İçeriğe geç

Pus

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Pus

Bölüm 4

Yaralı Adımlar

Okul çıkışı geldiğinde içimdeki huzursuzluk daha da büyümüştü. Eren hâlâ ortada yoktu ve bu hiç normal değildi. Çantamı omzuma geçirirken gözlerim yine kapıya kaydı. Belki son anda gelirdi… ama kapıdan giren herkes yabancıydı.

“Hazır mısın?” diye sordu Erim yanımda belirerek.

Başımı salladım. “Evet.”

Okuldan birlikte çıktık. İlk başta sessizlik vardı. İçimdeki düşünceler o kadar gürültülüydü ki konuşmaya yer kalmıyordu. Eren’in iyi olup olmadığını düşünmekten başka bir şey yapamıyordum.

Bir süre yürüdükten sonra kaşlarımı çattım.

“Bu yol biraz uzun değil mi?” diye sordum.

Erim etrafına bakındı, sonra başını kaşıdı. “Şey… olabilir. Ben bazen kestirme diye farklı sokaklara giriyorum ama galiba biraz dolandık.”

İç çekerek yürümeye devam ettim. Zaten aklım başka yerdeydi. Bir buçuk saate yakın yürüdüğümüzü fark ettiğimde bacaklarımın ağırlaştığını hissettim ama yine de ses etmedim.

Ta ki ayağımın içinde o keskin sızıyı hissedene kadar.

Bir adım daha attım, sonra durdum. Ayakkabımın içi sanki diken doluydu.

“Bir dakika…” diye mırıldandım.

Yol kenarındaki kısa duvara oturdum ve ayakkabımı çıkardım. Çorabımı biraz sıyırınca içimden bir nefes kaçtı.

Ayağımın tabanı kızarmıştı ve birkaç yerde derim açılmıştı. Kanamak üzereydi.

“Of…” diye fısıldadım.

Erim hemen yanıma çömeldi. Kaşları anında çatıldı.

“Bu kötü olmuş,” dedi.

“Bir şey değil,” dedim ama ayağımı yere koymayı denediğim anda yüzüm istemsizce buruştu.

Erim bunu fark etti. “Yürüyebilir misin?”

Başımı sallamak istedim ama dürüst olmak gerekirse pek mümkün görünmüyordu.

“Biraz dinlenirsem geçer,” dedim.

Erim birkaç saniye bana baktı. Sonra aniden sırtını bana döndü ve dizlerini hafifçe kırdı.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Seni taşıyacağım.”

Gözlerim büyüdü. “Saçmalama! Gerek yok.”

“Gerek var,” dedi gayet sakin bir sesle. “Bu şekilde yürüyemezsin.”

“Erim—”

“Umay,” diye sözümü kesti. “İnat etme. Zaten benim yüzümden bu kadar yürüdük. Yol karıştırdım.”

Bir an sustum. İçimdeki itiraz yavaş yavaş eridi. Gerçekten de yürüyemeyecek gibiydim.

“Tamam…” diye mırıldandım.

Yavaşça sırtına çıktım. Kollarımı omuzlarının etrafına doladım. Ayağımı dikkatli tutmaya çalışıyordum.

Erim ayağa kalktığında istemsizce biraz daha sıkı tuttum onu.

“Çok ağır mıyım?” diye sordum.

“Hayır,” dedi hemen. “Hiç değil.”

Yol boyunca pek konuşmadık. Sadece adımlarının ritmini ve rüzgârın hafif sesini duyuyordum. Garip bir şekilde içimdeki gerginlik biraz azalmıştı.

Bir süre sonra başımı hafifçe yana eğip onu izledim. Saçları rüzgârda hafifçe hareket ediyordu. Yüzü ciddi görünüyordu ama yine de… güven veren bir tarafı vardı.

Bunu düşünmem biraz tuhaf geldi.

