İçeriğe geç

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 13 · 7 dk okuma

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 13

Bölüm 13: Çiçekler, Çaylar ve Garip İnsanlar

Masadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Sadece birkaç saniye.

Ama nedense bana birkaç dakika gibi gelmişti.

Seraphina çayından bir yudum aldı.

Lucien de aynısını yaptı.

İkisi de son derece sakindi.

Ben ise önümdeki kurabiyeye bakıyordum.

Bunlar biraz önce birbirlerine laf mı soktu?

Yoksa ben mi fazla dizi izliyorum?

Kurabiyeden bir parça daha kopardım.

Hayır.

Kesin bir şey oldu.

Ama ne oldu bilmiyorum.

Bu daha sinir bozucu.

Seraphina sonunda bana döndü.

Kurtarıcı gibi.

"Çayı beğendiniz mi Prenses?"

Bir anlığına bütün dikkatimi fincana verdim.

İçindeki koyu kehribar renkli sıvı güneş ışığında parlıyordu.

"Beğendim mi?"

Bir yudum daha aldım.

"Sanırım buna bağımlı olabilirim."

Seraphina güldü.

Gerçekten güldü.

O yapmacık saray gülümsemelerinden değildi.

"Bu iyi bir haber."

"Hayır."

Başımı salladım.

"Bu korkunç bir haber."

"Nasıl yani?"

"Eğer bunu tekrar içemezsem bütün diğer çaylar bana sıcak su gibi gelecek."

Bu kez Lucien bile gülümsemek zorunda kaldı.

Seraphina hafifçe başını eğdi.

"Doğu Adaları'ndan geliyor."

"Çay mı?"

"Yaprakları."

Bir eliyle bahçeyi işaret etti.

"Buradaki çiçeklerin çoğu da öyle."

Bakışlarım yeniden bahçeye kaydı.

Gerçekten inanılmazdı.

Rüzgâr hafifçe esiyordu.

Rengârenk çiçekler aynı anda hareket ediyordu.

Bazılarının yaprakları güneşte cam gibi parlıyordu.

Bazılarıysa ışık vurdukça renk değiştiriyordu.

Birkaç tanesinin etrafında minik mavi kelebekler uçuşuyordu.

O kadar güzeldi ki bir anlığına yarıklar, felaketler ve kehanetler tamamen aklımdan çıktı.

"Bu kadar farklı şeyi nasıl bulabiliyorsunuz?"

Seraphina'nın gözleri bahçenin üzerinde gezindi.

"Merak sayesinde."

"Bu kadar mı?"

"Dünyanın yarısı merak edenlerden oluşur."

Başını hafifçe yana eğdi.

"Diğer yarısı ise onların başına bela olanlardan."

Bu cevaba istemsizce güldüm.

"Nedense ikinci gruba daha yakın hissediyorum kendimi."

"Ben de."

dedi Seraphina.

Lucien fincanını masaya bıraktı.

"Bu şaşırtıcı olmadı."

Seraphina ona baktı.

"Ne kadar naziksiniz Majesteleri."

"Yıllardır deniyorum."

Ben kahkahamı zor tuttum.

Hayır.

Kesinlikle birbirlerini dürtüyorlardı.

---

Bir süre sonra çay masasından kalktık.

Daha doğrusu ben kalktım.

Çünkü oturduğum yerde durmak istemiyordum.

Bahçeyi görmek istiyordum.

Gerçekten görmek.

"Biraz dolaşabilir miyim?"

Seraphina gülümsedi.

"Bu soruyu sormanıza bile gerek yok."

Ayağa kalktı.

"Size eşlik edeyim."

Bahçenin taş yollarında yürümeye başladık.

Lucien birkaç adım gerimizden geliyordu.

Ellerini arkasında birleştirmişti.

Her zamanki gibi sessizdi.

Ama etrafı dikkatle izlediğini fark ettim.

Sanki burada bile gardını indirmiyordu.

Bahçe ise her adımda daha da büyüyormuş gibi görünüyordu.

Bazı bölümlerde küçük su kanalları vardı.

