Lütfen oy verip yorum yapmayı unutmayın.🖤🖤🖤
Gelecek bölüm artık hikayeye net olarak giriyoruz. Şimdiden hazırlanmaya başlasanız iyi oluuur.
Şarkılar:
Perdenin Ardındakiler- Beni Kendinden Kurtar
Tuğkan-Kusura bakma
Hayatlarında hiç baygınlık geçirmemiş insanlar bayılmanın nasıl bir şey olduğunu merak eder. Size nasıl bir şey olduğunu anlatayım. Eğer benim gibi açlıktan bayıldıysanız, zaten öncesinde bilincinizin sizi terk edeceğini anlarsınız ama içten içe kendinizi hayır olmayacak diye ikna edersiniz. Önce kulaklarınız uğuldar, sonra ensenizden kulaklarınıza yayılan bir sıcaklık dalgası hissedersiniz daha sonrasında da etraf dönmeye başlar ve gözleriniz kararır, ayaklarınız sizi taşımaz ve bayılırsınız.
Size ne olduğunu anlayacak kadar zamanınız bile olmaz bazen. Gözlerinizi nasıl ki bir anda yumduysanız öyle açarsınız ve olanlara anlam veremeyip tuhaf gözlerle çevrenizi izlersiniz.
Bayılmak kesinlikle iğrenç bir şeydir.
Kulaklarımda uğuldayan seslerle gözlerimi oynatmaya çalıştım ve sanki birisi beni dürtmüş gibi irkilerek gözlerimi araladım. Birbirine yapışmış kirpiklerim, birbirinden zorlanarak da olsa koparken gözümde biriken çapaklar görüşümü bulandırıyor ve gözüme batıp canımı yakıyordu. Gözümü ovuşturmak için elimi kaldırmak istedim ama kolumda hissettiğim hiç de yabancı olmadığım acı, inleyip koluma bakmama sebep oldu.
Gözümü kırpıştırırken diğer elimi kaldırıp gözümü ovuşturdum ve görüntünün netleşmesi için kendime zarar verdim. Giderek netleşen görüntüm, kolumdaki acının kaynağını bana gösterdi. Koluma takılı seruma bakarken kaşlarım çatıldı ve burnuma gelen tanıdık kokuyla nerede olduğumu merak eden tarafımın merakı giderildi.
Hastanedeydim.
Ellerimi gövdemin etrafından yatağa bastırdım ve kollarıma uyguladığım kuvvetle doğruldum. Kolumda hissettiğim acının artmasıyla dişlerimi sıkıp acı hissini görmezden gelmeye çalıştım.
Hastanede geçirdiğim uzun zamanlar, bu görüntüyü benim için tanıdık bir hale getiriyordu. Kolumdaki şişkinliğe bakarken damar yolunun damardan çıktığını düşündüm. Serum deri altına akmış ve kolumun şişmesine sebep olmuş olmalıydı. Sıkıntıyla oflarken bacaklarımın üzerindeki ince örtüyü üstümden attım ve yatağın yanındaki dolabın üstünden bir peçete alıp yine yatağın yanındaki duvara yapışık alkol şişesiyle ıslattım. Damar yolunu koluma yapıştırmak için kullandıkları yapışkanları derimden soyup damar yolunu çıkardım ve alkollü peçeteyi koluma bastırdım.
Hastanelerden nefret ediyordum.
Hey, bir dakika! Ben buraya nasıl gelmiştim?
Gözlerimi odanın içerisinde dolaştırıp soruma yanıt ararken gözlerim gördüğü bedenle duraksadı, dudaklarım istem dışı aralandı ve ben o aralıktan içime derin bir nefes çektim. Cihan, odadaki küçük koltuğa büyük bedenini sığdırmak için iki büklüm olmuş şekilde uyuyordu. Büyük bedenini koltuğa sıkıştıramamıştı ve bir bacağı yerdeydi, diğer bacağıysa yarısına kadar koltuğun üstündeydi. Diz kapağının hemen altına gelen kısımda koltuk bitiyordu ve ayağı havada duruyordu. Pek de huzurlu bir uykuda olmadığı belliydi. Kaşlarının arasındaki küçük çizgi kaşlarının az da olsa çatık olduğu izlenimini veriyordu. Kirpikleri belirgin elmacık kemiklerinin üzerine düşmüştü. Dudakları aralıktı ve içine çektiği her nefesle göğsü yukarı kalkıyordu. Uyurken ki halinde insanı etkileyen pek de bir şey yoktu. Bir kere gözleri açık uyuyordu. Gözlerinin beyazın görebiliyordunuz ve bu korkunçtu. Ayrıca kollarını göğsünde birbirine bağlamış uyuyordu. Kim bu şekilde uyurdu ki?
Gözlerimi bedeninden çekip önüme döndüm ve buraya nasıl geldiğimi düşündüm. En son Cihan'ın evindeydim. Selim'in odasını kurcalamış ve bir defter bulmuştum. Defterle evden çıkamayacağım için defteri pencereden çimlerin üstüne atmıştım. Daha sonra alt kata inmiştim ve... En son hatırladığım dış kapının önünde durduğumdu ve gözlerimin karardığıydı. Ah evet, evden çıkamadan düşüp bayılmış olmalıydım.
Gözlerim tekrar kanepedeki bedenine kaydı. Beni hastaneye getirmiş olmalıydı. Dudağıma dişlerimi geçirirken gözlerimi üstünden çektim. Kendisinin ne yaptığının bir önemi yoktu, kardeşinin yaptığı şeyden sonra.
Tuvalete gitmem gerekiyordu. Kolumdaki peçeteyi çekip kanamadığından emin oldum ve el içlerimi yatağa bastırıp yataktan destek alarak ayağa kalktım. Bir an için başım dönse de bunu umursamadım ve birkaç adım atıp odanın girişindeki tuvalet olduğunu düşündüğüm kapıya yürüdüm.