Sabah yemekhanede onu hâlâ tam çözemediğimi düşünüyordum. İçimde bir huzursuzluk vardı. Ama şimdi sırtında taşınırken o huzursuzluk yerini başka bir şeye bırakıyordu.

Sıcak bir şeye.

Belki de… ona biraz haksızlık etmiştim.

“Erim?”

“Hm?”

“Teşekkür ederim.”

Hafifçe güldü. “Sorun değil.”

Başımı omzuna yaklaştırdım ve gözlerimi kısa bir an kapattım.

İçimde ilk defa tuhaf bir düşünce belirdi.

Belki de Erim sandığım kadar kötü biri değildi.

Marketin önünde durduğumuzda Erim bana kısa bir bakış attı.

“Evde tek misin?” diye sordu, sesi dikkatli ve ölçülüydü.

Başımı salladım. “Evet… yaklaşık bir haftadır tekim. Neden soruyorsun?”

O hafifçe omuz silkti, sonra marketin kapısına doğru yürüdü. “Hadi içeri girelim, biraz alışveriş yapmam lazım,” dedi ve kapıyı açtı.

İçeri girer girmez tabureyi gösterdi. “Buraya otur, çok uzun sürmeyecek,” dedi. Ben de oturdum, ayağım hâlâ acıyordu ve oturmak iyi gelmişti. Raflardan gelen kokular, alışveriş arabalarının tekerleklerinin hafif sesi… Hepsi bir şekilde huzursuzluğumu biraz bastırdı.

Erim hızlı adımlarla markette ilerledi, ürünleri seçerken arada bana bakıyor, bazen de birkaç kelime mırıldanıyordu. Ben de telefonumu çıkarıp Eren’i aradım. Arama çalmaya başladığında kalbim hızla atıyordu.

“Eren…” diye mırıldandım telefonu açtığında. Sesi biraz boğuk, yorgun ve farklı geliyordu. “Merhaba…” dedi kısa bir duraklamayla.

“Eren! Nasılsın? Nerdesin?” diye sordum.

“İyiyim… sadece biraz… meşgul,” dedi. Nefesi kesik kesikti ama nerede olduğunu söylemedi. “Biraz… dinlenmem gerekiyor,” diye ekledi.

“Tamam…” dedim, ama içimde bir endişe kaldı. “Beni merak etme, tamam mı?”

“Tamam,” dedi sessizce ve telefonu kapattı.

Bir süre öylece oturdum, Erim marketten geri dönene kadar taburede oturup etrafı izledim. Raflardaki renkli paketler, marketin ışıkları ve kasadaki insanların konuşmaları… Hepsi normal ama bir yandan tuhaf bir huzur veriyordu.

Erim, birkaç poşetle yanıma geri geldi ve tabureden kalkmama yardım etti. “Hazır mısın?” diye sordu.

Başımı salladım. “Evet.”

Marketin kapısından çıktık. Dışarıda hafif bir serinlik vardı, güneş yavaşça batıyordu. Sessizlik yürüyüşümüzü sarmıştı. Adımlarımızın sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Ben dikkatle onun yanında yürüdüm, ayağımdaki ağrı hâlâ vardı ama artık bir şekilde idare edebiliyordum.

Yavaş yavaş evimin önüne yaklaşırken kalbim hızlı atmaya başladı. Buraya kadar gelmek, sadece bir market dönüşü gibi görünse de bir şekilde farklı bir his veriyordu. Erim durdu ve bana baktı. “Burası, değil mi?”

“Evet…” dedim, hafifçe gülümsedim. Ayağım hâlâ acıyordu, ama yanında olmak daha güvenli hissettiriyordu.

Bir an sessizlik oldu. Ellerindeki poşetleri tuttu, ben de sadece ona baktım. Hava serinlemişti, ama bir yandan içimi hafif bir rahatlama kapladı. Derin bir nefes aldım ve kapının önünde durduğumuzda fark ettim ki, tüm yorgunluğum bir nebze olsun hafiflemişti.

---

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.