İçeriğe geç

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 12 · 6 dk okuma

Prenses olmak istemiyorum!

Bölüm 12

Bölüm 12: Yarığın Gölgesinde

At arabası saraydan ayrıldıktan sonra bir süre sessizlik hâkim oldu.

Pencereden dışarı bakıyordum.

Sabah sarayın içinden gördüğüm dünya ile dışarıdaki dünya arasında büyük bir fark vardı.

Saray düzenliydi.

Temizdi.

Güvenli görünüyordu.

Ama şehir...

Şehir öyle değildi.

Bazı binaların duvarlarında hâlâ çatlaklar vardı.

Bazılarının ise üst katları tamamen yıkılmıştı.

Bir sokakta yeni yapılmış evler görüyordum.

Bir sonraki sokakta ise yıllardır terk edilmiş gibi duran yapılar.

İnsanlar hayatlarına devam ediyordu.

Dükkanlar açıktı.

Çocuklar koşuşturuyordu.

Ama yine de...

Bir şey eksikti.

Sanki bütün şehir görünmez bir yük taşıyordu.

Sanki herkes nefes alıyordu ama tam anlamıyla yaşamıyordu.

Bir süre daha dışarıyı izledim.

Sonunda dayanamadım.

"Lucien."

Başını çevirdi.

"Efendim?"

"Bu şehre ne oldu?"

Birkaç saniye boyunca cevap vermedi.

Sonra bakışlarını pencereye çevirdi.

Şehrin üzerine.

"Şehrin bir yerinde oluşan yarık nedeniyle."

Kaşlarım çatıldı.

"Yarık?"

Lucien başını salladı.

"Ne zaman ülke toparlanmaya başlasa."

Sesi sakindi.

Ama garip bir yorgunluk vardı içinde.

"Ne zaman insanlar yeniden umutlanmaya kalksa."

Bakışları uzaktaydı.

"Sanki bir şey buna izin vermiyor."

"Pek anlayamadım."

Lucien devam etti.

"Bazen yarıktan adını bile bilmediğimiz yaratıklar çıkıyor."

Bir an sustu.

"Ve şehir altüst oluyor."

İçim ürperdi.

"Bazen de yaratıklar çıkmıyor."

"İyi ya."

"Hayır."

Bakışları bana döndü.

"Bu kez de deprem oluyor."

Sessizlik.

"Ya da sel."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Lucien tekrar pencereye baktı.

"Bu lanet..."

Sesinde ilk kez sert bir ton vardı.

"Sanki bu ülkede yaşayan hiçbir insanın mutlu olmasını istemiyor."

At arabasının tekerlekleri taş yolda ilerlemeye devam etti.

"Yıllarca denedik."

Lucien'in sesi alçalmıştı.

"Ama olmadı."

"Eminim bir çözüm vardır."

"Keşke öyle olsa."

Bu cevabı beklemiyordum.

Lucien genelde kararlı görünürdü.

Ama şimdi...

Yorgun görünüyordu.

"Yarık açıldığı günden beri kapanmadı."

"Kimse mi kapatamadı?"

"Kimse."

Bir süre sustu.

"Kimileri onun cehenneme açılan bir kapı olduğunu söylüyor."

Başımı çevirdim.

"Cehennem mi?"

"Kimileri de başka bir dünyaya açıldığını."

Sonra omuz silkti.

"Kimileri kara delik olduğunu düşünüyor."

"Bu dünyada kara delik kavramını bilen insanlar mı var?"

"Bilim insanları."

"Tamam, bunu beklemiyordum."

İlk kez hafifçe gülümsedi.

Ama yalnızca bir anlığına.

Sonra yine ciddileşti.

"Bir sürü teori var."

"Gerçek cevap?"

"Kimse bilmiyor."

Arabada sessizlik oluştu.

Ben tekrar pencereye baktım.

Yıkılmış duvarlara.

Yeniden yapılan evlere.

İnsanlara.

Sonra yavaşça sordum.

"Bu yarık ne zaman açıldı Lucien?"

Bu kez cevap hemen geldi.

"Dört... hayır."

Bir an düşündü.

