Müzikler: İndila- Deniere Danse
Kendime yabancıydım. Kendimi tanıyamamış, gerçekten ne istediğimi hiçbir zaman anlayamamıştım.
Eğer kendimi daha fazla tanısaydım, belki de her şey daha kolay olurdu. Hayattan ellerimle kazıyarak almam gereken şeylerin neler olduğunu bilir, doğru şeyler için çaba sarf ederdim. Meslek seçimimi daha bilinçli yapar, küçükken herhangi bir alanda kendimi geliştirir, hangi hobinin bana göre olduğundan net bir şekilde emin olurdum.
Tıpkı Simge'nin yaptığı gibi...
Hatırlıyordum da, biz küçükken O bale yapmak istediğini söylediğinde sırf O yapacağı için ben de yapmak istediğimi söylemiştim ve bizi beraber bir kursa yazdırmışlardı. O her zamanki gibi ne yapmak istediğinden emindi ve çok başarılı bir balerin olacağının sinyallerini en başından beri veriyordu. Ben ise çabalıyordum ama dans etmekten asla zevk almıyordum. Sırf bir kez başladığım için devam ettirmek isteyip, bırakma fikrini düşünmekten kaçınarak devam edebiliyordum.
Ta ki annem dans konusunda berbat olduğumu, bunu devam ettirmek için verdiğim çabanın beni sefil bir hale soktuğunu fark edip de beni zorla kurstan alana kadar.
Benim için işler her zaman böyle ilerlemişti.
Hiçbir zaman ne istediğimi bilememiş, hiçbir fikri şüpheye düşmeden savunamamış ve bu yüzden de toprağa köklerimi derince salmam gereken alanın ne olduğunu asla bulamamıştım. Her konuda çekimser kalmış, kökü zayıf bir fidan gibi en küçük bir rüzgârda köklerim zarar görmüş, solma tehlikesiyle büyümüştüm.
Karşımda terziden gelen kıyafetini kutusundan çıkartıp heyecanla inceleyen Simge'ye bakarken düşünmeden edemiyordum. Belki en başta bulamamıştım ama 15'imde kansere yakalanmasaydım kendimi daha iyi tanıyabilecek vaktim olurdu. Denerdim, yanılırdım, hayal kırıklığına uğrar ve en sonunda bir şekilde kendi yolumu bulurdum. Hayattan neler beklediğimi ve asıl tutkumun neye olduğunu bulurdum.
"Çok güzelmiş elbisen."
Başarılı olmayı hak ediyordu çünkü hayattan ne istediğini hep bilmişti ve elde etmek için yılmadan çalışmıştı. Şimdiyse istekleri gerçekleşiyordu ve ben onunla gurur duyuyordum.
Elindeki beyaz elbisesine bir bakış daha atıp yatağın üzerine bıraktığım siyah elbiseme baktım. Belki de içten içe aramızdaki zıtlıklar bana bu renk bir elbise seçtirmiştir.
Elbisesini yatağa, benim elbisemin yanına bıraktı ve iki elbiseyi de dikkatle inceledi.
"Çok güzel olacağız."
Dünden beri yüz kez söylediği cümleyi tekrarlamasıyla gözlerimi devirdim. Makyaj masama ilerleyip tarağımı aldım ve saçlarımı tararken konuşmadan edemedim.
"Çok güzel olacağız, evet." Dedim Onu onaylayarak. "Bu güzellik mevzusunu bu kadar kafana takmana değmez. Dansınla zaten insanları büyüleyeceksin. Eminim üzerinde pijamalarınla dans etsen bile beğenirler."
"Saçmalama." Dedi kaşlarını çatıp çok tuhaf bir şey söylemişim gibi garip gözlerle bana bakarak.
"Dış görünüş en önemli şeydir. Sence bu kadar güzel olmasam, sırf en güzel dans eden benim diye başrole beni alırlar mıydı?"
"Almazlar mıydı?" dedim kaşlarımı kaldırarak.
"Elbette almazlardı. Bu hayattaki en önemli şey dış görünüştür. Yalnızca gerçekten güzelsen spot ışıkları üzerinde kalmaya devam eder. İnsanlar, seninle yalnızca şu yüzyılın güzellik standartlarına uyarsan; yani hokka gibi burna, inci gibi sıralanmış bembeyaz dişlere, dolgun dudaklara, keskin bir çeneye, ince uzun parmaklara, kum saati gibi bir bedene sahipsen gerçekten ilgilenir ve kıymetli olduğunu düşünürler."
"Saçmalıyorsun şu an."
"Elbette saçmalamıyorum. Bir düşünsene. Önüne birisinde kirli, ezilmiş diğerindeyse parlak ve tertemiz elmalarla dolu iki sepet var. Hiç düşünmeden temiz olanı seçersin ama belki de içi kurtludur, bilemezsin. Öylece bakarsın ve dış görünüşleri sebebiyle hemencecik kafanda onların hükmünü verirsin. Bu hiç değişmez. Daha iyi görünen daha fazla tercih edilendir, bu da onu daha kıymetli yapar."
"Dış görünüş ilk izlenimdir ve elbette bir fikir oluşturur. Sonuçta birisiyle ilgili ilk bilgileri dış görünüşünden elde etmeye çalışırız ama kusura bakma ben konuda seninle aynı fikirde değilim. Değerimizi nasıl göründüğümüz değil, yaptıklarımız belirler. Birinin kıymetini belirlemek için de ne kadar fazla seçildiğinden daha önemli parametreler vardır. Ayrıca birisine ilgi duymak için bazen kibar bir davranış, nazik bir konuşma, küçük bir bakış da yeterlidir. Başarıya ulaşmak için de güzel olmaktan fazlası gereklidir. Bunu en iyi senin bilmen lazım. Aylardır gece gündüz demeden çalışıyorsun."