"Firar mı ediyorsun?"
Kapı kulpuna uzanan elim, kulağıma gelen boğuk sesle boşluğa düşerken irkilip arkamı döndüm. Uzandığı yerden doğrulmamıştı ve uykudan yeni uyandığı için şiş olan gözleriyle bana bakıyordu. Uçları kıvırcık, geneliyse dalgalı olan saçları alnına dökülüyordu.
Yüzüne bakarken bir şeyler sinirlerimi bozmuştu. Düşünmeden konuştum.
"Ben senin kardeşin miyim ki firar edeyim?"
Yüzünün anbean kasılmasına şahit olurken yutkundum çenemi havaya diktim. Söylediğim şey doğruydu sonuçta. Yüzüme bakarken bir şey söylemedi ve havada duran bacağını yere indirip koltuktan doğruldu. Boynunu ovuşturmasından tutulduğunu anlamıştım ama bunu görmezden geldim.
"Daha iyi misin?" Ters ters yüzüne baktım ve cevap vermedim. Arkamı dönüp tekrar tuvalete yönelmiştim ki konuşmasıyla tekrar O'na dönmek zorunda kaldım.
"Annen... gece boyu arayıp durdu."
"Gece boyu derken?" dedim gözlerimi perdelerin çekili olduğu pencereye çevirerek.
"Akşamdan beri baygın bir şekilde yatıyorsun." Kaşlarım havalanırken şaşkınlıkla konuştum.
"Saat kaç şu an?"
"Sabah 08.00"
Ağzım şokla açıldı ve telefonumu bulmak için gözlerimi etrafta dolaştırdım.
"Annem meraktan çıldırmış olmalı."
Etrafta dolaşan gözlerim, uzandığı koltuğun üstündeki telefonu bana uzatmasıyla elindeki telefonuma kitlendi.
"Konuştum ben kendisiyle." Telefona uzanan elim havada dondu ve yükselen sesimle konuştum.
"Ne!"
"Kendin söyledin meraktan çıldırır diye."
"Ne söyledin ona?" diye sinirle sordum. Gözlerini devirdi.
"Rahat olur musun? Hastanede olduğunu ya da bayıldığını söylemedim. Bir arkadaşın olarak gece tek kalmaman için yanına geldiğimi, senin de uykuda olduğunu söyledim. Sorgulamadı zaten."
Telefonu elinden hışımla aldım ve son arananlara gidip annemi ararken konuştum.
"Uyuduğumu duymak yetmiştir ona. Ayrıca büyük olasılıkla seni Simgenin..." İsminin dudaklarımın arasından fısıltı benzeri bir sesle çıkmasıyla yutkunup boğazımı temizledim. "Seni onun arkadaşı sanmıştır."
Telefonun çaldığını belli eden sesin gelmesiyle O'na arkamı döndüm ve tuvalete ilerledim. İçeri girip kapıyı çarparken annemin "Yağmur." Diyen sesiyle içime derin bir nefes çektim. Neşeli çıkması için zorladığı sesi, yorgunluğunu gizleyemiyordu.
"Anne." İstemeden de olsa içli bir şekilde çıkan sesimle gözlerimi yumdum.
"İyi misin diye soracağım ama ben kızımın nefes alışından anlarım iyi olup olmadığını."
İçinde bulunduğum küçük tuvalette karşımdaki aynaya bakarken sırtımı kapıya yasladım.
"Dün akşam seni aradığımda uyuyordun, telefonu arkadaşın olduğunu söyleyen bir çocuk açtı."
Cümlenin sonundaki görünmez soru işaretini hissetmemle birbirine girmiş saçlarımı, solgun yüzümü aynadan izleyen gözlerimi; aynadaki gözlerimden kaçırdım ve bakışlarımı yere çevirdim.
"Öyle, arkadaşım kendisi."
"Bu kadar çabuk arkadaş edineceğini düşünmemiştim, sevindim." Sessiz kaldım. Yalan söylemek kaçınılmaz olduğunda, ki her zaman başka bir yol vardır ama ben o başka yolu değil de içinde yalanın olduğu yolu seçtiysem bile cümlelerime olabildiğince az yalan ekmeyi tercih ederdim.
Sessizliğin de bir kandırmaca olduğunu yıllar önce ağrılarım olup olmadıklarını sorduklarında susup da benim için endişelenen insanları daha fazla üzmek istemediğim zaman öğrenmiştim.
"Teyzem nasıl? İyi olması imkânsız ama az da olsa toparladı mı kendini?"
Annemin içine çektiği sıkıntılı nefesi duydum ve adım sesleri işittim. Bulunduğu yerden uzaklaşıyordu. Adım sesleri sustuğunda annem kısık sesle konuşmaya başladı.
"Yağmur..." Sesin kesilmesiyle tam telefonu kulağımdan çekip aramanın kapanıp kapanmadığına bakıyordum ki annemden sonunda ses geldi. "Kendisine bir şey yapmasından korkuyorum." İçimde filizlenen endişe tohumlarını sulamak istemiyordum ama endişe bir kez yerleştiyse bedene, köklerini olabildiğince uzatır ve bir şekilde besleneceği suyu bulurdu.
"Anne, teyzemden bahsettiğinin farkındasın değil mi? O..." Boş gözlerimi etrafta dolaştırırken, birbirine giren kelimelerin aklımda sıraya girmesi için kendime zaman verdim. "O çok güçlü bir kadın... Yapmaz, kendisine zarar vermeye kalkmaz." Umutla sordum. "Yapmaz değil mi?"
