwen'in kılıç konusundaki tavrı bu yüzden ağır gelirken o akşamki aile ateşi bu yüzden sarıcı hissettirmişti. Çok hayalperest bir yaklaşım olduğunun farkındaydım. Aynı anda herkesin sevip sizi destekleyebileceği bir konumda olmak mümkün olamazdı, varlığın doğasına aykırıydı. Ama ben böyle olabileceğine inanmıştım, buraya döndüğümde de Beira'dan dehşet bir soğukluk beklememe rağmen kalanların gayet mutlu olacağını düşünmüştüm. Bunun üzerine Beira beni bir kez daha şaşırtarak olaya farklı bir perspektiften yaklaşmış, bunun ona ne kazandıracağına odaklanmayı seçmişti. Gwen ve Sherana sessiz kalır diye düşünüyordum, kılıç hevesimi piç ettikleri zaman gibi sinsice kuyumu kazarlar diye bekliyordum. Ancak dakikalar içinde bir ters köşe ile daha karşılaşarak kendi dikkatsizliğimin bedelini ödemiştim.

Daha önceden anlamalıydım, Elaena dümdüz ağzından kaçırdığı an şüphelenmem ve bunun peşine düşmem gerekiyordu. Bu yüzden kendime inanılmaz kızgındım, giderken kimse beni uyarma gereği duymadığı için aileme de öyle...

Herkesin sırları olurdu, herkesin kendine saklayacağı ayrıntılar olabilirdi. Ancak Tharian'a giderken bunu bilerek gitmem gerektiğini düşünmüştüm. Bilmiyordum, nedensizce hayal kırıklığına uğramıştım ama beni şu an güldüren tabii ki bu değildi. Hayal kırıklığı güldürmezdi; benim böyle duygusuzca kıkırdamamı sağlayan şey karmakarışık duygularım arasında bana oldukça yabancı olan o histi. Tatmin...

Gwen'in benden bu kadar büyük bir gerçeği sakladıktan sonra bu denli kafayı sıyırmış olması tatmin edici gelmişti. Bu olanlara üzülememiş sadece zaferime zafer eklenmiş gibi hissetmiştim. Çünkü o bana ilk geldiğimde iyi davrandığında onu samimi sanmıştım. O kabullenici nezaketi yalnızca elimde hiçbir şeyim olmadığı ve nihayet kendinden daha zayıf biri aileye katıldığı içindi. Üstelik bilgisizdim, toydum, her konuda onlara muhtaçtım. Artık ailenin en zayıf hakkası o değilmiş gibi hissettiği için bana karşı destekleyici ve yakındı. Ta ki ben tüm bunları tersine çevirmek için canla başla mücadele edene kadar... İleri attığım her adımda o benden uzaklaşmış, elde ettiğim her başarıda kendi aşağılık psikolojisi ile bana daha da kinlenmişti.

Alastir'i kurtarışım ikimiz için de olayların tırmanışının pik noktasıydı. Patladığımız an... Çünkü Gwen'in kendini çaresiz ve her daim bahtsız diye hırpalamasından gına gelmişti. Bu aptal geleceğin Tharian Kraliçesi olabilirdi; buna rağmen mağdura yatarak önündeki şansı görmüyor, sırf Albion'da olamayacağı için büyük bir şansı kendi kendine tekmeliyordu. Ne için? Gerçekten iyi biri olan Alastir'in kötü şanından ürktüğü için... Farklı bir yol deneme cesaretinden yoksun olduğu için, kurban gibi davranmak ve bana öfkeli olmak daha kolay olduğu için...

İşte bu yüzden içimde yükselen sadece iki duygu vardı. Öfke ve tatmin... Şu an tatmin daha ağır basıyordu çünkü ona dair kafamdaki imaj yerle bir olmuş, içimdeki bastırdığım bir yanım uyanıvermişti. Umudum her kırıldığında yerinde daha karanlık bir sayfa açılıyor, yeni yönlerimi keşfediyordum. Daha acımasız yönlerimi...

"Gwen, Helia yapılması gerekeni yaptı. Bu seninle ilgili değildi." dedi Ellary hala kollarında deli gibi debelenen kızı sakinleştirmeye çalışırken. Alodias elindeki hançeri almaya çalışsa da Ellary onu bakışlarıyla uyarmıştı. Bir kaza çıkmaması için... Bunun üzerine o da kenara ne yapabileceğini bilemeyen Beira'nın yanına geçmişti.

"Ne benimle ilgili ki? Neden hiçbir şey benimle ilgili değil?" Öfkeli bakışları tekrardan beni bulmuştu. Gerçekten çıldırmış gibi görünüyordu ve bu içimdeki bir yanımı gaddarca eğlendiriyordu. Diğer yanım mı? Diğer yanım ona sadece acıyordu. "Neden her şey ona altın bir tepside sunuluyor! Geldiğinde bir hiçken nasıl bir anda her şey olabilir? Neden o!"

Yüzümdeki gülümsemenin genişlemesi ve postürümdeki rahatlık ailemizi şaşırtmış olsa da bence yerindeydi. Ki zavallı Gwen sanırım benim korkmamı veya ağlamamı bekliyordu. Geniş sırıtışım onu bir an için durdurmuş, debelenmeyi kesmesine neden olmuştu. Şükür ki... Yaratmaya çalıştığı dramatik sahnede ışıklar beni bulduğunda ne yazık ki kontrol buraya geldiğinden beri iyiyi oynamış o politik ve ortayı bulan Helia'da değildi.

"Neden ben?" Diye aynaladım soruyu gülerek. Sanki dünyanın en komik şakasıymış gibi... Beira ile Juli bana endişeli bakışlar atarken tekrar gülmüştüm. İçimdeki uyanış ben de dahil hepimiz için bir sürprizdi. "Neden sen değil?" Diye tekrar ettim onun söylediklerini. İstemsizce biraz daha güldüm ve sırayla onunla kendimi işaret ettim. Tıpkı az önce bağıra çağıra yaptığı gibi ikimizin kıyasını somut bir şekilde vurguladığımdan emin oldum. "Şu haline bakınca bile tüm bu soruların cevabını buluyor. Farkında değil misin?"

Gwen donakaldı, hatta bir an bunu gerçekten söylediğime inanamadı. Benden böyle bir çıkış beklemiyordu sanırım ki beklememesi saçmaydı. Birbirimizi şunun şurasında kaç aydır tanıyorduk ki? Onlar için bir yabancı olduğumu defalarca kez dile getirirlerken aslında ne dedikleri üzerimde hiç düşünmemişlerdi. Ben gerçekten bir yabancıydım, hatta bazen damarıma basıldığında kendime bile...

"Acınasısın, sürekli elinde olmayan şeyler için yakınırken önündeki koşulları değerlendirmeye çalışmaktan bile acizsin." dedim hiç teklemeden. Sesim soğuktu, toktu, tek bir kelimede bile duraksamamıştım. Ancak birazdan söyleyeceklerimde bu ciddiyeti koruyamadım, alaycı bir şekilde durumu özetlememek imkansızdı. "Sayemde hala geleceğin Tharian Kraliçesi olabileceksin, tüh... Zavallı Gwendoline'in şimdi yıllardır aşık olduğu evli çocuklu kuzenimizle hiç şansı kalmadı. Ne kadar üzücü, değil mi?"

Gwen'in göz yaşları hali hazırda kızarmış şiş gözlerinden süzülürken onu Ellary'den vurmak acımasızlıktı, bunu biliyordum. Ancak bu konudaki sızlanır tavırları ile en ufak fırsatta Julianne'e yaptığı zorbalıklar gözümün önünden akarken tam manasıyla kötü hissetmemiştim. Bunu Des ile Julianne'in önünde yapmak tabii ki ideal değildi, bu açıdan zamanlama hatamı kabul ediyordum. Yine de pişman değildim, bunun böyle dramatik ve vurucu olmasını Gwen istemişti. Benim gelişimi mahvetmek ve başarımın odağını değiştirmek mi istiyordu? Bunu pek tabii yapabileceğimi ona gösterecektim.

Ellary'nin kolları arasındaki debelenişi tamamen durdu, olduğu yere yığılacakmış gibi sallanırken son darbeyi vurmak için ağzımı açmıştım ancak Elaena benden önce davranmıştı.

"Alastir'i hak etmiyorsun."

Ben de dahil hepimizin başı deli kuzenime doğru çevrildi. Şu an yere iğne düşse sesini herkes duyardı, öyle bir sessizlikti. Levian hızlı toparlanıp nerede ne diyeceği belli olmayan kuzenimizi susturmak için Elaena'nın yanına yürürken Gwen hayret içinde sordu. Yanlış duyduğuna inanmak ister gibiydi sesi...

"Ne dedin sen?"

Elaena'ya bu soru daha önce defalarca sorulmuştu ve o şu ana dek bu soru karşısında asla dediği şeyi ikinci defa tekrarlamamıştı. Ancak bugün ailemizin şok etme ve şaşırtma günü olacak ki hepimizi bir kez daha sarsacak şekilde konuştu. Sesi öfkeliydi, gözleri dolu doluydu, elindeki ona verdiğim mektubu parmak boğumlarını beyazlatacak kadar sıkı tutuyordu.

