Lütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın, olur mu? Bu yazma için olan motivasyonumu ve keyfimi arttırıyor.
Keyifli Okumalar!
Elimdeki acı kahvenin damağımda bıraktığı acı tat gibi, ruhumun damağında da acı bir tat bırakan şeyler vardı.
Çok sıcak bir içecek içtiğinizde nasıl damağınız yanar da, diliniz tüm gün üst damağınızın kabaran derisinde dolanır, kendini meşgulü eder ya benim de beynimdeki düşünceler o şekilde ruhumu meşgul ediyordu. Tamam dur artık diyorum düşüncelere, sonra bir bakıyorum yine düşünür haldeyim.
Susturamadığım tüm düşüncelerin bana gerçeği vermesine muhtaçtım ama gerçekler benim düşüncelerimde yoktu. Birileri her gece yatmadan önce kafasını koyduğu kuş tüyünden yastıklarının altına saklamıştı gerçekleri ve ben o gerçeklere bir şekilde ulaşmak zorundaydım.
İçime çektiğim zoraki nefes, ciğerlerime sigara dumanlarıyla kirlenen havayı doldurdu.
İçimdeki kendisini bir ağacın dalına kalın bir urgan yardımıyla asan ruhumun iskeletinin ölü bakışlarıyla çevreme göz gezdirirken gözlerim öylesine bir yerlerde takılıp kaldı. Bir süre gözlerimin nerede durduğunu bile fark etmedim çünkü bakıyordum ama görüp görmediğimi umursadığım söylenemezdi. Sabah olanları düşünüyordum.
Okulun ilk günü, üniversite hayatımın ilk dersine girmek için erkenden uyandım demek isterdim ama uyanmak için öncelikle uyumam gerekirdi. Tüm gece gözümü bir an olsun yumamamıştım ama o defteri alıp bir kelime daha da okuyamamıştım. Sehpaya bıraktığım deftere, kalbime yerleştirilen bir bombanın uzaktan kumandasıymış da parmaklarımın ucuyla bile dokunursam o bomba göğsümü paramparça edecekmiş gibi yaşlarla dolu gözlerimle bakıp durmuştum tüm gece.
Gerçekler içimi yakmıştı ama kavurmasına izin vermemiştim. O defteri kapatmıştım. Okuyamamıştım. Ne tamamını okuyabilmiştim ne de devamını.
Benim pembe tütülü eteğiyle salonun orta yerinde dans eden çocukluğumun en büyük kahramanı, kanım, canım, arkadaşım bunu yapmazdı, yapmamalıydı.
Üstelik gece boyu uyuyamamış olmam yetmezmiş gibi sabah, tüm geceyi gözlerimi kırpmadan uzanarak geçirdiğim o kanepeden kalkıp kendime kahvaltı hazırlarken çöp kutusunun içinde bir şey bulmuştum. Beyaz renkte, bacakları gövdesinden kırılmış, kana benzesin diye üzerine boya sürülmüş porselenden bir balerin biblosu. Polisler müzikal sabahı evi bir köpek yardımıyla aramışlardı ama çöp kutusuna bakmamış olmalıydılar çünkü müzikalden bir önceki akşam çöpü boşaltmıştım ve çöpte bir iki kullanılmış peçete ve biblo dışında bir şey yoktu. Eğer çöp kutusuna bakmış olsalar bibloyu görürlerdi. Bibloyu ve yanındaki notu.
Her çiçek solar, her canlı ölür vakti geldiğinde
Vakti geldiğinde ala bulanır tüm beyazlar
Çünkü aldır kanlar ve şaraplar
Beyazın ala bulandığı an
Bil ki bu senin için son an
O notu ve bacakları kırık, porselen bibloyu almış polise götürmüştüm. İlgileneceklerini söylemişlerdi ama o kadar umursamaz görünüyorlardı ki içten içe biliyordum. Cinayeti kimin işlediği umurlarında bile değildi. Dünyanın bir uyuşturucu kullanıcısından kurtulduğunu düşünüyorlardı.
Bir domuzu boğazlıyormuşçasına etrafa yayılan tiz sesle gözlerim daldığı yerden ayrıldı ve istemsizce ses gürültüsünün kaynağına çevrildi. Kalabalık bir arkadaş grubu çıkarttıkları yüksek sesin insanları rahatsız edip etmeyeceğini umursamadan eğleniyorlardı. Gizlemek için çaba sarf etmediğim rahatsız bakışlarımla yüzlerine baktım ve soğumaya başlayan zift karası kahvemden bir yudum daha aldım.
Kahvenin acımsı tadı damağımda kendisine yer edinirken yüzüme düşen iki gölgeyle gözlerimi yüksek sesle insanları rahatsız eden, buna eğlence diyemezdim, yerden kaldırıp gölgelerin sahiplerine çevirdim. Atlas ve Defne yüzlerine kondurdukları şefkatli bir tebessümle tepemde dikilip bana bakıyorlardı.
"Merhaba." Gözlerinin oturduğum banktaki boş kısımlarda olduğunu görmemle oturmaları için yer açtım. Yanıma Defne oturdu, onun yanına da Atlas.
