New England’ın Blackwood kasabasında, ağaçların gökyüzünü bir kafes gibi kapattığı o tekinsiz vadide, asırlık St. Jude Katedrali yükseliyordu. Arthur, nemli ve küf kokan mahzenin merdivenlerinden aşağı inerken elindeki fenerin titreyen ışığı, duvarlardaki Gotik oymaların üzerinde oynaşıyordu. Bir sanat restoratörü ve antik müzik aletleri uzmanı olarak kariyeri boyunca pek çok nadide parça görmüştü ama mahzenin ortasında, adeta karanlığın içinden filizlenmiş gibi duran bu devasa kilise orgu, gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
Orgun kurşun boruları, tavandaki karanlığa doğru devasa kollar gibi uzanıyordu. Tuşları fil fildişinden değil, dokunulduğunda insan teni hissi veren, rengi solmuş tuhaf bir malzemeden yapılmıştı. Kilise yönetimi, 1890’lardan beri bu mahzenin kilitli olduğunu, orgun tınısının cemaat üzerinde "huzursuzluk" yarattığı için yasaklandığını söylemişti. Arthur ise bunun sadece eski bir hurafe olduğunu düşünüyordu.
"Sadece paslanmış körükler ve tıkanmış borular," diye mırıldandı Arthur. Sesi, mahzenin taş duvarlarında boğulup gitti.
Alet çantasını yere bıraktı. Metalin taşa çarpma sesi sarnıçta yankılandı. Saatlerdir çalışıyordu. Tozlu körükleri temizlemiş, boruların içindeki asırlık tortuları kazımıştı. İşin garibi, orgun mekanizmasını inceledikçe, onun klasik bir müzik aleti gibi değil, bir tür frekans jeneratörü gibi tasarlandığını fark etmişti. Bazı borular o kadar geniş ve uzundu ki, buralardan çıkacak sesin insan kulağının duyma sınırının çok altında kalacağı kesindi.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda, vadinin üzerine çöken ağır bir sis tabakası katedralin pencerelerini yalıtmıştı. İçeride mutlak bir sessizlik vardı.
Arthur, derin bir nefes alarak orgun eski ahşap taburesine oturdu. Elleri tuşların üzerinde gezindi. Parmak uçları, o fildişi benzeri tuşlara değdiği an, içinde tuhaf bir ürperti hissetti; sanki tuşlar soğuk değildi, hafif bir nabız gibi sıcaklık yayıyordu.
"Bakalım sesin nasılmış yaşlı dostum," dedi fısıldayarak.
Arthur, kalın ve ağır bir Do (C) notasından başlayarak ilk tuşa bastı.
Mekanizma büyük bir gıcırtıyla harekete geçti. Körükler içeriye hava üfledi. Ancak borulardan beklediği o gür kilise sesi çıkmadı. Onun yerine, mahzenin zemininden yükselen, taşları titreten çok derinden, çok alçak bir uğultu yayıldı. Bu ses kulaklarıyla duyulabilecek bir ses değildi; Arthur bunu doğrudan göğüs kafesinde, diş etlerinde ve kafatasının içinde hissetti. İnfrasonik bir dalga, tüm mahzeni doldurmuştu.
Arthur elini tuştan çekti ama uğultu kesilmedi. Boruların derinliklerinden, sanki yeraltında devasa bir varlık uyanmış da nefes alıyormuş gibi pürüzlü bir hışırtı gelmeye devam etti.
Tam o sırada, fenerinin ışığı altında, mahzenin tavanındaki taşların arasından garip bir sızıntı başladı. Toz değil, duman da değil. Tavandaki gölgelerin rengi değişiyordu. Siyah ve gri olması gereken gölgeler, Arthur’un hayatı boyunca görmediği, spektrumun hiçbir yerine koyamadığı, bakarken gözün arkasındaki kasları ağrıtan tekinsiz, parıltılı bir renge bürünmeye başladı. Bu renk hem vardı hem yoktu; zihni o rengi tanımlamak istiyor ama kelimeler yetersiz kalıyordu.
Arthur nefesini tuttu. Gözlerini o tavandaki prizmatik, sıvımsı gölgeden ayıramıyordu.