"Bilmiyorum Yağmur. Ağzına bir lokma yemek koyamıyoruz, suyu bile zorlukla kabul ediyor midesi. Tüm gün Simge'nin fotoğraflarına bakıp ağlıyor. Adam akıllı konuşmuyor bile. Konuşursa da şüpheli olan o çocuğun bulunup bulunmadığını soruyor, bir de senin nerede olduğunu. Senin yarın okulun açıldığı için Kurtuluş'a döndüğünü bile hala daha söyleyemedik."
Annemi dinlerken kafamı kapıya dayadım ama düşündüğümden daha sert bir şekilde yapmış olmalıyım ki bir ah sesiyle boştaki elim kafama gitti. Sızlayan yeri ovalarken annemin endişeyle ne olduğunu sormasını geçiştirdim ama arkamdaki kapının hızla açılmasıyla kafam tekrar kapıya çarptı ve öne doğru sekip tekrar yerine geldi.
Kafamdaki acıyla telefonu kulağımdan uzaklaştırıp kapının önünden çekildim.
"Ne yapıyorsun!?"
Endişeli gözlerini üzerimde dolaştırdı.
"Hasar kontrolü yapıyorsan, beynim tam olarak dağılmadı. Kapıyı tekrar bir kapayıp hızla açarsan, eminim falloş olur beynim."
Yüzüme bakakalırken kapıyı suratına geri çarptım.
"Anne"
"Kafanı mı çarptın?" Sessiz kaldım.
"Ah be kızım! Dikkat etsene. Zaten aklım hep sende. Başına bir şey gelecek, hastalanacaksın ya da başka bir şey olacak diye aklım çıkıyor. Ne vardı ki gittin oraya. Kalırdın burada, hazırlanırdın bir sene daha. En azından dizimin dibinde olurdun."
Daha dün Kurtuluş'a gelmeden önce aynı cümleleri duymuştum zaten kendisinden. Gözlerimi devirdim ve konuyu tekrar teyzeme getirdim.
"Anne, Teyzemi asla tek bırakmayın. Bir şekilde yemek yedirin güçsüz düşmesin. O güçlüdür, atlatacaktır, hepimiz atlatacağız. İhtiyacımız olan şey zaman ve bunu yapanın bulunması. O zaman belki acımız hafiflemeyecek ama içimizdeki yangına az da olsa su serpiliş olacak. O da daha iyi hissetmiş olacak."
"Belki de haklısındır."
"Elbette haklıyım." Gülümsediğini göremesem de hissettim. Telefonu kapatırken kafamı kapıya yaslayıp tavana baktım.
Alışamayacaktım, biliyordum ama annem daha iyi hissetsin istemiştim. Hiç geçmeyecekti ve ben hep eksikliğini tıpkı ilk günkü gibi hissedecektim. Sadece, bunu yapan o kişi bulunursa hem O, şu an her neredeyse orada daha rahat edecekti, hem de ben içimdeki o boşlukla daha kolay baş edebilecektim.
İhtiyacımı giderip elimi yüzümü yıkadım ve birbirine giren saçlarıma az da olsa çeki düzen verip kapıyı açtım. Hala daha kapının önünde dikilen bedenle kaşlarım çatıldı.
"Ne yapıyorsun burada?"
"Tekrar bayılmayacağından emin olamadım. O yüzden bir durum olursa diye bekliyorum."
"Öncelikle senden böyle bir şey istediğimi hatırlamıyorum."
"Sen istedin demedim zaten." Duymazdan geldim.
"Ayrıca..." dedim kaşlarımı kaldırıp yüzüne bakarken. "Tuvalete öyle sorgusuz sualsiz girmekte ne demek. Uygunsuz bir halde olabilirdim."
"Uygunsuz bir hal?" dedi anlamazdan gelerek. Dişlerimi sıkarak konuştum. "Tuvaletimi yapıyor olabilirdim."
"Eğer telefonla konuşurken bir taraftan da tuvaletini yapmak gibi sıra dışı bir alışkanlığın varsa kapıyı çalmadan içeriye girdiğim için özür dilerim. Ben tamamen normal bir insan olarak içeride telefonla konuştuğunu duyup herhangi bir uygunsuz durumda olmadığını düşünüp odaya girdim. Ki." Dedi duraksayıp yüzüne sinirlerimi bozan bir gülümseme yerleştirirken. "Düşündüğüm gibi sende telefonla konuşmaya ek bir şey yapmıyordun."
Kaşlarım çatılırken konuşmak için ağzımı açtım ama beni susturmak ister gibi üzerime adımlayıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Ellerini kapının iki yanına yaslayıp yüzünü yüzümle hizaladı. Gerilirken bunu belli etmek istemedim ama hemen bir karış mesafedeki yüzüne bakarken agresif bir sesle "Ne?" diye sormaktan kendimi alamadım.
"Polise bırakmayacaksın, değil mi? Kendinde altını eşeleyeceksin, bir şeyler bulana kadar durmayacaksın?"
"Neden soruyorsun bunu?"
"Çünkü dün evime bir şeyler bulmak için geldin. Sana zarar verebilirdim. Kardeşim bir katil değil ama ben bir katil olabilirdim. Ya da kardeşim gerçekten de katil olabilirdi ve ben, sen olayların altını eşeleme diye sana zarar verebilirdim."
"Neden şu an bunları söylüyorsun ki? Bana zarar vermediğin için güvenilir olduğuna mı inanmalıyım? Kardeşinin Simge'ye bir şey yapmadığına? "Bir dudağının köşesi hafifçe havaya kalktı ama gözlerinde en ufak bir neşe emaresi yoktu.
"Söylemek istediğim şey tam olarak bu değildi ama bunu anlamanda da bir sakınca yok."
"Peki söylemek istediğin şey tam olarak neydi?"