"Tıpkı diğer balerinler gibi. Ama başrol benim oldu, onların değil."
"Demek ki diğerlerinden daha fazla çalışmışsın." Ağzını cevap vermek için açtı ama sonra kapattı.
"Tamam." Dedi kaşlarını kaldırarak. "Fazlası bünyede hazımsızlık yapıyor. O yüzden sen..." deyip arkama geçti ve beni banyoya sürükledi. Masanın üzerindeki 4'lü poloroid fotoğraftan bakışlarımı kaçırdım. "Banyoya gidiyorsun. Ben de banyoya gidiyorum. Sonra çıkıyoruz."
"Bu sohbet burada bitmedi. Dönüşte seni rahatsız edeceğime emin olabilirsin."
Elini alnına koyup asker selamı verdi ve kafasın sallayıp "Emredersiniz hanımefendi." Deyip odamdan çıktı.
****
Karşımdaki gözlerini üzerime dikmiş beni izleyen kahverengi gözler, içten içe buruk bir hisle çevriliydi aslında. Evet gururluydu bu bakışlar, ama istemsizce üzülüyordu da. Hayata geç kaldığını düşünüyordu ama pes etmek de istemiyordu. Mutluydu ama geç kalmışlık hissi yakasındaydı. Elde edememekten korktuğu şeyler sanki diğer insanların elinde oyuncak olmuş, O ise kollarını kendi bedenine sarıp üzgün gözlerle insanların ellerinde oyuncağa çevirdiği ama kendisinin eline bir kez bile alamadığı o hisleri izliyordu.
Elimi uzatıp mermer tezgahtaki kırmızı ruju avucuma alıp kapağını açışımı tekrar eden kahverengi buruk gözlerin sahibi, her hareketimi izleyip taklit ediyordu. Sessizce O'nu izledim.
Üzerinde siyah, yandan iddialı bir yırtmaca sahip, saten bir elbise vardı. Elbiseyi ayakta tutan şey omuzlarındaki ince askılarıydı ve bu askılar arkadan sırtının açıkta kalmasına imkân sağlıyordu.
Göğsüne kadar uzanan saçlarını ortadan ayırmış ve yarısını tepeden siyah saten bir kurdeleyle toplamıştı ve geri kalan saçları maşayla dalgalandırılmış, salık bir şekilde sırtına dökülüyordu.
Aynada incelediğim bu bedenin güzel olduğunu inkâr edemezdim. Simge'nin söylediklerini düşündüm. Güzelliğim bana bazı konularda avantaj mı sağlayacaktı yani?
Doğuştan sahip olunan avantajların, insanı huzursuz eden bir yanı vardır. Sizde olduğu için sevinirsiniz ama diğerlerindeki eksikliği istemsizce sizi rahatsız eder. Hak etmeden kazanılmış bir başarı gibi.
Daha önceden hiç böyle bakmamıştım ve sanırım bu şekilde bakmamak gerekiyordu zaten. Her zaman birileri diğerlerinden doğuştan gelen kazanımları sebebiyle ayrıcalıklı olacak çünkü doğanın kanunu buydu. Ama çok çalışmakla, başarılarını yanlarını keşfetmekle, kendini geliştirmekle aradaki fark kapatılabilir. Diğerlerinin sahip olduğu fark, başarı parkurundaki geçilmesi gereken herhangi bir engelden biri halini alabilir.
Hiç kimse sadece güzel olduğu için bir şeyler kazanamaz. Daha fazlası hep gerekir.
Açılan kapıyla düşüncelerim camdan bir bardağın yere düşüp parçalara ayrılması gibi parçalara ayrılıp benden uzaklaştı ve ben boynumu çevirip içeri girene baktım.
Sıkı bir topuzla kafasının üstüne toplanan saçları ve üzerindeki açık maviye kaçan sahne elbisesiyle ince ve zarif bir gül dalını andırıyordu. Ayağına giydiği beyaz pointlere bakarken bale yaptığım o zamanı ve parmaklarımdaki acıyı hatırlayıp suratımı buruşturmamak için kendimi zor tuttum.
"Işıldıyorsun."
Bir ayağını öne atıp sağ elini havaya kaldırdı ve zarif bir şekilde beni selamladı.
"Artık seyircilerin yanına geçmelisin. Birazdan başlayacağız."
Kafamı salladım ve yanağına küçük bir öpücük bırakıp odadan çıktım. En önün bir arkasındaki bana ayrılan koltuğa otururken iki sıra arkamda oturan bedeni görmemle yutkundum. En son suratına bağırdığımda görmüştüm onu. O anı tekrar hatırlamamla içimden kendime sövmeden edemedim. Ne vardı da birden yüzüne öyle şeyler söylemiştim ki sanki.
Gözlerime yüzüne dikip bakmamak için kendimi sıkarken gözleri yavaşça bana döndü. Tek kaşı usulca yukarı kalkarken dilini ağzının içinde döndürdü. Gözlerini kısa bir anlığına üzerimde dolandırdı. Ardından sanki karşısında ben yokmuşum da arkamdaki sahne dekoruna bakıyormuş gibi gözlerini usulca üstümden çekti. Tuttuğum nefesimi dışarı verip gözlerimi ben de O'nun üzerinde tutmayıp koltuğuma oturdum ve perdelerin çekili olduğu sahneye baktım. Arkamdaki varlığını kafamdan atmaya çalışırken yanıma oturan bedenle kafamı yana çevirdim.
