Şarkılar: Goko!- Eva&Mia, Simge- Aşkın Olayım, İndila- derniere danse
Yıldıza basmayı unutmayalım lütfen✨✨
İyi Okumalar!🖤
Dalgalar dik yamaca çarpıp geri dönüyordu ve çevredeki diğer insanların sesleriyle birlikte kulaklarıma doluyordu. Deniz kenarında bir yere gelmiştik. Bulunduğumuz kısım denizden bir miktar yüksekteydi ama 50 metre kadar ileride sahil vardı. Denize sıfır sahil varken neden buraya geldiğimizi anlayamamıştım. Etrafta barda gördüğüm birkaç yüz vardı. Hemen hemen benim yaşlarımda olan gençler etrafa dağılmış, bir kısmı yere oturmuş, bir kısmı etraftaki birkaç banka oturmuştu. Etraf giderek daha da kalabalık bir hal alıyordu.
Ben ve Simge yamacın köşesinde taşlık bir alana oturmuştuk. O, yamaç köşesine olabildiğince yakın oturmuş ve bacaklarını aşağıya sarkıtmış ayaklarını sallıyordu. Ben ise Simge'ye kıyasla daha geride durmuş, ellerimi gövdemin arkasından yere yaslayıp kafamı geriye atmış, rüzgârın saçlarımı süpürmesinin keyfini çıkartıyordum.
Köşede ufak bir fotoğraf kabini vardı ama hiç insanların içinde girdiğini görmemiştim. Sanırım kabinin varlığına alışmış, zamanında birkaç fotoğraf çekmişler ve şimdide sıkılmışlar. Onlar için sadece orada durması gereken sıradan hatta belki de işlevsiz bir hal almıştı. Ben ise Onların göz ucuyla bile bakmadan yanından geçtikleri kabine heyecanla bakıyordum.
Daha önce fotoğraf kabininde fotoğraf çektirmeyi istemiştim ama annem hijyeninden endişe ettiğinden içine girmemi istememişti ve ben de her zaman yaptığım gibi hayalimi kışlık kabanımın cebine koymuş, koyduğumu unutmayı ve bir sonraki kış geldiğinde bulmayı, bulup da o hayali gerçekleştirebilecek olmayı ummuştum. Hep ummuştum ama umut ettiklerimi gerçekleştirme fırsatı bulamamış ve her yeni kış geldiğinde kabanımın içindekiler sebebiyle genişleyen cebini sevinçle değil de yaşanamamış hayallerin somut bir kanıtı olarak görüp hüzünle bakmaya başlamıştım.
Şimdiyse buradaki herkese çok basit gelen bir şeyi bile gerçekleştirememiş olmak canımı atıyordu. Çünkü hayallerim gerçekleşmeyi hak ediyordu ve artık gerçekleştirebilecek gücüm vardı ama bir yatağa uzanıp hayal etmeye o kadar alışmıştım ki kalkıp o kabinin içine girmeyi geçtim yanına bile yürüyemiyordum çünkü hayallerin düşünmekten çıkıp gerçekleştirme aşaması çok korkutucu görünüyordu. Bu hayal çok basit bir fotoğraf kabininde fotoğraf çekmeyi içeriyor olsa bile...
Sıkıntıyla nefesimi üfleyip saçlarımı karıştırdım. Yine en ufak bir şeyi bile abartmış, kolay bir şeyi gözümde büyütmüş ve kendi korkularımdan oluşan bir pist inşa etmiş, sırf o fotoğraf kabinine girip de fotoğraf çektiğimde hayallerimdeki kadar mutlu olmazsam düşüncesiyle burada, öylece yerimde oturuyor ve kabine uzaktan bakıp seyretmekle yetiniyordum.
Gözlerimi kabinden çekip önüme döndüm ve dalgalı denizi sessizce seyreden Simge'ye baktım. Dalgın görünüyordu, kafasının az önce barda olanlarda olduğundan emindim ama olanların konusunu O açmadan ben açmayacaktım. Tadını kaçırmak istemiyordum.