Bazılarında taş köprüler.

Bir köşede minik bir gölet bile bulunuyordu.

Göletin yüzeyinde beyaz çiçekler süzülüyordu.

"Buraya bakmak bile insanı sakinleştiriyor."

Seraphina hafifçe gülümsedi.

"Tam da istediğim şey buydu."

"Bu bahçeyi neden yaptınız?"

Bir an düşündü.

Sonra beklemediğim kadar yumuşak bir sesle cevap verdi.

"Çünkü insanlar güzel şeyleri unutmaya başladı."

Bakışlarım ona döndü.

İlk kez yüzündeki gülümsemenin arkasında başka bir şey gördüm.

Yorgunluk.

Belki yalnızlık.

Belki ikisi birden.

"Valthera uzun zamandır acı çekiyor."

dedi sessizce.

"Eğer insanlar her gün yalnızca korku görürse..."

Bir çiçeğin yaprağına dokundu.

"Bir süre sonra umut etmeyi bırakırlar."

Rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu.

"Ben de insanların bakıp gülümseyebileceği bir yer yapmak istedim."

Bu cevabı beklemiyordum.

Hiç beklemiyordum.

Bir süre konuşamadım.

Sonunda sadece:

"Bence başarmışsınız."

diyebildim.

Bu kez yüzündeki gülümseme daha gerçekti.

Bahçe uzaktan güzel görünüyordu.

Yakından ise büyüleyiciydi.

Rüzgâr estiğinde bütün bahçe hareket ediyor, renkler birbirine karışıyor ve ortaya tablo gibi bir görüntü çıkıyordu.

Sarayın bahçeleri düzenliydi.

Bu bahçe ise canlıydı.

"Bu kadar farklı bitkiyi nasıl buluyorsunuz?"

"Merak sayesinde."

Bir çiçeğin yaprağına dokundu.

"Dünyanın yarısı merak edenlerden oluşur."

Başını hafifçe yana eğdi.

"Diğer yarısı ise onların başına bela olanlardan."

İstemeden güldüm.

"Nedense birinci gruba daha yakın hissediyorum kendimi."

"Ben de."

dedi Seraphina.

Lucien'in sesi arkamızdan geldi.

"Bu şaşırtıcı olmadı."

Seraphina dönüp ona baktı.

"Ne kadar naziksiniz Ekselansları."

"Yıllardır çalışıyorum."

Ben kahkahamı zor tuttum.

Bahçenin taş yollarında yürümeye devam ettik.

Sonra...

Bir şey oldu.

Tam olarak ne olduğunu anlatamıyordum.

Ama bir şey oldu.

Adımlarım yavaşladı.

Bakışlarım bahçenin uzak bir köşesine takıldı.

Uzun ağaçların gölgelediği küçük bir bölüm.

Hiçbir şey yoktu.

Ama içimde garip bir his oluşmuştu.

Kalbim bir anlığına hızlandı.

Sanki...

Orada bir şey vardı.

Bir an için.

Sadece bir an.

Altın renkli bir ışık gördüğümü sandım.

Sonra kayboldu.

Gözlerimi kırpıştırdım.

Hiçbir şey yoktu.

"Prenses?"

Seraphina'nın sesiyle kendime geldim.

"Hm?"

"İyi misiniz?"

Bakışlarımı ağaçlardan ayırdım.

"Sanırım."

"Sanırım mı?"

Gülmeye çalıştım.

"Son zamanlarda hayatım biraz garipleşti."

Bu cevabı ikisi de anlayacak kadar şey biliyordu.

Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti.

Çünkü birkaç saniye önce hissettiğim şey...

Bana rüyamdaki altın kaseyi hatırlatmıştı.

---

Adımlarım durunca Lucien de durmuştu.

Birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı.

Sonra yanıma geldi.

"Neye bakıyorsun?"

Sesi sakindi.

Ama dikkatliydi.

"Bilmiyorum."

dedim dürüstçe.

"Bir şey gördüm sandım."

"Neyi?"

