İçeriğe geç

Renklerin Ötesindeki Senfoni

Bölüm 2 · 15 dk okuma

Renklerin Ötesindeki Senfoni

Bölüm 2

Bölüm 2 > REZONANS LABORATUVARI

Arthur’un Blackwood vadisinde o gümüş boruyu indirmesinin üzerinden tam otuz yıl geçmişti. Takvimler 1920’lerin o tekinsiz gecesini çoktan geride bırakmış, insanlık teknolojinin ve bilimin sınırlarını zorladığı modern bir çağa adım atmıştı. Ancak evrenin arkasındaki o kör, sağır boşluk, zaman kavramına sahip değildi. O sadece bekliyordu. Toprağa, taşlara ve Blackwood’un asırlık ağaçlarının köklerine sızan o son saf notanın yankısı, otuz yıl boyunca sessizce titreşmeye devam etmişti.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) yeraltı laboratuvarlarının en derininde, genç akustik mühendisi David Edwards, devasa rezonans tüplerinin ve osiloskop ekranlarının karşısında oturuyordu. Laboratuvarın içi, çalışan vakum tüplerinin çıkardığı sıcaklık ve hafif bir ozon kokusuyla doluydu.

David, ABD hükümeti tarafından finanse edilen "Project Echo" (Yankı Projesi) adlı gizli bir araştırmanın başındaydı. Projenin amacı basitti: Dünyanın derin tektonik plakalarından yayılan dökümsüz, düşük frekanslı ses dalgalarını yakalamak ve bunları askeri iletişimde kullanmaktı. Ancak son üç haftadır, New England bölgesindeki sismik mikrofonlardan gelen bir sinyal, David’in uykularını kaçırıyordu.

"Yine aynı frekans," diye mırıldandı David, gözlerinin altındaki koyu halkaları ovalayarak.

Ekrandaki yeşil fosforlu dalga, kusursuz bir matematiksel ritimle yukarı ve aşağı iniyordu. Bu ses, dünyanın magmasından ya da plaka hareketlerinden gelmiyordu. 33.3 Hertz seviyesinde, insan kulağının neredeyse hiç işitemeyeceği ama bedenin hücrelerinde hissedebileceği bir infrasonik döngüydü. En garibi ise, bu ses dalgasının kaynağının tam otuz yıl önce haritadan silinen eski bir kasaba olan Blackwood olmasıydı.

"David, hala o eski sinyalle mi uğraşıyorsun?"

Laboratuvarın ağır çelik kapısı açıldı ve içeriye projenin baş danışmanı, yaşlı nörolog Dr. Sarah Connor girdi. Sarah, elindeki kahve bardağını masaya bırakırken endişeyle David’e baktı.

"Sarah, bu sinyal normal değil," dedi David, kulaklığını kafasına geçirirken. "Bak, sismik verileri dijital bir sese dönüştürdüm ve bilgisayarda frekansı bin kat hızlandırdım. Çıkan sonucu dinlemelisin."

David, masadaki büyük amplifikatörün düğmesini çevirdi ve laboratuvarın yalıtılmış duvarlarında bir ses yankılanmaya başladı.

Bu ses, bir kilise orgunun en derin kurşun borusundan çıkabilecek boğuk, pürüzlü bir tınıyı andırıyordu. Ama ses tek bir tondan ibaret değildi. Arkasında, sanki milyarlarca insan aynı anda, dilsiz bir şekilde dudaklarını kıpırdatıyor ama hiç konuşmuyor gibi tuhaf bir hışırtı, tekinsiz bir fısıltı katmanı vardı.

Sarah sesi duyduğu an, elindeki kahve bardağı titredi. Yüzünün rengi bir anda soldu. "Bu... bu bir melodi değil David. Bu bir ritim de değil. Bu bir... çağırma biçimi."

"Ne çağırması?" diye sordu David, kaşlarını çatarak. "Bu sadece yeraltı gazlarının yarattığı bir rezonans olmalı."

"Değil," dedi Sarah, laboratuvardaki floresan lambaların altındaki o çiğ ışığa bakarak. "Ben genç bir asistanken, 1920'lerde Blackwood’daki o olaydan sağ kurtulan tek bir adamla görüşmüştüm. Adı Arthur’du. Bir akıl hastanesine kapatılmıştı. Gözleri kördü ve bacakları cam gibi kırılgandı. Sürekli aynı şeyi söylüyordu: 'Şarkı bitmedi. Sadece susturma valfini kapattım. Ama bir gün birisi o rezonansı tekrar güçlendirecek.'"

