- Neler oluyor?!
Ben Ayşe. Az sonra anlatacaklarıma inanamayacaksınız. Ama güvenin bana, bu hayallerin hepsi gerçek.
Ortaokul, 6. Sınıfta okuyordum. Olay bende değil. Sınıfımız çok nizamidir. Her birimiz iyi terbiye görmüş çocuklarız. Okulumuzdaki düzen de gayet iyiydi. Herkes herkese arkadaşlık ederdi. Hikâyeye arkadaşım Mehmet Faruk dahil oluyor…
Mehmet Faruk, bizler gibiydi; ailesi de bizim ailelerimiz gibi. Gerçekten diyorum, normallerdi. Hepsi gayet mutluydu. Ama Mehmet Faruk zamanla bizden uzaklaşmaya başladı. Yüzü daha karanlık bir hal almıştı. Söylediği her söze, attığı her adıma dikkat eder hale gelmişti. Ben, açık konuşacağım, işini iyi bilen bir çocuktum. Hem benim yakın arkadaşım olacak hem de tamamen yalnız kalmayacaktı. Bana karşı tamamen güvenini kazanmasını sağladım. Ama bana pek de dertlerini açmazdı. Bunun yerine ondan hiç beklemediğim şekilde bilgi dolu tartışmaların içinde kaybolurduk. Nasıl olur da o kadar küçük bir çocuk bu kadar şey bilebilir, aklım almıyor doğrusu. Bir gün ona oyun oynamak için resmen yalvardım – oyun oynamaya bayılırdı ama nefret eder olmuştu – ve sıkıla sıkıla kabul etti. Annesine sormuştu ve annesi evlerinin bahçesinde oynamamıza izin vermişti. Ve gittim. Yanımda plastik bir top, atlama ipi ve tebeşir götürmüştüm.
Annesi çok nazik biriydi. Elleri narin ve incecikti. Çok hanım hanımcık bir hali vardı ancak bitkin görünüyordu. Bizlere birer portakal suyu verdi ve su dolu bir sürahi bıraktı. Kendisi bizim için tatlı yapıyordu, bu yüzden zaten bahçeyle bağlantılı olan mutfaklarına döndü. Biz de oynamaya başladık. Önce ip atlama kararı aldık ancak o bundan da memnun değildi. Arkadan da annesi sesleniyordu: Dikkatli olun ha, yaralanmayın.
Bu ip atlama işi çok kısa sürdü. Annesi tatlıda kullanmak için ısıttığı şerbeti kaldıracakken kendini yaktı. Hızlı bir hamleyle suya tuttu ve Mehmet Faruk “Anne, iyi misin!?” dedi ve annesi iyi olduğunu, hiçbir sorun olmadığını söyledi. Yüz ifadesi bir şeyler saklıyor gibiydi. Krem sürmek için ecza dolabının olduğu yere gitti. Biz de o sırada tebeşirle sokağa atlama kareleri çizip de oynayalım diye Mehmet Faruk’a söyledim ancak kabul etmedi. Annesi hemen yetişti: Oğlum, senin evin barkın yok mu?! Oynayın işte, mis gibi bahçe!
Mehmet Faruk yarım bir nefes çekip ruhsuz gibi çimenlere bakarak karşıma geçti ve voleybol oynamamız için elini uzattı. Biraz oynadık ancak hiç de eğlenceli değildi. Çok düz ve hep aynı şekilde vuruyordu. Bir koşu sürahiden su doldurup içmeye çalışıyormuş, o kadar dümdüz oynuyorduk ki sadece düz atmaya odaklanmışım. Çocuğun elindeki barkada top geldi ve bardak çitlere doğru savruldu. Annesi hemen geldi:
- Doğru düzgün, sakatlık çıkarmadan oynayamıyor musun be çocuk?! İnsanlık ettim, izin verdim; beş para etmez bu akılsız kafanın kırılmasını bırak, benim bardaklarımı kırıyorsun bir de?! Ben de o sırada koşuşturuyorum sizin için! Hadi, hoşça kal de arkadaşına bakayım. Kızım, seni evine bırakmamı ister misin?
Yüzünde beni de Mehmet Faruk’u da öldürmek istiyor gibi bir ifade vardı.
- Yok, yok abla. Çok teşekkür ederim. Ben giderim, evim hemen şurada. Çok da özür dilerim, benim yüzümden oldu, Mehmet Faruk’un hiçbir suçu yoktu.