Omuz silktim.

"Sorun da bu zaten."

Gözlerimi yeniden o köşeye çevirdim.

"Bilmiyorum."

Bir süre sustum.

"Sadece tanıdık geldi."

Bu kez hem Lucien hem Seraphina sessizleşti.

İkisi de kısa bir an birbirine baktı.

Ben bunu kaçırmadım.

"Tanıdık mı?"

dedi Seraphina.

"Nasıl tanıdık?"

"Saçma gelecek ama."

Derin bir nefes aldım.

"Sanki daha önce görmüşüm gibi."

Rüzgâr çiçeklerin arasından geçti.

Sessizlik oluştu.

Ama bu sessizlik normal değildi.

İkisinin de yüzünde küçük bir değişiklik olmuştu.

Özellikle Seraphina'da.

Bir anlığına.

Yalnızca bir anlığına.

Gülümsemesi kaybolmuştu.

Sonra yeniden yerine oturdu.

"Prenses."

dedi yumuşak bir sesle.

"Buraya ilk kez geldiniz."

"Farkındayım."

"Öyleyse tanıdık gelmesi ilginç."

"Ben de onu söylüyorum."

Lucien bu kez ağaçlara baktı.

Gereğinden uzun süre.

Sonra konuştu.

"Bahçenin o kısmında özel bir şey yok."

Başımı çevirdim.

"Buna neden inanmadım?"

İlk kez yüzünde hafif bir suçüstü ifadesi gördüm.

Çok kısa sürdü.

Ama gördüm.

Kesinlikle gördüm.

"Çünkü bana güvenmiyorsun."

"Hayır."

Kollarımı bağladım.

"Çünkü siz ikiniz de bir şey biliyorsunuz."

Seraphina kahkaha attı.

Lucien ise iç çekti.

Bu tepki bile yeterince şüpheliydi.

"Bakın."

dedim.

"Son birkaç gün içinde başka bir dünyaya geldim."

Bir parmağımı kaldırdım.

"Kayıp prenses olduğumu öğrendim."

İkinci parmak.

"Kehanet gibi duran korkunç rüyalar görüyorum."

Üçüncü parmak.

"Ve ülkede cehenneme benzeyen dev bir yarık var."

Dördüncü parmak.

Sonra ikisine baktım.

"Bütün bunlardan sonra bana 'orada özel bir şey yok' derseniz elbette inanmam."

Seraphina gülmeye başladı.

Gerçekten eğleniyordu.

"Bu konuda haksız sayılmaz."

dedi.

"Teşekkür ederim."

"Fakat bu kez gerçekten özel bir şey yok."

Kaşlarımı kıstım.

"Yemin eder misiniz?"

"Hayır."

Ben donup kaldım.

Lucien gözlerini kapattı.

Seraphina ise son derece ciddi görünüyordu.

"Çünkü insanlar genelde yalan söyledikleri şeylere yemin eder."

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra ağzım açık kaldı.

"Bu hiç yardımcı olmadı."

"Farkındayım."

---

Tam o sırada bir görevli bahçeye girdi.

Hızlı adımlarla Seraphina'ya yaklaştı.

Önünde eğildi.

Ve kulağına bir şey fısıldadı.

İlk kez...

İlk kez yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.

Bu kez yalnızca ben değil, Lucien de görmüştü.

Seraphina birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra derin bir nefes aldı.

Ve yeniden o kusursuz maskesini taktı.

"Affedersiniz."

dedi.

"Beklenmedik bir işle ilgilenmem gerekiyor."

Sonra bana döndü.

"Prenses."

Başını hafifçe eğdi.

"Bugün geldiğiniz için gerçekten mutlu oldum."

Ardından Lucien'e baktı.

"Ekselansları."

Lucien de başını salladı.

"İsterseniz biraz daha bahçede dolaşabilirsiniz."

Açıkçası istiyordum.

Özellikle de o gizemli köşeyi.

Fakat Lucien benden önce konuştu.

"Hayır."

Bakışları Seraphina'nın üzerindeydi.