Tam o anda, mahzenin ağır meşe kapısı yavaşça gıcırdadı. İçeriye, katedralin yukarısındaki kilise görevlisi, yaşlı Peder Thomas girdi. Elinde bir mum vardı. Ancak Peder Thomas’ın yüzünde her zamanki sakinlik yoktu. Yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, elleri çılgınca titriyordu.
"Arthur!" diye bağırdı peder. Ama sesi, o derin uğultunun içinde sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve mekanikti. "Ne yaptın sen? O sese basmaman gerekiyordu!"
Arthur, orgun taburesinden kalkamadan pedere döndü. "Peder... Sesi duyuyor musunuz? Hayır, duymuyorsunuz, hissediyorsunuz değil mi? Ve şu... şu tavandaki renk... Bu ne?"
Peder Thomas elindeki mumu yere düşürdü. Mumun sarı ışığı mahzendeki o yeni, isimsiz rengin üzerine vurduğu an, sarı ışık anında emildi ve yok oldu. Peder, iki eliyle kafasını tutarak dizlerinin üzerine çöktü. Kulaklarından ince, kırmızı bir kan süzülmeye başlamıştı.
"O sese bastın..." diye fısıldadı Peder Thomas, gözlerini tavandaki o deliliğe dikerek. "Yukarı bak Arthur... Katedralin çatısına bak... Gökyüzü... Gökyüzü yırtılıyor."
Peder Thomas’ın sözleri, Arthur’un zihninde adeta buz gibi bir kırbaç etkisi yarattı. Yaşlı adam katedralin taş zemininde iki büklüm olmuştu; kulaklarından akan kan, mahzenin asırlık tozuna karışarak o isimsiz, parıltılı rengin altında morumsu, tekinsiz bir ton alıyordu.
"Peder! Kalkın, buradan çıkmamız lazım!" diye bağırdı Arthur.
Yerinden fırlayıp pederin koluna yapıştı. Onu ayağa kaldırmaya çalışırken, pederin teninin buz gibi olduğunu fark etti. Yaşlı adamın göz bebekleri çılgınca titriyor, bakışları tavandaki o prizmatik dalgalanmaya kilitlenmiş bir halde duruyordu.
"Çıkış yok Arthur..." diye mırıldandı Peder Thomas. Sesi artık bir insana ait değilmiş gibi, o kilise orgunun borularından yükselen uğultuyla senkronize bir şekilde, derinden ve pürüzlü çıkıyordu. "Ses bir kez göğe ulaştı mı, gök kapılarını kapatmaz. Onlar... onlar sese doğru akarlar."
"Kimler Peder? Ne diyorsunuz siz?"
Arthur, pedere cevap vermesini beklemeden onu omzundan kavradı ve mahzenin dik merdivenlerine doğru sürüklemeye başladı. Her adımında, basamakların altından yükselen o infrasonik titreşim bacaklarını uyuşturuyordu. Kulaklarının içinde, hiç durmayan bir çınlama vardı; sanki kafatasının içine binlerce cırcır böceği hapsedilmişti.
Merdivenleri tırmanıp katedralin ana salonuna açılan ağır meşe kapıyı iterek kendilerini yukarı attılar.
Ana salona çıktıkları an, Arthur gördüğü manzara karşısında donakaldı.
Katedralin o devasa, renkli vitray pencerelerinden içeri sızan şey ne ay ışığıydı ne de şafak vakti. Pencerelerin ardında, Blackwood vadisinin üzerinde, gökyüzünün tam ortasında devasa bir yarık açılmış gibiydi. Yıldızlar, sanki siyah bir mürekkebin içine atılmış yağ damlaları gibi büzüşüyor, şekil değiştiriyordu. Ve o yarıktan aşağıya, katedralin çatısına doğru süzülen şey, sıvılaştırılmış bir ışık kütlesini andırıyordu. Ama bu ışık aydınlatmıyordu; aksine, değdiği her yerin gölgesini silip süpürüyor, orayı o mahzendeki isimsiz, spektrum dışı renkle kaplıyordu.