- Asıl suç bende ya, izin verdim oynamasına. Koskoca adam, derslerine çalışmak yerine oyun oynuyor. Çocuk bile daha düzgün oynar, orası ayrı da…
- …
Neredeyse koşarak kaçtım o evden. Mehmet Faruk’un bakışları çok garipti. Acı bir kabulleniş vardı, zavallılıktan utanç vardı, kendinden nefret ediyor gibiydi de… Bizim binamız arka sokakta, onların çaprazında kalıyordu. Camdan gizlice birbirimizle konuştuğumuz zamanlar oluyordu. Hep bir ses oluyordu, gün geçtikçe de daha sık oluyordu. O sesleri dinlemeye başladım, annesi azarlıyordu. Şaşırmıştım, nasıl bu kadar çok azarlayabilir ki bir insan? Benim ailem de bana azar çekerlerdi, çok sinirlerim bozulurdu. Bazenleri onlar da haksız olurdu, bazenleri ben. Ama biz küser ve barışırdık. Onlar, onlar hiçbir şey olmamış gibi davranırdı.
Bazı zamanlar odasında mumlar yakardı. Odasında kendi kendine dolanırdı. Bu halleri dışarıda da rastlanır olmaya başlamıştı. Yüzü gülüyordu. Kendini çok daha iyi hissediyor gibiydi ama bu sefer de arkadaşlarıma karşı saldırgan olmaya başladı. Sadece okuldakiler mi? Annesine de karşılık vermeye başlamıştı. Uzun uzun kavgalar eder oldular. Annesi en sonunda sinirden ağlıyordu, Mehmet Faruk ise kahkahalar atıyordu. Zamanla 7. Sınıfa geçiyorduk. Yaz tatili vaktinde yine vakit geçirelim istedik. Mehmet Faruk hakkında endişeliydim. Onunla konuşmak istiyordum, gerekirse destek olmak. Ders çalışma bahanesiyle çağırdım kütüphaneye, belki annesi kabul eder diye. Hayır, etmemiş.
- Özür dilerim Ayşe, izin vermedi. Bir şeyler var…
- Sıkıntı değil. Nedir?
- Annem artık arkada- ış kal-l-ma-mamız-ı söyleDİ.
- Hey, hey; sakin ol. İyi misin?
- Yok! İyiyim! AMA değilim, üzgünüm. Sana çok teşekkür ederim, çok… Çok iyi bir arkadaşsın. Özür dilerim, iyi ki varsın.
- Sen de… Eğer bir gün, annenin izni olmadan yaşarsan, yine-
- Hiç sanmıyorum.
Bunu çok öfkeli söylemişti. Kırılmış gibiydi. Ben ne dedim ki? Sırtını dönüp gitti. Yaz mevsimi olmasına rağmen uzun kollu giyiniyordu. Annesi de diğerleri gibi kısa kollu giysin diye onu zorluyor ancak onunla kavga etmeye dayanamıyordu. Onlar yine gündelik kavgalarını ederken bir kavganın sonunda Mehmet Faruk, annesinin kulağına bir şey fısıldamıştı. Annesi tavırlı bir şekilde odasından çıkmıştı ve o gün ilk defa Mehmet Faruk’un annesiyle olan bir kavgadan ötürü dümdüz ağladığını gördüm. Ondan bir önceki gün ise yine bir ilk yaşandı, annesi ilk defa Mehmet Faruk’a vurdu. Omzuna yumruk attı.
Birkaç gün sonra kavgayı nedense Mehmet Faruk, kasıtlı olarak çıkardı. Bir süre sonra eve polisler geldi. Neler oldu bilmiyorum ama kadını gözaltına almışlar ve ne akla hizmetse çocuğu da eve göndermişler. Tabii, yanında da bir bakıcıyla beraber.
Yine mumları yakmıştı ve önünde duruyordu. Perdesi kapalıydı, sadece bu kadarını görebildim. Ve aniden sarı bir ışık kaydığını gördüm ama görüntü hemen yok oldu. Ardından yeşil renkle de aynısı oldu. Hayal görmeye başladığımı düşündüm. Ardından penceresi açıldı ve perdeler hareketlendi. Gerçekten korkmuştum. Hemen onun evine koştum. Kapısını tam kapatamamıştı, evde annesi de babası da yoktu. Odasına doğru sessizce çıktım, kapısı açıktı. Mehmet Faruk yerde yatıyordu ve başında üç… üç canlı vardı. Tilki ve insan karışımı, gariplerdi. Yeşil, Mavi ve Sarı. Sonra Yeşil olan seslendi, “Uyut ve unuttur.”. Uyudum ama her şeyi hatırlıyordum. Kalktığımda odamda uyandım. Muhtemelen bir rüyaydı dedim ancak hemen pencereye koşup baktım, Mehmet Faruk dışarı bakıyordu. Bana garip garip bakıp içeri gitti. Bir daha konuşmadık. Bu yaşanılanların rüya olmadığını anlasam da bende bir sır olarak kaldı.