Gözlerimi etrafta dolaştırırken ileride gördüğüm yüzlerle Simge'ye bir bakış attım. Barda Gökçe denen kızın tanıttığı çift el ele tutuşmuş, buraya yaklaşıyorlardı. Onları incelemek için elime geçen bu fırsatı kaçırmadım. Kız, sarı salık bırakmıştı ve saçları hafif rüzgârın etkisiyle yüzünü örtüyordu ama bunu pek umursamış görünmüyordu. Rüzgârın saçlarını yüzünden çektiği bir an yüzüne dikkat kesildim. Pürüzsüz teni, fındık gibi burnu ve dikkat çekici diğer yüz hatlarıyla şu anın güzellik standartlarını kesinlikle karşılıyordu ama yüzüne bakınca güzelliğini gölgede bırakan bir şey vardı. O da hastalıklı görünen haliydi. Elini tuttuğu sevgilisine yaklaşıp yüzünü omzuna yasladı. Yorgun görünüyordu ve sevgilisi de bunun farkında olmalı ki kaygıyla kızın yüzüne bakıp, yüzünü yasladığı kolunu çekerek kafasını göğsüne yaslamasını sağladı ve kolunu omzuna attı. Dudaklarını kızın saçlarına yaklaştırıp öptü ve önüne dönüp bizim olduğumuz tarafa baktı. Kendilerini izleyen beni görmesiyle tek kaşı havalanırken beni görmezden gelip yanımda arkası onlara dönük denizi izleyen Simge'ye baktı.
Yaklaşan adımlarının sesini işiten Simge arkasını döndü ve kendilerine yaklaşan yüzlerle derin bir nefes içine çekip gülümsedi. Yaklaşan çift tepemizde durup Simge'ye bakarken oğlan sabahsız selamsız konuştu.
"Kardeşim ne oluyor ya, kafamızdan aşağı mermiler boşalttınız içerde."
Kaşlarını çatan Simge gülüp kafasını salladı. "Onun silahı kuru sıkıydı. Ben de kendi silahımı olduğu yerden çıkartmadım bile." Oğlan söylediğine gülüp üzerindeki gömleği çıkartıp tişörtle kaldı, tişörtünü yere serdi ve sevgilisinin üzerine oturmasını sağlayarak kendisi de yanına, yere oturdu. Bana kim olduğumu anlamak ister gibi bakıp elini uzattı.
"Atlas ben." Gözlerimi yüzünden çekmeden elimi uzattım ben de.
"Yağmur. Simge'nin kuzeniyim." Kaşları havalanırken Simge'ye döndü.
"Kuzeninin geleceğinden söz etmemiştin. Gerçi, son zamanlarda pek görüşemedik. Sanıyorum meşguldün." Simge'nin konuşmasına fırsat kalmadan Atlas'ın sevgilisi olan kız, kafasını sevgilisinin göğsünden çekip hızla elini bana uzattı.
"Defne ben." Bana uzattığı elini tutarken Atlas gözlerini Simge'den çekmemişti. Konuşmasını bekler gibiydi. Ben ise kirpikleri titreşen ve kaygılı gözlerle elimi uzatmamı bekleyen Defne'ye bakıyordum. Sorgu dolu gözlerle kendisine bakarken elimi uzatıp elini tuttum ve buz kesmiş ellerini fark ettim. Gözlerini gözlerimden kaçırıp yere sabitlerken diğerlerinin konuşmasına fırsat vermeden hızla konuştu.
"Atlas, Cihan'ın arabası geldi. Gidip bize içecek bir şeyler getirsene sevgilim." Yola bakan Atlasla bende kafamı çevirip yola baktım. Araba markalarından anlamazdım ama sahip olduğu koca canavara hayranlıkla bakmadan edemedim. Siyah, kesinlikle kaba ve kocaman olan pikabının boyu benim boyumu geçiyordu. Arabasından inişini izlerken dudaklarım aralandı.