"On dört yıl önce."

Dünya durdu.

En azından benim için.

Başımı çevirdim.

"Kaç yıl?"

"On dört."

Şaka yapıyor olmalıydı.

Yapmıyordu.

"Bu şehir..."

Sözler boğazımda düğümlendi.

"On dört yıl boyunca bu halde miydi diyorsun?"

Lucien'in bakışları yumuşadı.

"Hayır."

Derin bir nefes verdi.

"Sadece bunlar olmadı."

"Nasıl yani?"

"Birkaç yıl boyunca kıtlık yaşandı."

"Sonra salgın."

"Sonra kuzeydeki isyanlar."

"Sonra seller."

Her cümlede sesindeki ağırlık biraz daha artıyordu.

"Bu ülke çok şey gördü Lina."

İlk kez ismimi kullanmıştı.

"Fakat hâlâ ayakta."

Bir an durdu.

Sonra hafifçe gülümsedi.

"Belki de Valthera'nın en inatçı özelliği budur."

Ben cevap veremedim.

Çünkü içimdeki tek düşünce şuydu:

Ben bir hafta önce sınav stresine üzülüyordum.

Bu insanlar on dört yıldır kıyametle kavga ediyor.

---

Yaklaşık yarım saat sonra araba yavaşladı.

Sonunda tamamen durdu.

Lucien önce pencereden dışarı baktı.

Ben de onun baktığı yöne baktım.

Karşımızda büyük bir malikâne yükseliyordu.

Açık renk taşlardan yapılmıştı.

Yüksek pencereleri ve geniş bahçeleri vardı.

Gösterişliydi.

Ama saray gibi değildi.

Daha sıcak görünüyordu.

Lucien kapıyı açmadan önce konuştu.

"Leydi Seraphina güvendiğim biri değil."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"E?"

"O yüzden seninle gelmek istedim."

Birkaç saniye gözlerini inceledim.

Sonra yüzümde yaramaz bir gülümseme oluştu.

"Benim için endişeleniyor musun yoksa?"

Lucien'in gözleri benimkilerle buluştu.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Ve ilk kez...

Gerçekten hazırlıksız yakalanmış gibi görünüyordu.

Sonra boğazını temizledi.

Bakışlarını kaçırdı.

"Artık inmeliyiz."

Ve kapıyı açtı.

Ben ise kahkahamı zor tuttum.

Yakalandın prens.

Kesinlikle yakalandın.

---

Arabadan ilk inen Lucien oldu.

Sonra bana döndü.

Elini uzattı.

Bu hareket o kadar doğal geldi ki bir an tereddüt ettim.

Sonra elini tuttum.

Yardımıyla aşağı indim.

Tam teşekkür edecektim ki...

Kolunu uzattı.

Duraksadım.

Bir saniye boyunca ne yapmam gerektiğini anlamadım.

Sonra beynim çalıştı.

Bekle...

Bu şu asil insanların kol kola yürüme olayı mı?

Gerçekten bunu mu yapıyoruz?

Kendimi toparladım.

Ve koluna girdim.

Lucien'in yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

Ama nedense benim kalbim birkaç kez fazla attı.

Bunu görmezden gelmeye karar verdim.

Çok profesyonel bir karar değildi.

Ama elimdeki tek karardı.

---

Malikânenin girişine yaklaştığımızda kapılar açıldı.

Ve Seraphina ortaya çıktı.

Uzun koyu saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu.

Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu.

Bizi görünce yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi.

Kollarını açtı.

"Hoş geldiniz Majesteleri."

Bakışları bana kaydı.

Sonra Lucien'e.

"Prens ve Prenses."

Ben daha düzeltecek fırsat bulamadan devam etti.

"Prens Lucien, geleceğinizi bilmiyordum."

Yüzünde zarif bir tebessüm vardı.

"Ama gelmekle iyi yapmışsınız."

Başını hafifçe eğdi.

"Doğu ülkelerinden getirdiğim eşsiz çayı sizin de denemeniz çok güzel olacak."

Lucien kibarca başını salladı.

"Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim."

Sonra Seraphina tamamen bana döndü.

