İçeriğe geç

Profesörün Sessiz Kızı

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Profesörün Sessiz Kızı

Bölüm 3

Küllerin Ardında

Hogwarts’ın sabahları başka hiçbir yere benzemezdi.

Güneş, yüksek pencerelerden içeri süzülürken taş duvarların üzerinde solgun lekeler bırakır, koridorlarda ayak sesleri birbirine karışırdı. Merdivenler her zamanki huysuzluklarıyla yer değiştirir, portreler uykulu gözlerle öğrencileri izler, Büyük Salon’daki yüzlerce ses birbirine eklenerek tek bir uğultuya dönüşürdü.

Y/N bütün bu gürültünün içinde kendine küçük bir sessizlik alanı yaratmayı öğrenmişti.

Kütüphanenin pencere kenarındaki masası bunun için oldukça uygundu.

Önünde açık duran kitabın sayfaları çevrilmiyordu. Bir süredir aynı paragrafın üzerinde durmuş, kelimeleri görmesine rağmen anlamlarını zihnine yerleştirememişti.

Dışarıda yağmur vardı.

Camda biriken damlalar, gökyüzünü bulanıklaştırıyor ve Hogwarts’ın kulelerini sisli bir resme dönüştürüyordu.

Y/N kalemini parmaklarının arasında çevirdi.

Son birkaç gündür okulun kendisiyle ilgili merakı azalmamıştı.

Aksine, büyümüştü.

Nereye gitse bir bakış yakalıyordu. Bir konuşmanın ortasında adı geçiyor, ardından sesler alçalıyordu. İnsanlar doğrudan soru sormaya cesaret edemese de cevaplarını kendi aralarında yaratıyorlardı.

En çok konuşulan konu ise Snape’ti.

Profesör Snape’in onu neden getirdiği.

Aralarında ne olduğu.

Y/N’nin neden dönem ortasında Hogwarts’a başladığı.

Bazıları onun uzak bir akrabası olduğunu düşünüyordu. Bazıları eski bir öğrencinin kızı olduğuna inanıyordu. Birkaç kişi ise Snape’in gizli bir sırrı olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişti.

Y/N bunların hiçbirini düzeltmiyordu.

İnsanların bilmediği şeylerle ilgilenmesi, ona anlatacaklarından daha kolay geliyordu.

“Buradasın.”

Pansy’nin sesi düşüncelerini böldü.

Y/N başını kaldırdığında Pansy’nin elinde iki kitapla masanın karşısında durduğunu gördü.

“Aradım seni.”

“Buradaydım.”

Pansy sandalyeyi çekip oturdu.

“Onu fark ettim.”

Y/N’nin bakışları kitaba döndü.

Pansy bir süre onu inceledi.

“İnsanlardan kaçmak için kütüphaneye geliyorsun.”

“Kitap okumak için geliyorum.”

“İkisi aynı şey olabilir.”

Y/N’nin dudaklarında belli belirsiz bir ifade oluştu.

Pansy bundan memnun olmuş gibi arkasına yaslandı.

“Bugün bizimle oturacaksın.”

“Emir mi.”

“Öneri.”

“Aradaki fark.”

Pansy güldü.

“Emir olsaydı daha ikna edici konuşurdum.”

Y/N kitabın arasına ayraç yerleştirdi.

“Belki gelirim.”

“Belki istemiyorum.”

“Bu da bir cevap.”

Pansy ayağa kalkarken başını iki yana salladı.

“Seni çözmek çok zor.”

Y/N onun arkasından baktı.

“Çözülmek istediğimi söylemedim.”

Pansy kapıya ulaştığında durdu.

Sonra gülümsedi.

“İşte bu yüzden seni seviyorum.”

Kapı kapandı.

Y/N yalnız kaldı.

Bir süre sonra kitabını kapatıp pencereden dışarı baktı.

Yağmur hızlanmıştı.

Öğleden sonraki ders Karanlık Sanatlara Karşı Savunma’ydı.

Sınıfa girdiğinde öğrencilerin çoğu yerlerini almıştı.

Y/N, Pansy’nin yanındaki boş sandalyeye oturdu.

Ön sıralarda Hermione notlarını düzenliyor, Harry profesörü bekliyordu. Ron ise çantasının içinde bir şey arıyordu.

Slytherin tarafında Draco, Theodore ve Mattheo birlikte oturuyordu.

Tom biraz daha gerideydi.