Cevap vermedi. Gözlerime gözlerini kırpmadan bakarken alt dudağını ağzının içinde yuvarladı. Aklında ne vardı bilmiyordum ama gözleri bir şeye dalmış gibiydi. Aklından neler geçtiğini merak ederken üzerime bir anda çöken bakışları tuhaf hissettirmişti.
Ayrıca gözlerini kırpmadan gözlerime bakan gözlerinde gördüğüm güzel bir şeye bakılırken oluşan beğeni dolu bakışlar nefesimi tutmama sebep oldu. Sessiz kaldığı yarım dakikalık zamanda belki isteyerek belki de istemsizce yüzünü yüzüme doğru eğip bana yaklaşmıştı.
Kaşlarımı kaldırıp yüzüne tuhaf gözlerle bakışlarının gölgesi üzerime çökmüştü. Belki gök güneşli olsa o bakışların gölgesinde serinleyebilirdim ama benim için artık tüm mevsimler güzdü ve hava bulutluydu, gölgede kalmak üşümeme sebep olurdu. Bakışlarından da gölgesinden de kaçmalıydım.
Gerekirse O'ndan kaçmalıydım.
"Hey!" dedim gözlerini çekmesi için. Salak kalbim hızla atarken kaşlarımı kaldırıp gözlerine baktım. Kaşlarını çatarken sertçe yutkunup gözlerini kırpıştırdı ve gözlerini gözlerimden uzaklaştırdı. Çatık kaşlarla bir adım geriledi. O da az önceki haline bir anlam veremiyormuş gibiydi.
"Demek istediğim..." Boğazını temizledi. "Belli ki düşünmeden hareket ediyorsun ve bu zarar göreceğin anlamına geliyor." Etrafta gezdirdiği yeşil gözlerini tekrardan gözlerime çevirdi. "Sen kuzenini kimin öldürdüğünü bulmak ve cezasını vermek istiyorsun, bense kardeşimin suçsuzluğunu kanıtlamak. İkisi de aynı kapıya çıkıyor. Senin düşünmeden hareket edeceğin de ortada olduğuna göre belki de o kapıya çıkan yolda beraber yürümemiz en iyisidir."
Yüzüne bakakalırken söylediklerini sindirmek için kendime zaman verdim. Göğsümden yükselen sesi susturmak için dudaklarımı birbirine bastırdım ama genzimden yükselen sesi engelleyemedim. Kafamı eğip yüzümü O'ndan saklamaya çalıştım ama gülen sesim zaten her şeyi ele veriyordu.
"Komik mi?" diyen ters sesiyle içime derin bir nefes çekip gülmemi durdurmaya çalıştım.
"Pardon." Derken boğazımı temizleyip ciddi olması için uğraştığım bir yüz ifadesiyle yüzüne baktım.
"Evet."
Cevabımı anlayamayıp gözlerini kırpıştırdı.
"Yani, katili beraber aramamızı kabul mü ediyorsun?" Sesine bulaşmış şaşkınlık, bu teklifi ederken kabul edeceğime olan inancının az olduğunu belli ediyordu.
"Ha, hayır. Ben ikinci soruna cevap verdim." Kaşlarını çatıp gözlerinden henüz silinmemiş soru işaretleriyle bakmaya devam etti.
"Hani ben gülünce komik mi diye sormuştun ya. Evet, komik."
Gözlerini devirirken arkasını döndü ve hasta yatağının köşesine oturup bana baktı.
"Daha fazla ayakta durma. Rengin hala daha çok solgun. Otur, öyle konuşalım. Zaten direkt tamam diyeceğine inancım yoktu
Küçük adımlarla yatağa yaklaşıp yatağın baş kısmına kalçamı bıraktım.
"Bunu kabul edeceğime yüzde birlik bir inancının olması bile komik."
"Bir düşünsene. Selim neden Simge'ye böyle bir şey yapsın?"
"Henüz bilmiyorum ama O'na aşıkmış."
"Kendin söylüyorsun ona aşıktı diye. Âşık olduğu birine neden zarar versin?"
"Televizyonda izlediğimiz, internette okuduğumuz haberlerdeki kadın cinayetlerindeki katiller de aşık olduklarını, aşklarından öldürdüklerini söylüyorlar. Ayrıca..." dedim dişlerimi sıkarken "Onu gördüm. O gece, sen karanlıkta kaybolduktan sonra, kendinde değildi. Bir şeyler sayıklayıp durdu. Hiçbir şey yapmadığını söyledi, ağladı." Söylediklerime şaşırmasını bekledim ama mimiksiz bir şekilde beni dinlemeye devam etti. "Belki senin dediğin gibi katil değildir ama bu işin içinde olmasa ortalıktan da kaybolmazdı. Bu yüzden de seninle asla ama asla beraber hareket etmem. Sana asla güvenmem. Seninle asla aynı yola çıkmam."
Kafasını eğip söylediklerimi sindirmek için kendisine zaman verdi.
"Evet, haklısın. Bana asla güvenemezsin. Ama bil. Ben durmayacağım. Selim'in suçsuzluğunu ispatlamak için bu işi kimin yaptığını bulacağım. Yollarımız her kesiştiğinde bana Selim suçluymuş da suçunu başkasına atmaya çalışıyormuşum gibi davranmazsan her şey daha kolay olur benim için." Sözlerindeki samimiyeti hissettim ama bunu görmezden geldim. Tam olarak söylediği şeyi yaptığını düşünecektim.
"Buna söz veremem."
Kafasını sakince sallarken dudağının içini ısırdı. "Ben de öyle düşünmüştüm."