"Bu imkansız..." diye fısıldadı Arthur. Gözleri acıyordu. Beyni, karşısında duran bu geometrisiz, devasa akışkanlığı algılamayı reddediyor, baktığı her saniye şakaklarına bıçak gibi saplanan bir ağrı yayıyordu.
"Bu sadece başlangıç," dedi Peder Thomas. Yavaşça Arthur’un elinden sıyrıldı. Ayakta zor duruyordu ama yüzünde korkudan ziyade, akıl sağlığını tamamen yitirmiş bir insanın mutlak teslimiyeti vardı. "1890'da... kurucu pederler bu orgu ilk kez çaldıklarında, vadideki tüm hayvanlar kör olmuştu Arthur. Kuşlar gökten taş gibi düşmüştü. Çünkü bu ses dünyasal bir melodi değil. Bu, evrenin arkasındaki o kör, sağır ve devasa boşluğun çağırma ayini."
"O zaman orgu susturmalıyız!" diye bağırdı Arthur, pederin omuzlarını sarsarak. "Aşağı inip körükleri parçalayacağım! Boruları sökeceğim!"
Peder Thomas yavaşça kafasını iki yana salladı. Gözlerinden akan yaşlar da artık kanlıydı. "Orgu susturamazsın oğlum. Tuşlara bastın. Hava borulara girdi. Akım başladı. Şimdi o varlık... o renge bürünmüş kadim sessizlik, şarkısını tamamlamadan gitmeyecek."
Tam o sırada, katedralin devasa çatısından korkunç bir çatırtı koptu. Asırlık ahşap kirişler, sanki üzerlerine tonlarca ağırlıkta, gözle görülmeyen görünmez bir kütle çökmüş gibi içeriye doğru bükülmeye başladı. Yukarıdan, tavanın çatlaklarından içeriye o parıltılı, prizmatik duman sızıyordu. Sızan duman, katedralin haçlarına, mualleflerine değdiği an, o sert ahşap yapılar sanki canlıymış gibi hafifçe titremeye, nabız gibi atmaya başladı.
Kozmik varlık, katedralin fiziksel maddesini kendi boyutuna uydurmak için eritiyordu.
"Arthur..." dedi Peder Thomas, fısıltıyla karışık bir sesle. "Bana bak."
Arthur pedere döndü ve dehşet içinde bir adım geri kaçtı. Pederin yüzündeki deri, o tekinsiz rengin ışığı altında yavaş yavaş şeffaflaşmaya başlamıştı. Derisinin altındaki kılcal damarların, o parıltılı ve isimsiz renkte akan sıvıyla dolduğunu görebiliyordu. Peder Thomas artık insan olmaktan çıkıyor, o kozmik senfoninin bir parçası haline geliyordu.
Peder Thomas’ın şeffaflaşan dudakları son bir kez kıpırdadı. Ağzını açtığında, dişlerinin ve dilinin de o prizmatik, akışkan renkle kaplandığını gördü Arthur. Yaşlı adam, katedralin ortasındaki devasa mermer sütunlardan birine doğru yürüdü ve ellerini taşa yasladı. O anda, pederin parmakları mermerin içine bir sıvı gibi sızmaya, taşla bütünleşmeye başladı. Saniyeler içinde, Peder Thomas o sütünün bir parçası, taştan bir kabartma haline geldi; ama gözleri hala açık, tavandaki yarığa bakıyordu.
Arthur, dehşet içinde arkasını döndü ve katedralin devasa çıkış kapısına doğru koştu. Ayakları altındaki ahşap zemin artık esniyor, et gibi yumuşuyordu. Attığı her adımda, zeminden o infrasonik, kulak tırmalayan bas tonları yükseliyordu.
Kapıya ulaştı, pirinç kollara asıldı ve bütün gücüyle itti.
Kapı açıldığında, dışarıdaki Blackwood vadisinin manzarası Arthur’un akıl sağlığına son darbeyi vurdu. Kasaba yok olmuştu. Evler, ağaçlar, yollar... Hepsi o gökteki yarıktan sızan tarifsiz rengin altında erimiş, birbirine karışmıştı. Ağaçların dalları gökyüzüne doğru geometrik olarak imkansız açılarla uzanıyor, sanki havayı yırtmaya çalışıyordu. Vadide tek bir ses bile yoktu. Mutlak, sağır edici bir sessizlik. Sadece katedralin içindeki o orgun yeraltından gelen uğultusu dünyayı titretiyordu.