"Sen Alastir'i de onun sevgisini de hak etmiyorsun."

Gwen histerik bir şekilde gülmeye başladığında Ellary durumu sorgularcasına bana baktı. Beira derin bir iç çekerek buradan uzaklaşmak istediğini belli ederek iç avlu kapısına yönelmişken Levian ise Elaena'yı bir an önce buradan çıkarmak istercesine çekiştiriyordu. Yani oklar aralarındaki iletişimi sağlayan ikimize dönmeden önce...

"Sen... Sen..." Gwen histerik bir şekilde gülerken Elaena asla yerinden kımıldamıyordu. Levi ne kadar ısrar ederse etsin... "Sen benim deardıma mı göz koydun!" diye bağırma cüretinde bulundu. Bu noktada hem Elaena'yı hem de yeni yeni kendini toparlayacak Alastir'i koruma ihtiyacı hissettim.

"Reddettiğin ve ölmesini dilediğin deardın." diye düzelttim kendimi tutamadan. Gwen delici bakışlarını üzerime bir kez daha çevirirken bu kez iplerini tamamen koparmıştı. Bakışlarından belliydi, Ellary'nin de kız kardeşinin böyle bir olaya dahil olmasından dolayı dikkati dağınıktı. Bu yüzden bir kez daha "Bunu da sen ayarladın değil mi! Seni kaltak!" diye bağırarak üzerime atladığında onu tutmakta geç kalmıştı. Hançer ile üzerime atlaması için hazırlıklıydım, bu gözü dönmüş halini kolaylıkla kenara savurabilirdim.

Ancak Gwen bana ulaşamamıştı bile.

Ansızın aramızda siyah bir duvar gibi beliren Akiel tek eliyle kuzenimi boynundan yakalamış, boğazını sıkarak bir hiçmişçesine havaya kaldırmıştı. Etrafındaki ruhani kızıl ışıltı o kadar güçlü dalgalanıyordu ki bir an için gözlerim kamaşmış, ondan başka hiçbir şeyi görememiştim. Hançer'in yere düşme sesiyle Beira'dan yükselen hayret dolu nida avluyu doldurdu. Gwen boynuna dolanan ruhun parmaklarının buz gibi yakıcılığı yüzünden çığlık çığlığa bağırıp debelenirken Akiel'de milim oynama yoktu. Beira ile Alodias değişen atmosfer yüzünden tam eşikte donakalmış, bir adım daha uzaklaşmaya korkmuşlardı. Levi ile Julianne ise Des ile Elaena'nın önüne geçerek buraya bakmamaları için set oluşturmuşlardı. Onları bizden korumak istercesine... Oldukça öfkeli yadigarımın zahmetsizce kuzenimi tutuşuna ve buram buram yaydığı tehlike aurasına baktım. Gwen'e her an onu tek hamlede öldürecekmiş gibi bakıyordu.

Öldürebilecek olduğu gerçeği aklıma gelince hızla koluna sarılsam da yerinden kımıldamamıştı. Farklı renklerde olan hareleri eşi olmayan bir karanlıkla kuzenime odaklıydı.

"Bir kez daha ona hakaret edersen, onu tehdit etmeye kalkar ya da ona yaklaşırsan o lanet dilini kesip seni Albion'un en yüksek kulesinden sallandırırım. Anladın mı beni!" Bağırmamıştı, haykırmamıştı. Buz gibi sesi dediklerini harfi harfine yapacakmışçasına puslu ve sakindi. Bu tehdidini olduğundan daha ölümcül kılmıştı.

Ellary sakin bir şekilde, evet beni de şaşırtarak oldukça makul yavaşlıkta adımlarla, bize yaklaştı. Bakışları çığlık çığlığa olan Gwen'de olsa da konuşurken komutları bana yönelikti.

"Helia, lütfen ortalık daha fazla karışmadan yadigarına Gwen'i bırakmasını emreder misin?"

Ah... İşte başlıyorduk. Tam da burada ve herkesin içinde... Bu kadar erken beklemiyor olsam da muhteşem olacaktı. Ellary'ye ciddiyetle baktım, bu konuşmayı bir kez daha tekrarlamaya niyetim yoktu.

"Ben Akiel'e emir vermiyorum, vermeyeceğim de. O ne yapacağını bilir." dedim. Geldiğimden beri takındığım o kendimden emin tavırdan ödün vermemiştim. Yüzümü kara çıkarmaması için içimden Kader'e türlü dualar ederek Akiel'e umutla baktım. "Tıpkı kuzenimi öldürmesini istemeyeceğimi bildiği gibi..."

Bunu der demez Akiel sanki kendini zor tutuyormuş gibi Gwen'i yere, bizden uzağa fırlattı. Zavallı kuzenim, yanmaktan ve sıkılmaktan mosmor boynunu tutarken nefes nefese bize bakıyordu. Bana ve yadigarıma... Beira ile Ellary onun yanına ilk koşanlar olurken Alodias kedi bakışlarıyla pür dikkat Akiel'i inceliyordu. Tıpkı annesinin tüm engellemelerine rağmen onunla tanışmak için yanıma koşan Des gibi... Ben de hırsını alamadığını ta idladan hissedebildiğim yadigarıma baktım. Yüzü de duruşu da sertti; bana attığı o sinsi ve büyüleyici gülümsemeler sanki hiç var olmamışçasına silinmiş halde yerdeki Gwen'e bakıyordu.

"Geciktin." Dedim ona istemsizce. Zihnimdeki tepkileri düşününce daha erken müdahale eder diye düşünmüştüm.

"Gayet iyi halledebildiğin için karışmayım demiştim. Sonra gövde gösterisi fırsatı ayağıma gelince kaçırmak istemedim." Bunu dedikten sonra nihayet bana dönmüş, daha az evvel aklımdan geçirdiğim çapkın gülümsemelerden birini yollamıştı. "Bu arada daha önce acımasız yanın uyandığında çok ateşli olduğunu söylemiş miydim? İzlemesi fazlasıyla keyifliydi."

Gözlerimi devirmeden edemedim. Des kendini göstermek istercesine Akiel'in önüne geçip el salladı.

"Lucifer'ın tohumu sendin değil mi?" diye sorarken bacak kadar boyuyla hemen arkasındaki manzarayı görmezden geliyordu. Hani Beira ile babasının hala acıdan kıvranan Gwen'i yerden toplama çabasını... Bu çocuk inanılmaz farklı bir iradeye ve düşünce yapısına sahipti. Akiel ufaklığı başını sallayarak onayladığında Des'in gözleri parladı. Sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi... Ki muhtemelen beklemişti çünkü arka arkaya sıraladığı sorular bunu gösteriyordu.

"Sadece parmağının ucuyla adam öldürebildiğin doğru mu? Bir de kan yaratıkları gerçekten sana mı itaat ediyordu? Aynı anda hem nasıl kural tanımaz olup hem de seni dinleyebiliyorlardı? Büyük Dörtler Savaşında..." Arkasından yetişen Julianne ansızın ağzını kapatmasaydı devamı gelecekti. Bu hissediliyordu. Akiel, Des'e şeytani bir şekilde sırıtırken Julianne bana özür dilercesine bakıyordu. Ellary ise her an üzerine atlayacakmışçasına incelediği Akiel'den gözlerini alamıyordu.

Evet, yadigarımın ortamı kendi hakimiyetine alan böyle bir etkisi vardı.

"Şeytan tarihçesini hep sevmiştir, kayıp yadigar Akiel onun en sevdiği tarihi figürlerden biriydi." şeklinde hızlı bir açıklama yaptı Julianne. Yadigarımın ismini söylerken gerginlikten kekelemiş, bu Akiel'in daha fazla sırıtmasına neden olmuştu. Buna istemsizce gülümsedim, buraya ayak bastığım günden beri benim de hayalim Akiel ile tanışmaktı. Gwen olduğu yerde acıdan inlemeye devam ederken Beira ile nihayet ruhuma eş biçileni incelemeyi bırakmış Alodias onu yerden kaldırdı. Ellary artık onları görmüyordu, bakışları bir yırtıcıyı izliyormuşçasına bize kilitliydi. Üzerinde düşününce belki de gerçekten bir yırtıcıyı izliyordu. Akiel, Des ile aynı boya gelmek için diz çöktüğünde Juli korkuyla gerilse bile son derece hevesli çocuğu uzaklaştırmaya cesaret edememişti.

"Bak sen..." Bakışları tatlı Desian'dan arkada ona korku ve şüpheyle bakan dört kişiye kaydı. "Tam da yine istenmeyen ruh olduğumdan emin olmuşken hiç oldu mu bu sevimli velet?"

Desian heyecanla gülümsedi. Albion imzası lacivert gözlerinde umutla dolu yıldızlar uçuştu.

"Bu sorularıma cevap vereceğin anlamına mı geliyor?"

Akiel omuz silkerken rahattı. Ellary ve Julianne oğulları en meşhur iblislerden biriyle sohbet ettiği için hiç mutlu değilken Akiel onları hiç var olmamışlar gibi görmezden geliyordu. Yıllar sonrasında tekrar ortamdaki korkulan kişi olmanın ona haz verdiğini hissettim.