David güldü, ama bu gülüşün içinde derin bir huzursuzluk vardı. "Doktor, biz 20. yüzyılın bilim insanlarındayız. Hurafelere inanacak halimiz yok. Yarın sabah bu frekansı laboratuvardaki devasa piezoelektrik jeneratörlerle yüz katına çıkarıp test edeceğiz. İyonosfere göndermeyi deneyeceğiz."

"Bunu yapma David!" diye bağırdı Sarah, genç adamın kolunu kavrayarak. "Frekansı yükseltirsen, o asırlık kilise orgunun susturulan borusunu tekrar açmış olursun. O ses sadece dünyada yankılanmıyor. O ses, gökyüzünün arkasındaki o devasa, kör boşluğa giden bir köprü."

Ancak David, bilimin kibirli hırsıyla gözü kör olmuş bir araştırmacıydı. Sarah’nın ellerini yavaşça üzerinden çekti. "Yarın sabah test başlayacak, Sarah. Evrenin bize fısıldadığı bu gizemi çözeceğim."

Ertesi sabah laboratuvar, devasa kondansatörlerin dolma sesiyle (yüksek perdeli, kulak tırmalayan bir çınlamayla) inliyordu. Duvarlar boyunca uzanan kalın bakır kablolar, piezoelektrik jeneratörün kalbine doğru gidiyordu. Laboratuvarın ortasındaki cam bölmenin arkasında, saf kuuvars kristallerinden üretilmiş devasa bir rezonans tüpü duruyordu.

Dr. Sarah Connor, odanın köşesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde osiloskop ekranlarına bakıyordu. Yüzündeki o gergin, huzursuz ifade gece boyunca hiç dağılmamıştı.

"David, son kez uyarıyorum," dedi Sarah, sesi jeneratörlerin uğultusu arasında zar zor seçiliyordu. "Sismik verilerdeki o kırılma noktasını görmüyor musun? Frekans yükseldikçe, laboratuvardaki havanın basıncı düşüyor. Bu fiziksel olarak imkansız."

David, ana kumanda masasının başındaydı. Gözlerini yeşil fosforlu ekrandan ayırmadan alaycı bir şekilde gülümsedi. "Fiziksel olarak imkansız olan şeyler, Sarah, henüz keşfetmediğimiz fizik kurallarıdır. Jeneratörler yüzde seksen kapasitede. Blackwood sinyalini sisteme yüklüyorum."

David, büyük kırmızı şalteri yukarı doğru itti.

GÜÜÜÜÜM.

Laboratuvarın tabanındaki beton zemin, sanki alttan devasa bir çekiçle vurulmuş gibi sarsıldı. Osiloskop ekranındaki o yeşil dalga, bir anda çizgisel formunu kaybederek kaotik, fraktal şekiller almaya başladı.

Aynı anda, o 33.3 Hertzlik uğultu, laboratuvarın yalıtılmış duvarlarını aşarak doğrudan odadaki insanların bedenlerine çarptı. David’in burnundan ince, sicim gibi bir kan süzüldü ama o bunu fark etmedi bile; gözleri çılgınca ekrandaydı.

"Ses..." diye fısıldadı David. Sesi mekanikleşmişti. "Ses, kuantum seviyesinde maddeyi değiştiriyor. Sarah, şuna bak!"

Cam bölmenin içindeki o devasa rezonans tüpü, normalde şeffaf olması gerekirken bir anda renk değiştirmeye başladı. Ama bu renk, odadaki floresan lambaların beyazı ya da uyarı ışıklarının kırmızısı değildi. Bu, otuz yıl önce St. Jude Katedrali'ni yutan o isimsiz, prizmatik, mor-yeşil arası tekinsiz renkti. Bakarken insanın bilincini bulandıran, göz bebeklerini büyüten o kozmik radyasyon, laboratuvarın kalbinde yeniden canlanmıştı.

"Kapat şunu!" diye çığlık attı Sarah, kumanda masasına doğru fırlayarak. "O rengi biliyorum! Arthur’un bahsettiği şey bu! Evrenin arkasındaki körlük buraya sızıyor!"