Gözlerindeki gözlüğü çıkartışı ve saçlarını dağıtışı dikkat dağıtıcıydı. Şoför kapısından inip arabanın arkasına gidişini izledim. Arabanın arkasına attıkları içkileri arabadan inen adının Selim olduğunu öğrendiğim çocukla indirdiler. Şişeleri taşıyışıyla şişen pazılarına, nefesini hızlı hızlı alıp verişine, gözüne gelen saçını elleri dolu olduğu için nefesini üfleyip gözünün önünden çekişine bakarken yanaklarımın kızarmasına engel olamamıştım.
Gözlerimi hızla üzerinden çekip önüme çevirirken kasıklarımda hissettiğim sızıyla elimi karnımın altına koydum. Sanırım reglim yaklaşıyordu.
"Al." Simge'nin yüzüme doğru salladığı peçeteyi gözüme sokmadan elinden alıp yüzüne baktım.
"Akan suları silersin." İmayla güldü. "Ağzından akan suları silersin demek istedim."
Gözlerimi devirirken peçeteyi suratına fırlatıp Atlas ve Defne'ye Simge'nin söylediklerini duyup duymadıklarını anlamak için baktım ama Atlas Cihan'ın yanına içecek almak için gitmişti ve Defne arkasından onu izliyordu
Simge'nin elini Defne'nin bacağına koyup okşamasıyla bakışları önce bacağındaki ele sonra da Simge'nin yüzüne döndü. Yüzüne bakarken dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ve buruk bir gülümsemeye dönüştü.
"Bazı şeyler yaşanmak zorundaydı." Simge de yüzünde oluşan hüzünlü bir gülümsemeyle O'na bakarken kafasını salladı.
"Eğer, sonunun nereye bittiğini bildiğin o yoldan kaçmazsan,..." dedi keskin bir sesle Simge. "Bazı şeyleri yaşamak zorunda kalırsın."
Defne gözlerini bana çevirip tekrar Simge'ye döndü. Sanırım benim yanımda konuşmak istemiyordu ama ben kimse için herhangi bir şekilde bir tehdit değildim çünkü herkes bir değişik, anlamlı anlamlı konuşuyordu-buna Simge de dahildi- ve ben en ufak bir şey bile anlayamıyordum.
Simge Defne'nin bana bakışıyla kaşlarını çatıp bana döndü. Yüzümde her ne gördüyse gülümseyip beni kendine çekti. Gövdem, bağdaş yaptığı bacaklarının üstüne devrilirken ellerimle elbisemin açılmasını engellemeye çalıştım. Kollarını etrafımda dolayıp bana sıkıca sarılırken yüzünü yüzüme yaklaştırıp yanağıma sıkı bir öpücük kondurdu.
Yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme oluşurken "Bu da neyin nesiydi?" diye sormadan edemedim.
"Gözüme tatlı geldin birden." Deyip omuz silkmesiyle kafamı iki yana salarken gülümsemem daha da büyüdü.
"Sanırım buna sevinmeliyim..." düşünür gibi yaptım. "... ya da teşekkür etmeliyim." O, gözlerini devirirken ben elbisemin eteklerini düzeltip daha toplu bir şekilde oturdum ama yine de gövdem bacaklarına yaslı duruyordu. Ellerimi uzatıp kafasını tuttum ve yüzüme doğru eğmesini sağladım. Saçları yüzüme doğru dökülürken çikolatalı duş jelinin ve şampuanının birleşimiyle oluşan kokusu burnuma ilişti. Dudaklarımı yanağına yapıştırıp hoşlanmayacağı şekilde sulu bir öpücük bıraktım.