"Merhaba" derken sesim sanki sırtıma silah dayatılmış da zorla konuşuyormuşum gibiydi. Anlayışla bana bakan gözlerinde gördüğüm acıma ifadesiyle gözlerimi kaçırıp duruşumu dikleştirdim.
"İyi misin?"
Atlas'ın sorusuyla yerdeki bakışlarımı kaldırıp yüzüne çevirdim. Her nasıl bakıyorsam elini ensesine götürüp sıktı ve o arada hemen yanımda oturan Defne elini kolumun üstüne koydu.
"Sorduğun da soru mu Atlas, ne demesini bekliyorsun. Çok iyiyim, mükemmelim falan mı?" Sevgilisine ters ters bakıp bana döndü. Göz altlarında mor halkalar vardı ve gözlerinde samimi bir ifadeyle bana bakıp dudağını büktü.
"Başın sağ olsun. Zor ama umarım bunu yapan yakalanır da bir an önce huzura erersiniz." Sessizliğimi koruyup kafamı salladım. Cenazeye Atlas'la beraber katılmışlardı.
"Belki tam olarak bilmiyor olabilirsin. Ben, onun en yakın arkadaşlarından biriyim." Kendime engel olmak istedim ama kendimi tutamadım ve devam etmesine müsaade etmeden araya girdim.
"Diğeri İlayda mı?" Neden sorduğumu anlamamış olduğunu belli eden şekilde tek kaşı refleksle yukarı kalktı ve beni onayladı.
"Neyse, demek istediğim. Ne zaman bir desteğe ihtiyacın olursa, konu ne olursa olsun çağırırsan gelirim. Çok basit bir şey olursa bile çağırabilirsin beni. Ne bileyim bu şehirde yenisin. Belki yolları karıştırırsın ya da mutfakta kavanozun kapağını açamazsın ya da buna benzer başka bir şey olur. Ararsan koşarak gelirim yardımına."
Arkasından Defne'nin söylediklerini onaylar gibi kafasını sallayan Atlas "İnan göründüğünden çok daha güçlüdür. Benim açamadığım kavanoz kapaklarını tak diye bir seferde açıyor." Deyip güldü. "Hatta Defne, Yağmura telefon numaranı ver, bir durum olursa kolaylıkla haberleşebilin."
Samimi görünüyorlardı ama yine de içten içe rahatsız olmuştum. Kimsenin bana acımasını istemiyordum. Yine de sessizliğimi korudum ve telefon numaramı Defne'ye söyleyip numarayı kaydetmesine ve beni çaldırmasına müsaade ettim. Yapmaları gereken şey buymuş da görevlerini tamamlamışlar gibi yanımda sessizce oturdular. Ben zaten onlar olmadan önce de burada boş boş oturuyordum. O yüzden benim için değişen bir şey yoktu.
Aramızdaki sessizliği bölen Defne'nin çalan telefonuyla gözlerim telefonun ekranına kaydı.
Efe Aykan
Ekrandaki gözlerimi hızla Defne'ye çevirdim. Arama ekranına şöyle bir baktı ve kafasını kaldırıp arayanı görüp görmediğini kontrol etmek için Atlas'a çevirdi gözlerini. Telefonun yanındaki ses tuşuna basıp aramanın sesini kısarken yüzünde herhangi bir mimik oynamıyordu.
"Annem arıyor. Yanına gitmem gerektiğini sana söylemiştim zaten sevgilim. Kalkayım ben yavaştan, bekletmeyeyim onu."
"Seni bırakayım." Deyip ayağa kalkmaya hazırlanan Atlas'ı omuzlarından tutup durdurdu.
"Ne gerek var. Ben kendim giderim. Bir de seni mi uğraştırayım." Sakince konuşurken yalan söylediğini belli eden hiçbir hareketi yoktu. Atlas tekrardan ısrar etmedi ve oturduğu yerden kalkmadan kendisini öpen Defne'yi öptü.
Sakin adımlarla yanımızdan uzaklaşan Defne'yi kısık gözlerimle izlerken aniden oturduğum banktan kalktım. Bana sorgu dolu gözlerle bakan Atlas'a işimin olduğunu söyleyip yanından ayrılırken Defne'yi gözden kaybetmemek için hızlı adımlarla yürüdüm.
Okulun dış kapısından çıkan bedenini görmemle gözden kaybetmemek için adımlarımı hızlandırdım ve yolun karşısına geçmesiyle ben de karşıya geçtim. Dikkat çekmemek için aramızda belli bir mesafe bırakmaya çalışıyordum. Yüz metre kadar ilerledikten sonra köşede bekleyen arabanın ışıklarının yanıp sönmesiyle o arabaya bineceğini anlayıp gözlerimi trafiğin yoğun olduğu yola çevirdim ve bir taksi bulmaya çalıştım.
Şans tam şu anda yüzüme gülmüş olmalı ki yoldan bir taksi geçiyordu. İçinde yolcu olmamasını dileyip elimle taksiyi çağırdım. Sarı taksi yavaşlayarak önümde durdu. Taksici açık olan pencereden çıkardığı koluyla bana bakıp "Nereye Abla?" diye sordu.