- Sonun Başlangıcı
Yer: Türkmenlerin Evi
Bir kış günü… Can, 6 yaşındadır ve legolarıyla oynarken dedesi Hakkı, televizyonda haberleri izliyordur. O sırada Can’ın yanına teyzesi Melek gelir. Melek, saçları karışık kesilmiş, güzel giyimli, siyah saçlı, koyu tenli ve balık etli biriydi. Melek, Can’a “Ben bir yere gidiyorum.” der ve Can da “Tamam.” der. Melek balkona gider ve soluklanır.
Can sanki hiç kıpırdamamış, hep aynı yerde sadece legolarıyla oynuyordur. Zaman öyle hızlı akıyordu ki, birden hava kararır. Akşam olduğunda siren sesleri gelmeye başlar. Tavana yansıyan kırmızı ve mavi ışıkları görüp ayılır Can. Hakkı, Can’a seslenir:
- Gel lo, kime ne olmuş bakalım.
Beraber balkona çıkarlar. Tavana, bütün eve kırmızı mavi ışıklar yansıyordur. Aşağı bakmak için küçük ayaklarıyla parmak uçlarına çıkıp bakar, ambulans binanın önündedir. İçeri sedye ile soktukları kişinin giydiği botların Melek'in botları olduğunu görünce dona kalır. Dedesi de. Aniden defalarca kapı çalar. Korkar adımlarla giderler. Hakkı kapıyı açtıktan sonra kenardan Can bakar. Birbirinin üzerine yığılmış gri insanlar vardır. Evin renkleri çok solgundur. Bir tek beyaz duvarlara yansıyan turuncu sokak ışığı ve ambulans ışıkları, bir de merdivenlerin soluk sarı titrek lambası vardır.
Sesler boğuklaşır, görüntüler bozunur. Çocuk daha fazla dayanamadı. Sınırlarına ulaşmıştı. Nefesi kesiliyordu, tıpkı… Karşısındaki insanlar bu yüzden kan ağlıyordu. Çocuk yavaşlayıp hızlanarak anneannesi Nuriye ve dedesi Hakkı'nın yatak odasına gider, yatağın başının ortasına oturur, dizlerini kendine çeker. Kulaklarını kapatmıştı, sallanıyordu; bir oraya, bir buraya; ve yanıyor, sönüyordu ışıklar; bir kırmızı, bir mavi… Bir şeyler diyor ancak ne dediği duyulmuyordur.
Her bir detay, birer krizdir. O küçük çocuğun aklına ince detaylarla kazınıyordu bunlar. Bağırmak istiyordu çocuk, ve sormak istiyordu teyzesinin nereye gittiğini, o yerin neresi olduğunu ve geri dönüp dönmeyeceğini, bilmek istiyordu. Ve olan o ki…
Boğuk ağlama ve haykırma sesleri kesildi. Karşısında önce mavi, sonra sarı birer ışık belirdi ve diğer renkler, kırmızı ve mavi de grileşmişti. Karşısından bir ses geldi:
- Zamanı durdurmak isterdin, değil mi?
- Ne oluyor?…
- Ölüm oluyor. Geri dönülemez bir gidiş. Sen döndürmek ister misin? Teyzen gitti, onu geri döndürmek ister misin?
- …
- Sana onu geri döndürmeni sağlayacak şeyi, güç vereceğim, ufaklık. Ancak karşılığında senin kadar ufak bir şey istiyorum.
- (Gözünü kaldırarak bakar.)
- Minik gözyaşların ve renkli hayal dünyan, benim de olabilir mi? Paylaşabilir miyiz? Bak, geri dönecek; sen yapacaksın. (Elini, anlaşma için uzatır.)
- (Elindeki ateşten ve durumun garipliğinden korkar ve geri çekilmeye çalışır.)
- Korkma, bu ateş elini yakmaz. Benimki yanmıyor. Bir yaklaştır, bak.
- (Önce elini ateşten hızlıca geçirir ve bir şey hissetmeyince elini yavaşça tutar.)
- Anlaştık mı?
- …
- Ufaklık…
- Ben…
- Zaman geçiyor!
- Ben…
- Geçen zaman geri gelmiyor. Yoksa bunu kayıp mı edeceksin?
- O zaman… Anlaştık…
- Anlaştık!
Ve Can hızlıca uykuya dalar.