Yüzünü bırakmamla elinin içini yanağına yaslayıp bıraktığım salyaları silerken yüzünü buruşturup bana öldürücü bakışlar atmayı ihmal etmedi. Bakışları karşısında sırıtıp önüme döndüm. Atlas eline aldığı kırmızı bardaklardaki içeceklerle bize doğru yaklaşıyordu ve gözleri Defne'nin üzerindeydi. Gözlerim yanına kayarken kaşlarım çatıldı. Atlas'ı uyarmak için ağzımı açtım ama ben sesimi çıkartamadan yan taraftaki kız, Atlas'a çarpıp elindeki bardakların yere düşmesine sebep oldu.
"Siktir, kızım kör müsün?" Kaşlarım çatılırken üzerine sıçrayan içeceklerle ıslanan kıyafetine bakıp sinirle yanındaki kıza ve kızı durdurmaya çalışırken kendisine yaklaşmış olan erkeğe baktı. Adlarını hatırlayamamıştım ama Gökçe'nin tanıttığı bir diğer çiftti bunlar. Erkeğin ve Defne'nin önceden bir ilişki içinde olduğunu hatırlayınca kaşlarım havalanırken n gözlerime suya damlatılan bir mürekkep tanesinin suda yayılması gibi yayılan merakla O'nları izlemeye devam ettim.
Kıvırcık saçlı, saçları ensesinde toplu olan erkek kaşlarını çatarak kızın elini tuttu ve Atlas'a sinirle baktı.
"Siktir falan... ayıp oluyor." Gözlerini erkeğe çevirmeden kıza bakmaya devam ederken çenesindeki kasların genişlemesiyle çenesini sıktığını anladım. Saniyelik bir an için Defne'ye bir bakış atıp gözlerini yumdu ve kafasını hafif bir açıyla eğdi.
Ağzından çıkan küfür için "Pardon." Derken gözleri yanındaki erkeğe bir kez bile dokunmamıştı. Kız samimiyetle gülümserken "Önemli değil." Dedi. Nazik ve neşeli bir sesi vardı. Görüntüsü Simge'ye gerçekten de oldukça benziyordu. Atlasın yüzünde de zoraki bir gülümseme belirirken kafasını sallayıp duraksadı. Kafasındaki düşüncelerle kısa bir an için düşündü ve her ne karar verdiyse gözlerini erkeğe çevirdi. O'na bakarken yüzünde beliren ifade tek kaşımın havaya kalkmasına sebep oldu. Karşısında düşmanı varmış gibi bakıyordu ama bu bakışları yüzünde kondurduğu sıcakkanlı olması için çaba sarf ettiği belli olan bir gülümsemeyle kırmaya çalışıyordu.
"Baksanıza, bizimle oturmak ister misiniz?" Eliyle bizim olduğumuz tarafı gösterdi. " Bir şeyler içeriz, havanın tadını çıkartırız." Efe'ye hitap edip konuştu. "Hem de sevgilini adam akıllı tanıyamadık bile. Kaynaşmış oluruz."
"Ne yapıyor bu?" diye hayretle konuşan Simge'nin sesini duymamla kafamı O'na çevirdim.
"Sevgilin ne zamandan beri evcilleşti Defne?"
"İnan bana..." diyen Defne'nin yüzünün rengi bir ton atmış görünüyordu. Sertçe yutkunurken başını Simge'ye çevirdi. "Bende bilmiyorum."
Gözlerimi tekrar Atlas ve yanındakilere çevirdim.
Kız, sevgilisine sorar gibi baktı ama teklif aklına yatmış görünüyordu. Oğlan itiraz etmek ister gibi görünüyordu. Bizim olduğumuz tarafa bakarken ağzını açıp kapattı ve tekrar sevgilisine baktı. Kafasını sallayıp onaylarken bu durumdan pek de memnun olmadığı belliydi. Sevgilisini üzmemek için kabul ettiğini düşünüyordum. Sonuçta kız aralarındaki ilişkiyi bilmiyordu ve erkek arkadaşının, kendi arkadaşlarıyla takılmasını istemediğini düşünüp üzülebilirdi ve bence oğlan sırf bu yüzden kabul etmişti çünkü Atlas'ın teklifini onayladıktan sonra dönüp dökülen içkiler yerine yeni içkiler almışlardı ve ellerindeki içkilerle bize yaklaşırken yüzündeki ifade bu duruma olan memnuniyetsizliğini gizleyemiyordu.