"Merhaba." Diyen Atlas'ı görmemle yüzümde küçük bir gülümseme oluşurken ben de onu selamladım.
"Merhaba."
Gözlerini bende tutmayıp önüne dönmesiyle ben de önüme dönüp perdelerin örtülü olduğu sahneye baktım.
Müziğin girmesiyle yerimde doğrulup heyecanla perdenin aralanmasını bekledim. Sahneye parmaklarının ucunda dans ederek giren Simge'yi görmemle gururla gülümseyip ellerimi birbirine kenetledim.
Arkadan gelen sesle refleks olarak arkamı döndüm ve histerik bir şekilde gülüp sahneyi izleyen İlayda denen kızı gördüm. Barda Simge'ye söylediğini gerçekten de yapmıştı ve her şey tam olarak Simge'nin söylediği gibi olmuştu. Okuldaki hocalar dansını beğenmiş olsa bile grupla yapamadığı dansın tecrübesizliğinin de farkında olduğundan başrol konusundaki fikirlerini değiştirmemişlerdi. Sahneye bakarken yüzünde oluşan o sinir bozucu gülümsemeden rahatsız olup önüme döndüm.
Kısık sesli melodi sesini giderek arttırarak tüm sahneye yayılırken Simgeyle kısa bir an için göz göze geldim. Yüzümdeki gülümsemeyle yüzüne bakarken gözlerinin içiyle bana gülümsedi ama yüzünde yaşadığı heyecanın sebep olduğu mimikten yoksun bir ifade vardı. Boynunu havaya dikip gözlerini gelişigüzel sahnede dolaştırdı. Gözleri nereye takıldıysa bir an için göz bebekleri sabit kaldı ve sertçe yutkunup gözlerini kapatıp başını küçük bir açıyla sol omzuna eğip kendini müziğin ritmine bıraktı.
Kendi vakitlerinin gelmesiyle sahneye çıkan balerinlerin hepsi, çalışmalarının karşılığını verecek şekilde çok iyi dans ediyorlardı ama dansta en ön planda olan Simge'ydi. Tüm dans hareketlerinde, sahnedeki diğer herkese kendi üstünlüğünü gösteriyordu. Sanki dansın koreografisi hazırlanırken bile başrolün herkese üstünlük taslaması istenilmiş gibiydi.
Dans eden diğer bedenlere baktım. Aralarında Defne de vardı. Hepsi güzeldi, hepsi yetenekliydi ama hiçbirisi Simge değildi. Hayır bunu onu sevdiğim için ya da kuzenim olduğu için söylemiyorum. O en iyisiydi.
Gözlerimi sahneden bir an bile çekemedim. Sundukları performans tam bir görsel şölendi ve giderek daha da hızlanan bir tempoyla devam etti dansları. Ta ki sonuna kadar. Sonu tıpkı başı gibi sesi kısılan müzikle parmak uçlarında adımlamaları ve izleyiciyi selamlamalarıyla bitti.
Sahnenin kapanmasıyla kulaklarıma yayılan alkış sesleriyle silkelenip ellerim birbirine çarpıp ben de alkışlamaya başladım. Kulağıma ilişen cümleler hep olumluydu ve yüzümde bir türlü silemediğim gururlu gülümsemenin daha da büyümesine sebep oldu.
Salona doğru çıkan köşedeki merdivenlerden tırmanan takım elbise içindeki adam dikkatimi çekti. Sahne arkasından eline uzatılan mikrofonu alıp emin adımlarla sahnenin ortasına ilerledi. Yüzünde izlediği performanstan tatmin olmuş bir gülümsemeyle koltuklarında oturan kişilere baktı ve mikrofonun üzerin eliyle vurup çalışıp çalışmadığını kontrol etti.
"Merhabalar. Belki beni tanımayanlarınız vardır diye öncelikle kendimi tanıtayım. Ben Görkem Akman. Bu izlemiş olduğunuz seyir zevki yüksek performansın balerinlerini yetiştiren ve bu dansın ortaya çıkmasına ön ayak olan Akmanlar Bale Akademisinin sahibiyim." Susup gözlerini etrafta dolaştırdı.
"İlk olarak kurumumuzun davetini kabul edip bizi onurlandırarak buraya kadar gelip bu performansı izleyen sevgili misafirlerimiz için değerli izleyicilerimin alkışını rica ediyorum." Durup alkışlamamızı bekledi.
"İkinci olaraksa sizlerden tekrar bir alkış isteyeceğim. Değerli öğrencilerimizin aylardır yaptığı yoğun çalışmalar ve bugün bize sundukları bu eşsiz gösteri için." tekrar sessizlik ve alkış sesleri.
"Bu performans, hem yetenekli öğrencileri seçip yetiştiren akademimiz için..." Gözlerinde başarı hırsı bir an için yanıp söndü. "...hem de akademimizde yetişip sizlere bu müzikali gerçekleştiren sevgili öğrencilerimiz için büyük bir başarı. Hepimizin önünü açacak büyük bir kapı. En azından ben böyle olduğuna inanmayı tercih ediyorum. Lafı daha fazla uzatmayacağım. Öğrencilerimiz kıyafetlerini değiştirip bir soluklansınlar ve yanımıza gelsinler." Deyip mikrofonu sahne arkasındaki kıza uzatıp sahneden indi.
****
"Mal gibi sirke getirmişim. Götüme mi sokacağım şişeyi."
Kafamı eğip söylediği çirkin sözlerden duyduğum rahatsızlığın yüzümden belli olmamasını sağladım. Simge ve diğer dans partnerleri müzikal dolayısıyla gelen önemli kişilerle tanıştırılmıştı ve olabildiğince ciddi olan ortam herkesi baymıştı. Keman sesinden insanların beyninin eridiği, ciddiyetin yüzüme işlendiği sıkıcılıktaki zaman geçip gitmişti ve şimdi, gençlerin eğlenmesi için akademini tuttuğu bir rezidansın içindeki bu yerde zaman daha hızlı akıyordu.