"Bazen... Ancak kesinlikle şu an değil."

Ellary burada endişe duyulacak bir şey olmadığını anladığında diğer bir kriz konusu kız kardeşine doğru yürümeye başladı. Ben de yerde ikiz kardeşine iyi olduğunu sayıklayan Gwen'e baktım. Beira ile Alodias'ın kollarını itiyordu ancak söylediğinin aksine hiç iyi görünmüyordu. Kendi başına yerden kalkabilmesi de olası değil gibiydi, Beira endişe içinde ikizinin başında dururken Levian iki arada bir derede kalmıştı. Şu an Gwen'in yanına gitmemesi de bir sorundu, Elaena'yı Ellary karşısında yalnız bırakması da...

"Elaena, lütfen o mektubu bana verir misin?"

Levi sanki buharlaşarak ortamdan uzaklaşmak istiyor gibi havaya baktı. Burada olan her bir olay onun başına ayrı ayrı kakılacak, başka açılardan patlayacaktı. Deli kuzenim, kanlı abisini komik sayılabilecek bir rahatlıkla reddetti.

"Hayır."

Akiel'in zihnimin içinde bu tezata güldüğünü hissettim. Ellary sakin kalmak istercesine derin bir nefes aldı ki son yarın saat içinde sabrının sınırlarında defalarca turladığımız düşünülünce geriye bir şey kaldı mı emin değildim.

"Bak fıstığım, o mektup başına bela açabilir. Kandırılıyor olabilirsin. Bir Tharianlıya güvenemezsin."

Elaena yine aynı kendinden emin tavırla omuz silkti.

"Tek başıma güvenmedim ki, Levi ile Helia da ona güveniyor."

Akiel bana "sana söylemiştim" temalı bir bakış atarken Levian'ın eli mahcup şekilde saçlarının arasına gitti. Arka planda herkesi tatmin edecek bir açıklama aradığından emindim çünkü ben de bir bahane arıyordum. Gwen ile Beira küçük kardeşlerine hayal kırıklığı içinde bakarken Levi'nin gerçekten o an yok olmayı dilediğine yemin edebilirdim. Bukleleri karıştırırken kendisine ölümcül bakışlar atan Ellary'ye sevimli bir gülümseme sundu.

"Kader'in işine bak... Biz de mi güveniyormuşuz?"

Elaena elindeki mektubu güzel ve büyük bir gülümseme ile havaya salladı. Üzerindeki mührü herkes görebilsin diye... Odadaki atmosferi o kadar okuyamıyordu ki gözlerindeki masum ışıltı sinirim bozuk bir şekilde gülmeme sebep olmuştu. Belki de Akiel'in duygularının yansımasıydı, o an ayırt edemeyecek haldeydim.

"Evet, hatta Alastir'e Albion nişanını sen verdin ya!"

Ellary saniyelik de olsa Levi'ye o meşhur sandalla randevu vaat eden bakışlarından birini fırlattı. Levi yardım istercesine bana baktığında ben ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Ne demiştim? Saklamayı beceremiyorsak düpedüz beceriksiz olduğumuzu mu? Cidden kelimelerimin tükendiği noktadaydık, karşılamanın ters gidebileceğini düşünmüş olsam da bu kadar uçlarda bir gerginlik hayallerimin ötesindeydi. Cevaplar ondaymış gibi Elaena'ya baktım, bir kadın aynı anda hem nasıl bu kadar akıllı hem de nasıl bu kadar saf olabilir aklım almıyordu. Akiel de bana katılıyor olacak ki "Kader'in kahpeliği bir kez daha ispatlandı. Eğer doğru bir kadersel eşleme yapabilme kapasitesi olsaydı Alastir ile ikisinin yazgısını asla ayrı yazmazdı." dedi. Sinirleneceğini bilerek kendini beğenmiş bir şekilde sataştım.

"Ne yaparsın, herkes deard konusunda benim kadar şanslı olamıyor işte." Ki ben buraya bedenlenmeden önce bana son anda yaptığı o kalp de düşünülürse Caelan tartışmasız şekilde harika bir dearddı. Akiel tabii ki Cellat'ı gündeme getirmeme bozulmuştu. İdlayı dolduran kini bir anlığına dikkatimi dağıtmış o ara ne olduysa olmuştu.

Ellary mektubu almak için Elaena'nın eline doğru hamle yapmış ancak ansızın beliren mavi ruhani bir dalga tarafından geri püskürtülmüştü. Sanki bir nehir taşmışçasına uzağa sürüklenen Ellary karşısında Elaena bizim aksimize hiç şaşırmamış buradan uzaklaşmak adına salına salına avluya yönelmişti. Hiçbir şey olmamış veya yapmamış gibi... Ellary de dahil hepimiz koordine olmuşçasına Elaena'nın yadigarının ne olduğunu tek bilen Levian'a baktık. Diğerlerinin bakışları sır küpü kuzenimde sabit kalırken ben gücünü herkes içinde ilk kez kullanmış Elaena'yı gözden kaçırmamaya gayret etmiştim.

Daha neler yapabiliyordu? Ortada o mavi dalgadan eser yoktu. Ellary ıslak olmadığına göre sudan değildi ancak su gibi görünmüş; kıyıya vuran dalgalar gibi Ellary'ye çarparak onu yutarcasına yerde sürüklemişti. Zahmetsizce...

"Bir fikrin var mı?" diye Akiel'e sorduğumda Akiel duraksamıştı. Ciddi anlamda idlayı bile boş bırakacak kadar duraksadığında aklından bazı ihtimaller geçtiğinden emin olmuştum. Elaena odaların olduğu kanada açılan iç avluya doğru yürümeye devam ederken hülyalı ve odaklı bir şekilde elindeki mektuba bakıyordu. Ben de ona... Göründüğünden daha fazlası olduğunu hep düşünmüş olsam da bu 'fazla'nın sınırlarını ne kadar aşıyordu kestiremiyorum.

"Böyle bir şey daha önce görmedim. Buna yakın bir şeyler gördüm ama o olacağını sanmıyorum." dedi Akiel beni şaşırtarak. "Dalgadaki zarafet su nymplerini anımsattı ama inan bana İlk Kızıl onların yakınından dahi geçmemiştir. Bir yadigar için dövülebildiklerini sanmıyorum. Herkese cevap vermezler ve görünmezler, fazla nazlı yaratıklardır."

Şayet onlarsa -ki elimizde başka bir teori yoktu- bir şekilde Elaena'ya cevap veriyorlardı. Kimsenin şu an durdurmayı düşünmediği ve öylece gidişini engellemeye çalışmadığı deli kuzenime... O bulunduğumuz büyük avludan çıkarken nihayet Rhiannon ile en yakın koruması Valdemar girişte belirmişti. Hepimiz reverans yaparken Elaena onları görmezden gelerek yoluna devam etmiş, bizim pasif kraliçeyi de şaşırtmıştı. Ancak bir şey diyememişti, Elaena'ya ne diyebilirdi ki? Hangimizi tam olarak dinlerdi? Bu farkındalık iyice içimde şüphe tohumları ekerken düşüncelerimi bastırmak istercesine yutkundum ve önündeki dağılmış dramatik manzarayı uzun uzun inceleyen büyükanneme odaklandım.

Bile isteye ne olacağını görmek için geç kalmadıysa ben de Helia değildim.

"Neler oldu burada böyle?" Sesinde hayret de yoktu öfke de, hatta biraz kargaşadan hoşnuttu bence. Ben boğazımı temizlerken Beira anlatmak için ağzını açmıştı ancak ansızın aramızda beliren Clio hepimizin susmasına neden olmuştu.

"Böldüğüm için üzgünüm ancak bunu görmeniz gerekiyor, Tharian halkından..." dedi beklemeden. Avlunun her yerine takdim için yerleştirilmiş aynalar mavi mavi parlamaya başladığında yutkundum. Bir an için gerçekten kötü bir haber geleceğini düşünme gafletinde bulunmuştum.

Ancak ilk beyaz gül avluya düştüğünde zihnim gelen anlamla aydınlanmıştı. Minnet, demişti Elide. Arka arkaya avluda beliren beyaz güller önümde bir dağ oluştururken hepimiz hayretler içinde ortamdaki gerginliği silip süpüren bu zarif gösteriyi izledik. Gwen kucağına düşen beyaz güllerden bir bombaymış gibi kaçınırken Alodias çoktan havadan birini kapıp eşinin saçlarına yerleştirmişti. Desian havadan süzülerek inen çiçeklerden birini daha yakalamak için zıplarken Ellary'nin kalkmasına yardım etmek için yanında olan Jullianne bir am için birkaç dakika öncesini unutmuş, sadece birbirlerine bakakalmışlardı. Levi de bu dikkat dağınıklığından faydalanarak usulca yanıma süzülmüş, Ellary'nin tazecik öfkesinden biraz uzaklamıştı.