"Buradan kaçış yok," diye düşündü Arthur, eşikte dizlerinin üzerine çökerek. Gözlerini gökyüzündeki o devasa yarıktan alamıyordu. O yarığın içinde, bulutların ve yıldızların ötesinde, dünyadaki hiçbir canlı türüne benzemeyen, saf renk ve frekanstan oluşmuş, kilometrelerce uzunlukta devasa, sıvımsı dokunaçlar veya uzuvlar fark etti. Varlık, evrenin karanlık kumaşını yırtarak dünyaya doğru sızıyordu. Bizim "renk" dediğimiz şey, o varlığın sadece yaydığı radyasyondu. Ve şimdi, o radyasyon Arthur'un da tenine dokunuyordu.
Arthur ellerine baktı. Tırnaklarının altından, damarlarından o parıltılı, mor-yeşil arası isimsiz rengin sızmaya başladığını gördü. Canı acımıyordu; aksine, tüyler ürpertici bir hafifleme, evrenin o devasa boşluğuyla birleşiyormuş hissi tüm bedenini kaplıyordu.
"Hayır... Ben Arthur'um. Ben bir insanım," diye haykırdı, ama kendi sesi bile kulağına o kilise orgunun en kalın borusundan çıkan bir nota gibi geldi.
Eğer bu varlık sese ve renge duyarlıysa, eğer onu buraya getiren şey o mahzendeki orgsa, onu durdurmanın tek bir yolu vardı. Orgu tamamen yok etmek. Ses döngüsünü kırmak.
Arthur, saniyeler içinde şeffaflaşmaya başlayan bacaklarını zorlayarak ayağa kalktı. Dışarıdaki o kozmik kıyamete arkasını döndü ve katedralin o artık canlı bir organizma gibi nefes alan, duvarları esneyen ana salonundan içeri tekrar daldı. Hedefi, o karanlık mahzen ve o lanetli fildişi tuşlardı.
Katedralin tavanı tamamen çökmek üzereydi. Yukarıdan, tonlarca ağırlıktaki taşlar ve kirişler bir tüy gibi yavaşça, o tekinsiz rengin akışkanlığı içinde süzülerek aşağı düşüyordu. Arthur, düşen enkazın arasından sıyrılarak mahzen kapısına ulaştı.
Merdivenlerden aşağı, o karanlığın ve mutlak frekansın kalbine doğru çılgınlar gibi koşmaya başladı.
Mahzenin kapısını ardına kadar ittiğinde içerideki hava o kadar yoğunlaşmıştı ki, Arthur adeta bir sıvının içinde yürüyormuş gibi hissediyordu. Feneri çoktan kırılmıştı ama artık bir ışığa ihtiyacı yoktu. Kendi damarlarından sızan o parıltılı, isimsiz renk, mahzenin nemli taş duvarlarını çiğ, spektrum dışı bir ışıkla aydınlatıyordu.
Kilise orgu, mahzenin ortasında karanlık bir tanrı gibi yükseliyordu. Borularından çıkan o infrasonik dalga artık sadece bir ses değildi; havayı dalgalandırıyor, görünmez dalgalar halinde Arthur’un göğsüne çarpıyordu. Attığı her adımda, kalbinin ritmi o orgun körüklerinin ritmine ayak uydurmak için zorlanıyordu.
Güm... Güm... Güm...
"Seni susturacağım," diye hırıldadı Arthur. Sesi artık tamamen insan dışı bir tondaydı, iki farklı frekansın aynı anda boğazından çıkması gibiydi.
Alet çantasını aradı ama çanta çoktan o yabancı rengin altında erimiş, metali tuhaf bir sıvıya dönüşmüştü. Çaresizce etrafına bakındı. Mahzenin köşesinde, duvarları desteklemek için kullanılan eski, ağır bir demir ray parçası gördü. Topallayarak, bilincini kaybetmemek için dişlerini etini parçalayacak kadar sıkarak o demire doğru ilerledi.