***
Elimdeki hamburgerden bir ısırık alırken, hemen önümdeki ahşap yemek masasının üzerindeki patateslerden birini önce ketçaba sonra da mayoneze batırıp ağzıma attım. Midem en sonunda adam akıllı bir şeyler yiyebildiğim için bayram etmesi gerekirken, yemeğe ihtiyacı olan vücudumla inatlaşıp bulanıyordu ama bunu düşünmemek için uğraştım. Aç kaldıkça halsiz düşüyordum ve tekrar bir yerlerde bayılmak kesinlikle istediğim bir şey değildi.
Hastanede yaptığımız o konuşmadan sonra doktor gelmiş ve bir şeyimin olmadığını, sadece açlık ve yorgunluktan tansiyonumun düştüğünü söylemişti. Taburcu olup hastaneden çıktığımızda yolda durmuş ve bana burger kingden yemek almıştı. Her ne kadar buna gerek olmadığını söylemiş olsam da beni duymazdan gelmişti. Yemek konusunda tereddütte kalmıştım. Bir tarafım Simge'nin katilinin abisi olduğunu söylüyordu ve parasının O'nun cebinden çıktığı bir şeyler yeme fikri beni rahatsız ediyordu ama susturamadığım diğer yanımsa bana sürekli Selim'in katil olduğu konusunda bir kanıt olmadığını fısıldıyordu.
Yine de bu fısıltı beni ikna etmeye yetmemişti. O'nun aldığı yemeği yiyememiştim. Yemek masasına öylece bırakmış ve telefondan kendime yemek istemiştim.
Henüz bahçesine attığım defteri almaya gitmemiştim. Eve geleli saatler olmuştu. Hatta kendime 2.kez yemek istetmiştim ve şu an onu yiyordum. Bu kadar zaman geçmişti ama O evden çıkmadan ben bahçesine girmeye cesaret edemezdim. Bu yüzden de öylece beklemek zorundaydım. Dün akşam evine neden gittiğimi biliyordu ama gözlerinin önünde belki de Selim'in bir katil olduğuna ilişkin şüpheleri arttıracak bir kanıtı almama ne tepki verirdi kestiremiyordum. Belki de bir şey bulamayacağımı düşündüğü için beni evde tek bırakıp çöpü atma bahanesiyle çıkmıştı. Bilemezdim.
Ona güvenemezdim.
Sıkıntıyla nefesimi verirken mutfağın açık penceresinden görünen karşıdaki eve baktım ve içeceğimden bir yudum alıp sabırla bekledim. Elbet ki evden çıkacaktı. Ben de O'na görünme riski olmadan defteri alabilecektim.
Elimdeki hamburgerin son lokmasını da ağzıma tıkıp yüzümü avuçladım. Aklımı kurcalayan şeyler vardı. Bir aslanın avına pençelerini geçirmesi gibi pençesini zihnime geçirmiş bazı düşünceler vardı.
Kulağıma ilişen kapı sesiyle yüzümü kapayan ellerimi hızla çektim. Kalp atışlarım hızlanırken sabırsızlıkla titreyen bacağımı zapt etmeye çalışıp açık pencereden dışarıya baktım. Evin kapısını çarpıp girişte park halindeki arabasına yaklaşan bedeni arabaya binmeden durdu ve kafasını çevirip içinde bulunduğum eve baktı. Uzaktaki mesafesine rağmen yüzünde seçebildiğim endişeli halleri nefesimin boğazıma takılmasına yol açarken gözleri kendisini izleyen gözlerimi buldu, kafasını eğip küçük bir selam verdi ve arabasına atladı.
Heyecanla yerimden doğruldum. Arabanın sokaktan çıkmasını beklerken ayakta oyalandım. Sabırsızlıkla mutfak kapısından geçip dışarı çıktım ve yola fırlayıp karşı evin bahçe kapısını açtım. Bahçe boyunca yürüyüp arka tarafa ilerledim. Selim'in odası evin arka tarafında kalıyordu. Adımlarımı yavaşlatmadan Selim'in odasının hemen altında kalan kısma geldim ve tam olarak dün akşam fırlattığım çimlerin üstünde duran defteri aldım ve hemen geldiğim yoldan geri döndüm. İçinde ne olduğuna bakacak vaktim bile olmamıştı. Belki de çok gereksiz bir defterdi ama öyle olmadığını umut etmekten başka çarem yoktu. Öylece durup canımın köşesinin benden alınmasını sindiremezdim.
Gözlerim elimdeki defterdeyken duyduğum boğaz temizleme sesiyle ayaklarım birbirine girdi ve ben düşmekten son anda kurtuldum. Kafamı hızla kaldırırken karşımda gördüğüm yüzle gözlerimi yumup alt dudağıma sıkıntıyla dişlerimi geçirdim.
"Hey!"
Yumduğum gözlerimi açıp sıkıntılı halimi gizleyemeyip karşımdaki yüze baktım. Elimdeki deftere göz ucuyla bakıp gözlerini tekrardan yüzüme çevirdi. Burada ne yaptığımı sormadı. Yüzünde beni görmeden önce de yüzünde olup olmadığını bilmediğim üzgün bir ifadeyle bana bakarken ben, kalp atışlarımı dizginlemeye çalışıyordum.
"Ben..." dedi en sonunda yüzüne tek kelime etmeden bakan benim konuşmayacağımı anlayınca. "Simge için çok çok çok üzgünüm. Başın sağ olsun. Umarım bunu yapan bir an önce yakalanır."
Kafamı sallayıp fısıltı gibi bir sesle "Umarım." Dedim. Adını ağzıma alırken bile içim acıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Sevdiklerimiz bizden ayrıldığında içimizde bir oyuk açılıyordu. Benim içimde açılan oluk hala daha tazeydi ve kan sızıyordu. İçten içe kan kaybediyordum. Kalbim, içindeki oyuktan sızan kanların altında kalacak ve kendi kanımda boğulacağım diye korkuyordum.