"Sen gittiğinden beri aynaların önüne bırakıyorlar, kabul etmemek kabalık olur diye düşündüm." diye açıkladı Clio. Sadece kabalık olacağı için değil beni bu biriken gerginlikten uzaklaştırmak için de bunu kimseye sormadan ansızın yapmıştı. Bir emir vermememe rağmen hem de... Gözlerim dolu dolu annemin yadigarına baktım. Hatıralarını kaybeden ruhlar hissedemez, emir olmadan bilemez diyorlardı. O halde Clio nasıl olur da benim bile onu unuttuğum anlarda gelip beni kurtarıyordu? Bu bile ruhların bildiğimizden çok daha fazlası olduklarının bir ispatı değil miydi? Akiel bana beyaz goncalardan oluşan bir demet uzattığında dolmuş gözlerimi ona çevirdim, zihnimdeki sorulara cevap vermesini bekleyerek... Bana bakışları gizemliydi, ardını okuyamıyordum ancak dudaklarında can bulmuş o ufak tebessümündeki gurur... İşte o fazlasıyla hissedilebilirdi. Idlaya vuran duygularını başarıyla maskelemiş, bana onu okuyacak bir boşluk bırakmamıştı.

Valdemar da bir demet gülü Rhiannon'a önünde saygıyla eğilerek sunduğunda Rhiannon anlam veremediğim bir tavırla gülleri aldı. Kafasının karışık olduğu belli olsa da bu anlık da olsa huzurlu sessizliğin uzun sürmesine izin vermedi.

"Tharian'ın bir kucak dolusu minneti ha... Hem de saraylarında curcuna çıkarıp onlardan bir kutsal yadigar kopararak dönmüşken?" Yüzüne şeytani bir gülümseme otururken ametist hareleri beni buldu. Mor gözlerinin ışıltıları bıçak gibi keskindi, bakışlarının dokunduğu her yerde tenime battığına yemin edebilirdim. "Yıllar içinde kaybettiğimiz pek çok şeyi aylar içinde geri kazandıran torunum... Yarın kesinlikle bunun için bir ziyafet vermeliyiz. Hem Prens Alastir kurtulduğu için hem de bir kayıp kutsal daha aydınlığa çıktığı için..." Bu kez bakışları Akiel'in üzerindeydi. Değişmiş ve derinleşmişti. Yine o anlayamadığım duygularla... Zihnimi zorladım, yıllardır incelediğim mimikleri kafamda baştan tarayarak bir eşleşme aradım. Nostalji miydi? Hüzün? Kin? Hepsinden hem birer parça buluyor hem de hiçbirini yapboza tam olarak oturtamıyordum, mantıklı gelmiyordu. Çünkü bunlardan hiçbiri sesindeki coşku ile uyuşmuyordu."Albion halkı bunu kutlamalı! Gaydalar çalmalı, stratalar yükselmeli, druidler bardlara yeni efsaneleri fısıldamalı. Kızıl hükümle yıllar sonra lanet kırmayı başarmış Prenses Helia'nın iki kutsala hükmettiğini duymayan kalmamalı!"

Bunu dedikten sonra arkasını dönmüştü. Bir toplantı yaparız ya da olanları benden dinlemek ister diye düşündüğüm için şok olmuş bir şekilde peşine düştüm. Sadece kraliyet ailesinin izni olan yasaklı Gök Kule'ye girdiğimi daha anlatamamıştım bile...

"İyi de henüz size her şeyi anlatmad..." diye başlamıştım ki büyükannem sözümü kesmişti. Konuşurken asla durup arkasını dönmeden beni geri çevirmişti. Harika.

"Daha sonra sen, ben, Levian ve Beira baş başa bir toplantı yapacağız. Taç sahipleri olarak... Ancak öncesinde hepiniz dinlenin, şu an hiçbirinizin tam anlamıyla sağlıklı düşünebileceğine inanmıyorum." Ayaklarım onu takip etmenin anlamsız olduğunu fark edince olduğu yerde durduğunda Rhiannon ansızın arkasına dönmüş, küçümseyen bir ifadeyle yerden kalkacak gücü bulamayan Gwen'e bakmıştı. Gwen o bakışların altında iyice ezilirken Rhiannon belki de benden bile acımasız davranmıştı. "Şuursuzca aileden birine bıçak çekmek veya onlara ağza alınmayacak hakaretler sıralamak gibi... Herkesin sırları olabilir. Ancak altından kalkamayacaksanız bir şeyi gizlemeden önce sonuçlarını iyi hesaplamanız gerekir. Ya da en azından bir defa da olsa düşünmeniz..."

Son sözleri bunlar olmuş, bir daha arkasına bakmamıştı. Gwen'e baktım, pasif kraliçeden bu son vuruşu ben de beklemiyordum. Yine karışmaz zannediyordum ve açıkçası karışması bana iyi hissettirmemişti. O müdahale etmeden önce çok daha iyiydi. Kendi alanımı kendimle ve Akiel gibi kendi parçalarımla savunurken... Bu Rhiannon'ın favori oyuncağı olmanın avantajları beni kafese alıyormuş gibi geliyordu. Sanki Rhiannon diğerleriyle arama görünmez çitler inşa ediyormuş ve beni onlardan uzaklaştırıyormuş gibi...

Akiel ile Clio iki yanımda belirirken Levian da diğerleriyle yüzleşmekten korkarcasına bir hızla yanıma adımlamıştı. Ona hak veriyordum, şu an üzerinde iyice düşünmeden hangi biriyle konuşabilirdi ki? Ne diyeceğini ve nasıl yaklaşacağını iyice düşünüp tartmalıydı. Gerekirse ona yardımcı olurdum. Ama bugün olur muydu? Kafamın içi bir kazan gibi kaynarken akıllıca çözümler üretmesi imkansıza yakına benziyordu.

Beira ile göz göze geldiğimde dudaklarını oynatarak sessizce bana şifa odası dedi. Onu ikiletmeden Clio'ya Alodias, Gwen ve Beira'yı şifa odasına bedenlemesini emrettim. Ellary ile Jullianne tüm bu güllerin arasında bize sorgularcasına bakarken bir an için odaya çıkmak istediğimizi söylemek zor gelmişti, ağzımı açamamıştım. Beni gururla sarılarak karşılayan ve aylardır her sabah eğiten adamı geçiştirmek doğru görünmemişti. Bu noktada Des yardımımıza koşmuştu.

"Baba, beni kütüphaneye götürür müsün? Acilen sorulacak sorular listesi yapmam gerekiyor. Hem bu esnada Helia ile Levi de odalarına girip biraz rahatlamış olur."

Levian Des'e bir baş selamı gönderirken Des de tam bir küçük kardeş gibi ona göz kırptı. Herkes kendi yollarına dağılırken iç avlunun merdivenlerine yöneldim. Levi buna -yürümeyi tercih etmeme- şaşırsa bile sesini çıkarmamıştı. İç avludaki merdivenlerden odalarımızın olduğu kanada açılan koridora yöneldiğimde de sessizce bana eşlik etmişti. İkimizin de kafası cidden çok doluydu.

Clio yanımda yürürken ona beni odama götürmesini emretmek içimden gelmemişti. Beni bir kez daha kurtardıktan sonra kendi bencil emirlerimi vermeye utanmıştım. Hem geçtiğimiz aylarda Albion'a öyle bir alışmıştım ki Tharian yolculuğundan ve kafamın içindeki Diathyn maceralarından sonra biraz evimin tadını çıkarmak fena fikir değildi. Hemen solumda benimle ilerleyen Akiel'e kaçamak bir bakış attım. Aslında onunla evimde yürüyebilmenin de tadını çıkarıyordum. Bu da bir başka hayalimdi, yürürken yalnız olmamak... Sanki ne düşündüğümü duymuş gibi ansızın beni bulmuştu gözleri, çapkın bir gülümseme dudaklarına yerleşirken hızla bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım. Biri gri bir mavi olan hareler kalp ritmime hiç iyi gelmiyordu.

Basamaklara vardığımızda yukarı çıkarken Akiel çoktan sabırsızca kendini benim katıma ötelemişti. Gözlemlediğim kadarıyla merdivenleri cidden sevmiyordu. Clio sessizce benim yanımda beni aynalamaya devam ederken Levian da düşünceli bir şekilde bizi takip ediyordu. Bu ilk başta garip gelmemişti ancak onun katını geçerken istemsizce,

"Sen neden bizimle geliyorsun?" Diye sordum Levi'ye istemsizce. Amacım kabalık etmek değildi, aksine onun benden daha da fazla odasını özlediğini bildiğimden sormuştum. Ben bu süreçte baygın olsam da o güvenli alanından uzak olduğu her an tetikte beklemişti. Şu anda da gergin, bir o kadar da dalgındı.

"Leia Akiel ile yüzleşmek istiyor." Dedi Levian usulca. Bunu duyunca duraksadım, bir an için ayağımı sonraki basamağa atamayacak kadar afallamıştım.

"Şimdi mi?" Kader aşkına bugün ne zaman bitecekti? Levi ile beraber kaç tane daha gerilim atlatmak zorundaydık? Kuzenim her bir isyanımı duymuşçasına derin bir iç çekerek ilerlemem için beni itekledi.

"İnan bana aynı şeyleri düşünüyoruz ama şu açıdan bakalım, hepsini tek seferde bitirmiş olacağız."