Elimle ileriyi işaret edip "Şu ileride bir araba var da onu takip edeceğiz." Dedim.
Yüzüme tuhaf gözlerle bakan taksici "Dizi mi çekiyoruz abla, manyak mısın?" Deyince kaşlarım çatıldı.
"Abicim, alacak mısın arabaya almayacak mısın? Zamanımı çalma da cevap ver." diye sinirle konuşmamla ters bir şekilde yüzüme bakıp "Hasbinallah." Dedi ve başka tek kelime etmeden gaza basıp yanımdan uzaklaştı.
"Taksici olmuşsun ama insan olamamışsın!" Arabanın arkasından tükürürken kaldırımda çocuk gibi tepinmemek için zor tuttum kendimi.
Karşıya baktım ve kendisini bekleyen arabaya binmek üzere olan Defne'yi görmemle yüzümü buruşturup ellerimi belimin iki yanına koyarak O'nu izledim.
Benim gözlerim Defne'deyken önümde duran arabayla kaşlarım çatıldı ve gözlerim önümdeki arabaya kaydı. Siyah bir audinin içinden bana bakan kişiyle tek kaşım istemsizce havalandı.
"Bir durum mu var?" Sarmaşıklara benzettiğim yeşil gözlerinde bakışlarımı uzun tutmak istemedim.
"Onu da nereden çıkardın?" deyip salağa yatarken kafasını omzuna doğru yatırıp kaşlarını kaldırarak bana baktı. İnanmadığını belli eden bakışlarıyla gözlerimi kaçırıp tekrardan Defne'ye baktım. Arabaya binmişti bile. Bakışlarımı takip eden gözleri ilerideki arabada durdu ve tekrar bana çevirdi bakışlarını.
"Hafiyecilik mi yapıyorsun?"
"Bundan sana ne?"
"Sorularıma soruyla cevap verme diye saman ye mi demem gerekiyor?"
Söylediğiyle tuhaf gözlerle yüzüne bakarken bakışlarıma gözlerini devirip uzandı ve ön koltuğa oturmam için kapıyı açtı. Gözlerimle bile arabasına binmeyeceğimi belli ederken kaşlarını kaldırıp yüzüme baktı.
"Araba kırmızı ışığa yakalandığı için hala daha yakalayacak şansımız var. Ama biraz daha o şekilde durursan her neyin peşindeysen onu kaçıracaksın."
Dönüp ileriye baktım. Araba gerçekten de kırmızı ışıkta durmuştu.
"Sana arabana binecek kadar güvenmiyorum."
"Evime girecek kadar güvenmiştin." Düşünmeden "O başka bir şey içi..." son anda susup boğazımı temizledim.
"O zamanda şu anki gibi yapmayı umduğun bir şey olduğundan evime geldin. Ben de çıkıp her ne arıyorsan bulman için sana izin verdim." Dedi O gün ne yaptığımı bildiğini açıkça söyleyerek. "Bana güvenmediğini biliyorum, haklısın da. Ama hiç düşündün mü? Bir kerecik olsun düşündün mü? Selimin gerçekten de suçsuz olabileceğini. Ve benim de gerçekten güvenilir olduğumu."
"Seni tanımıyorum. Güvenilir biri olup olmadığını bilmiyorum." Dedim kesin bir sesle. "Ayrıca tanımadığım birine güvenmem, güvenemem."
"Schöringer'in Kedisi Deneyi." Dedi bana benim O'na dediğim zamana gönderme yaparak. Anlamayıp yüzüne bakmamla arabanın açtığı kapısını biraz daha itip geçmem için alanı çoğalttı.
"Bana inanmak için bir şans vermeyene dek güvenilir olup olmadığımdan asla emin olamazsın. Tanımadığın birisine güvenemezsen, o zaman tanı beni." Dedi çok basit bir şeyden bahsediyormuş gibi.
"Çok kolaymış bir şeymiş gibi bahsediyorsun."
"Kolay çünkü. Tamam bana şu an güvenme. Ama bu şekilde durarak da güvenilir biri olup olmadığımı asla öğrenemezsin." Rahat bir şekilde arkasına yaslanıp karşıya baktı. "Ayrıca haberin olsun, yeşil ışık yandı."
Hızla kafamı çevirip ışığa baktım. Önümde iki seçenek vardı ve benim düşünecek zamanım yoktu. Açtığı kapıdan içeriye geçip kapıyı hızla çarpmamla anlık kafası bana döndü ama bir şey demeden tekrardan önüne döndü ve gaza basıp arabayı çalıştırdı.
Az önce arabaya baktığımı gördüğü için hangi arabayı takip etmesi gerektiğini biliyordu ama yine de teyit etmek için sordu ve emin olmasıyla arabanın hızını arttırıp öndeki arabayı izledi.