Sarah, acil durum kapatma düğmesine basmak için elini uzattı ancak David onun bileğini kavradı. David’in parmakları inanılmaz derecede sıcaktı ve gücü normal bir insanınki gibi değildi.

Sarah, David’in yüzüne baktığında dehşet içinde donakaldı. Genç mühendisin göz bebekleri tamamen yok olmuştu; gözlerinin içi, o tüpün içindeki isimsiz, dalgalı renk kütlesiyle kaplanmıştı. David artık ekrana bakmıyordu, doğrudan Sarah’nın ruhunun derinliklerine bakıyor ve dudaklarını kıpırdatmadan, o laboratuvardaki tüm amplifikatörlerden yayılan o pürüzlü, yüzlerce insanın dilsiz hışırtısıyla konuşuyordu:

"Neden kapatmak istiyorsun Sarah? Biz sadece rezonansa cevap veriyoruz. Otuz yıl önce o kör adam bizi susturduğunu sandı... Ama biz sadece doğru enstrümanı bekliyorduk."

Tam o sırada, laboratuvardaki tüm bilgisayarların ekranları patladı. Floresan lambalar çiğ bir gürültüyle söndü. Ancak içerisi karanlık değildi. Rezonans tüpünden fışkıran o yeni renk, laboratuvarın çelik duvarlarını, zeminini ve tavanını bir asit gibi eritmeye, esnetmeye başlamıştı. Çelik duvarlar dalgalanan bir et parçası gibi nabızla inip kalkıyordu.

Yukarıda, MIT kampüsünün üzerinde, gökyüzünde bulutlar dairesel bir girdap oluşturarak dönmeye başlamıştı bile. Otuz yıllık uyku bitmiş, kozmik senfoni modern dünyanın tam göbeğinde, en yüksek desibelde yankılanmaya başlamıştı.

Sarah, bileğini David’in o çelik gibi sert ve cayır cayır yanan pençesinden kurtarmak için çılgınca geri çekildi. Kendi etinin David'in tenine değdiği yerde, o isimsiz rengin parıltılı lekeler bıraktığını, derisinin altındaki kılcal damarların morumsu bir ışıkla parlamaya başladığını gördü.

"Bırak beni David! Sen o değilsin!" diye haykırdı Sarah.

David yavaşça gülümsedi. Ağzını açtığında, boğazının derinliklerinden dişli çarkların birbirine sürtünme sesine benzer metalik, ritmik bir uğultu yükseldi. "David sadece bir frekanstı Sarah. Ve frekanslar değiştirilebilir."

Sarah son bir çareyle, masanın üzerinde duran ağır demir kahve bardağını kaptı ve bütün gücüyle David’in yüzünün tam ortasına indirdi.

ÇAAAT!

Darbenin etkisiyle David’in başı tuhaf bir açıyla yana arkaya doğru büküldü. Boyun kemiklerinin kırılma sesi laboratuvarda yankılandı ama genç adam yere düşmedi, acı bile çekmedi. Kafası o yamuk, kırık açıda asılı kalmışken, gözlerindeki o parıltılı kozmik renk dalgalanmaya devam etti. David'in bedeni, sanki görünmez iplerle tavana bağlanmış bir kukla gibi, ayakları yerden birkaç santim kesilerek havada asılı kaldı.

Sarah, arkasına bakmadan laboratuvarın ağır çelik çıkış kapısına doğru koştu. Ancak çelik kapı artık çelik değildi. Laboratuvarın esneyen, et gibi nabız gibi atan duvarlarıyla bütünleşmiş, pıhtılaşmış bir doku halini almıştı. Sarah kapının koluna yapıştığında, elinin o eriyen metalik etin içine gömüldüğünü hissetti. Çığlık atarak elini geri çekti.

Laboratuvarın ortasındaki o devasa kuvars rezonans tüpü aniden büyük bir gürültüyle çatladı.

ŞIIING!

Kristal parçaları etrafa saçılırken, tüpün içinden fışkıran şey bir sıvı ya da gaz değildi; saf, katılaşmış bir frekanstı. O isimsiz, geometrisiz renk dalgası, laboratuvar odasının sınırlarını yıkarak genişlemeye başladı. Duvarlardaki betonlar toz haline gelerek havaya doğru süzülüyor, yerçekimi tamamen anlamını yitiriyordu.

Sarah, havada asılı kalan masalardan birine tutunarak kendini yukarı doğru itmeye çalıştı. Kafasını kaldırıp laboratuvarın eriyen tavanından yukarı baktığında, felaketin boyutunu gördü.