Ben sessizce yere bakarken konuşmadı ve aramızda garip bir sessizlik oluştu. Bu sessizlikten rahatsız olup kafamı kaldırdım. Bana bakan gözlerinde gördüğüm acıma, midemi burkarken bundan rahatsız oldum.
"Oğuz, beni burada gördüğünü..." Konuşmamı bitirmeme müsaade etmeden konuştu.
"Seni görmedim ki ben."
Dudaklarım aralanırken bana doğru yaklaştı. Omzuma yavaşça dokunurken "Üzgün olduğumu söylerken ciddiydim. Simge..." İçine derin bir nefes çekerken yüzünde hüzünlü bir gülümseme oluştu. "Biraz deli doluydu, bolca da çatlaktı ama tek zararı kendisineydi. Severdim onu."
Yüzümde ağlamama ramak kaldığını belli eden bir gülümseme oluşurken zorlukla yutkundum.
Biraz deli dolu, bolca da çatlak.
Evet, Simge tam olarak buydu.
Ağzımı açıp da tek kelime edemedim. Yokluğu boğazımda bir düğümdü ve ondan dili geçmiş zaman kipi kullanarak bahsedemezdim.
Benim konuşamayacağımı anlayınca elini omzumdan çekti ve cebinden çıkarttığı anahtarla Cihan'ın evinin kapısını açıp içeriye girdi. Kapıyı çarpmasıyla düşmüş omuzlarımı kaldırıp içime zoraki de olsa derin bir nefes çektim.
Biraz deli dolu, bolca da çatlak.
Sanki bir yerlerde kendisine böyle hitap edildiğini duymuş da kahkaha atıyormuş gibi hissettim. Kulağımda kahkahasının çınladığına yemin edebilirdim.
Elimdeki deftere bakışlarımı çevirdim ve içinde bulunduğum bahçeden çıkıp kendi bahçe kapımdan geçerek eve girdim.
Salona geçip koltuğa oturdum ve siyah deri kapaklı deftere baktım. İçinde ne bulacağımı bile bilmiyordum ama canım yanacakmış gibi hissediyordum.
Kaçamazdım. Kanı deli akardı ama kanının akışını kesmişlerdi. Bir masanın üzerindeki mürekkep şişesinin eğilip tüm mürekkebin beyaz sayfaya dağılması gibi kanının beyaz fayans zeminde dağılmasına sebep olmuşlardı.
Damarlarında uyuşturucu vardı ve lanet olası taziyede kimse duymasın ister gibi fısıldayarak konuşulan ama buna zıt olarak herkes duysun ister gibi sürekli tekrar edilen cümleler doğruydu.
Kurtuluş'taki polisler bir uyuşturucu bağımlısının ölümünü araştırmaya pek de hevesli değillerdi.
Düşüncelerim sivri bir iğne olup içimde bir yerlere battı ve ben ağlayarak içimin acıdığını haykırmamak için kendimi zor tuttum. Uyuşturucu bağımlısı...
Bunu kabul etmek tüm çocukluğumu katledecekti. Benim tanıdığım Simge bunu yapmazdı.
Titreyen ellerimde tuttuğum defterin kapağını kaldırıp ilk sayfayı açtım.
Bu bir günlüktü.
Normalde birinin günlüğünün kişinin izni olmadan okunmaması gerektiğini biliyordum ama içinde bulunduğum durum normal olmaktan çok uzaktı bu yüzden umursamadım. İlk sayfalarda göz gezdirdim. Her gün yaşadıklarını yazdığı bir defterden ziyade arada açıp içinden bir şeyler yazmak geçtiğinde ya da önemli bir şeyler yaşadığında doldurduğu bir defterdi.
Geçen senenin başında doldurmaya başlamıştı defteri ve en başlarda her sayfada günler arası uzaklık fazlaydı ama sayfalar ilerledikçe daha sık yazmaya başlamıştı. Bunun sebebini en başta anlayamadım. Sayfaları karıştırıp her sayfada göz gezdirdikçe anladığım gerçekle dudaklarım aralandı.
Simge'yi tanıdıktan sonra defteri daha sık doldurmaya başlamıştı.
O ilk günü aradım. Simge'yi gördüğü ilk günü.
Sevgili Günlük
Bugün diğer günlerden farklı. Neden bilmiyorum. Sadece gök sanki daha bir mavi. Güneş daha bir parlak. İnsanlarsa... eh hala daha kötüler ama ben bugün ilk kez herkes o kadar da kötü olmayabilir diye düşündüm.
Karşıdaki boş eve bugün yeni birisi taşındı. Adı Simge'ymiş. Çöp atmaya çıkarken gördüm O'nu ilk kez. Beni gördüğü gibi yüzünde sevecen bir gülümsemeyle yanıma yaklaştı ve elini uzatıp kendini tanıttı. Bal rengi saçlarını kafasının iki yanında toplamıştı ve kahverengi gözleriyle yüzüme bakarken yüzündeki gülümseme benim de yüzüme bulaştı.
Aslında evde beni bekleyen tamamlamam gereken bir resim vardı ama eli hala daha avucumun içindeyken yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. En başta reddetti ama ısrar etmemle kabul etti.
Evdeki eşyaları yerleştirmesinde O'na yardım ederken yüzünden silinmeyen gülümsemeyle benimle sohbet etti. Kendimi yanında bir oyuncak rafında Barbie bebeğin yanına konulan çöpe atılması gereken bir oyuncak gibi hissediyordum ama bu hissi görmezden geldim.
Çok farklı bir havası vardı. Enerjisi sizi de yükseltiyordu.
Konuşurken karşısındaki insanın istemsizce gülümsemesine sebep oluyordu.