Ders başladığında Profesör sınıfın ortasına eski bir kitap bıraktı.

“Bugün lanetlerin nasıl ortaya çıktığını değil, insanların neden onlara başvurduğunu konuşacağız.”

Sınıfta kısa bir sessizlik oluştu.

“Bir büyü yalnızca büyü değildir. Onu kullanan kişinin niyetini de taşır.”

Hermione hemen elini kaldırdı.

Profesör ona söz verdi.

“Bir büyünün kendisi masum olsa bile niyet kötü olduğunda sonuç değişebilir.”

“Doğru.”

Tahtaya birkaç kelime yazıldı.

Korku.

Öfke.

İntikam.

Güç.

Y/N kelimelere bakarken kalemi parmaklarının arasında durdu.

Özellikle bir kelimede.

İntikam.

Profesör sınıfa döndü.

“İnsanlar çoğu zaman güç istedikleri için değil, güçsüz hissettikleri için saldırırlar.”

Arka taraftan Mattheo’nun sesi geldi.

“Bu biraz fazla felsefi.”

Bazı öğrenciler güldü.

Profesör ona dönüp baktı.

“Bir gün düşünmeyi denerseniz şaşırabilirsiniz.”

Mattheo sustu.

Draco’nun yüzünde kısa bir tebessüm belirdi.

Y/N istemeden ona baktı.

Draco da aynı anda ona dönmüştü.

Bu kez bakışları daha uzun sürdü.

Y/N gözlerini kaçırmadı.

Draco’nun gri gözlerinde alışılmış o kendinden emin ifade vardı. Fakat birkaç gündür ilk defa, o bakışın altında başka bir şey fark etti.

Merak.

Y/N önce gözlerini çevirdi.

Dersin geri kalanında ikisi de konuşmadı.

Ama aralarındaki o kısa an, ikisinin de zihninde gereğinden fazla yer kapladı.

Ders bitiminde öğrenciler koridora dağıldı.

Y/N kitaplarını çantasına yerleştirirken Pansy ve Astoria dışarı çıktı.

Y/N onları takip etmek üzere kapıya yöneldiğinde biri önünden geçti.

Draco.

“Bir dakika.”

Y/N durdu.

Draco arkasına dönmeden konuştu.

“Seninle ilgili bir şey soracağım.”

“Dinliyorum.”

Draco ona döndü.

“Snape seni neden buraya getirdi.”

Y/N’nin yüzü değişmedi.

“Bilmiyorum.”

“İnanmadım.”

“İnanmak zorunda değilsin.”

Draco kısa bir süre sustu.

Y/N çantasının kayışını omzuna yerleştirdi.

“Başka.”

Draco’nun kaşları hafifçe kalktı.

“Başka ne.”

“Soracağın bir şey daha var mı.”

Draco’nun dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Çok konuşmuyorsun.”

“Sen de çok soru soruyorsun.”

Bu kez Draco güldü.

Kısa, beklenmedik bir gülüştü.

“Belki merak ediyorum.”

Y/N ona baktı.

“Merak bazen insanı yanlış yerlere götürür.”

“Belki gitmek istediğim yer orasıdır.”

Y/N’nin yüzünde okunması zor bir ifade belirdi.

Sonra yanından geçip koridora çıktı.

Draco birkaç saniye arkasından baktı.

Theodore yanına geldi.

“Ne öğrendin.”

“Hiçbir şey.”

“Yine de sordun.”

Draco gözlerini Y/N’nin uzaklaşan siluetine çevirdi.

“Henüz.”

Akşam olduğunda Slytherin ortak salonu her zamanki kalabalığına kavuşmuştu.

Yeşil ışık, gölün derinliklerinden süzülüyormuş gibi duvarlara vuruyordu.

Pansy ve Astoria şöminenin önündeki koltuklardan birine yerleşmişti.

Mattheo satranç taşlarını karıştırıyor, Theodore elindeki kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyordu.

Tom pencerenin yanında duruyordu.

Draco ise koltuğun kenarında oturmuş, elindeki kâğıda anlamsızca bakıyordu.

“Y/N nerede.”

Pansy’nin sorusu üzerine herkes ona baktı.

Draco başını kaldırdı.

“Nereden bileyim.”

Pansy kaşlarını kaldırdı.

“Ben sana sormadım.”

Mattheo kahkahayı bastı.

Draco ona sertçe baktı.

“Komik olan ne.”

“Hiç.”

Kapı açıldı.

Y/N içeri girdi.