Sessizce yan koltukta otururken yan gözlerle yüzüne baktım. Uçları kıvırcık ama geneli dalgalı saçları alnına doğru dökülmüştü. Kemikli ama düz bir burnu vardı. Kıvrık kirpiklerle çevrelenmiş yeşil gözleri yoldaydı. Çenesi sanki bir törpüyle sivriltilmiş gibi keskindi. Çenesini sıkarsa kemikleri derisin delip geçer mi diye düşünmeden edemedim. İçimden bu düşünceme kafasını onaylamaz bir şekilde iki yana sallayıp geri zekâlı diyen iç sesimle kendime gözlerimi devirdim. Belirgin âdem elması yutkunmasıyla kıpırdandı ve kafasını hafifçe benden yana çevirip göz ucuyla kendisini izleyen bana baktı. Gözleriyle kesişmemesi için gözlerimi kaçırıp önüme döndüm ve önümüzde ilerleyen arabayı izlemeye başladım.
Kuzenim yüzünden kardeşi uyuşturucu kullanmıştı. Hem de birden fazla kez. Acaba Simge'nin ölümünün sorumlusu gerçekten de Selim miydi? Tek kanıt benim Selimle karşılaşmam ve bana söyledikleriydi. Bir de elektrikler kesilmeden önce parti yerindeki kameralara göre Simgeyle O lanet odaya girdiklerinden sonra başkası odaya girmemişti ama sonuçta elektrikler gittikten sonra birileri hiçbir kanıt bırakmadan odaya girebilirdi.
Çok fazla bilinmeyen vardı.
"Kimi takip ettiğimizi söyleyecek misin? Söylemek konusunda emin olamadığımdan bir süre için durdum. Suskunluğumda içimdeki ses beynimin etini kemirmeye başladı.
Mal mısın, taksi şoförü mu bu adam, sen gideceğin yere vardığında öylece arabadan ineceksin o da yoluna mı devam edecek? Ayrıca manyak mısın canım benim? Bir saattir sana açıklama yapıyorum. Adamın arabasına bindin, bir arabayı takip ediyorsunuz. Bir zahmet söyle kimi takip ettiğini!
Dudağımı büküp içime doğru "Defne ve Efe." Dedim. Sesimi yükseltip normal bir ses tonuna getirdim. "Arabada Defne ve Efe var." Diye yineledim.
Gözlerim yoldaydı. Kaşlarının havaya kalktığını göremesem de hissettim. Yandan bir bakış atıp sorgular şekilde yüzüme baktı ve tekrardan gözlerini yola çevirdi. Önümüzdeki aracın hızlanmasıyla araçla aramızdaki mesafeyi koruyarak gaza basıp o da aracı hızlandırdı.
"Neden onları takip ediyoruz?"
"O gece Simge'yle ilgili konuştuklarını duymuştum. Simge'nin bildiği bir şeyden bahsediyorlardı." Susup yüzüne baktım ama konuşmadı. Gözlerini yoldan ayırmamıştı ama söylediğimle kaşları hafifçe çatılmıştı. Kafamı diğer tarafa çevirip geçip giden yola boş gözlerle bakarken tekrar konuştum.
"Simge... bilmesini istemedikleri bir şey biliyormuş. Hiç kimsenin öğrenmesini istemedikleri bir şeyi."
Hızla kafasını bana doğru çevirdiğini hissettim. Kafamı çevirip O'na bakmadım, gözlerim yanımdaki camdaydı ama cama vuran yansımasının bana baktığını fark etmemle gözlerimi yumdum.
"Yani... Selim'in katil olmadığına inanıyorsun artık."
Sesindeki heyecanı hissetmemle yutkundum. Selim'in katil olmadığına inanıyor muydum? Hayır. Ama ya katil başkasıysa diye kulağıma fısıldayan yanımı görmezden gelemiyordum.
"Sadece diğer ihtimalleri de görmezden gelmiyorum. O kadar." Dedim O'nun heyecanlı çıkan sesine zıt olarak duygusuz bir sesle. Durum gerçekten de bundan ibaretti.
"Bu bile yeter."
Kapalı gözlerimi aralayıp camdaki yansımasına baktım. Gözleri yoldaydı ve yüzünde bir tebessüm vardı. Dişlerimi alt dudağıma geçirirken dönüp yüzüne bakmamak için kendimi zorladım. Kafamı koltuğa yaslayıp karşıdaki arabaya bakarken arabanın ani bir frenle yavaşlamasıyla kafam öne gidip geri geldi. Gözlerim irice açılırken yanımızdaki arabanın sinyal vermeden önümüze kırdığı için Cihan'ın frene aniden bastığını fark ettim. Arabaya çarpmaktan kıl payı kurtulmuştuk.
Sinirle soluyan Cihan'a kafamı çevirip bakarken O, tekrar gaza bastı ve önümüze kıran arabaya yetişip açık camından diğer arabadaki adama bağırmaya başladı.
"Ulan ibne, ulan pezevenk, ulan seni o arabanın vitesine oturtayım sen üstündeyken vitesi 1'den 5 'e getireyim. Sana o ehliyeti verenin...."
"Ne diyorsun be terbiyesiz?" diye konuşup Cihan'ın lafını tamamlamasına izin vermeyen yan arabanın şoförü, Cihan'a şok içinde bakıyordu.