Ellerindeki içkileri yere bırakıp yanımıza oturduklarında kız yüzündeki tatlı gülümsemeyle "Merhaba." Derken oğlan soğuk bir şekilde "Selam." Dedi. Gözleri üzerimde dolanırken kendimi tanıtmam gerektiğini fark edip gülümsedim.
"Yağmur ben. Simge'nin kuzeniyim." Kaşları havalanırken kız gülümsemesini büyütüp kendini tanıttı.
"Ben de Merve." Eliyle sevgilisini işaret etti. "Sevgilim Efe." Gülümsemesi genişledi. "Kendisi sevgilim olur. Benim sevgilim, canım sevgilim." Yüzümde istemediğim bir ifadenin belirmesi için "Tanıştığıma memnun oldum." Deyip dudaklarımı birbirine kenetledim. Ben tepki vermemi engelleyebilmiştim ama Simge bunu başaramadı. Ağzını sıkıca kapatıp herhangi bir sesin çıkmasını durdurmaya çalıştı ama burnundan çıkan ses güldüğünü ele verdi. Kız ne olduğunu anlayamayıp Simge'ye bakarken gerçekten de saf bir kız olduğunu düşündüm. Kendisine güldüğünü fark edememişti ve Simge'nin neye güldüğünü anlamaya çalışıyordu ve itiraf etmem gerekirse bu sahne utanç vericiydi.
Kendisine gülündüğünü anlamasını istemediğimden lafa girip dikkatini kendime çekmeye çalıştım.
"Az önce bir fıkra anlattım da." Dedim yüzüme yerleştirdiğim sahte gülümsemeyle. "Bir anda aklına geliyor ve gülüyor kendi kendine deli gibi."
Kafasını sallarken "Anlatsana, biz de güleriz." Dedi.
Yüzüne bakakalırken ağzımı açıp geri kapattım. Bir an için düşündüm ama aklıma hiçbir şey gelmedi.
"Biz anlamayız Merve. Kendi aralarında bir espriye benziyor." Diye araya giren Efe sert bir ifadeyle Simge'ye bakıyordu. Merve 'ye güldüğünü anlamış olmalıydı. Kafamı sallayıp Efe'yi onayladım.
"Evet! Zaten kötü bir espriydi."
Bakışlarını Simge'den çekip Merve'ye döndüğünde gözlerinde sert ifade yok olmuştu. Gözünü bir an için yumup aştı ve Merve'ye küçük bir gülümseme bahşetti. Ellerindeki içecekleri dağıtmak için gözlerini Merve'den çekti ve bardaklardan birini bana uzattı ama ben alamadan Simge benden önce davranıp Efe'nin elinden aldı.
"O alkollü içecekleri içmez."
"İstersen başka bir şey getireyim sana. Gerçi başka bir şey var mı emin değilim ama bakabilirim."
"Gerek yok, teşekkürler." Yüzüne küçük bir gülücük kondurup kafasını eğip teşekkürümü kabul etti.
Ellerini ovuşturup yüzlerimizi izleyen Atlas, gözlerini Simge'ye çevirip konuştu. "Ee, gençler. Hadi bir şeyler yapalım. Böyle boş boş oturacaksak evde de oturabilirdim. Boşuna mı toplandık buraya."
Defne'ye bakarken gözlerini çevirip Simge'ye sabitlediğinde gözlerinde bir anda beliren tehditkar ifadeye şaşırmadan edemedim.
"Ne yapmayı öneriyorsun?"