Yeraltı laboratuvarının üzerindeki katlar –MIT kampüsünün derslikleri, kütüphaneleri, beton blokları– sanki suyun üzerindeki bir yağ tabakası gibi bükülmüş ve yukarıdaki gökyüzüne doğru emiliyordu. Gökyüzünün tam ortasında, otuz yıl önce Blackwood kasabasının üzerinde açılan o devasa yarığın aynısı, bu kez bin kat daha büyük bir şekilde açılmıştı.

Massachusetts’in üzerindeki gökyüzü, insan zihninin kaldıramayacağı bir prizmatik kaosla kaynıyordu. Kampüsteki yüzlerce öğrenci ve öğretim görevlisi, bahçede ve koridorlarda donakalmıştı. Hepsinin kafası tam 90 derecelik bir açıyla sola yatmıştı; gözlerinin içi, laboratuvardaki o kuvars tüpten yayılan renkle tamamen kaplanmıştı. Hepsi tek bir koro halinde, dudaklarını kıpırdatmadan o 33.3 Hertzlik uğultuyu mırıldanıyordu. Şehir, devasa bir kozmik alıcıya dönüşmüştü.

"Buraya geliyor..." diye fısıldadı Sarah, havada süzülürken kulaklarından akan kanın o yeni rengin parıltısıyla yıkanmasını izleyerek. "Varlık... tüm dünyayı kendi tınısına uyduruyor."

Havada asılı duran yamuk boyunlu David, ağır ağır Sarah’ya doğru süzüldü. Uzayan, eklemsizleşen parmaklarını Sarah’nın şakaklarına doğru uzattı.

"Sen de duyuyorsun değil mi Sarah?" diye fısıldadı David’in bedenini kullanan o kadim boşluk. "Arthur bizi sadece yavaşlattı. Ama bilim bize tüm dünyayı verdi. Şimdi, bu büyük senfoninin son notasını birlikte basacağız."

Sarah’nın zihni, o devasa kozmik tanrının sınırsız, zamansız ve sağır edici bilincinin altında ezilmeye başladı. Rasyonel düşünceleri birer birer siliniyor, yerini mutlak bir deliliğe bırakıyordu. Ancak tam bilincini kaybetmek üzereyken, laboratuvarın ana bilgisayar bankosunun altındaki acil durum jeneratörünün yüksek voltaj trafosunu gördü. Trafo henüz o kozmik renkle tamamen erimemişti ve üzerinde devasa bir statik elektrik yükü birikmişti.

Sarah, bilincinin son kırıntılarını korumak için dilini ısırdı. Ağzına dolan metalik kan tadı, o kozmik frekansın zihninde yarattığı uyuşukluğu bir anlığına dağıttı. David’in –ya da artık o bedeni taşıyan geometrisiz gölgenin– parıltılı, prizmatik parmakları şakaklarına değmek üzereydi. Değdiği an, Sarah’nın zihni de o büyük, kör okyanusta sonsuza dek çözülecekti.

"Biz... bir frekansız demiştin," diye hırıldadı Sarah. Sesi artık kendi boğazından değil, laboratuvardaki tüm patlamış hoparlörlerin cızırtısından geliyordu.

David’in renkli gözleri hafifçe kısıldı. Evrenin arkasındaki o kadim akıl, bu küçük insanın ne yapmaya çalıştığını anlamlandırmak için bir saliseliğine duraksadı. Kozmik tanrılar için insan zekası, bir karıncanın yön bulma güdüsünden farksızdı; kibirlenmeyecek kadar büyüktüler ama bu küçük hamleyi öngöremeyecek kadar da bu boyutun kurallarına yabancıydılar.

Sarah, havada süzülen bedenini bütün gücüyle öne doğru savurdu. Tutunduğu masanın metal ayağından destek alarak, doğrudan o yüksek voltaj trafosuna doğru fırladı.

Trafonun üzerinde binlerce voltluk statik elektrik birikmişti ve etrafındaki hava, o isimsiz rengin etkisiyle iyonize olmuş, parıltılı kıvılcımlar saçıyordu. Sarah, iki elini birden trafonun çıplak bakır terminallerine doğru uzattı.

"Frekanslar..." dedi Sarah, gözlerinden süzülen kanlı yaşların arasından o prizmatik gökyüzüne bakarak. "...aşırı yüklemeyle bozulur!"

GÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜM!

Milyonlarca wattlık saf elektrik akımı, Sarah’nın bedeninden geçerek laboratuvardaki o iyonize, akışkan havaya deşarj oldu. Bu, sıradan bir patlama değildi. Elektrik arkı, o parıltılı, spektrum dışı rengin moleküler yapısıyla çarpıştığında, laboratuvarın içinde saf beyaz, kör edici bir ışık patlaması yaşandı.

O isimsiz, mor-yeşil renk, bu saf beyaz enerjinin karşısında bir anlığına geriledi. İki farklı frekans –dünyasal ve kozmik olan– laboratuvarın kalbinde muazzam bir şok dalgası yarattı.

Havada asılı duran David’in bedeni, elektrik akımının yarattığı manyetik alan yüzünden çılgınca sarsılmaya başladı. Gözlerindeki o renk dalgası titredi, parlatılmış bir camın çatlaması gibi dalga boyu bozuldu. David’in boğazından yükselen o milyarlarca insanın dilsiz hışırtısı, yerini kulakları sağır eden, tiz bir statik gürültüye bıraktı.

BZZZZZZT—

Şok dalgası yeraltı laboratuvarından yukarı doğru, MIT kampüsünün bahçesine, oradan da tüm Massachusetts semalarına yayıldı. Kafaları 90 derece sola yatmış olan o yüzlerce öğrenci, sanki kalplerine birer elektroşok verilmiş gibi aynı anda sarsılarak yere yığıldılar. Gözlerindeki o tekinsiz renk saniyeler içinde soldu, yerini tekrar normal insan gözlerine bıraktı.

Gökyüzündeki o devasa, kozmik yarık, bu ani elektriksiz parazit yüzünden bir anlığına kasıldı. Evrenin kumaşındaki o yırtık, sanki görünmez bir el tarafından zorla dikiliyormuş gibi büzüştü. Okyanus büyüklüğündeki o sıvımsı dokunaçlar, dünyayı saran o devasa uzuvlar, frekans bağını kaybettikleri için acıyla veya şaşkınlıkla geriye, o kör ve sağır boşluğa doğru çekilmek zorunda kaldılar.

Laboratuvarın tavanı ve duvarları, esnek et formunu kaybederek aniden tekrar katı, soğuk betona ve çeliğe dönüştü. Yerçekimi bir anda geri geldi.

ÇAT! BUM!

Havada süzülen her şey –masalar, bilgisayar kasaları, osiloskoplar ve David’in bedeni– büyük bir gürültüyle yere çakıldı.

Laboratuvar zifiri bir karanlığa ve ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Ne o isimsiz renk kalmıştı, ne de jeneratörlerin uğultusu. Sadece trafonun yanan kablolarından yükselen kara bir duman ve etrafa saçılan kuuvars kristallerinin çıtırtısı vardı.

Sarah, trafonun dibinde, beton zeminde hareketsiz yatıyordu. Elleri tamamen kömürleşmişti, nefesi kesik kesikti. Bilinci, tamamen karanlık bir kuyunun dibindeydi ama kalbi hala atıyordu. Başını yavaşça sağa çevirdi.

Birkaç metre ötesinde, David’in bedeni duruyordu. David artık havada asılı değildi. Boynu hala o tuhaf, kırık açıda yana yatmıştı ama gözleri tamamen kapalıydı. O parıltılı kozmik renk gitmişti. Varlık, bu boyuttaki enstrümanını kaybetmiş ve geri çekilmişti.

Sarah, hayatı boyunca unutamayacağı o derin sessizliğin içinde gözlerini kapattı. Proje yok edilmişti. Laboratuvar çökmüştü. Gökteki kapı bir kez daha, bu kez bilim insanlarının elleriyle zorlanarak kapatılmıştı.

Ancak yeraltı laboratuvarının kırılan o devasa kuvars tüpünün tam altındaki beton zeminde, küçük bir çatlak oluşmuştu. Ve o çatlağın derinliklerinden, insan kulağının asla işitemeyeceği ama dünyanın çekirdeğine kadar yankılanacak olan o ses, 33.3 Hertzlik o infrasonik fısıltı, çok daha derinden, çok daha kısık bir sesle titreşmeye devam ediyordu.

