Yağmurlu bir gecede yaşanmıştı.
Kendi ellerimle çizdiğim portremin başıma büyük belalar açacağını bilseydim paramparça edip başımın belaya girmesinden kurtulurdum.
🕯
Profesör Gülçiçek, her zamanki gibi otoriter ve dik duruşuyla kapıdan içeri girmişti.
İtalya’daki farklı, rengârenk ve samimi sınıf arkadaşlarım da amfide beliren bedenini görmeleriyle birlikte yavaş yavaş susmaya başlamıştı.
Arada bir duyulan nefes seslerine, dışarıdaki inşaat işçilerinin dozerle toprağı kazma ve kamyonların gelip gitme sesleri karışıyordu.
Türkiye’de liseyi okuduğumda tüm öğrenciler pencere önünde buluşur, her anı gözleriyle tarayıp zihinlerine kaydederlerdi.
Profesör, defterini imzalayıp orta koridordan geçerek sağa sola sert bakışlar atıp konuşmaya başladı.
Dudaklarını aralayıp kelimelerini tane tane döktü.
“Sonunda beklediğim gün geldi. Projenizi üç ay sonra hazırlayıp bana teslim edeceksiniz.” dediğinde amfide fısıltılar kulaktan kulağa yayılmaya başladı.
“Teslim edilmediği sürece notunuzu düşük veririm ve mezun olamazsınız.” dedi.
Şaşkın bakışlar ve sessizce mırıldanan küfürler, havadaki ağır parfüm kokusuyla birleşip bayat ekmek gibi boğucu bir havaya dönüştü.
Son cümlesini duyunca zaman makinesini hayal edip projenin iptal olmasını diledim ama ne yazık ki tüm hayallerim kaynamış tuvalet suyuna düşmüş gibiydi.
Yanımda oturan Gamze, bir kolunu masaya uzatmış, başını kolunun üstüne koymuştu. Derin uykusunda türlü türlü hayaller kuruyordu.
İtalya’da fazla arkadaşım yoktu. İngilizce ve İtalyanca bilmeme rağmen o ülkenin kendine özgü esprilerini ne anlayabiliyor ne de uyum sağlayabiliyordum.
Baygın bakışlarımla Gülçiçek hocanın derse devam edişini izledim.
Bu kadından daha genç olmama rağmen onun gibi hayatı mutlu ve zevkli yaşayamıyordum.
Okul, ev, iş…
Bu döngü artık sıradanlaşmıştı ve ben buna alışmıştım.
Bu gece saat 02.00’ye kadar kafede çalışacaktım.
Elimi Gamze’nin omzuna dokundurup onu nazikçe uyandırdığımda ağzını kocaman açarak esneyen arkadaşım, neredeyse masaya salya akıtacaktı.
“Hım…”
“Uyan, Bertuğ Altan gelmiş. Hem de şimdi burada.” dediğimde heyecanla gözlerini açıp dağılmış saçlarını eliyle düzeltti ve etrafına bakındı.
“Kanka, nerede?!” dedi.
İşaret parmağımı dudağıma götürüp gözlerimi büyüterek susmasını işaret ettim.
Kaşlarım ve bakışlarım açıkça “Sus.” diyordu.
Önüne dönüp çantasından aynasını çıkardı. Yüzünü ve saçlarını dikkatlice düzeltmeye başladı.
Biraz öne eğilip, “Proje ödevi olacak. Teslim tarihi üç ay sonra.” dediğimde umursamazca elini salladı. Dirseğini masaya koyup yanağını avucuna yaslayarak bana şirin bir tavşan gibi baktı.
“Ben senin ne planladığını biliyorum.” dedim.
Tam konuşacakken işaret parmağımı ona doğrulttum.
“Sakın, Gamze.”
Gözlerini devirdi.
Arka sırada oturan Max ise kulaklığını takmış, tüm dünyayla iletişimini kesmişti. Defterine bir şeyler karalıyor, önündeki resme odaklanıyordu.
“Onu oyuncak gibi kullanıp bir köşeye atıyorsun.”
“Saçmalama, Ilgaz.” dedi sinirlenerek. Telefonunu eline alıp Max’in mesaj kutusuna hızlıca bir şeyler yazdı.
Avucumla alnımı sıvazladım. Engel olamadığım için çocuğun hâline gerçekten üzülüyordum.
Her gün bıkmadan ona günaydın mesajı atar, o bakmasa bile kahvesini sabahın köründe hazır ederdi.
Onun sevdiği her şeyi bilir, ona göre davranır ve kendine çeki düzen verirdi.
Aşkı karşılıksızdı ama Türkiye’deki çoğu erkekten çok farklıydı.
Ben ise hayatıma bir erkek alıp onun dırdırını çekemezdim. Kariyerime ve okul hayatıma bile zor odaklanıyordum.
Çabuk sıkılır, sohbet etmeyi bile sevmezdim.
Ama konu değer verdiğim insanlarsa bıkmadan usanmadan tüm gün; sevdiğim ya da sevmediğim her şeyi, konuları, eşyaları ve yemekleri sabaha kadar anlatabilirdim.
Saatime baktığımda işin başlamasına yarım saat kalmıştı. Gamze’yle bu konuyu sonra adam akıllı konuşup bu ilişkiye bir isim koymamız gerekiyordu.
Dersten çıkıp hızla koridorda koşarak otobüs durağına yetişmeye çalışıyordum.