Üzerinde okul cübbesi vardı. Saçlarının birkaç tutamı yağmurdan hafifçe ıslanmıştı.

Pansy elini kaldırdı.

“Gel.”

Y/N onların yanına doğru ilerledi.

Tom kenardaki koltuğu gösterdi.

“Burada boş.”

Y/N oturdu.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonra Mattheo satranç tahtasını masaya bıraktı.

“Birini yenmem gerekiyor.”

Theodore ona baktı.

“Bu cümleyi her gün kuruyorsun.”

“Çünkü her gün yeniliyorum.”

Astoria güldü.

Pansy Y/N’ye döndü.

“Sen satranç biliyor musun.”

“Biraz.”

Mattheo hemen tahtayı ona doğru itti.

“Gel.”

Y/N taşlara baktı.

“Ben oynamayacağım.”

“Neden.”

“Canım istemiyor.”

Mattheo eliyle kalbine dokundu.

“Acımasız.”

Y/N’nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Draco bunu fark etti.

Son birkaç gündür onun gülümsemesini yalnızca birkaç kez görmüştü.

Her seferinde de kısa sürüyordu.

Sanki Y/N, yüzündeki o ifadeyi bile fazla uzun taşımaktan kaçınıyordu.

Draco istemeden düşünmeye başladı.

Bu kız gerçekten böyle miydi.

Yoksa Hogwarts’a gelirken yanında getirdiği bir şey mi vardı.

Geçmişinden.

Ailesinden.

Belki de kimsenin bilmediği bir olaydan.

Y/N bir anda başını kaldırdı.

Draco ile göz göze geldi.

“Ne.”

Draco hafifçe irkildi.

“Hiç.”

Y/N bakışlarını birkaç saniye daha üzerinde tuttu.

Sonra önüne döndü.

Pansy konuşmaya başladı.

“Yarın Hogsmeade’e gitmek isteyen var mı.”

Mattheo elini kaldırdı.

“Ben.”

Theodore başını salladı.

“Ben de.”

Astoria kabul etti.

Tom da kısa bir baş hareketi yaptı.

Pansy Draco’ya baktı.

“Sen.”

Draco omuz silkti.

“Gelirim.”

Pansy’nin bakışları Y/N’ye çevrildi.

“Sen de gel.”

Y/N cevap vermeden önce bir an düşündü.

“Olur.”

Pansy’nin yüzü aydınlandı.

“Harika.”

Grubun konuşması devam ederken Y/N sessizce onları dinledi.

Henüz bu insanların arasında kendisini ait hissedemiyordu.

Belki de uzun süre hissedemeyecekti.

Ama ilk kez, bulunduğu yerden kalkıp gitmek için bir nedeni yokmuş gibi geldi.

O gece herkes yavaş yavaş odalarına çekilirken Y/N ortak salonda birkaç dakika daha kaldı.

Şöminenin ateşi sönmeye yüz tutmuştu.

Koridor sessizdi.

Y/N ayağa kalkıp merdivenlere yöneldiğinde arkasından bir ses geldi.

“Y/N.”

Durdu.

Draco koltukta oturuyordu.

“Ne var.”

Draco birkaç saniye düşündü.

Sonra yalnızca şunu söyledi.

“Yarın geç kalma.”

Y/N ona baktı.

“Nereye.”

“Hogsmeade.”

“Unutmam.”

Y/N merdivenlere doğru ilerledi.

Draco arkasından baktı.

Bir şey söylemek istemişti.

Fakat ne olduğunu kendisi de bilmiyordu.

Y/N ise odasına çıktığında pencerenin önünde durdu.

Hogwarts geceleri çok daha farklı görünüyordu.

Karanlığın içinde kuleler yükseliyor, göl ay ışığını kırık bir ayna gibi yansıtıyordu.

Y/N perdeyi kapatmadan önce dışarı baktı.

Buraya geldiğinde tek amacı vardı.

Yeni bir hayat kurmak.

Geçmişi geride bırakmak.

Kimseye kendisini anlatmamak.

Kimsenin ona yaklaşmasına izin vermemek.

Fakat bazı şeyler insanın planlarına aldırmıyordu.

Bazen bir bakış.

Bazen bir soru.

Bazen de hiç beklemediğin bir grubun arasında kendine açılmış küçücük bir yer.

Y/N henüz bilmiyordu.

Hogwarts’ta geçireceği bu dönem, düşündüğü kadar sessiz olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.