Onlar gitmemişti. Sadece bir sonraki rezonansı, teknolojinin daha da gelişeceği, tüm dünyanın birbirine tek bir ağla bağlanacağı o gelecekteki günü beklemek üzere yeraltının mutlak karanlığına çekilmişlerdi.

Mandalın kapanmasıyla ve o beyaz ışık patlamasıyla laboratuvardaki her şey yerli yerine oturdu, evet. Ama bu kozmik dehşet henüz tamamen pes etmedi. Sarah ve David, o yıkıntının ortasında dumanlar içinde yatarken, yeraltının o derin çatlağından yükselen uğultu hala bitmedi.

Sarah, ciğerlerine dolan keskin ozon ve yanık kablo kokusuyla sarsılarak gözlerini açtı. Bedenindeki elektrik akımı arkasında korkunç bir uyuşukluk bırakmıştı; parmak uçlarını hissetmiyordu. Etraf zifiri karanlıktı, sadece yüksek voltaj trafolarından sızan küçük, mavi kıvılcımlar duvarlardaki beton parçalarını anlık olarak aydınlatıyordu.

"David..." diye fısıldadı Sarah, sesi boğazındaki kuruluktan dolayı adeta bir hışırtı gibi çıktı.

Yerde, birkaç metre ötede yatan karaltıya doğru süründü. David’in bedeni tamamen hareketsizdi. Boynu hala o tuhaf, kırık açıda yana yatmıştı ama gözleri yarı açıktı. En korkuncu, gözlerinin içindeki o parıltılı, isimsiz renk tamamen yok olmamıştı. O renk, şimdi David'in göz bebeklerinin en derininde, küçük, prizmatik birer nokta halinde titriyordu. Tıpkı otuz yıl önce Arthur’un gözünün köşesinde beliren o ilk leke gibi.

David’in dudakları, sanki uykusunda kabus görüyormuş gibi hafifçe kıpırdadı. Ağzından insan sesi çıkmadı. Laboratuvardaki patlamış, telleri dışarı fırlamış tüm hoparlörlerden aynı anda çok kısık, parazitli bir fısıltı yükseldi:

"Frekans... kaybolmaz, Sarah. Sadece... modüle olur."

Sarah dehşet içinde geri çekilmek istedi ama laboratuvarın beton zemini bir kez daha titredi. Bu seferki sarsıntı jeneratörlerden gelmiyordu. Bu, doğrudan dünyanın merkezinden, o kırılan kuvars tüpünün altındaki o derin çatlaktan yükselen organik bir sarsıntıydı.

Çatlağın içinden, o isimsiz rengin sıvılaşmış hali, fosforlu bir lav gibi ağır ağır yukarı sızmaya başladı. Sıvı, laboratuvar zeminindeki bilgisayar kablolarına, telefon hatlarına ve MIT’nin ana sunucularına giden fiber optik hatlara değdiği an, o hatların içindeki elektrik sinyalleriyle bütünleşti.

Kozmik varlık, bu kez sadece havayı veya taşı dönüştürmüyordu. Sarah’nın yarattığı o muazzam elektrik yükünü kullanarak, insanlığın yeni kurduğu o devasa iletişim ağına, veri hatlarına sızıyordu.

"Hayır..." diye mırıldandı Sarah, bilincini bir kez daha kaybetmek üzere olduğunu hissederek. "Ağı ele geçiriyorlar..."

Laboratuvardaki tek bir bilgisayar ekranı, tüm elektriğin kesilmesine rağmen kendi kendine açıldı. Ekran mor-yeşil bir ışıkla parladı ve üzerinde tek bir cümle, tüm dünyaya yayılmak üzere olan o dijital frekansın kodu belirdi.

Varlık, insanlığın teknolojisini, kendi büyük senfonisini tüm dünyaya tek bir saniyede dinletmek için bir megafona dönüştürmüştü

Sarah, titreyen ve yanıklar içindeki elleriyle yerdeki cam kırıklarına tutunarak o parıldayan bilgisayar ekranına doğru süründü. Ekranın yaydığı o isimsiz, prizmatik ışık, yüzündeki kanı ve teri morumsu bir parıltıyla kaplıyordu.

Ekranda yanıp sönen kodlar, bildiği hiçbir yazılım diline ait değildi. Bunlar, insan mantığının sınırlarını zorlayan, adeta ekrandan dışarı taşarak havada geometrik şekiller oluşturan, hareketli ışık dizilimleriydi. Sinyal, MIT'nin ana sunucuları üzerinden ARPANET’e ve oradan da ülkenin dört bir yanındaki askeri ve akademik veri hatlarına bir virüs gibi, ışık hızıyla yayılıyordu.