İyimserliğine gözlerimi devirdim. Bugün ne iyi gitmişti de bu tek seferde bitebilecekti? Bu uzun bir kardeş muharebesinin ilk partı olacaktı. Akiel'in eşsiz inadı karşısında Leia'nın da uslu ve uzlaşmacı olacağından bir hayli şüpheliydim. Gerçi bugün ilklerin günüydü, öyle değil mi? Sessiz sakin Elaena aşkı için baş kaldırmış, Ellary'ye sözlü olmasa da yadigarını kullanarak fiziksel bir rest çekmişti. Rhiannon ilk kez aile içi bir gerilime müdahale edip açık bir şekilde taraf tutmuştu ki bu benim açımdan hiç hoş olmamıştı. Gwen'den bahsetmeyecektim; küçük Desian'ın diyarın en meşhur şeytanıyla kanka olma kararı, tüm bunlar arasına sorgulamaya açık olsa bile diğerlerine kıyasla daha iç açıcı olan olayken Gwen ile dramamıza girmek istemiyordum.

Bir de şimdilik ortalarda görünmeyen, kendini izole etmiş Sherana vardı. Onunla sert bir konuşma beni bekliyordu ve o konuşmanın Elide ile olandan daha çekişmeli geçeceğinden emindim. Beynimin iflas bayrağı çekip, tüm kapıları kapatmasına saniyeler kalmıştı.

Benim katıma geldiğimizde koridorun başındaki Akiel, bizi beklerken yaslandığı duvardan doğruldu. Etrafındaki kızıl ışıltı titrerken bakışları pusluydu.

"Biliyordun değil mi?" Diye sordum ona zihnen. Akiel ufak bir omuz hareketi yaptı.

"Biliyor değil de bekliyordum diyelim."

Tekrar derin bir iç çektim. Sonuçta Leia'nın en ham halini tanıyan oydu, neyi ne zaman yapacağını aramızda en iyi o kestirebilirdi. Yanımdaki benden bir emir bekleyen Clio'ya baktım, onunla iletişimimizi bu şekilde basit tutmak içimi yakıyordu.

"Her şey için özellikle de gülleri bana o anda getirdiğin için teşekkür ederim, dinlenebilirsin Clio."

Başını sallayarak bir şey söylemeden kaybolduğunda derin bir iç çektim. Bazen gerçekten benimle konuşuyor, bir şeyleri paylaşıyordu. Ancak etrafımda Levian veya diğerleri olduğunda özellikle olduğundan daha fazla sessizleşiyordu. Annemin emirlerinin kapsadığı bir durum mu yoksa aksine emrin içindeki bir açık nokta mı merak ediyordum. Odamın karşısına geçtiğimizde bir an için elim kapı kolunda asılı kalmıştı, yeni bir kaosa adım atmadan önce derin bir nefes alma ihtiyacı duymuştum. Levian destek olmak istercesine omuzuma dokunurken Akiel beni rahatlatmak istercesine gülmüştü.

"Korkma Ophelia, kız kardeşim ısırmaz." Gözlerimi devirdiğimde gülüşü o şeytani sırıtışına evrilmişti. "En azından sizi ısırmaz."

"Ha ha, çok komik." Yine de aradığım cesareti bularak kolu indirdim ve kapı açılır açılmaz bizi bekleyen Leia ile göz göze geldim. Yine alımlı ve büyüleyiciydi, saçlarındaki yıldızlar ışıldarken odada ondan başka bir şeye bakmakta zorlanıyordunuz. Uzun zamandır yanına gelmemizi beklediği sabırsızca kavuşturmuş olduğu kollarından ve gergin yüz ifadesinden anlaşılıyordu. Neyse ki bakışları bende uzun süre sabit kalmadan Levi'yi de teğet geçerek doğrudan Akiel'i bulmuştu.

Levian'a bir planı var mı diye bakmak için dönecektim ancak Leia hızla üstümüze yürüdüğünde donakaldım. Levi ile beni tamamen görmezden gelip Akiel'in karşısına geçtiğinde bir sarılma veya bağırış çağırış bekliyordum, bilmiyordum. Aralarındaki yüzleşme ile ilgili en ufak bir teorim olmadığı için aklımda canlananlar daha çok imalı laf sokmalar, manidar cümlelerle gönderme yaparak bizi merakta bırakmaları üzerineydi.

Leia'nın tüm gücüyle Akiel'in yanağına tokadı yapıştırması ikimize de sürpriz olmuştu.

"Adi herif!" diye bağıran Leia karşısında Akiel acıyan sol yanağını tutmuş ancak beni şaşırtarak fiziksel bir karşılık vermemişti. Ben telaşla ona uzanırken Levi müdahale etmemem için havadaki elimi tuttu, mesajı açıktı: kardeşlerin arasına girme...

Kahretsin ki haklıydı. Şu an olmazdı. Ki Akiel uzun süre yanağını tutarak öyle beklememişti, başını kaldırdığında içimi titreten hareleri alev alevdi.

"Kabul ediyorum, bunu hak etmiştim." dedi pişkin bir şekilde. Yüzündeki alay açık bir meydan okuma olduğu için en son ruhları hapsolmadan evvel ne yaşadıklarını iyice merak etmiştim. Leia bir tokat daha atmak için elini kaldırmıştı ki yadigarımın ruhu onun kolunu havada yakaladı. Az önceki pişkin sırıtışı kararmış, gözleri tehlikeli bir şekilde ışıldamıştı. "O kadar da değil sevgili kardeşim, o kadar da değil."

Leia yanıyormuşçasına kolunu hırsla çekti. Öfkeyle odada volta atmaya başladığında Levi çok şaşkın olsa da ben daha çok Akiel'in ilk tokata izin verdiği anda takılı kalmıştım. Bana o kısım daha çok sürpriz olmuştu çünkü onun öfkesi ile tahammülsüzlüğünü yakınen ben biliyordum. Uzun süre üzerinde düşünemeden Leia bağırmaya başladı.

"Bir de utanmadan hala bana kardeşim diyor Kader artığı! Pişkinliğe bak."

Akiel kız kardeşinin olduğu yerde çıldırışını keyifle izlerken yüzündeki karanlık sırıtış asla silinmemişti.

"Başka ne diyecektim? Kandan kardeşimsin." Bunu dedikten sonra şok içinde baston yutmuş gibi dimdik dikilen Levian ile bana dönmüştü. Daha çok bana... Gözleri de sesi de fazlasıyla alaycıydı. "Kabalığı için kusura bakmayın, hep böyledi işte ne yaparsınız. Kraliyet kurallarını öğretemedik bir türlü."

"Orospu çocuğu!" diye tısladı Leia. Akiel onu hiç takmadan açıklamak istercesine tekrar bana odaklanmıştı. Yüzünde masummuş gibi bir ifadeyle konuşmaya başladığında kız kardeşini iyice çıldırtmaya çalıştığını anlamıştım ki Levi de bu yemi görmüş olacak ki eli yine tahammül edemiyormuşçasına alnına gitmişti.

"Bizi doğuran kadının mesleği gerçekten fahişelikti. Anlaşılan kız kardeşimin eski günleri yad etme zamanına denk gelmişiz. Biz isimsiz piçler olarak hayata başladık da; ben bununla barışığım ama görüyorsunuz ki küçük kardeşim bununla pek baş edemiyor."

Bunu duyan Leia öfke dolu bir çığlıkla odadaki eline geçen ilk şeyi kardeşine fırlattı. Tarih Druid'i Estaruel'in Şeytanların Tarihi kitabı Akiel'in ruhunun içinden öylece geçip giderken yadigarım piç bir şekilde sırıtıyordu.

"İki bin yıllık hayatımda senin kadar arsızını görmedim hain herif. Hayırsız piç!" diye sövmeye devam etmişti Leia. Akiel ise hiç istifini bozmadan sırıtmaya devam etse de elini bir an için incinmiş gibi kalbinin üzerine götürmüştü. Konuştuğunda sesi fazlasıyla dramatikti.

"Hassas kalbimi kırıyorsun. Çok ayıp küçük kardeşim, biz isimsiz piçlerdik. Hayırsız piçler değil!" Bunun üstüne Leia hırs dolu bir çığlık daha atmış, bu esnada da gümüş tarağımı fırlatmıştı. Tarak da aynı kitap gibi öylece Akielin içinden geçip giderken daha fazla dayanamamıştım. Bu kadar alevli bir yüzleşme için en son ne halde kaldıkları sorusu beynimi öyle bir tırmalıyordu ki... Aralarına kollarımı onları ayırmak istercesine iki yana açarak daldım, arkadan Levi'nin verdiği bıkkınlık dolu nefes dikkatimden kaçmamıştı ama şu an o önceliğim değildi. Ona uyup hiç karışmazsak sabaha kadar bu şekilde didişeceklerdi.

"İki bin yıl boyunca gerçekten içinizde birikmiş olanlar bunlar mı? Bir ton küfür ve öfke mi?"

Leia yıldızlı saçlarını savurdu. Yüzündeki öfke araya girişimle yumuşarken bu kez gerilen Akiel olmuştu. Kız kardeşi korkusuzca bana doğru adımlayıp burnumun dibinde dikilirken ruhuma eş biçilenim de hemen omzumun ardında belirmişti. Sanki duyacaklarıma siper olmak ister gibi...