"Bir de bana terbiyesiz diyor, Cibiliyetini bellediğim. Ulan pezevenk sinyal vermeden önüme kırıyorsun ya frene zamanında basamasam da arabana çarpsam. Gerçi keşke çarpsaymışım. O kel kafanın pekmezini akıtmış olurdum."
"Acelem vardı kardeşim. Ne küfür ediyorsun hemen."
"Nerden kardeşin oluyorum lan ben senin. İnsan gibi sür arabanı yoksa bu arabadan inerim, şu yoldan bir tane levha sökerim. O levhayı senin gö..."
"Hey, hey hey!" deyip lafını böldüm. Gözlerim kocaman olmuş, şaşkınlıkla küfürlerini dinlerken benim arabada olduğumu yeni hatırlamış gibi bana döndü ve bana bir bakış attı. Gözlerimdeki şaşkınlığı görmesiyle kaşları çatıldı ve dönüp tekrar yandaki arabaya sinirle baktı. Tüm bu konuşma boyunca hızını yandaki arabayla aynı seviyede tutması ve arabanın kontrolünü asla kaybetmeden ve sık sık da yola bakarak küfürlerini sıralaması takdire değerdi. Şok ediciydi ama takdire değerdi.
"İbne senin yüzünden kızın yanında küfür ettim. Sür arabanı. İlerle." Dedi sıktığı çenesiyle kafasını ileri oynatıp yolu işaret ederek.
Arabadaki adam Cihan'a korkuyla bakarken hızını arttırıp ilerledi ve Cihan arabanın arkasından ters ters bakıp ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Bana dönüp bir bakış attı ve kaşlarını kaldırmış kendisini tuhaf gözlerle izleyen beni görmesiyle kafasını tekrar yola çevirdi.
"Bakma bana öyle." Dedi gergin bir sesle. Gözlerimi kaçırıp önüme dönerken kollarımı önümde bağladım.
"Bu kadar küfürbaz olduğunu düşünmemiştim." Gözleri bana dokunmadı ama ben kaçamak bakışlarla yüzünü izliyordum. Kaşları çatılırken bir elini ensesine götürüp oradaki saçları karıştırdı. Gözlerini asla bana dokundurmuyordu. Belki saçma bir düşünceydi ama utandığını düşünüyordum.
"Genelde küfürbaz değilimdir ama trafikte az önceki gibi andavallar olunca kendime hakim olamıuyorum."
"Yaptığı hatalı olabilirdi ama yine de o kadar çıkışmana gerek var mıydı ki?"
"Kesinlikle gerek vardı." Dedi yan gözlerle bana bakıp hareketini eleştirmemden rahatsız olduğunu saklamadan. "Araba sürüp trafiğe çıkmanın belli kuralları var. Yol babasınınmış gibi arabasını oradan oraya kimseyi umursamadan ilerletemez. Asabını bozmasın kimsenin. Ben yapmadım ama başkası olsa O'nu o arabaya gömerdi."
Cevap vermedim. Asabiyetine kılıf bulmaya kalkmasındı hiç.
Hala daha seyir mesafemizde olan lacivert arabanın sağa manevra yapıp ilerideki otoparka girmesiyle nerede olduğumuza baktım. Özel bir hastaneye gelmiştik.
Arabalarını park etmeleriyle Cihan da hızla arabayı park etti ve inip arkalarından yürümeye başladık. Sakladıklarının ne olduğunu daha da merak etmeye başlamıştım. Otoparktan çıkıp hastaneni ferah koridorlarına çıkmamızla gözlerimi hastanelerden hoşlanmamamın verdiği rahatsızlığıyla etrafta dolaştırdım. Pek de kalabalık bir hastane sayılmazdı.
İlerideki kayıt kısmında durmalarıyla biz de adımlarımızı durdurup sözleşmiş gibi bizi göremeyecekleri bir kısımda durup onları izledik. Defne pek de mutlu görünmüyordu hatta burada olmaktan rahatsızmış gibi bir hali vardı, Efe'ninse yüzünde herhangi bir mimik oynamıyordu.,
Defne'nin karşıdaki görevliye uzattığı kimliğini geri almasıyla yürümeye başladılar ve biz de arkalarından yavaş ama onları gözden kaçırmayacağımız bir hızda yürüdük. Merdivenlere yöneldiklerinde biz de hemen arkalarındaydık. Merdivenlerden çıkıp bir üst kata çıktığımızda onları bir kapıyı çalıp içeri girerken gördük.
Adımlarımı hızlandırıp Cihan'ı geride bıraktım ve içeri girdikleri yerin neresi olduğunu bir an önce öğrenmek için kapının önüne gelip üstünde yazan yazıyı okudum.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı
Yutkunurken kapıdaki yazıyı tekrar tekrar okudum ve parçaları beynimde birleştirmeye çalıştım. Efe Defne'nin eski sevgilisiydi. Atlas'tan sakladığı bir şey vardı ve bunun ne olduğunu Efe'de biliyordu. Bu her neyse kimse öğrenmesin istiyorlardı, Simge bu sırrın ne olduğunu biliyordu ve bu sır kadın hastalıkları ve doğum doktoruna gitmeyi de içinde barındırıyordu.