Farklı biri diye düşündüm. Farklı ama güzel. Ve bu güzellik dış görünüşüyle sınırla değil.
Yutkundum ve bir diğer sayfaya geçtim. Günlüğün tamamını okuyacak kadar ne sabrım vardı ne de gücüm. Ben de sayfalarda gözlerimi gezdirip her sayfada gözüme takılan kısımları okudum.
Sevgili günlük
Bugün Onunla tekrar karşılaştım. Markete gidiyordum ve O da markete gidiyormuş. O yüzden beraber gitmeye karar verdik. Tüm yol boyunca yüzümde kocaman bir gülümsemeyle O'nu izlediğimi market camının yansımasından fark ettim. Tam bir salağım.
Oysa O, o kadar kibar ve sıcakkanlı ki. Tüm sohbetimiz boyunca yakama yapışan ve içimi sıkıştıran benimle sırf kibarlık yaptığı için konuştuğu ve sıkıldığına dair hislerimi içimden atamasam da Onunla sohbet ettim.
Sevdiği şeylerden bahsederken o kadar heyecanla konuşuyordu ki insan O'nu dinlerken hayranlık duyduğu bir diziden bir karakter olmayı istiyordu.
Böyle hissetmem normal mi?
Bugün O'nunla beraber dizi izledik. Şu an dizinin adını bile hatırlamıyorum. Sadece kızın sakarlıklar yaptığı ve kasıntı bir başrol erkeğin olduğu bir dizi olarak aklımda kalmış. Dizi ne kadar saçma da olsa bunu hiç umursamadım çünkü Onunla geçirdiğim bir dakika bile o kadar güzel ve özeldi ki. Basur ameliyatı bile izlesek beraber yine de gıkım çıkmazdı.
Sanırım O'na fena halde tutuldum.
Dün gece gözlerimi yumduğumda uykularımın beni terk etmesine sebep olan bir düşünce tırnaklarını göz kapaklarıma geçirip yukarıya çekiştirdi ve ben adam akıllı gözlerimi yumup da uyuyamadım. Yeni edindiği arkadaşları ve başlayan dersleri vardı. Artık onu daha az göreceğim anlamına geliyordu. Belki de arkadaşlarıyla o kadar eğlenir ki benim arkadaşlığımı daha fazla istemez. Bunu düşünmek içimi acıtıyor.
Üniversitenin ilk gününde beni görüp de yanına çağırıp arkadaşlarıyla tanıştıran bal, bugün beni gördüğünde uzaktan gülümsemiş ve gözlerini üzerimde tutmayıp arkadaşlarıyla ilgilenmişti.
Bal kelimesiyle duraksayıp anlam vermeye çalıştım. Birkaç sayfa geriye gidip tam okumadığım sayfalara baktım. Simge'ye bal rengi saçları sebebiyle bal diyordu.
Ve onu öldürmüştü.
Onu gerçekten de öldürmüş müydü?
Ben, arkadaş olduğumuzu düşünmüştüm. En azından O'nun beni arkadaş olarak gördüğüne inanmıştım.
Bana selam vermeden yanımdan geçip gitti. Beni görmezden geldi. Bilerek ve isteyerek... Ama neden? Onu kıracak bir şey mi yapmıştım, bilmeden üzmüş müydüm?
Son zamanlarda bir türlü göremiyorum O'nu. Halbuki aramızdaki mesafeler o kadar az ki. Hemen karşı evimde oturuyor ama yüzünü göremiyorum. Ders saatlerimiz asla birbirine uymuyor. Okulda göremiyorum. Evden çıkış saatlerimiz birbiriyle uyuşmuyor, eve çok geç geliyor. Aşk şarkıları anlam kazandı benim için. Özlem ağır basıyor, yüzüne hasret kaldım.
Günden güne herkes O'nu tanıyor. Bayağı popüler biri haline geldiğini görüyorum. Ama artık sadece uzaktan. Bugün kantinde yanımdan geçti. Bal rengi saçlarını tepesinden toplamıştı ve üzerinde siyah bir etek ve kırmızı bir kazak vardı. Elindeki çayı kendini yakmadan masasına taşırken kafasını bir an için kaldırıp beni gördü ve kafasını çevirdi. Sanki hiç orada değilmişim gibi davrandı, yine.
Bugün Atlas'ın evindeki saçma salak bir partiye katıldım çünkü Simge'nin de katılacağını biliyordum. Son zamanlarda O'nu o kadar az görüyordum ki karşı evimde oturan bir insanı nasıl bu kadar az görebildiğime şaşırıp kalıyorum. Halbuki ben onu her günler görmek istiyorum. Her günler görmek ve onu her gördüğümde atışlarının sesini dışarıdan bir insanın bile duyabileceği kadar hızla ve şiddetle atan kalbime her seferinde yeniden şaşırmak istiyordum.
Bugün yanına gidip neden beni gördüğünde benimle konuşmadığını O'na soracaktım. Bir şey mi yaptım endişesiyle evde kafayı yiyeceğime sorup öğrenirdim.
Bir şeyler yaptığımı düşünmüştüm. Benimle bir şeyler yaptığım için konuşmadığını ama O benimle konuşmaktan kaçıyordu çünkü kendisi bir şey yapmıştı.
Tüm gün uzaktan O'nu izleyip kendimi hazırlamış ve en sonunda yanına gitmiştim. Düşündükçe bile aynı şekilde dehşete düşüyorum. Nasıl olur da bunu kendine yapar. Nasıl olur da kendine bu şekil de zarar verebilir.
Neyden bahsediyordu Selim? Sanırım yarım yamalak okumakla hata etmiştim ama şu an okumadığım kısımları düşünmeyi es geçip kaldığım yerden okumaya devam ettim.