Demiri kavradığında parmaklarının yarısının şeffaflaştığını, kemiklerinin o parıltılı mor-yeşil ışıkla parladığını gördü. İnsanlığı saatler, belki de dakikalar içinde tükeniyordu.
Son bir güçle demir çubuğu kaldırdı ve orgun o fildişi, sıcak tuşlarına doğru çılgınca savurdu.
ÇAAAT!
Demir ray, tuşların üzerine indiğinde beklediği o ahşap kırılma sesi gelmedi. Tuşlar, sanki canlı bir et parçasına vurulmuş gibi ıslak, tok bir ses çıkardı. Klavyenin ortasında derin bir yarık açıldı ve o yarıktan, katedralin çatısındaki o devasa kozmik yarıktan sızan rengin aynısı, koyu bir sıvı halinde fışkırdı.
Aynı anda, katedralin yukarısından, gökyüzünün en derinlerinden insan aklının sınırlarını zorlayacak, hiçbir canlının çıkaramayacağı kadar devasa bir çığlık yükseldi. Bu ses, milyarlarca camın aynı anda kırılması gibi tiz, ama bir o kadar da okyanus tabanının çökmesi kadar derindi. Evrenin arkasındaki o kadim varlık, acı çekmiyordu; sadece şaşırmıştı. Küçük bir et parçasının, onun şarkısını bölmeye cüret etmesine şaşırmıştı.
Uğultu bir anlığına kesildi.
Arthur, başardığını sanarak derin bir nefes aldı. Ancak bu nefes, ciğerlerine giren son insani havaydı.
Orgun kırılan borularından, o sızan renkli sıvıyla birlikte devasa, geometrisiz gölgeler fırlamaya başladı. Bu gölgeler karanlık değildi; aksine, o kadar parlak ve o kadar isimsiz bir renkle kaplıydılar ki, Arthur’un kalan tek sağlam gözü o ışığın şiddetine dayanamayarak kör oldu.
Artık tamamen kördü. Ama kozmik korkunun en büyük laneti buradaydı: Görmek için gözlere ihtiyacınız yoktu.
Arthur, zihninin içinde, o mutlak karanlığın ortasında, mahzenin tavanının tamamen yok olduğunu gördü. Katedral erimişti. Blackwood kasabası erimişti. Dünya, o devasa, renkli, akışkan kadim tanrının önünde sadece küçük bir atom tanesinden ibaretti. Varlık, devasa uzuvlarıyla dünyayı sarmıştı ve Arthur’un zihnine doğrudan fısıldıyordu. Bu fısıltı kelimelerle değil, saf bir frekansla, mutlak bir delilikle geliyordu:
"Şarkı bitmedi Arthur. Sen sadece melodinin yönünü değiştirdin. Şimdi, bizim yeni enstrümanımız sensin."
Arthur’un bedeni, mahzenin zemininden yukarı doğru, o gökteki büyük yarığa, renklerin ötesindeki o sonsuz senfoniye doğru yavaşça yükselmeye başladı. Havada asılı kalmıştı. Parmakları, kolları, zihni... Her şeyi o kozmik akışkanlığın içinde çözülüyor, evrenin o dilsiz ve kör yaratıcısına doğru akıyordu.
Arthur’un zihni, evrenin o dilsiz ve kör yaratıcısının frekansıyla erirken, bilincinden geriye kalan son insani parça çılgınca bir refleksle geriye doğru çekildi. O, bu devasa kozmik okyanusta yok olmak istemiyordu. Tamamen çözülmeden hemen önce, beyninin derinliklerinde asırlık kilise kayıtlarından hatırladığı küçük bir bilgi kırıntısı parladı: 1890’daki ilk ritüelde, katedralin kurucu pederleri orgu tamamen parçalamamışlardı; frekansı tersine çeviren bir dengeleyici boru eklemişlerdi.
Arthur, uzay ve zaman algısını tamamen yitirmiş o renk dalgalanmasının içinden, kör zihniyle mahzenin tabanına doğru "baktı." Fiziksel gözleri yoktu ama o tarifsiz rengi doğrudan beyninin algı merkezinde görebiliyordu. Orgun tam arkasında, duvarın içine gizlenmiş, kurşun değil, tamamen saf gümüşten yapılmış, diğerlerine göre çok daha ince bir boru vardı. O boru, bu lanetli enstrümanın "susturma valfiydi."