"Biz de artık dönsek daha iyi olacak."

Bir anlığına aralarında yine anlamadığım bir şey geçti.

Sonra Seraphina başını salladı.

"Elbette."

---

Bizi malikânenin ön kapısına kadar geçirdi.

Tam ayrılırken bana baktı.

"Bahçeyi beğenmenize sevindim."

"Beğendim mi?"

Gülümsedim.

"Bayıldım."

Bu kez Seraphina'nın gülümsemesi daha gerçek görünüyordu.

"Bir dahaki gelişinizde daha fazlasını göstereceğim."

Nedense bu cümle yalnızca çiçeklerden bahsetmiyormuş gibi geldi.

Ama nedenini anlayamadım.

---

Arabaya bindikten sonra birkaç dakika boyunca sessizlik hâkim oldu.

Sonunda ben dayanamayıp konuştum.

"Lucien."

"Hm?"

"Seraphina ile birbirinizden hoşlanmıyorsunuz."

Lucien bana baktı.

"Bu soru mu?"

"Hayır."

Kollarımı bağladım.

"Bu bir tespit."

İç çekti.

"Bunu bu kadar belli mi ediyoruz?"

"Evet."

"Üzücü."

"Bence komik."

Dudaklarının köşesi hafifçe kıvrıldı.

"Kendisi karmaşık biridir."

"Bu hiç açıklayıcı olmadı."

"Olması gerekmiyordu."

Sinir bozucu adam.

Gerçekten sinir bozucuydu.

---

Bir süre sonra yeniden konuştum.

"O bahçedeki köşe."

Lucien bana baktı.

"Bana yalan söylediniz."

"Hayır."

"Söylediniz."

"Söylemedim."

"Söylediniz."

"Söylemedim."

Bir süre birbirimize baktık.

Sonunda pes eden ben oldum.

Ama tam pencereye dönecekken Lucien konuştu.

"Biraz önce rüya gördüğünü söyledin."

Başımı çevirdim.

"Evet."

"Ne rüyası?"

Bir an sustum.

Sonra anlatmaya başladım.

"Her yer yemyeşildi."

"Sisli gibiydi ama korkutucu değildi."

"Etrafta kimse yoktu."

Derin bir nefes aldım.

"Sonra bir kadın gördüm."

"Bembeyaz kıyafetler içindeydi."

"Sanki ışık saçıyordu."

"Elinde altın bir kase vardı."

Lucien sessizce dinliyordu.

"Sonra bana baktı."

"'Zamanı gelince ortaya çıkacak.' dedi."

"Ve kayboldu."

Arabada yalnızca tekerleklerin sesi duyuluyordu.

"Sonra her şey değişti."

"Kaseye yıldırım düştü."

"Bir kez."

"Sonra bir kez daha."

"Etraf tamamen değişti."

"Kendimi sarayın büyük salonunda buldum."

"Her yerde cesetler vardı."

Lucien'in omuzları hafifçe gerildi.

"Ve karşımda biri duruyordu."

"Bir adam."

"Elinde siyah bir koza vardı."

"Kapkaraydı ama etrafı ışık saçıyordu."

Yutkundum.

"Sonra bana baktı."

"'Sonunuz geldi sevgili kraliyet ailesi.' diye bağırdı."

İçim istemsizce ürperdi.

"Ve gülmeye başladı."

"Hayatımda duyduğum en rahatsız edici kahkahaydı."

"Tam korkudan ölecekken Evelyn beni uyandırdı."

Sessizlik.

Uzun bir sessizlik.

Sonra kaşlarımı kaldırdım.

"Bu normal bir tepki değil."

Lucien hâlâ düşünüyordu.

Sonunda yavaşça pencereye döndü.

"Hayır."

Sesi düşündüğümden daha ciddiydi.

"Hiç normal değil." Dedi

Ve nedense...

Bu cevap beni rahatlatmak yerine daha da huzursuz etti.

Çünkü ilk kez...

Lucien gerçekten korkmuş gibi görünüyordu.

Ve bunun nedenini bilmiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.