Üzerindeki beyaz elbisesi içinde diğer herkesten sıyrılıp kendini belli eden Simge elindeki kadehi kaldırıp benim elimdeki bardağa çarptı. İçkisini kafasına dikerken karşıdan kendisine el kol yapan tanımadığım bir çocuğun yanına ne söylediğini anlamak için giderken ben, duvar kenarına yaslanmış sessizce ortalıktaki kalabalığı seyrediyordum.
"Lan oğlum nasıl susadım. Sanki dersin 1 kilo kavurma yedim." Deyip içecek tezgahının üstündeki sirke şişesine uzanan Oğuz Selim'in şişeyi elinden çekmesiyle durdu.
"Onu bırak, sirke o. İçip başımıza dert açacaksın. Al şu suyu." Deyip köşedeki şişeden bardağa koyduğu suyu Oğuz'a uzattı.
"Salak mısınız? Sirkenin ne işi var burada. Bir de beyaz sirke. Temizlik mi yapacaksın oğlum?"
"Sal beni kardeşim. Getirmişim işte dalgınlıkla." Oğuz ağzını açtı ama karşıdan gelen Atlas'ı görmesiyle susup hinlikle dolu gözlerle bir süre kendisine baktı. Ardından önüne dönüp Selim'in elinden çektiği şişeyi aldı ve kendi bardağındaki suyu kafaya çekip o bardağa sirke doldurdu.
"Şu tipine tükürdüğüm, adım attığı bacağı kırılasıca şerefsiz gelip de su isterse bu bardağı ver. Sonra dile benden ne dilersen Selim."
"Ne istiyorsun Atlas'tan bir anlasam."
"Ne isteyeceğim ben ondan. Allahtan belasını bulmasını istiyorum ben onun. Onu da ondan istemiyorum fark ettiysen, yaratıcıdan istiyorum."
Kafasını iki yana sallayıp Oğuz'a baktı ama karşı çıkmadı. Atlas elinde boş şişesiyle, kolunda da Defne'yle tezgâha geldi. Sevgilisinin kolunda keyfi yerinde görünen Defne uzaktan bana gülümseyip selam verdi ve elini tezgâhın üstünde Atlas için konulan içinde sirke bulunan bardağa uzattı.
Gözlerim açılırken sırtımı yasladığım duvardan çekip ağzımı açtım ve Oğuz'a bir bakış atıp geri kapattım.
"Bu bardağın sahibi var mı?"
Selim Oğuz'a bir bakış atıp kafasını iki yana salladı. Oğuz rahat görünmeye çalışıp sırtını duvara yasladı ve tek ayağını dizinden kırıp onu da duvara dayadı.
"Su mu o?" diyen Atlas Defne'nin içmek üzere olduğu bardağa uzandı. "Üzgünüm bebeğim ama masadaki aparatifler insanı çok susatıyor. Selim Defne'ye bir bardak su ver." deyip suyu kafaya dikti.
Oğuz'un duvara dayadığı ayağı kayıp yere düşerken Atlas'ın hızla kafaya diktiği sirkenin burnundan çıkmasıyla dudaklarını birbirine kilitledi ama göğsü içinde tutamadığı kahkahayla sarsıldı. Arkasını dönüp gülmesini durdurmaya çalışıp içine derin bir enfes çekti.
"Amına koyayım, bu ne?!" Atlas sinirle sirke dolu bardağı hırsla yere fırlattı. "Lan yemek borum, burnum, beynim yanıyor. Lan bu neydi?" hırsla bağırırken Selim'in elindeki alkol bardağını iyi geleceğini düşünüp kafaya dikti ama bu daha çok yakmış olmalı ki yüzünü buruşturup ağzındaki içeceği bardağa geri boşalttı.
"Ölüyorum. Ciğerim yandı, bitti kül oldu. Kezzap mı içirdiniz lan bana. tuz ruhu muydu, çamaşır suyu muydu bu?"
Defne endişeyle sevgilisine bakarken gülmemek için kendini tutmaktan morarmaya başlayan Oğuz'a kızgınlıkla baktı. Eğilip Atlas'ın yere fırlattığı şişeyi alıp kokladı.
"Sirke bu." Sinirle Selim'e bakıp ağzını açtı ama Defne'nin kendisini çekiştirmesiyle susmak zorunda kaldı.
"Hadi, lavaboya gidelim."
Atlas'ın uzaklaşmasıyla Oğuz içinde tuttuğu tüm kahkahayı dışarıya salıp gülmeye başladı. Dizlerinin üstüne düşüp dizlerini tokatlayarak gülerken ben de gülmeden edemedim.
Gözlerimi O'ndan çekip çevrede dolaştırdım. Simge ortalıkta görünmüyordu. Etrafta dolaştırdığım gözlerimi yanıma gelen bir kişiyle durdurup karşımdaki kişiye çevirdim. Bu kalabalıktan sıkıldığı belliydi ve sanırım tek sıkılanın kendisi olmadığını anlayınca mutlu olmuştu. Kendisiyle yaptığım kısa sohbetin sonunda lavaboya gitmek için kendisinin yanından ayrıldım ama elektriklerin gitmesiyle adımlarım sekteye uğradı.
Karanlıkta etrafı seçmeye çalışırken elim çantamdaki telefonuma gitti ama telefonumu Simge'nin çantasına bıraktığım aklıma gelince yüzümü buruşturup çevredeki insanların kendi telefonlarından açtıkları ışığa göre hareket ederek lavaboyu bulmaya çalıştım.