Devasa sıvımsı dokunaçlar Arthur’u gökyüzündeki yarığa doğru çekmeye devam ederken, Arthur bedeninin parçalanmasını göze alarak kendini aşağıya, mahzen zeminine doğru sertçe bıraktı. Havada asılı duran o yoğun kozmik sıvıyı yararak yere çakıldı. Bacakları artık etten değil, kristalleşmiş o isimsiz renkten ibaretti; yere değdiği an cam gibi kırıldılar. Canı yanmıyordu, çünkü artık bir sinir sistemi kalmamıştı.
Sürünerek, o parıltılı mor-yeşil sıvının içinde ilerledi. Orgun arkasına ulaştı. Gümüş boru oradaydı. Üzerinde kadim bir dilde yazılmış oymalar vardı.
"Şarkı..." diye hırıldadı Arthur, ağzından kelimeler yerine sadece yüksek frekansta bir çınlama dökülüyordu. "Şarkı burada... bitecek."
Şeffaflaşmış, parmakları birbirine kaynamış elini gümüş borunun üzerindeki küçük mandala doladı. O mandal, borunun içindeki hava akışını tamamen tersine çevirecek tek şeydi.
Gökyüzündeki o devasa göz, Arthur’un ne yapmak üzere olduğunu anladı. Katedralin eriyen sütunları, yerdeki taşlar aniden tersine dönen bir yerçekimiyle yukarı doğru fırladı. Arthur’un etrafındaki hava asit gibi yakıcı bir hal aldı. Zihnine doğrudan çarpan o devasa fısıltı, beynini patlatacak kadar şiddetlendi:
"BİZİ DURDURAMAZSIN KÜÇÜK ET PARÇASI. BİZ EVRENİN KENDİSİYİZ."
"Siz evrenseniz..." dedi Arthur, bilincinin son saniyesinde mandalı bütün gücüyle aşağı indirerek. "...ben de bu evrenin sessizliğiyim."
Mandal KLİK sesiyle kapandı.
Gümüş borudan, insan kulağının duyabileceği en temiz, en saf ve en yüksek perdeden bir La (A) notası yükseldi. Bu ses, o ana kadar dünyayı ve vadyi inleten o derin, boğuk infrasonik uğultunun tam zıttıydı. Saf bir matematiksel dengeydi.
Ses dalgası mahzenden dışarı fırladığı an, katedralin üzerindeki o devasa prizmatik yarık bir anda sarsıldı. O parıltılı, isimsiz renk, sanki üzerine asit dökülmüş bir mürekkep gibi kendi içine doğru büzüşmeye, solmaya başladı. Gökyüzündeki o devasa, geometrisiz uzuvlar acıyla geriye çekildi; çünkü bu saf nota, onların bu boyutta tutunabilmesi için gereken frekans örgüsünü paramparça etmişti.
Yarık, büyük bir gök gürültüsüyle kendi üzerine kapandı.
Katedralin mahzenine mutlak, sağır edici ve zifiri bir karanlık çöktü. Ne o isimsiz renk kalmıştı, ne gökteki yarık, ne de o kadim varlığın fısıltısı. Her şey bittiğinde, geriye sadece Blackwood vadisinin üzerine çöken dondurucu New England sabahının ilk ışıkları kalmıştı.
Arthur, mahzenin soğuk, normal taş zemininde sırtüstü yatıyordu. Dönüşüm durmuştu ama bedenine verdiği hasar kalıcıydı. Gözleri kör, bacakları hareketsizdi. Ancak kulaklarının içindeki o cırcır böceği sesleri gitmişti. Dünya yeniden sessizdi. İnsani, huzurlu bir sessizlik.
Gülümsemek istedi ama yüz kasları artık ona ait değildi. O, şarkıyı durdurmuştu. Ama o gümüş borudan çıkan son saf notanın yankısı, Blackwood vadisinin derinliklerindeki toprağa çoktan sızmıştı. Varlık gitmişti ama arkasında uyanmayı bekleyen küçük bir tohum bırakmıştı.