Temizlikçi abla yerleri silerken bana ayıplar gibi bakıp, “Kız, yerleri yeni sildim! Yavaş koş, düşeceksin!” diye endişeyle bağırdı.
Ben de sesimi yükselterek, “Hedoş, işe geç kalırsam ayvayı yerim. Patron beni kapının önüne koyar!” dedim.
Hedoş ellerini havaya kaldırıp dua ederek, “Allah’ım, sen bu kızı kötü insanlardan koru yarabbim.” dedi.
Sonra su dolu kovaya fırçayı daldırıp yerleri silmeye devam etti.
Asfalt yolda koşarken yüzüstü yere düştüm ve zar zor ayağa kalkmaya çalıştım.
Otobüsün gelmesine son beş dakika kalmıştı.
“Ben ne çekiyorum bu dünyadan?” dedim öfkeli bir ses tonuyla.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken kanayan dizimle tökezleyerek durağa yürüyüp otobüsü beklemeye başladım.
Siyah çantamdan bir peçete çıkarıp dizime bastırdım. Masmavi gökyüzüne bakıp dudaklarımı ısırdım.
Yanımda oturan yaşlı bir teyze, sigarasını yere atan bir adam ve dershaneye giden birkaç öğrenci vardı.
Acı ve şefkat, bir araya gelip birleşemeyen ama her türlü zarar veren duygulardı.
Şefkatli insanlar, hain insanlar tarafından saf görülür; acı ise insanın canını yakardı.
Otobüs yolun başında belirip yavaşça durağa yaklaştı.
Durağın önüne bir adım atıp elimi salladım. Otobüs fren yaparak önümde durdu.
Dudağımın arasından kısa bir nida döküldü.
Arkamdaki kadın beni sertçe itince öne doğru sendeledim ama son anda dengemi sağlamayı başardım.
Omzumun üzerinden kadına öfkeyle baktım. Sonra kartımı cihaza okutup dar alandan geçerek boş bir koltuğa nefes nefese oturdum.
Kadın ise gözlerini kaçırıp sessizce kalabalığın arasına karıştı.
İnsanlar hep kendini düşünür, başkalarını önemsemezdi.
Peçete kıpkırmızı olmuştu. Poşetten yeni bir tane çıkarıp dizime bastırarak kanamayı durdurmaya çalıştım.
Telefonum çalmaya başladığında çantamı ve ceplerimi karıştırırken sesten rahatsız olan yaşlı kadınlar İngilizce küfürler savurmaktan çekinmediler.
“Sevdik Sevdalandık” adlı pop Türkçe şarkısını çok sevdiğim için zil sesi yapmıştım ama bazı İtalyanlar bunu garipsiyordu.
Arayan kişi iş arkadaşım ve aynı zamanda kafenin sahibi olan Nicola’ydı.
Telefonu kulağıma götürüp, “Efendim?” dedim buruk bir tebessümle.
“İyi misin? Sesin çok kötü geliyor.” dedi.
“İyi sayılırım. Durağa yetişmeye çalışırken düştüm.” dediğimde sesindeki endişe arttı.
“Bir yerine bir şey oldu mu?”
Gözlerimi dizime çevirip sıkıntıyla nefes verdim.
“Dizim biraz kanadı, o kadar.”
Sonra konuşmaya devam ettim:
“Annen geç kalmama çok kızıyor. O yüzden işe erken gelmeye çalışıyorum.”
“Onu dert etme. Aslında o çok iyi kalpli ve anlayışlı biridir.” dedi Nicola.
İçimden, “Tabii, sadece benden nefret ediyor.” diye geçirdim.
İlk iş günümü hatırlıyorum. Nicola, elinde iki kahve kupasıyla çekingen bir şekilde yanıma oturmuştu. Gülümseyerek benimle ilgili birkaç soru sorup tanışmak istemişti.
Annesi Nancy ise sürekli yanımıza gelip bizi denetliyordu. Uzaktan bakan bir müşteri bile bunu anlayabilirdi.
Nicola kısa süreliğine yanımızdan ayrılmış, hemen geleceğini söylemişti. O gider gitmez Nancy karşıma oturup kendime çeki düzen vermemi ve biricik oğlundan uzak durmamı bozuk Türkçesiyle söylemişti.
Uzak durmaya çalışsam da yakınlık kuran Nicola’ya ters davranmak istemiyordum.
Kalbini kırmak istemezdim.
Kafenin yakınındaki durakta düğmeye basıp şoföre “Stop!” diye seslendim.
Otobüs durduğunda açılan iki kapı arasında kendimi bir film yıldızı gibi hissettim.
Kafeye vardığımda çiçek desenleriyle süslenmiş dükkânın önündeki “Welcome” yazılı ışıklı tabela dikkatimi çekti. Masaların etrafındaki sandalyeler hâlâ boştu; belli ki açılış yapılmamıştı.
Kapıyı itince zil sesi yankılandı.
Nicola tezgâhın arkasından çıkıp koşarak yanıma geldi. Uzun boyu yüzünden ona aşağıdan bakıyordum.
Yaralı dizime kısa bir süre baktıktan sonra alaycı bir şekilde sırttı.
“Harbiden de abartmışsın. Küçücük yara, bebeğim.” dedi.
“Endişe etmen bahane, beni sevmen şahane.” diye geçirdim içimden.
Gözlerimi devirip kollarımı sıvadım. Tezgâhtaki temizlik bezini ve cam silini alıp masaları tek tek silmeye başladım.
Keşke kötülükleri de böyle silebilseydim.
🌧✨