Bedenime değen bedenlerden rahatsızlık duyarken adımları hızlandırıp ilerideki köşeden döndüm. Lavabonun burada olduğunu söylemişti az önce sohbet ettiğim kız ama koridor içerideki ışıktan yoksundu ve karanlıkta önümü pek de görebildiğim söylenemezdi. Arkamda kalan ışıkların az da olsa aydınlattığı koridorun sonunda duvara yaslı duran uzun bir beden ve önünde dikilen daha kısa bedeni fark ettim. Bir şeylere takılıp yere düşme korkusuyla adımlarımı yavaşlatırken karşımda gördüğüm gölgelerin konuşmasıyla adım atmak için havaya kalkan ayağımı usulca yere indirdim.
"Birisi öğrenirse korkusundan kafayı yiyorum." Kulaklarıma ilişen bu titrek ses tanıdıktı.
"Sakin olmalısın. Kimse, hiçbir şey öğrenmeyecek." Kaşlarım havalandı. Karanlığın içinde kısık sesle konuşan bu iki ses Defne ve Efe'ye aitti.
"Nasıl ki Simge öğrendiyse, diğer herkes de öğrenebilir." Simge'nin adının geçmesiyle kulaklarım istemsiz dikeldi.
"Sana söz verdim. Zarar görmene asla izin vermem. Şartlar ne olursa olsun ne yapmış olursan ol, ne yapacak olursan ol..."" dedi üzerine bastırarak. "Seni korurum. Hep korudum, korumaya da devam edeceğim. Başkasının öğrenmemesi için de ne yapılması gerekiyorsa yapacağım." Efe'nin kararlı sesiyle Defne'den bir burun çekme sesi geldi ve hemen ardından gelen seslerden Efe'ye sarıldığını anladım.
"Çok korkuyorum Efe, anlamıyorsun, anlayamazsın. Birisi öğrenecek diye çok korkuyorum. Çıkamam işin içinden. Toplayamam bir daha hiçbir şeyi."
"Bu kadar kaygılıyken saklayamazsın hiçbir şeyi. Ben Simge'yle de konuşacağım. Halledeceğim. kimsenin hiçbir şey öğrenmemesi için ne gerekiyorsa yapacağım."
Efe'den ses çıkmazken Defne, içli bir nefes çekti içine ve ağlamaya başladı. Arkamda kalan küçük ışık koridoru aydınlatmaya yetmiyordu ama Defne'nin yüzünü Efe'nin göğsüne gömüp ağladığını karanlıktaki az da olsa seçilen bedenlerinden anlayabilmiştim. Hıçkırık seslerini susturmak ister gibi yüzünü daha da göğsüne bastırdı. karanlıktan ne yaptıklarını seçmek zordu.
Efe'nin içine derin bir nefes çektiğini fark ettim. Karanlık sebebiyle görüşüm kısıtlı olsa da elini Defne'nin omzuna atıp iyice kendisine çektiğini görebildim. Çenesini saçlarının üstüne bıraktı ve Defne'ye zaman tanıdı.
"İnsanların konuşmalarını gizlice dinlemek mi?" Kulağımın hemen dibinden gelen sesle irkilip hızla arkamı döndüm.
"Çok ayıp." Kafasını onaylamaz şekilde iki yana sallayan Cihan'ı bu kadar yakınımda görmemle şaşkınlıkla dudaklarım aralanırken yüzüne bir an için öylece bakakaldım.
"Ben.." Ağzımı açıp tekrar geri kapattım. Kaşlarım çatılırken "Kimseyi gizlice dinlediğim falan yok."
"Yaptığın şey tam olarak ne peki?"
"Bunun seni ilgilendiren tarafı ne peki?" dedim üste çıkmak için.
"Küstah ve hadsiz birisi kendisini ilgilendirmeyen konulara karışma hakkını kendisinde bulmaz mı? Hatırlasana, bu sıfatları bana sen vermiştin."
Söylediklerimin hatırlatılmasıyla utansam da bir kez söylemiştim o sözleri. Geri de alamazdım. O yüzden aynı asabilikle konuşmaya devam ettim.
"Kendini beğenmiş olduğunu da söylemiştim." Dedim utancı geri plana etmeye çalışıp.
Boyu benden oldukça uzundu ve gözlerine bakabilmek için kafamı hafif bir açıyla yukarıya kaldırmam gerekmişti.
"Ben sesin gönülsüzce sarf ettiğin nazikliğe mi kaldım da demiştin yanılmıyorsam." Dedi yüzündeki sinir bozucu küçük gülümsemeyle.
Çenemi havaya kaldırırken "Nasıl aklında yer etmişsem söylediğim her şeyi kelimesi kelimesine hatırlıyorsun." Dedim yüzümde sinir bozucu olduğunu umduğum bir sırıtmayla.
"Beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde yüzüme çıkışınca, aklımda kalması normal değil mi?"
Yüzümdeki sırıtma silinirken kısık sesle "Yüzüne çıkışmadım." Dedim. Kafamı eğerken "Sadece..." Fotoğrafı elime alıp da gerçekleşmiş bir hayalimde benimle ortak olduğunu görmek kalp atışlarımı kontrol edemediğim bir şekilde hızlandırdı. Kontrol edemediğim her şeyden korkarım. Sana çıkışma sebebim de buydu.
Omuzlarım düşerken "Kabaydım." Deyip kabullendim.
"Yanılmıyorsam o gece sana kabalaştığını da söylemiştim."
