Aslında ne ben doğarken ne de benden öncesinde normal bir hayatımız vardı. Ama şimdi rutin olan kötü olaylar bile bana normal geliyor. Zamanında çok üzüldüğüm şeyler ne kadar küçük, önemsizmiş.
Annemle babamın tanışma hikayesi aslında çok romantik. İstanbul'da tanışıp evleniyorlar. Annem Giresun'un yeşil köylerinden ailecek para sıkıntısı çektikleri için İstanbul'a taşınıyor. O ve küçük dayım İstanbul'da para kazanıp Giresun'a para gönderiyorlarmış. Dedem ve anneannem ile evdeki 4 kardeşlerine para yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Aslinda annemler dokuz kardeşti o sıra ama annem hariç kızların üçü evlendigi için onlara eşleri bakıyordu. Kısaca durum çok kritikti. Yaşadıkları yoksullukları anlatırken annemin aile tarafı hep ağlamaklı olur. Annem ilkokulda ve ortaokulda çok kez yemeği olmadığı için öğlenleri okulun karşısındaki fırına bakıyormuş sadece. Neyse eğer buraya girersek çıkamayız. Annem İstanbul'a gelir gelmez ne iş bulduysa başlıyor. Bircok farklı iş yapiyor ama babamla tanıştığı zamanda ünlü usta bir aşçının mali işlerini ve getir götürünü yapıyormuş. Babam ise Urfa'nın güzel bir ilçesinden İstanbul'a yeni bir iş kurmak için geliyor. Dedem ve halalarımın hepsi öğretmen, babam ise mühendis. Nenem ise terziydi. Biz babamın annesine nene derdik. Babamlar yedi kardeş, üçü kız. Erkeklerin hepsi farklı işlerle meşgul. Babam Urfa'daki kısıtlı imkanlardan bıkıp kendi şirketini kurmak için İstanbul'a geldiğinde annemden azıcık daha iyiymiş durumu. Ama bu sizi yanıltmasın. Babamlar aşiret ama zengin olanlarından değil. Dedem neredeyse bütün Urfa'ya fen bilimleri dersi anlatmış. Yoldaki herkesi tanıyordu çünkü çogu öğrencisiydi. Nenem ise dünyanın en tatlı kadınıydı. Herkes dedem ve nenemden dolayı babamın ailesine büyük bir saygı gösteriyormuş ama saygı karin doyurmuyor tabii ki. Babam da küçüklüğünden beri dayısının yanında marangozluk yapıp kendi oynayamadığı tahtadan arabaları yapıp çocuklu ailelere satarmış. Neyse buraya da fazla girmemek lazım. Biz ne zaman eskilere dönsek hep üzgün oluyoruz. Ne demiştim? Heh, tanışma hikayesi. Babam kendi şirketini kurmak için İstanbul'a geldiğinde de ilk yapması gereken doğal olarak para kazanmak. Onca boş yere rağmen başlarda mühendislik yapamıyor, iş bulamıyor. Para için de eline geçen her işi yapıyor. Sonraları ise kariyer basamaklarını tırmanıp çok bilindik bir şirketin şantiye şefi olarak işe başlıyor. Bir gün işçilerin ne kadar yoruldugunu gören ve o donem cok iyi paralar kazanan babam, onlara iyi bir restorandan yemek ısmarlıyor. O restoran da annemin çalıştığı yer ve o gün yemekleri götürmek anneme kalıyor. Şantiyeye annem yemekleri teslim ederken babam ve arkadaşları da şantiyede öğle molasındalarmış. Annemin ayağı kayar gibi olup poposunun üstüne düşünce babam gülmekten ölüyormus. Annemi ayağa kaldırırken ise çamur içinde bile ne kadar güzel bir kadın olduğunu düşünmüş. Annem ise babamdan hiç elektrik almamış. Uzun bir süre daha karsilasmamislar bir daha. Sonraları annem için her şey daha kötü olmaya başlıyor. Dedem vefat ediyor ve bir para kaynağı daha azalıyor. Sonra alkolik bir dayım parasızlıktan alkol bulamayınca kolonya içip vefat ediyor. Ardından küçük dayım diğer dayımı öldürüyor. 11 kisilik aile 2 yıl içinde 9 kisi kalıyor. Annem artik İstanbul'da tek başına ve tekin olmayan bir semtte yasarken her gece korku ile uyuyor. Sonra dayanamayıp bir arkadaşına evlenmek istediğini, çünkü tek kurtulusun ve yalnız kalmamanin yolunun bu olduğunu söylüyor. O arkadasi da ayni zamanda babamla arkadaşımış ve ikisini tanıştırıyor. Babam annemi tanıyor ama annem babamı hatırlamıyor. Istanbul'da tek basina olmaktan yorulan babam da annemle evlenmeyi kabul ediyor. Mantık evliliği güya ama çaresizlik desek daha doğru. Bu olaylardan benim öğrendiğim tek sey asla bir insanın kurtuluşunun başka bir insandan geçmediğidir. Çünkü evlendikleri günden beri tek bir günleri mutlu geçmedi. Annemle babamın büyüdükleri ortam ve kültür çok farklı ama bazı şeyleri direkt aynı. Para sıkıntısı ve aileye verilen önem. Yine bunlar nedeniyle de birbirlerini buluyorlar.
Sonra tabii 2 kız, 1 oğlan oluyor. Kızlar babaları gibi esmer, oğlan ise annesi gibi kumral ve ela gözlü. Evin en küçüğü olan oğlan hep çok hareketliydi. Ortanca çocuk olan kız ise oglandan çok daha yaramazdı ve her şeyi alt üst ederdi. En büyük çocuk ise... İşte o benim, evin sessiz çocuğu. Ben çocukken diğer çocuklarla hiç konuşmadığım için -ki ailemle de pek konuşmazdım- ailem bende bir sorun olduğunu düşünmüş. Zeka testi yapıldıktan sonra ise rahatlamışlar. Doktor aileme üstün zekalı bir çocuk olduğumu kendi de şok olarak söylemiş. Bunu bana yıllarca söylemediler tabii, ben aptalım olduğumu düşünüp göz yaşlarımı tutamazken bile. Çünkü söylerlerse zekama güvenip ders çalışmayabilirim değil mi? Bunun gibi o kadar çok şey oluyordu ki inanamazsınız. Ailem sır tutmada gerçekten çok ama çok iyi. Yıllarca bizden sakladıkları şeyleri duydukça şok oluyordum. Sanki aile değil de hepimiz birbirimize sır vermeye korkan yabancılarız. Belli bir zaman sonra herkes sırlarını bana vermeye başladı ve benim onları diğerlerinden saklamam gerekti. Bana göre bu çok saçmaydı. Aile demek, güven demekti. Ben kimseden bir şey saklamıyordum. Gerek yoktu. Sonra gerek olduğunu öğrendim...