"Ah... Neler biriktiği hakkında en ufak bir fikrin yok, tatlı prenses." Akiel'in gerginliği idlaya yansıdı. Belki de bir araya geldiğimizden beri ilk kez şüphe hissetmiştim ruhunda. Ne için olduğunu kavrayabilecek vaktim olmadı. Leia sert bir şekilde konuşmaya başladığında eli yüzüme dokunmak istercesine yanağıma uzanmıştı. Ben korkmamış ya da kaçınan bir harekette bulunmasam da Levian müdahele etmek ister gibi yadigarının koluna sarılarak canımı yakmasını engellemişti. Ona ne yaptığını sorsa bile Leia bakışlarını mor gözlerimden ayırmamıştı. "Yaşarken en son hatırladığım şey... Ah bunu düşünmeye bayılıyorum. Çünkü bana bir amaç veriyor, içimi kemiriyor, anılarımı diri tutuyor."

Lafı uzatarak beni değil Akiel'i kıvrandırıyordu ve benim buna tahammülüm asla yoktu. Dokunup canımı yalarsa en azından olaylar patlardı ve konuşabileceğimiz bir noktaya gelirdi. Bir şeylerin sürünmesine izin verecek kadar politik havamda değildim. Aşağıda olanlardan sonra sabrım kalmamıştı.

"Ne diyeceksen lafı daha fazla dolandırmadan söyle Lilith'in tohumu, gerçekten oyun oynayacak sabrım yok."

Ve kahrolası Leia ilk kez beni dinleyerek dökülmüştü.

"Ne oyunundan bahsediyorsun Albion prensesi? En son hatırladığım şey erkek kardeşimin boğazımı kestiği gerçeğiyken neyin oyununu oynayabilirim ki?"

Leia genişçe sırıtarak aklındakini döktüğü an zamanı geri almayı dilemiş, beynimden bir kurşun geçmiş gibi bir zihin duraklamasına girmiştim. Ciddi anlamda ağzım bir karış açık bir şekilde kafam durmuş halde Akiel'e döndüğümde o da bana bakıyordu. Ne tepki vereceğime... Açıkçası onunla göz göze gelene dek aklımdan bin türlü düşünce aynı anda akıyordu. Kız kardeşini mi öldürmüştü? Hatıralarda canından daha çok sevdiğine emin olduğum kardeşini... Hani Imera'da onun için kendini öne attığı, onun için savaş alanından bebek bulduğu, uzaktan onu izlerken bile içinin sıcacık olduğu kız kardeşini...

Akiel'in inkar etmesini bekledim ancak çalışmamıştı bile. Çabasızlığı bu iddianın gerçekliğini tasdiklerken idlamızdaki gerginlik büyüdü. Yanında başka duygular da yeşerdi. Yenilmişlik gibi... Özellikle sağdaki gri olan ve içten içe korkuyla ne cevap vereceğimi bekleyen gözü gördüğümde... Idlayı dolduran şüphe iliklerime işlemişti, kafam çok karışmıştı. Hızla akan düşüncelere keskin bir dur diyerek kendimi toplamaya çalıştım.

Ağzımı en nihayetinde kapatıp dilimin ucuna gelen her türlü soruyu yuttum, bunu daha sonra Akiel ile baş başa halledebilirdik. Keyifle vereceğim tepkiyi bekleyen Leia'ya döndüğümde birazdan yapacağım şeye ben bile inanamıyordum. Muhtemelen o ve Levian da inanamayacaktı ancak benim bu hayattaki önceliğim belliydi.

"Öldürdüyse bir sebebi vardır." dedim usulca. Duygusuz sesim bana bile yabancıydı ama en azından kararlıydı. "Asıl onun öncesinde ne oldu, senin için gözünü ve ömrünü vermiş çocuk niye bu hale geldi? Bunu niye anlatmıyorsun?"

Bu kez şaşkınlıktan ağzı açık kalan Leia olmuştu. Ve de duyduklarına inanamayarak bakan Levian... Ona anlık özür dileyen bakışlar yollasam da geri adım atamazdım, Akiel için bunun önemini biliyorken olmazdı. Akiel de şaşırmış olacak ki yüzümü tam anlamıyla görmek için arkamdan çıkıp karşıma geçti. Yüzü allak bullak olmuş, her daim takındığı korkutucu şeytani maskesi tamamen dağılmıştı.

"Sen neyi savunduğunun farkında mısın!" diye çıkıştı bana Leia. Ne yazık ki çok iyi farkındaydım, üstelik şu an Akiel ile yan yanayken bire bir aynı hayretle bana bakışları ile beraber iyice cesaret almıştım. Benim önceliğim belliydi, objektif olmamı bekliyor olamazlardı. Buraya adımımı attığım andan beri hiçbir zaman adaletin terazisini dik tutacağıma dair sözler vermemiştim. Kendime koyduğum tek amaç vardı. Kader'in bana vaat ettiği her şeyi son ana dek almak... Buna ruhumun diğer parçasının sonuna kadar arkasında durmak da dahildi. Akiel bana defalarca kez "benim de arkamda duracak mısın" diye sormuş ancak o soru bir şekilde hep yanıtsız kalmıştı. Sorunun cevabını vermek için daha iyi bir an olamazdı.

"Evet, farkındayım. Ruhuma eş biçilenimi savunuyorum." dedim kendimden emin bir şekilde. Akiel'in yüzündeki hayret daha da büyürken ben onun bu kadar sarsılmasına anlam veremiyordum. Tabii ki onu savunacaktım, Leia için ona kızıp bağırmamı kırılmamı bekliyor olamazdı ya. Farkındalık gülle gibi duygularıma indiğinde bakışlarım bir süre onun puslu harelerinde takılı kaldı, yoksa bekliyor muydu? Bozguna uğramış postürü ile dik duruşumu adeta içen bakışlarına bakarsam sanırım gerçekten bunu o da beklemiyordu. Herhangi bir yol ayrımında onu seçmemi...

"Kız kardeşini öldüren bir adamı savunuyorsun." dedi Levian ne olduğunu vurgulayarak. Tepesi atmıştı, bana saygısından olay çıkarmıyordu ancak onun da sınıra yakın olduğunu hissedebiliyordum. Şu an o sınırlarda yürümekten başka yolum yoktu.

"Onlar şeytan Levi. Üstelik alelade şeytanlar da değiller, en tepedekilerdenler. Aralarında ne olduysa tek bir anda olup bittiğine inanıyor olamazsın. Bir sona sürüklendilerse bunun tek hatalısı Akiel olamaz." Bu dediğim üzerine Akiel oturma ihtiyacı hissederek yatağıma oturmuş, Leia'nın ise yumruk yaptığı elleri titremişti. Ruhuma eş biçilenin niye bu denli abarttığını anlamayarak sessiz kalan kuzenime odaklandım. Ah o ilk başta donakalmıştı, yoğun lacivert gözleri ne dediğim üzerinde düşündüğünü hissettiriyordu. Levian'ın bakışları ansızın yumuşarken asıl istediğimi anlamışçasına başını salladı. Bu ortamda anlayam ilk kişinin o olması şaşırtıcıydı ama şu da bir gerçekti ki bizi yalnızca biz anlayabilirdik. Bu yüzden devam ederken bakışlarımı ondan ayırmadım. "Bana ta en başta dediğin gibi, benim diğer parçam o. Tıpkı senin Leia'n gibi..."

Benim yerime kendisi tamamladı, aklımızdan geçenler bir olmuştu sanki.

"Bazı duygularımız ortakken yeri geldiğinde ayırabilmeyi ve neyin bize ait olduğunu bilmemiz gerekiyor." Yani ikisinin arasında olan biten Levi ile benim ilişkimi etkilememeliydi, buna izin veremezdik. İki ayrı uçta duruyor olsak bile aynı ipin iki ucundaydık. İpi koparmak sadece bize zarar verirdi ki ben Akiel ile Leia'nın da tamamen koptuklarını düşünmüyordum. Levi, Leia'nın kolundan bir kez daha çektiğinde Leia yenilmiş bir şekilde kuzenimin göğsüne düşmüştü. Hala hayretler içindeydi, karar vermede bu kadar net ve hızlı olmamı beklemiyordu.

"Muhtemelen yarın toplantıda görüşürüz." dedi Levian gideceklerini belli ederek. Bunu duyan Leia ile Akiel arasında sessiz, bir o kadar da şiddetli bir bakışma geçti. Onları inceliyor olsam da bir şey yakalayamamıştım.

"Biraz dinlenelim, uzun bir gündü." diyebildim. Kafam gerçekten karmakarışıktı, bu olanların hepsini nasıl not alacağımı dahi kestiremiyordum. Unutacağım ayrıntılar kalmasından korkmaya başlayacağım kadar çok şey olmuştu. Levian ile Leia odadan çıkarken Akiel en nihayetinde bana odaklanmıştı. Beni sanki ilk kez gerçekten görüyormuş gibi incelerken daha fazla dayanamamıştım.