"Konuştuğun herkesle tüm diyaloglarını böyle aklında mı tutarsın?" diye çıkıştım fısıltı gibi bir sesle.
Kafasını eğdi. Burnundan sert bir şekilde çıkan nefesi bana güldüğü izlenimi vermişti ama emin olamadım. Sorumu yanıtsız bıraktı ve neden şu an yanımda olduğunu düşünen zihnimden bir haber şekilde karşımda öylece dikildi. Alt dudağıma dişlerimi geçirirken bana güldüğü izlenimini veren nefesini verişindeki o ses bile yerimden kıpırdanmama sebep oldu. Kafasını kaldırıp tekrar bana baktı ve her ne gördüyse düşünceli gözlerle yüzüme bakıp konuştu.
"Dans et benimle." Kaşlarım havalanırken gözlerimde gördüğü o bakışla ekledi. "Lütfen."
"Teklifini, gerçi ortada bir teklif de yok ama neyse, kabul edeceğimi düşündüren de ne?" diye sordum iğneleyici bir sesle. Onunla dans etmek istiyordum aslında ama direkt olarak kabul edip de alay konusu olmak istemiyordum. Ayrıca daha önce kimseyle dans etmemiştim. Fotoğraf kabininde fotoğraf çektirdiğim ilk kişiydi, şimdi de ilk dansımı paylaştığım kişi mi olacaktı?
"Bana küstah ve kendini beğenmiş diyen sen değil miydin? Eğer dediğin gibi küstah ve kendimi beğenmişsem, teklifimi kabul edeceğini düşünmem doğal değil mi?"
"Yani küstah ve kendini beğenmiş olduğunu kabul ediyorsun." Gözlerini gözlerimden ayırmadan kafasını küçük bir açıyla yana eğdi.
"Sadece bana yakıştırdığın sıfatlara layık olmaya çalışıyorum."
"Herkesin sana yakıştırdığı sıfatlara layık olmaya çalışır mısın böyle?" diye sordum hızla.
"Yalnızca gözleri böylesine güzel bir şekilde bana bakıyorsa." Diye cevapladı beni, benim gibi hızla.
Dudaklarım aralanırken gözlerim de şaşkınlıkla açıldı. Kalp atışlarım yokuş aşağı koşmuşum gibi hızlanırken bir nefeste "Bana asılıyor musun?" diye sordum.
"Asılmak mı? Benim tek bildiğim asılmak boynumuza ip geçirdiğimiz asılmak."
Kaşlarım çatılırken ağzımdan istemsiz bir "Ne?" çıktı. Gözlerini kırpıştırırken konuştu.
"Cevap vermedin."
"Soru sormadın ki?" dedim omzumu silkerken. Gözlerini kapatırken derin bir nefes çekti içine ve dudaklarına minik bir gülümseme yayılırken dudağının köşesini ısırıp gülümsemesini sildi. Gözlerini açarken bir elini bana doğru uzattı.
"Acaba bu dansı bana bahşeder misin?"
Gülümserken kafamı yere eğip bu gülümsemeyi O'ndan sakladım.
Dans etmek istiyor muydum? Hayır.
Onunla dans etmek istiyor muydum? Şey...
"Madem bu kadar ısrar ediyorsunuz?" dedim nazik bir sesle. "Reddetmem kabalık olur." Elimi yavaşça elinin içine bıraktım. İlk temasla göğsüm şiddetle sarsılırken belli etmemeye uğraşıp nefeslerimi düzenledim.
Yavaşça beni kendisine doğru çekti. O zamana kadar çalan şarkıya dikkat bile etmemiştim. Yavaş bir şarkı çalıyordu ve dans şarkısı olduğu söylenemezdi. İçeriden bizim olduğumuz koridora gelene kadar şarkının sesi giderek azalıyordu. Karanlıktaydık ve varla yok arası kulağımıza gelen şarkıda O'nunla dans ediyorduk.
Sertçe yutkunurken bir elimi varla yok arası bir temasla koluna koydum ve omzuna doğru ilerlettim. Eli küçük bir temasla belime yerleşirken bir adım atıp bana yaklaştı. Aramızda kişisel alanımızı koruyabileceğimiz küçük bir mesafe vardı. Bakış açımdaki boynunu izlerken yavaşça salınmaya başladık. Aslında pek de dans ettiğimiz söylenemezdi. Daha çok birbirimize tutunup yavaşça hareket ediyorduk. Gerçi, dans etmek de birbirine tutunup hareket etmek oluyor ama bunu es geçebiliriz sanırım.
Her nefes alışımda kokusu ciğerlerime sinerken göz kapaklarım kapanmak ister gibi aşağıya düştü. İstemsizce burnum boynuna yaklaşırken çenesi yavaşça kafama temas etti. Belimdeki eli gibi bu da varlığı belirsiz bir temastı.
Aramızdaki sessizliğe dayanamayıp konuştum.
"Bana asıldın, biliyorsun değil mi?"
"Hayır asılmadım. Nazikçe dans teklifi ettim."
"Bu asılmak olmuyor mu zaten."
"Elbette olmuyor. Eğer sana asılsaydım..." durup bir an düşündü. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Kaşlarını çatılırken benim gözlerim elmacık kemiklerine vuran kirpiklerinin gölgesindeydi. Bana döndüğünde alaylı bir şekilde konuştu.
"Eğer sana asılsaydım, ampulü Edison buldu ama ışığı sen saçıyorsun derdim."
"Ne?" derken ağzımdan küçük bir kahkaha çıkmasını engelleyememiştim. "Kızlara bu şekilde mi asılırsın?" diye gülerek sorarken cevabı gerçekten de merak ediyordum.