"Ne yani?" Konuşmasıyla benim gibi kapının önünde dikilen Cihan'a çevirdim gözlerimi. "Defne hamile mi?"
Alt dudağımı ağzımın içinde yuvarlarken beynimde çalışan çarkların sesini neredeyse duyar gibiydim. "Belki de bir hastalığı vardır." Yan gözlerle kaşlarını kaldırıp bana baktı. Bunu düşünmem onu şaşırtmış gibiydi.
"Hasta olsa neden herkesten saklasın ki ya da neden bunu Simge'nin bilmesi onu rahatsız etsin?" Dudağım bu sorulara cevap bulamamamla bükülürken sessiz kaldım.
"Kapının önünde dikilmeyelim. Göz önünde olmayacağımız bir köşede çıkmalarını bekleyelim." Kafamı sallayıp O'nu onayladım ve koridorun sonundaki köşedeki ikili kanepeye ilerledik. Duvar yanındaki kısma oturmasıyla ben de kendi payıma düşen yere oturdum. Ellerimi bacaklarımın arasına koyup sabırla odadan çıkmalarını bekledim. Gerçi odadan çıktıklarında ne yapacaktık bilmiyordum.
Alt dudağımı dişlerimin arasında ezerken gözlerim yanımdaki bedeninin durmadan hareket ettiği bacağına takılı kaldı. Hızla oynattığı bacağı ve bacağını her oynatışında koltuktan çıkan sesin sinirimi bozmasıyla sinirle konuştum.
"Şunu yapmayı keser misin?!"
Bacağını oynatmayı kesmeden bana dönüp "Ne?" diye sordu. Kaşlarım çatılırken bacağını işaret ettim.
"Bacağını oynatmayı keser misin? Sinirlerimi bozuyor."
"Bacağım mı sinirlerini bozuyor?"
"Oynatman sinirlerimi bozuyor." Diye düzelttim.
Bacağının hareketinin hızı azaldı ama tamamen durmadı. Gözlerimi bacağından çekip Defne ve Efe'nin içinde olduğu odanın kapısına sabitledim. Sessizce kapıya bakarken bacağının hareketlerinin tekrardan hızlandığını belli eden koltuk sesi kulaklarıma ilişse de bu kez ses çıkarmadım ve yaklaşık 5 dakikalık bir bekleyişin sonunda kapı açıldı ve ben beni görmemeleri için hızla kapıya sırtımı döndüm.
Yüzümün hemen önünde olan yüzünü fark etmemle sertçe yutkunurken kendimi geri çekmeye çalıştım ama kolumdan tutup beni engelledi.
"Dur. Şu an beni kapatıyorsun. Böyle kal!"
Verdiği nefeslerin yüzüme çarpmasıyla gözlerimi yumup yutkundum. Nefesinden aldığım nane kokusuyla dudağımın içini ısırdım. Bu mesafedeyken deodorant ve traş köpüğünün kokusuna karışmış kokusunu soluyabiliyordum. Kapalı gözlerime rağmen nefesinin baskısının artmasıyla yüzünün yüzüme yaklaştığını anlayıp gözlerimi şak diye açtım. Yüzümün birkaç santim uzağındaki yüzüyle gözlerimi kırpıştırırken bir süre sessizce gözlerime baktı. İçine derin bir nefes çekip kafasını yana eğerek koridora baktı ve yüzünü yüzümden uzaklaştırmadan hemen önce "Gittiler." Dedi.
Kafamı sallarken gözlerimi yüzünden kaçırıp koltuktan kalktım. İçime derin bir nefes çekip O'nun kokusunu taşımayan havayla mutlu oldum.
"Nasıl öğreneceğiz ki şimdi buraya gelmelerinin asıl sebebini?"
"Aslında..." konuşmasıyla gözlerimi Cihan'a çevirdim. Bir şeyler düşünüyordu ve bunu belli edercesine kaşlarının arasında minik bir çizgi oluşmuştu ve gözleri yerdeydi. Avucunu açıp elini bana uzattı.
"Kimliğini verir misin?"
"Ne yapacaksın ki?"
"Sana doktordan sıra alacağım. Aklıma gelen tek şey bu." Kaşlarım havalanırken düşünmeden elimi çantama götürdüm ve cüzdanımdan kimliği çıkartıp eline bıraktım. Kimliğimi almasıyla kayıt kısmına gitti ve doktordan sıra alıp geldi. Ben de doktorun odasının önüne gelip onu bekledim.
Hızlıca sırayı alıp geldi ve bizden başka hasta olmadığı için kapının üzerindeki dikdörtgen monitörde direkt benim adım çıktı. Bu, içeriye girmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Elimi kapının kulpuna koydum ama kulpu çevirmeden durup kafamı çevirdim ve hemen arkamda duran yüzüne baktım.
"E biz içeride ne diyeceğiz?" diye sordum kafama yeni dank etmiş gibi.
"Benim aklımda bir şey var." Dedi Cihan ve elini uzatıp kapının kulpundaki elimin üstüne koydu. "Ve bu kesinlikle hoşuna gitmeyecek." Daha fazla soru sormamam için elimin üstündeki eliyle elime baskı uyguladı ve kapı kulu baskıyla aşağı hareket etti. Kapı açıldığı için herhangi bir şey söylemedim, yüzüne tip tip bakıp içeri girdim.