Ben kendisine yaptığım bir şey yüzünden bana yaklaşmadığını düşünürken O, kendi yaptığı bir şey yüzünden benden uzak duruyormuş.
Nasıl kendisini bu şekilde zehirleyebilir aklım almıyor. Elinde o hapları gördüğüm anı hatırladıkça aynı şekilde sinirleniyorum. Benden utanan bakışlarını hatırladıkça aynı şekilde sinirleniyorum. Benden değil kendinden utanmalıydı, kendini bu şekilde zehirlediği için kendinden utanmalıydı!
Onu o halde, o şekilde bırakıp gitmeyi düşünmüştüm. Kendisine bu şekilde zarar vermeyi seçtiği için o kadar sinirli ve üzgündüm ki O'nu o kötülükle bırakmayı düşünmüştüm ama bunu yapamazdım. Yapamadım da.
Bu da sevginin bir başka yanını gösterdi bana. Öyle kolay değilmiş sevdiğin birisinden çekip gitmek, Onu arkanda bırakmak.
Doktora gitmesi yönündeki tüm ısrarlarımı reddediyor. Ne yapabilirim bilmiyorum. Bağımlı olmadığını, arada sırada kullandığını, istediği anda bırakabilecek iradesi olduğunu söylüyor. İçimde bunun doğruluğuna inanmayan yanımı susturup O'na inanmayı seçiyorum.
Tekrar kullandı. Gözlerimin üzerinde olduğunu biliyordu, buna izin vermeyeceğimi biliyordu ama gözünü karartmıştı. Nasıl olur da bağımlı olmadığına inanırdım?
Eğer bırakmayacaksa bana da vermesini istedim. Belki bana az da olsa değer veriyordur ve kendisi de içmez diye. Umudum gerçekleştiğinde kalbimdeki umut tomurcukları büyüdü ve daha fazlasını umut eder oldum çünkü o gece ne kendisi içti ne de bana içirdi.
Bugün ben tüm hayatım boyunca yapabileceğime inanmadığım bir şey yaptım. Uyuşturucu kullandım. Sırf beni yanından uzaklaştırmasın diye. Beni daha fazla görmezden gelmesin diye. O uyuşturucuyu kullandığında bir başına kafayı bulmuş olmasın diye. Onu korurum diye.
Onu korumak için kendimi zehirledim.
Son zamanlarda sık sık aşkın tam olarak ne olduğunu düşünüyordum ve bana uzattığı o hapı elinden alırken aşkın benim için ne olduğunu anladım.
Aşk, aptallıktı. Kendinden vazgeçmek, kendinden eksiltmek ve karşındakine eklemekti.
Ben bugün kendimden eksilttim çünkü O'nun kendisini tek başına zehirlemesine izin veremezdim. Eğer O'nu kurtaramıyorsam Onunla beraber içinde olduğu bataklığa girerdim çünkü ona bu kadar fazla aşıktım.
Tüm gün ne kadar su içersem içeyim hep ağzım kuruydu. Üzerimdeki gerginlik hali tüm gün devam edip durdu ve içimde giderek büyüyen bir huzursuzluk var. Bunu fark etmek beni rahatsız etse de sanırım o madde yüzünden böyle hissediyorum.
Damarlarımın çekildiğini hissediyorum. Tüm gün yatakta kıvranıp durdum. Simge aramalarımın hiçbirisine dönmedi ve ben kafayı yemek üzereyim.
Ona bir daha kullanmaması gerektiğini söylediğimde duramayacağını söylememişti bana. Ama gözlerine bulanan korkuyu görmüştüm. O korkunun sebebini bugün anlıyorum. Kullanamama fikri bile beni de tıpkı O'nun gibi korkutuyordu.
Beraber olduğumuzun gecelerin sabahı beni görmezden geliyor. Benden utanıyor belki de. Yanına görünmemi istemiyor. Her gecenin sabahı onun için bir yabancı oluyorum. Her gecenin sabahı geceye pişmanlık duyuyorum.
Ben birini sevdim ama o hiç beni sevmedi. Ben de sırf yanında daha fazla durabilmek için kendimi zehirledim çünkü sadece damarlarımda kanımı kurutmak ister gibi gezinen o zehir varken onun için var oluyordum. Beni zehirlemesine izin verdim ama O beni zehirlediği her gecenin sabahında uçmaya çalışıp da yere düşen, yere düştüğü için de ailesi tarafından terk edilen bir kuş yavrusuymuşum gibi beni terk etti.
Yine olsa yine yaparım. O ilk güne dönsem beni zehirlemesine yine izin veririm. Çünkü onu sevmek demek kalbime zehrini ekmesine izin vermek demekti.
Elimden defteri hışımla bırakırken titreyen ellerimi bacaklarıma bastırdım. Çenem titrerken dişlerimi birbirine yapıştırıp birbirlerine yapışmasını engellemeye çalıştım. İçime derin bir nefes çekerken sızlayan burnumla gözlerimi yumdum.
Bunu yapmazdı.
Ben kendisini zehirlediğini bile kabullenemezken O başkasını da kendisi gibi zehirlemezdi. Benim tanıdığım simge bunu asla yapmazdı.
Omuzlarım düşerken içimdeki o ses kırgın bir sesle konuştu.
Benim tanıdığım Simge kendisini bile zehirlemezdi.
Oğuz'un söylediği cümle kulaklarımda çınlarken ben kesik kesik çıkan sesimle kendi kendime fısıldadım.
"Simge'nin tek zararı kendine değilmiş."
Selim'in günlüğünden okuduğumuz kısımlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Sizce Yağmur, Cihan'ın beraber hareket etme teklifini kabul etmeli miydi?
Selim gerçekten Simge'yi öldürmüş olabilir mi?