"Neden, komik mi?" Ciddiyetle yüzüme bakmasıyla gülmemi durdurup dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı iki yana salladım.
" Kesinlikle hayır. Hatta şey dersen daha etkileyici olur." Durup düşündüm. "Kalbinde yer yoksa güzelim merak etme ben bagajda da giderim."
"Dalga geçiyorsun." Çattığı kaşlarıyla gülen suratıma bakmasıyla boğazımı temizleyip ciddi bir ifadeyle suratına bakmaya çalıştım ama kendimi durduramadım ve dudaklarımın arasından çıkan sesle kafamı yere eğip gülüşümü ondan sakladım. Eğdiğim kafam hemen yakınımdaki göğsüne değiyordu.
Elini çeneme dokundurmasıyla gülüşüm bıçak gibi kesilirken kafamı elinin baskısıyla havaya kaldırdım. Hemen yüzümün dibinde olan dibiyle sertçe yutkunurken "Çok ayıp." Diye fısıldadı.
"Önce hakaret ettin, şimdi de dalga mı geçiyorsun." Utançla dişlerimi alt dudağıma geçirirken gözlerimi gözlerinden kaçırdım.
"Sürekli böyle hatırlatacak mısın?"
"Eğer her seferinde bu şekilde utanmaya devam edeceksen, evet hatırlatacağım." Kaşları çatılırken gözlerimi tekrar sarmaşık yeşili rengindeki gözlerine sabitledim. Sanki aramızdaki mesafe daha da azalmıştı. Verdiği nefeslerinin ilk durağı olan yüzümle gözlerimi kırpıştırırken göz kapaklarımı kapanmamaları için zorladım.
Konuşmak için ağzımı açtım ama etrafa yayılan çığlık sesiyle açtığım ağzıma kocaman açılan gözlerim eşlik etti. Cihanla birbirimize sorgu dolu gözlerle bakarken içerideki müzik sesinin susması ve insanların seslerinin çoğalmasıyla kaşlarımız çatıldı, birbirimizden gözlerimizi ayırdık ve ne olduğunu anlamaya çalıştık. Kollarının arasından çıkarken içeriye ilerleyen Cihan'ın arkasından yürüdüm. Telefon ışıklarıyla aydınlatılmaya çalışılan ortam hala daha pek de aydınlık değildi ve herkes birbirine sorgu dolu gözlerle bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kaşlarım çatılırken az önce önümde yürüyen Cihan'ın bir anda nereye kaybolduğunu anlamaya çalıştım.
Gözlerim etrafta dolaşırken kolonun arkasında gözlerinden süzülen yaşlarla yalpalayarak yürüyen bedeni görmemle yutkunup o tarafa doğru adımladım. Az önce bizim geldiğimiz o karanlık koridora girmesiyle adımlarımı iyice hızlandırdım ve kolunu tuttum.
Koluna değen elimle sıçrayıp kolunu hızla benden çekti ve sırtını duvara yaslayıp yaşlarla dolu gözlerinde yer edinmiş korku ve acıyla bana baktı.
"Selim." Dedim temkinli bir şekilde. "Sorun ne?"
Yüzüme bakarken çenesi titremeye başladı. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı ve ayakta zor duruyordu.
"Yapmamalıydım." Kendi kendine sayıklarcasına konuşmasına dikkat kesildim.
"Neyi yapmamalıydın?" diye sorarken sesimi O'nu kokutmamak için kısık tutmuştum. Sorumu cevaplamadı. Bir anda ellerime uzandı. Sanki elinde kalan son güç buymuş gibi ellerimi avuçladı ve dizleri kayıp yere düştü. Kafasını dizlerime yaslarken hıçkırarak ağlamaya başladı. Tüm vücudu zangır zangır titriyordu.
Ne yapacağımı bilemeyip dizlerime yasladığı sarı saçlarına bakarken diz çöküp O'nunla aynı hizaya geldim.
"Sorun ne? Abini çağırabilirim ya da yapmamı istediğin başka bir şey varsa yapabilirim."
Kafasını iki yana sallarken dehşete düşmüştü.
"Ambulans çağırın!" kalabalığın içinden kopan bağırışla korkuyla dizlerime yaslı bir şekilde duran Selim'e baktım. Yapmamalıydım diye sayıklayıp duruyordu.
Karanlık yüzünden neler olduğunu anlayamadığım kalabalığa bakıp korkuyla önüme döndüm.
"Selim." Dedim sakinliğimi korumaya çalışıp. "Ne yaptın?"
Sorumla ellerini hızla dizlerimden çekti. Dehşetle bana bakarken göğsü hızla inip kalkmaya başladı. bir şeyleri yeni yeni anlıyormuş gibiydi.
"Ben yapmadım. Ben... ben bir şey yapmadım. Ben yapmadım." Kafasını hızla sallarken titreyen ellerini ağzına kapattı. Kendi kendine konuşur gibiydi.
"Ben yapmadım. Yemin ederim ben yapmadım. Belki kimse bana inanmayacak ama ben yapmadım." Ağlamaları arasında hıçkırıkları konuşmasını bölüyordu. Yanaklarından süzülen yaşlarla yüzü sırılsıklam olmuştu.
"Tamam." Dedim ellerimle havada dehşetle salladığı ellerini tutarken.
"Tamam." Dedim tekrardan gözlerine bakarken. Sakinliğimi korumaya çalışıyordum. "Yapmadığın şey ne? Ne yapmamalıydın? Konuşmazsan sana yardım edemem."
Avucumun içine aldığım ellerine baktı. Titrememesi için sıkı sıkıya tuttum ellerini. Güven vermek istercesine sıktım ve bakışlarını yüzüme çevirmesini bekledim.