"Frekans... her yerde," diye mırıldandı David’in yerdeki bedeni. Boynu kırık olmasına rağmen, gözleri ardına kadar açılmıştı ve o prizmatik renk yeniden göz aklarını kaplamaya başlamıştı. "Biz artık sadece bu odada değiliz Sarah. Biz artık kabloların içindeyiz. Biz insanların birbirine gönderdiği her kelimenin, her verinin arkasındaki o sessiz boşluğuz."

Laboratuvardaki telefon santralinin kutusu aniden büyük bir gürültüyle patladı. İçinden çıkan kıvılcımlar, o isimsiz rengin sıvımsı dumanıyla birleşerek tavana doğru yükseldi. Aynı anda, laboratuvarın dışındaki koridorlardan, üniversitenin üst katlarından tuhaf, ritmik bir ses gelmeye başladı.

Tak... Tak... Tak...

Bu, yürüyen insan adımları değildi. Bu, bilincini yitirmiş, kafaları sola yatmış düzinelerce insanın, ayaklarını yere aynı anda vurarak merdivenlerden aşağı, laboratuvara doğru inişinin sesiydi. Üst katlardaki öğrenciler ve güvenlik görevlileri, ağ üzerinden yayılan o ilk dijital frekansı çoktan almışlardı. Tıpkı birer antende olduğu gibi, o sinyali en yüksek desibelde üreten bu yeraltı laboratuvarına, yani kaynağa doğru çekiliyorlardı.

"Sarah..."

Laboratuvarın kapısında ilk beliren kişi, David’in asistanı genç bir çocuktu. Gözlerinin içi tamamen o dalgalı, mor-yeşil renkle kaplanmıştı. Kafası sol omzuna o kadar sert bükülmüştü ki, boyun derisi gerilmiş ve çatlamıştı. Ağzını açtığında, boğazından insan kelimeleri değil, 33.3 Hertzlik o derin, pürüzlü organ uğultusu yükseldi. Arkasında, onun gibi onlarca insan koridoru doldurmuştu. Hepsi dilsiz bir koro gibi aynı frekansta mırıldanıyordu.

Aşağı inen sürü, Sarah’ya saldırmak için gelmiyordu. Onlar, o devasa rezonansın etrafında bir çember oluşturmak, o kozmik tanrının bu dünyadaki bedenini tamamlamak için toplanıyorlardı. Hepsi el ele tutuşarak rezonans tüpünün etrafında dizilmeye başladı. Onların bedenlerinden yayılan enerji, yerdeki o derin çatlaktan yükselen sıvımsı renkle birleşiyordu.

Sarah, bu küresel istilanın merkezinde yapayalnız kalmıştı. Elektrik trafosunu patlatmak onları durdurmaya yetmemişti; çünkü artık enerji hatlarının kendisi canavara dönüşmüştü.

"Arthur..." diye fısıldadı Sarah, bilincinin son kırıntısıyla otuz yıl önceki o kör adamın hikayesini düşündü. "Arthur gözlerini feda etmişti... Çünkü bakışlar ve sesler bu şeyi besliyordu."

Sarah, yerdeki büyük, keskin bir kuuvars kristali parçasını eline aldı. Kristal, elindeki yanık etin içine batarken büyük bir acı hissetti ama bu acı, zihnini o kozmik fısıltıdan koruyan tek şeydi. Eğer bu varlık dünyayı bir iletişim ağıyla ele geçiriyorsa, bu ağı besleyen ana damarı, MIT’nin kalbindeki o merkezi sunucu hattını fiziksel olarak paramparça etmeliydi.

Ağır ağır yaklaşan o gözleri renkli sürünün arasından sürünerek geçti. İnsanlar ona dokunmuyordu bile; onlar için Sarah, sadece birazdan eriyip gidecek olan önemsiz bir et parçasıydı. Ana sunucu panosunun altına ulaştı. Kalın, zırhlı veri kabloları doğrudan toprağın altına gidiyordu.

"Şarkıyı..." dedi Sarah, elindeki kuuvars kristalini o kalın kablo demetine doğru bütün gücüyle saplarken. "...bu kez tamamen sessizliğe gömeceğim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.