"Neden senin arkanda durmama bu denli şaşırdın ki?" Ona hiç mi güven vermemiştim bu süreçte? Eğer bana pusulamı vermeselerdi Tharian'ın altını üstüne getireceğimi görmemiş miydi? Kolumu kaybedecektim ve umurumda olan tek şey o lanet niye diğerlerinin giremediğini anlamadığım Gök Kule'ydi. Ruhuma eş biçilenim sorduğum soruyu görmezden gelerek beni incelemeye devam etti.

"Bu gerçek olamaz." diye mırıldandı en nihayetinde. Neyin gerçek olamayacağını anlamasam da konuyu değiştirmeye çalıştığını düşünerek konuşmanın yönünü değiştirdim.

"Evet, yüzleşmeler bu kadar üst üste gelince insanı şaşırtıyor." dedim ancak Akiel öylece oturduğu yataktan kalkıp bana doğru yürümeye başladı. İstemsizce bir iki adım gerilemiştim çünkü az önceki o dağılmış hali uçup gitmişti. Yüzündeki ifade toparlanmış, her şeyi yine o maskenin ardına saklamıştı.

"Hayır, olanlar değil. Sen..." Karşıma dikildiğinde tıpkı dakikalar önce Leia'nın yaptığı gibi yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Tek fark boyu çok uzun olduğu için Akiel bunu yaparken bana doğru eğilmek zorunda kalmıştı. Soldaki mavi gözünde alevler dans ederken sağdaki gri hare duygusuzca ışıldıyordu. Sanki kafasının içindeki savaşı bana taşıyormuşçasına... "Sen gerçek olamazsın."

Perdeli sesi yutkunmama neden oldu. Bir an için ne diyeceğimi gerçekten bilemedim. Bu hangi anlamdaydı? Söyleyiş şekli bir suçlama gibi olsa bile dediği şey iltifat kapsamında sayılabilirdi. Hangisine odaklanmalıydım?

"Tamamen gerçeğim ve tam karşındayım." diyebildim. Yüzü bu kadar yakınken mantığımı kullanmak çok zordu. Bakışları tüm yüzümde gezindi, bir açık ararcasına her mimiğimi didiklerken bana daha da yaklaşır gibi oldu. Kalbim isyan ederek hızlanırken o ansızın tamamen geri çekilip benden uzaklaştı.

"Hayır hayır, değilsin. Bu kadarı imkansız." diye bağırdığında sesi öfkeliydi. İdlamız da öyle... Onun öfkesiyle ve hırsıyla kavruluyordu. Bana yansıyan duygularının kime karşı olduğunu ayırt edemediğimden sormak için ağzımı açmıştım. Ancak o devam ettiğinde tamamen şok olmuştum. "Bana emir vermeyeceğini söylüyorsun, aşağıda da bunu herkesin içinde kuzenini boğarken tasdikliyorsun. Bir de üstüne az önce benim hakkımda bilmediğin onca şeye rağmen arkamda duruyorsun? Hayır, hayır. Üzgünüm sinsi Ras ama bu yemi yutmuyorum."

Bu gün kaçıncı kez ağzım hayretten açık kalmıştı sayamamıştım ancak bu seferki diğerlerine kıyasla kısa sürmüştü. Onun öfkesi çevremi bu kadar kuşatmışken benimkinin de tetiklenmesi kısa sürmedi. Ağzımı tekrar açtığımda en az onun kadar öfkeliydim.

"Neyi yutmuyorsun, gerçeği mi? Sana aylardır böyle olacağını defalarca kez söyledikten sonra yaşayınca tam olarak neye bu kadar şaşırdın? Ayrıca bana öfkeliymişsin gibi davranmayı acilen bırakmalısın." Asıl öfkesinin kendine karşı olduğuna adım kadar emindim. Bunu bana yansıtıp gayet güzel gidebilecek bağımıza zarar verebileceğini sanıyorsa yanılıyordu, buna da izin vermezdim. Akiel odamda öfkeli bir tur atarken eklerimi belimin iki yanına koyup açıklama beklercesine karşısında dikildim. Çünkü kahrolası ruhunun şu an neden bu kadar perişan olduğu konusunda birkaç tahminim vardı.

"Sen de rol yapmayı bırak, eninde sonunda işlerin nasıl gideceğini ikimiz de çok iyi biliyoruz çünkü."

Kaşlarımı meydan okurcasına kaldırdığımda bakışları bir kez daha yüzümde sabitlenmişti. Lakin bu kez suratımda az önceki şaşkınlıktan ve ikilemde kalmış kadından eser bulamayacaktı. Bunun için fazla sinirliydim: her şey güzel giderken bunu korkuyla baltalamaya çalıştığı için...

"Ah öyle mi? Nasıl gidecekmiş peki? Beni de aydınlatırsan çok sevinirim."

Bir an için öylece karşımdaydı. Bana burnumdan soluyarak hırsla bakıyordu. Gözlerimi açıp kapayıncaya dek yatağımda belirmiştik ve üstümdeydi. Gerçek anlamda üstümde... Ellerimi bileklerimden tek eliyle tutarak yatak başlığına sabitlemiş, dizlerini uyluklarıma bastırarak kalkmamı engelleyecek şekilde üzerime abanmıştı. Nefesim yüzüne çarparken ruhunun etrafındaki kızıl ışıltı yükselmiş, parlaklığı tüm odada dans eder halde gelişmişti. Bakışlarını aniden değişen atmosfer kaynaklı kocaman olduğundan emin olduğum mor gözlerimden ayırmadan yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı. O kadar şaşkın haldeydim ki kurtulmak için kıpırdayamamıştım bile. O da bunu fırsat bilerek ruhunu iyice bana bastırdı, bedenimi tamamıyla hissettiğinden emin olana dek...

Bir ruhun sıcaklığı olabilir miydi? Diğer soğukluğu buz gibi yakıcı ruhların aksine Akiel sıcacıktı, alev alevdi, içimden bir parçaydı. Dudaklarından çıkan her bir kelimede de bu sıcaklık daha da artıyordu.

"Nasıl gidecek biliyor musun? Kendini de beni de buna inandıracaksın. Son ana dek orta bir noktada buluşabileceğimizi düşüneceğiz." Avcundaki bileklerimi acıtacak kadar sıktı. İki bileğimi de kavrayacak kadar büyük eline bir an için inanamamıştım, açıkçası alnını alnıma yaslarken de düşündüğüm hiçbir şeyin önemi kalmamış gibiydi. Göğsünü göğsüme yapıştırdığında tenimle aynı sıcaklıktaki pusulanın detaylarının tenime battığını hissedebiliyordum. "Sonra ben yine ben olacağım, istemediğin bir şeyi yapmakta direteceğim ve o an senin dur noktan olacak. Bana durmamı emredeceksin." Yüzünü biraz uzaklaştırdı; burnunu yanaklarıma ve dudaklarını çeneme sürtecek kadar sadece... "Ya da şu durumda olduğu gibi uzaklaşmamı... Ama yapmayacağım. Seni dinlemeyeceğim, kulaklarım sana kapalı şekilde keyfim ne isterse onu yapacağım. O nokta senin yeter noktan olacak. Bunu inkar edemezsin."

İnkar edemeyeceğim tek şey şu an yüzümde turlayan dudakları başka bir yerde istediğimdi. Ayrıca bulunduğum pozisyondan da tuhaf bir şekilde fazlasıyla hoşnut olduğumu da inkar edemezdim. Ancak ona uzaklaşmasını söylemek? Usulca başımı çevirip dudaklarının çenemden boynuma kaymasına izin verdim. Dikkati dağıldığı için bileklerimdeki tutuşu gevşemiş olsa bile halimden memnun olduğumdan kımıldamamıştım. O güzel dudaklar ona açtığım yol boyu kayarken nefesim titremiş, o da nabzım üzerinde şeytani bir şekilde sırıtmıştı. Temasımızla içim alev alırken yavaştan o baştaki şaşkınlığımı üzerimden atmış, anın tadını çıkarmak için hazır hissetmiştim. Vücudum altında daha fazlası için titremeye başladığında boynuma doğru fısıldamaya başladı, sesi son derece duygusuzdu.

"Bu yüzden rol yapmayı kesebilir, 'sana emir vermeyeceğim' ya da 'ne olursa olsun onun arkasında dururum' saçmalığını artık bırakabilirsin. Bu güzel çehreyi daha fazla görmek isterim zaten, seni bırakıp gidecek yerim de yok. Hali hazırda sana mecbur bir ruha acımak ya da onun gönlünü hoş tutmaya çalışmak zorunda değilsin."

O noktada zihnimde ışıklar yandı. Arzu perdesi aralanırken ne demek istediğini ve ne yapmaya çalıştığını gerçekten anladım. Öfke içimde bir yanardağ gibi köpürdüğünde ilk yaptığım şey tutuşu gevşemiş parmaklarının arasından bileklerimi kurtarmak olmuş, ardından dirseklerimle boynuna aynı anda sertçe vurarak afallamasına neden olmuştum. O anki şaşkınlığıyla yüzünü uzaklaştırdığı an çenesine sertçe kafa atarak beni aldığı kafesi rahatlıkla kırabilmiştim. O hayret ve acıyla geri çekilirken ben de onu tamamen üzerimden itip ayaklandım. Bacaklarım yerinde duramıyordu, kanım bir şeyleri yakmak istercesine kaynıyordu.