"O resmi yapmamalıydım. İçimde bana yapma diye fısıldayan o sesi susturdum. Gözlerimi yüzüne dikip onu izleyebileceğim o saatlerin ruhuma hakimiyet kurmasına izin verdim! Ona güzelliğinin bir yansımasını sundum. Birisine onun kendisini ve yansımasını yok etme fırsatı verdim!"
Söylediklerini beynimde bir mantığa oturtamadım. Karşımda yüzüme on katlı bir bina yıkılmış kendisi de enkazın altında kalmış gibi bir acıyla bakan yüzde kalbimi sızlatan bir şey vardı.
"Ben..." Eliyle göğsünü tuttu. Kalbini söküp almak ister gibi göğsündeki avucunu sıkı sıkıya kapattı. "Kalbim öldü. Kalbimi öldürdüler. Kalbimi benden söküp aldılar." Kafasını kaldırıp dolu gözlerle yüzüme baktı. "Baksana kaburgalarımın arasına. Sol tarafımda kocaman bir boşluk var. Kaburgalarımı kırıp kalbimi söktüler. Damarlarımdan akan kanı kuruttular. Beni de öldürdüler."
"Nabzını kontrol edin!"
Gözlerine bakarken duyduğum haykırışla göz bebeklerim büyüdü, ellerini sıkı sıkıya tutan ellerim gevşedi. Korkuyla yüzüme baktı.
"Burada bekle tamam mı? Abini bulacağım." Ellerimi ellerinden çekmemle burnunu çekip kafasını salladı. Kafası dizlerine yaslayıp sallanırken içli içli nefesler alıyor ve ağlamaya devam ediyordu.
Son kez yüzüne bakıp gözlerimi üzerinden çektim ve karanlığın içinde ilerlemeye başladım. Cihan'ı bulmam gerekiyordu ama ambulanstan bahsediyorlardı. Birine bir şey olmuştu.
Kalp atışlarım hızlanırken Simge'yi bir türlü bulamadığım aklıma geldi. Kafamdaki düşünceleri dağıtmak için kafamı iki yana salladım ve adımları hızlandırdım. Herkes köşedeki kapısı açık odanın çevresinde toplanmıştı ve hepsinin yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Kaşlarım çatılırken korkuyla yaklaştım ve etraftaki yüzlerde Simge'yi aradım. İnsanları yarıp ilerlerken içimdeki korku kalbime saplanan bir enjektörün zehrini hızla salması gibi salınmıştı.
Kalabalığın arasından sıyrılıp en öne çıktığımda gözüme bir tablo çarptı.
Tabloda güzeller güzeli bir kız vardı. Üzerindeki beyaz elbise içinde gülümseyerek bakıyordu. Bir sahnenin ortasındaydı ve incecik bedeni, yüzünü güneşe dönmüş bir çiçek gibiydi. Parmaklarının üzerine kalkmış, az sonra dans etmeye başlayacakmış gibiydi ve sanki dünyanın hiçbir pisliği üzerine sıçrayamazmış, hep böylesine arı ve pür kalacakmışçasına size bakıyordu. Portredeki tanıdık bedene bakarken nabzımın durduğunu hissettim. Resmin ortasındaki bıçak ve bıçaktan resmen damlayan o uğursuz kırmızı renk kalp atışlarımın durmasına sebep oldu.
Geri geri gidip bu andan ölesiye kaçmak isteyen ayaklarımı zorlukla ileriye doğru hareket ettirdim. Kapının önüne gelip korkuyla kafamı odadan içeriye uzattım.
Bir çığlık duydum. Benim sesime benziyordu.
Acıyla hareket edip yerde boylu boyunca uzanana o bedene yaklaştım. Dehşetle O'na bakarken gözlerimden boşalan yaşlar önümü görmemi engelliyordu ama O'nu her şeye rağmen net bir şekilde görüyordum.
Dizlerimin üzerine düşerken hemen karşımdaki bedene sanki ayağa kalkabilirmiş gibi umutla baktım. Dizlerimin gücü çekilmişti. Beni taşıyabilecek gibi değildi. Bende sürünerek o bedene yaklaştım.
Beyaz elbisesinin içinde hala daha çok güzeldi. Elbisesine bulaşan kırmızı renk, güzelliğine gölge düşürememişti. Belki güzelliğine gölge düşürememişti ama benim ruhumun üstüne düşmüştü o rengin gölgesi.
Titreyen elimi kaldırıp yavaşça yüzüne dokundum.
"Simge?"
Umutla ismini seslenip gözlerini açmasını bekledim. Gözlerini açmasını ve şaka diye bağırmasını.
"Simge, hadi kalk. Böyle şaka olmaz. Korkuyorum bak." Titreyen çenemi sıkıp titremesini durdurmaya çalışırken yüzüne tekrar dokundum. Gözlerimi göğsündeki o uğursuz lekeden uzak tutuyordum.
"Simge hadi kalk!" Omuzlarını sarsarken giderek daha fazla titriyordum.
"Simge!" Cevap alamadıkça sesimi daha da yükselttim. Omuzlarımdan sarsılmamla kendimi silkeleyip o ellerden kurtuldum.
"Simge kalk! Kalk artık yeter! Sıkıldım bu oyundan." Umutla konuşurken ağzından boynuna doğru akan o uğursuz kırmızı rengi tekrar görmemle haykırıp ağlamaya başladım.
Etraf giderek daha da kararıyordu. Benim kalbimin kararması gibi.
Ruhumun çekildiğini hissettim. Benliğim beni yavaşça terk ediyor gibiydi.
Tek hatırladığım şey "Ölmüş." Diyen ses oldu ve benliğim beni terk etti.