Masa başında oturan esmer bir kadın doktor yüzündeki nazik bir gülümsemeyle bizi karşıladı. Doktor masasının karşısındaki koltuğa oturdum ve Cihan'da karşımdaki koltuğa oturdu.
"Geçmiş olsun. Şikayetiniz neydi?" diyen doktorla yüzümdeki sahte gülümsemeyle doktora bakıp dudaklarımı birbirine bastırıp Cihan'a sinirle baktım.
"Ben..." Cihan'ın oturduğu koltukta doğrulmasıyla içimden şükrederek sustum. Benim cümlenin sonu gelmezdi çünkü. Aklıma gelen tek şey ben hamileyim demekti.
"Ben sevgilim yerine konuşsam O daha rahat edecek sanırım." Diye konuşan Cihan kibar sesi ve yüzündeki ciddi ama nazik gülümsemeyle doktora bakıyordu ama benim yüzümdeki gülümseme silinmişti. Gerçek olmadığını biliyordum ama sevgilim demişti.
"Tabii, dinliyorum sizi." Diyen doktor, ellerini masanın üzerinde birleştirip dikkatle Cihan'a baktı.
"Biz yaklaşık bir senedir sevgiliyiz ama..." diyen Cihan bana yandan bir bakış atıp kaşlarını kaldırarak yüzüme baktı. Ne söyleyecekse sinirleneceğime çok emin görünüyordu.
"Bu süreçte hiç birlikte olmadık, cinsel olarak demek istiyorum. Kendisi bu konuda oldukça çekingen. Aslında O da bu birlikteliği istiyor yani birbirimize karşı beslediğimiz bir tutku var arada ama hep nihayete erdirmeden korktuğu gerekçesiyle geri çekiliyor." Doktor konuşmadan pür dikkat Cihan'ı dinliyordu ben de oturduğum koltukta sessizce utançtan kalp krizi geçiriyordum.
"Artık hazır, en azından öyle olduğunu düşünüyor." Dedi sahte bir gülümsemeyle. Gözleri asla bana dokunmuyordu. Onun için bu iyi bir şeydi çünkü oturduğum koltukta iyice büzülmüştüm ve bakışlarımdan ateşler çıktığından emindim. Bakışlarımla bile onu öldürebilirdim.
"Cinsel konularda bir uzmanla konuşmasının kendisine iyi geleceğini düşünüyoruz." Cihan konuşması bittiğinde derin bir nefes verip doğrulduğu koltuğa geri yaslandı ve gözlerini asla doktordan bana doğru çevirmedi.
"Evet, Yağmur Hanım." Kuduz bir köpek gibi Cihan'a bakarken doktorun adımı tekrar seslenmesiyle gözlerimi bana bakmamakta ısrar eden Cihan'dan doktora çevirdim. Konuşmadan yüzüne bakmamla doktorun yüzündeki gülümseme anlık sekteye uğradı.
"Siz, konuşmayacak mısınız? Sevgiliniz anlattı evet, utandığınızı da biliyorum ama cinsellik hayatın bir parçası ve bu duyduğunuz çekingenlik çözülmesi gereken bir sonuç. Sonuçta bir ömür kaçamazsınız değil mi?"
"Tabi." Dedim dişlerimin arasından. "Sevgilim..." Yandan bir bakış atıp doktordan saklamaya çalıştığım bir sinirle yüzüne baktım. "Anlattı benim yerime. Ben biraz çekiniyorum. Yani işler biraz ilerleyince direkt endişeye kapılıyorum" dedim zoraki bir şekilde konuşup.
Bunun Defne ve Efe'yle alakası neydi Allah aşkına.
"Anlıyorum. Bu endişenin arkasında ilk seferinizde acı çekeceğinize dair bir korku varsa eğer, doğru kişiyle doğru şekilde yapılan bir birlikte acı çok az olur ya da hiç olmaz. Partnerinize güvenirseniz ve ön sevişmeyi uzun tutarsanız, yani demek istediğim yeteri kadar kaygan olursanız canınız düşündüğünüz kadar acımaz."
Allah'ım beni yok et.
Utançtan deve kuşu gibi kafamı kuma gömmeme az kalmıştı. Kafamı sallayıp söylediklerini can kulağıyla dinliyormuş gibi yaparken alttan alta Cihan'a baktım. Bir elini dudağının üstüne koymuş yüzünde olan sırıtmayı saklamaya çalışıyordu. Bir de utanmadan sırıtıyordu! Sinirle solurken sakinliğimi korumaya çalışıp kaşlarımı kaldırıp yüzüme bunu çok umursuyormuşum gibi bir ifade yerleştirdim.
"Aslında benim endişem acı hissi değil. Daha çok... Daha öncesinde bir tecrübem olmadığı için ilk seferimin çok iyi olmasını istiyorum ve Cihan'layken bunun olabileceğine ilişkin endişelerim var yani yeteri kadar tatmin edebilir mi beni ya da boyutu yeterli midir diye düşünmeden duramıyorum."
