“Madem… malzemeleri aldın… bari gel, işi tamamla… yemeği de sen yap,” dedim, sesi titrek ve yanağımın kızarmasına engel olamadan.
Erim önce şaşkın bir şekilde bana baktı, kaşlarını kaldırdı ve küçük bir gülümseme belirdi dudaklarında. “Ah… tamam,” dedi, hafif bir tebessümle. “O zaman işe koyuluyorum.”
İçeri girdiğinde mutfağın dikdörtgen şeklindeki düzeni daha net gözüküyordu. İki karşılıklı tezgah, üzerlerinde düzenli dolaplar… pencerenin önünden sızan ışık hafifçe yüzünü aydınlatıyordu. Ben bir taburenin üzerine oturdum, ellerim dizlerimde, hafifçe utangaç ama merakla onu izliyordum.
Erim tezgaha doğru yöneldi, poşetlerden malzemeleri çıkardı ve kısa bir süre sessizlik oldu. Sonra hafif bir kahkaha attı:
“Sen bu mutfak işlerine alışık değilsin gibi görünüyor.”
“Hayır… yani… ben pek yapmam,” dedim, utana utana başımı kaşıyarak. “Ama sen… biliyorsun… işin ustasısın gibi duruyorsun.”
Erim küçük bir gülümsemeyle başını salladı. “Biraz… evet, ama pek iddialı değilim aslında. Sana gösterebilirim sadece.”
“Gösterirsen sevinirim,” dedim, sesi hafif titrek. “Ama… umarım çok yavaş olmayız.”
“Hiç sorun değil,” dedi. Sesi sakin, ama kulağıma hoş gelen bir ton taşıyordu. “Beraber yaparız, merak etme.”
Bir süre sessizlik oldu, sadece malzemeleri tezgaha yerleştirirken kısa kısa konuşmalar geçti aramızdan. Erim bana hangi malzemeyi önce koymam gerektiğini soruyor, ben de hafifçe tarif ediyordum.
“Peynirleri önce koy, sonra sebzeleri ekleriz,” dedim. “Ama sen istersen önce sebzeleri de koyabilirsin.”
Erim başını eğip malzemelere baktı, ardından bana baktı ve hafifçe gülümsedi: “Peki, senin dediğin gibi yapalım.”
O an fark ettim ki, küçük bir konuşma bile kalbimi hızlandırıyordu. Sadece onu izlemek bile içimde bir sıcaklık yaratıyordu.
Bir süre böyle kısa muhabbetlerle ilerledik. Erim malzemeleri tezgaha yerleştirirken bana ne kadar düzenli ve dikkatli olduğunu gösteriyordu. Ben de onu izleyerek hafifçe gülümsemekle yetiniyordum, utangaç ama meraklı bir şekilde.
Erim kafamın üstündeki dolaptan bir kutuyu almak için uzandı. Bir adım geriye çekilmek istedim ama yapamadım. Yüzümüz bir anda inanılmaz yakınlaştı. Nefesini hissedebiliyordum; hafif ama sıcak, biraz demlenmiş kahve gibi. Kalbim göğsümde deli gibi çarpmaya başladı.
Gözlerim istemsizce yüzüne takıldı. Dudaklarının hafif kıvrımı, kaşlarının arası, saçının omuzuna düşen tutam… her detay gözlerimde canlandı. Sanki her çizgisi, her küçük hareketi bana bir şeyler anlatıyordu. İçimden sessizce düşündüm: Ne kadar… doğru, ne kadar dikkat çekici bir yüz…
Gözlerimi ayırmak istedim ama yapamadım. Her bakışımda onun yüzünde yeni bir detay buluyordum; kirpiklerinin hafif gölgesi, gözlerinin içindeki sıcaklık, dudaklarının hafif kıvrımı… Sadece bakmak, izlemek bile içimde tuhaf bir heyecan ve huzur uyandırıyordu.
O kısa mesafede nefesimi tutarak onu izledim. İçimde bir sıcaklık yayıldı, utangaçlık ve merak birbirine karıştı. Sanki zaman durmuştu ve sadece ikimiz vardık; mutfak, dolaplar, tezgah… hepsi arka planda kalmıştı.
Erim kutuyu aldı, hafifçe geri çekildi ama gözlerini benden ayırmadı. O bakış… sadece bir bakıştı ama bana bir şeyler anlatıyordu; güven, sakinlik ve belki de farkında olmadan oluşan bir yakınlık.
O kısa sürede, kalbimin hızlı çarpışıyla birleşen bu bakış, içimde hoş bir kıpırtı uyandırdı. Utangaçlığım, heyecanım ve yeni hislerim birleşmişti. Ona bakarken düşündüm: Acaba her zaman böyle mi hissedeceğim? Sadece bakmak bile bu kadar… güzel olabilir mi?
O an fark ettim ki, ona karşı hislerim yavaş yavaş değişiyordu. Sadece yüzünü izlemek, yanında olmak ve bu kısa anın içinde kaybolmak… bana hem huzur hem de heyecan veriyordu. Utangaçlığım hâlâ vardı ama yanında olmanın verdiği sıcaklık her şeyi bastırıyordu.
Ve işte tam o an, Erim hafifçe eğildi, kutuyu dolaptan aldı ve bana küçük bir bakış attı.
O kısa bakışı, kalbimi tamamen hızlandırdı. Yanaklarım alev alev oldu, nefesim hızlandı. Onun o sessiz varlığı, yüzündeki o küçük ifadeler… her biri bana hem heyecan hem de tuhaf bir huzur veriyordu. İçimden geçen o sessiz düşünce: Galiba… ondan hoşlanmaya başlıyorum...
---