"Prenses, nasılsınız?"

"Şimdilik iyi."

"Şimdilik mi?"

"Son birkaç gün bana sürprizlerin fazla güvenilir olmadığını öğretti."

Seraphina gülmeye başladı.

Ve birkaç dakika sonra bizi içeri davet etti.

---

Malikânenin içi beklediğimden çok farklıydı.

Duvarlarda pahalı tablolar vardı.

Ama gösteriş için asılmış gibi görünmüyorlardı.

Kitaplıklar.

Haritalar.

Cam vitrinler.

Dünyanın farklı yerlerinden getirildiği belli olan eşyalar.

Bir köşede mavi işlemeli vazolar.

Başka bir yerde altın detaylı pusulalar.

Burası bir asilin evinden çok...

Dünyayı gezen bir koleksiyoncuya aitmiş gibi görünüyordu.

Tam bunu düşünürken Seraphina gülümsedi.

"Bahçeyi görmeden karar vermeyin."

Ve bizi arka tarafa götürdü.

"Bahçemi özellikle Prenses'in seveceğini düşünüyorum."

"Bu kadar emin olmanız biraz korkutucu."

"Birazdan nedenini anlayacaksınız."

---

Bahçeye adım attığım an...

Durup kaldım.

Renkler.

İlk dikkatimi çeken şey buydu.

Mor.

Mavi.

Pembe.

Altın sarısı.

Hiç görmediğim çiçekler vardı.

Bazılarının yaprakları cam gibi parlıyordu.

Bazıları ışık altında renk değiştiriyordu.

Bazılarıysa minik yıldızlar serpilmiş gibi görünüyordu.

"Vay canına..."

Ağzımdan istemsizce çıktı.

Seraphina gülümsedi.

"Bunu iltifat olarak kabul edeceğim."

Hak etmişti.

Çünkü gerçekten büyüleyiciydi.

Ve bahçenin tam ortasında çay masası hazırlanmıştı.

Tam bir masal kitabından çıkmış gibiydi.

---

Masaya oturduk.

Bir süre sonra çaylar ve ikramlar geldi.

Meyveli tartlar.

Kurabiyeler.

Küçük sandviçler.

Ve mis gibi kokan çay.

Ben daha ilk yudumu alır almaz gözlerimi kırpıştırdım.

Dostum.

Bu çay neymiş böyle?

Tam ikinci yudumu alırken Lucien konuştu.

"Bu çiçeklerin tohumlarını Rumislerden satın aldığınızı duydum."

Seraphina başını kaldırdı.

"Doğru."

Lucien çayından bir yudum aldı.

"İyi anlaşır mısınız o bölgenin halkıyla?"

...

Bir anda masanın havası değişti.

Ben bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.

Ama değişti.

Kesinlikle değişti.

Sanki biri görünmez bir satranç tahtasını masaya koymuştu.

Ve ben kurallarını bilmeden oyunun ortasına düşmüştüm.

Galiba şu an bir laf sokuldu.

Ve ben hiçbir şey anlamadım.

Bu kötü bir histi.

Lanet olsun ki.

Hiçbir şey olmamış gibi çilekli kurabiye olduğunu düşündüğüm kurabiyeden bir ısırık aldım.

Çayımdan yudumladım.

Gerçekten çok iyiymiş ama.

Düşüncelerim Seraphina'nın sesiyle bölündü.

"Majesteleri."

Bakışlarını Lucien'e çevirmişti.

Gülümsemesi değişmemişti.

"Ben herkesle iyi anlaşırım."

Sonra çay fincanını kaldırdı.

"Biliyorsunuz."

Gözlerinde kısa bir parıltı oluştu.

"Benim çözemeyeceğim insan yoktur."

Sessizlik.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra ikisi de gülümsedi.

Ve ben hâlâ hiçbir şey anlamamıştım.

Kesinlikle hiçbir şey.

Ama nedense ikisinin de aslında çok şey söylediğinden emindim.

Ve bu his...

Nedense hiç rahatlatıcı değildi.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Seraphina cok tatli gözüküp sinsi olan biri gibi hissettirdi ya