Kıpkırmızı bir suratla utançtan ölmeden cümlenin bir an önce ağzımdan çıkıp gitmesi için hızlıca konuştum. Söylediklerim kulaklarıma iliştiğinde içimde beliren ayaklarımı popoma vurarak kaçma hissini bastırmaya çalıştım.
Gözlerimi doktordan ayırmasam da Cihan'ın kafasını aniden kaldırdığını hissettim ve şok olmuş gözlerle bana baktığına emindim. Her ne kadar bunları söylerken utanmış olsam da birazcık da ben sırıtayım istemiştim. Gerçi sırıtmak yerine kafamı duvarlara çarparak bu odaya girdiğim anı beynimden silmek istiyordum ama neyse.
Doktor ne diyeceğini bilemez halde bir bana bir de Cihan'a baktı. Boğazını temizlerken kendisine zaman tanımak ister gibi koltuğunda duruşunu düzeltti.
"Bu... benim alanıma girmiyor. Eğer cinsellikle ilgili bilgi almak isteseydiniz ve endişenizin kaynağı bilgisizlik olsaydı seve seve yardım ederdim ama bu konuda bir psikologdan destek alsanız sanırım daha yardımcı olur size."
Ben kafamı sallarken Cihan doktorun konuşması boyunca söylediklerimin şokunu hala daha atlatamamış gibi bana baksa da doktorun konuşması bittiğinde gözlerini, şükürler olsun ki, benden çekti ve doktora döndü.
"Anlıyorum. Elbette bu önerinize dikkate alırız. Size gelmemizin sebebi sizi bir arkadaşımızın bize önermiş olması. Çok iyi bir doktor olduğunuzu üzerine basarak söylemişti. Kendisi sizin hastanız, Defne Parlar. Hatta kendisinin de bugün randevusu vardı. Sanırım biz gelmeden hemen önce çıkmış olmalı."
Kaşlarım havalanırken konuyu bir anda bu kadar ustaca istediğimiz yere getirmesini takdir ettim. Doktor Cihan'dan duyduğu kendisini öven sözlerle gülümserken "Evet, kendisi benim hastam olur. Dediğiniz gibi kendisinin de az önceydi randevusu. Hatta belki de koridorda yanından geçmiş olabilirsiniz." Dedi.
Cihan'ın yüzünde insana güven veren bir gülümseme vardı. "Tüh, keşke haber verseydik onlara bugün buraya geleceğimizi ama bir anda karar verdik ve Defne'nin bugün randevusu olduğunu ancak odanızdan içeriye girdiğimde hatırladım."
O kadar gerçekçi konuşuyordu ki doğrusunu bilmesem kesinlikle kanardım.
"Durumu iyi değil mi?" diye söze karıştım. "Defne'nin... durumu iyi değil mi?"
"Fiziksel olarak evet, artık iyi." Diyen doktorla kaşlarım çatılırken endişeli bir ses tonunun arkasına sakladığım merakla sordum. "Psikolojik olarak değil mi? Yani, takdir edersiniz ki O'nun için endişeleniyoruz. Çok yakın bir arkadaşımız ve... bu durumu iyi bir şekilde atlatmasını istiyoruz." Kumar oynuyordum ama diğer türlü bir şey öğreneceğimiz de yoktu.
"Endişenizi anlıyorum ama dediğim gibi fiziksel olarak gayet iyi. Kalanı içinse benim yapabileceğim bir şey yok." Kendimi gülümsemeye zorlarken bu sefer de şansını Cihan denedi.
"Onun durumu için... zor olmalı."
"Elbette." Diyen doktor artık kendisiyle işimiz bittiği için gitmemizi beklercesine gözümüze baktı ama Defne'nin sırrını öğrenmeden kalkmaya niyetim yoktu.
"Peki biz arkadaşları olarak, kendisini daha iyi hissetmesi için ne yapabiliriz?" deyip tekrar denedim şansımı.
"Bu kadar üstelemezseniz ve kendisine zaman verirseniz eminim atlatacaktır. Sonuçta varlığına sevinmediği bir bebek de olsa kendi isteği dışında bebeğini kaybetmek kişi de travma yaratır. O yüzden yanında olun ama ona sürekli kaybını ve ne kadar zor bir durumda olduğunu hatırlatmayın."
Yüzümdeki maske hızla düşerken sahte gülümsemem ani bir hızla soldu ve dudaklarım duyduklarımla şaşkınlıkla aralandı.
"Hamile." Dedim fısıldar gibi ve kendi kendime konuşurcasına tekrarladım. "Hamileydi." Doktor bana sorgularcasına bakarken ben oturduğum yerden aniden kalktım. Cihan da benim kalkmamla bana zıt bir şekilde yavaşça kalktı. Doktora iyi günler deyip elini sıkarken diğer eliyle beni belimden tutup kapıya yönlendirdi.
Dışarı çıkıp kapıyı çarparken O'na döndüm.
"Hamileydi." Ve beni tamamladı.
"Simge de bunu biliyordu."
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya alayım.
Seviliyorsunuz!