Salak herif korkudan titrediğimi sanmıştı. Tek düşünebildiğim o pozisyonda elbisemden nasıl kurtulabileceğimken kaçma yolu aradığımı düşünmüştü. Aptal, aptal, aptal....

"Salağın tekisin." diye bağırdım tüm öfkemle. "Gerçekten salağın tekisin. Aptal iblis..."

Akiel hala ağrımakta olan çenesini tutuyordu, muhtemelen benim de başımla vurduğum nokta daha sonrasında çok acıyacaktı. Ancak şu an damarlarımda kan yerine sinir aktığı için hiçbir şey hissetmiyordum. Akiel yatakta bıraktığım yerde bacak bacak üstüne atarak yine o duygusuz maskesiyle bana yanıt verdiğinde etrafımda ona fırlatacak bir şeyler aradım. Tıpkı Leia gibi...

"Bunun bir çözümü var Ophelia, bana gitmemi emredebilirsin. Veya o çok bayıldığın Cellat'ın gibi centilmence davranmamı o aramızdaki bağlantıyı tutarak isteyebilirsin. Çünkü ben buyum, bir iblis... Seni çekici buluyor olmam ne olduğumu değiştirmeyecek, bunu ne kadar çabuk kabullenirsen ikimiz için de o kadar iyi olacak."

Hala beni manipüle etmeye çalışıyor ve duygularından kaçıyordu. Bunu denediğine ve bu oyuna düşeceğime inandığına inanamıyordum. Son günlerde olan onca şeyden sonra bu kadar salak olmasına katlanamıyordum.

"Ne yapmamı bekliyorsun? Bir anlık öfkeyle seni kovmamı mı?" Ruhunun içinden geçip gideceğini ve hiçbir etkisi olmayacağını bildiğimden dolayı öfke dolu bir çığlıkla elime gelen ilk şişeyi karşımdaki duvara fırlattım. Saç yatıştırıcı yağım duvarda patlayıp paramparça yere dökülürken hala Akiel'e bağırıyordum. "Korkmamı mı bekliyordun? Veya yardım için çığlık atmamı mı? Yoksa çaresizce Clio'ya mı seslenmeliydim?"

Leia'nın aksine kitaplara kıyamadığımdan onları es geçtim ve annemin bıraktığı el aynasını da fırlattım. Duygularım içime sığmıyordu, hayal kırıklığına uğramıştım. Eninde sonunda tartışacağımızı biliyordum ama bu kadar erken olmamalıydı. Tharian'daki kaba tavırlarını bile anlayışla karşılamışken, ilk zorlukta bu kadar kabullenilmekten korkup bir maske ardına saklanması... Akiel yatakta pişkin pişkin sırıtırken amacına ulaştığını zannediyordu halbuki henüz kiminle dans ettiğinden haberi yoktu. Ayna parçalanırken ona yüzsüzce açıkladım. Onun aksine duygularımdan ve arzularımdan kaçmayı tercih etmezdim.

"O maskenin ardına saklanıp kendince kendini koruduğunu zannediyorsun. Dediğim gibi salağın tekisin." Yüzündeki gülümseme solarken bakışlarındaki kararlılık sarsıldı, bir an için onun bu kadar kendini hakir görmesine üzülecek gibi olmuştum. Ancak şu an buna odaklanamayacaktım. "Beni öpeceğini düşündüğüm için heyecandan titriyordum aptal herif, korktuğumdan falan değildi. Şu ana dek kurduğun korku imparatorluğundaki herkesi kandırmış olabilirsin, o duygusuz dikenli adamla herkesi kendinden uzaklaştırmış olabilirsin. Ama ben herkes değilim, bunu sen de çok iyi biliyorsun. Hiçbir zaman onlardan biri olmadım."

Yüzündeki maske paramparça olurken özellikle soldaki mavi haresinde şahlanan o pişmanlığı gördüm. En kötüsü de neden bu kadar tetiklendiğini anlıyor olmamdı. Birinin onu olduğu gibi kabul etmesinden ödü kopuyordu çünkü zaman zaman o bile kendisinden korkuyordu. Yapabileceklerinden... Halbuki haberi yoktu ki zannettiğinin aksine ben o karanlık yanından azıcık bile ürkmüyordum. Omuzlarım düştü, sakinleşmek için derin nefesler alıp veriyordum ancak başarabilecek miyim bilmiyordum. Deminden beri sakladığı duyguları idlaya taşarken önce pişmanlığı yankılandı, ardından da derin bir hüzün...

"Neler yaptığımı bilmiyorsun." diye fısıldadı. Sesi de yüzü gibiydi. Sarsılmış ve ürkmüş... Konuşmaya devam etmeden önce yutkunmuş, kendine zaman vermişti. Bir an için bu savunmaz halinin öfkemi kurabileceğini düşünmüştüm. "Gün sonunda içimdeki karanlıkla ben bile baş edemiyorum, o karanlık herkesi yutuyor Ophelia. O yanımı dizginleyemezsin."

Öfkem tekrar ruhum boyunca tırmandı. O saçlarımın dahi ruhuma uyması için asi haliyle kalmasını söylerken ondan korkacağımı mı sanmıştı? Ya da onu değiştirmeye çalışacağımı? Beni bu kadar sığ farz etmesi tüm bu olanlara daha fazla sinirlenmeme neden oldu.

"Seni dizginlemeye çalışacağımı mı sanıyorsun? Ya da bu isteyeceğimi?"

Cevabı yoktu, bu dediğime az öncekinden bile daha çok şok olmuştu. Ki çok saçmaydı, onun melek olmadığını en başından beri biliyordum. Veya sürekli aklanabilir motivasyonları olmadığının bilincindeydim. Diyarın tarihsel anlamda en büyük kötülerinden biriydi, ilk iki sahibini köle hissetmeye dayanamadığından düşünmeden öldürmüştü. Hiberna’yı da öyle… Canı yandığında nasıl can yakacağını çok iyi bilen biriydi ve hayatı boyunca bunu çok iyi kullanmıştı. Ben bunların hepsinin farkındaydım ve onunlaydım; bunu fark etmesi gerekiyordu.

"Her şeyi bildiğini sanan çok bilmiş iblisin tekisin." dite tısladım tükürürcesine. Sabrımda tepinerek beni sınamaya mı çalışıyordu? Kendi bileceği işti, meydan okumasını kabul ediyor ve zannettiği kadar kolay pes etmiyordum. Benim diğer Raslar gibi olmadığımı bildiği halde sırf sevilmekten korktuğu için bunu inkar mı edecekti? Zor yoldan öğrenecekti, kabullenilmekten ne kadar kaçarsa kaçsın yine ortak bilincimize düşecek ve en nihayetinde benimle yüzleşecekti. "Ama benim ne istediğim hakkında hiçbir fikrin yok. Bunca aydır kafamın içinde olduğun halde bu kadar şiddetle bizi inkar ettiğine inanamıyorum."

En son yatakta onu bıraktığım yerden kımıldayamamış, öylece kalakalmıştı. Çok öfkeliydim, burada onunla kalamayacak kadar öfkeliydim. Sağlıklı düşünmek için alana ve zamana ihtiyacım vardı. Komedinime gidip buradayken tuttuğum defterlerden ikisini aldım. Yaşadıklarımı yazdıklarım ile araştırmalarımı not ettiklerimi bilerek ayırmıştım. İkisini kolumun altına sıkıştırdıktan sonra bir kez daha hala şoktan yerinden kıpırdayamamış Akiel'e baktım. Ruhumun diğer parçası dediğim adama… Kendimi idlaya karşı kapatmıştım, duygularıma ulaşmasına izin vermeyecektim. Şu an bunun yeri değildi.

"Ben ne Leia'yım ne de Hiberna... Özellikle Lucifer gibi hiç değilim. Beni öfkenle veya başına buyrukluğunla korkutamazsın. Beni olmadığın birine dönüşmekle ilgili kandıramazsın." Kapıya yöneldim. Şu kanıksanamaz bir gerçekti: burası artık ikimizin odası, ikimizin alanıydı. Bulunduğumuz şu anda dahi göğüslerimin arasına saklayıp son derece kişiselleştirdiğim, kıymet verdiğim bu pusulayı bulmayı düşlediğim her gerçeklikte planım zaten bu olmuştu. Bunu da tek kavgayla değiştirecek değildim. "Beni onlarla bir tutamazsın. Bana bu haksızlığı yapamazsın.” Buradan sonra konuşurken bana kullandığı o duygusuz ses tonunu taklit ettim, ona kendi zehrinden aşıladım. “Bu yüzden ne kadar çabuk gerçeklerle barışıp bana hak ettiğim gibi davranırsan o kadar iyi olur. Kafanı toplayıp, bir ödlek gibi kabullenilmekten kaçmamaya karar kıldığın zaman seni yanıma bekliyorum."

Bunu dedikten sonra kapımı çarpıp çıktım ve onu odamızda yalnız bıraktım.

- Bölüm Sonu -

Yorum ve oylarınızı heyecanla bekliyorum.

Her şey arka arkaya patladı. Ne düşünüyorsunuz?

Sevgiler...

-B

Bölüm sonu

2 yorum