"Bilmem." Deyip omuz silkti ama sesinden bile aklında bir şeyler olduğu belliydi. Gözlerini hepimizin üstünde dolaştırırken aklındaki fikirleri bizimle paylaşmadı.
"Bir taraflarından uydurduğu fallara gizem katmak ve salladığı anlaşılmasın diye değişik değişik gözlerle bakıp bu kadarını bilemem, senin içine dönüp anlaman lazım diyen dolandırıcı falcılar gibi omzunu silkip bilmem deme. Çıkar ağzındaki baklavayı, aklında bir fikir var belli."
Boynumu çevirip arkaya bakarken "Sen nerden çıktın amına koyayım." Diye mırıldandı Atlas.
Hemen arkamda duran çocuğu görmemle kaşlarım havalandı. Yüzünde sempatik bir gülümsemeyle bana bakarken gülümsemesine karşılıksız kalamadım ve benim de yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Gözlerini benden çekip Simge ve Defne'ye çevirirken onlara da gülümseyip gözleriyle selam verdi ve Atlas'a döndüğünde yüzündeki o sempatik gülümseme alaycı bir hal aldı.
"E Atlas, aklında ne var söyle de yapalım."
"Aklımda bir şey yok. Bir fikri olan varsa O'nu yapalım dedim ben."
"Aklında bir şey olması için önce aklının olması gerek. Sormadan bunu hatırlasaydım keşke." Kulağımın dibinde mırıldanarak konuşmasıyla dudaklarımı birbirine bastırıp yüzüne baktım. Yüzüme bakarken burnunu kırıştırıp tatlı bir mimik yaparak suratıma bakıp sırıttı ve önüne döndü.
"Bizim aklımızda bir fikir yok belli ki." Dedi gözlerini diğerlerinde dolaştırırken.
"Ne ara biz olduk Oğuz. Yırtık dondan fırlar gibi kendini araya kattın." Elini hızla kalbine götürüp sarsılırmış gibi bir hareket yaptı adının Oğuz olduğunu öğrendiğim çocuk. Ağzını açıp bir şeyler söylemeye hazırlanırken Simge araya girdi.
"Başlamayın yine! Oğuz Atlas'a bulaşma." Atlas'a dönüp kaşlarını çattı. "Sen de gerçekten de çıkart ağzındaki baklayı."
Oğuz' a tip tip bakıp Simge'ye döndü.
"Doğruluk mu cesaretlik mi oynayalım diyecektim ama belki benden başkası teklif eder de teklif eden ben olmam diye size sordum."
"Gelmiş kaç yaşına doğruluk mu cesaretlik mi oynamayı teklif ediyor boyuna sıçtığımın." Kafasını yana eğip fısıldamasıyla dayanamayıp Simgeye yaslı bedenimi doğrultup kafamı O'na doğru eğdim.
"Niye böyle konuşuyorsun?"
"Nasıl konuşuyorum.?" Dedi soruma soruyla karşılık vererek.
"Atlas'a gıcık oluyormuşsun gibi." Dedim ne demem gerektiğinden emin olamayıp.
"Çünkü Atlas'a gıcık oluyorum." Diye yapıştırdı cevabını. Ağzımı konuşmak için açtım ama aramıza fırlatılan küçük bir taşla dikkatim dağıldı. Bize çatık kaşlarla bakan Atlas konuştu.
"Topluluk içinde fısıldayarak konuşulmaz."
"Elbette, Atlas hazretleri öyle istiyorsa öyle yaparız. Çünkü alıştın her istediğini elde etmeye, istediğin gerçekleşmediğinde neler yaparsın kim bilir." Oğuz'un nefret dolu çıkan sesiyle şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken Defne sesini duyabileceğimiz kadar sert bir şekilde yutkunup hızla araya girdi. Atlas ve Oğuz'un dertleri her neyse büyümesinden endişelendiği belliydi.
"Tamam. Doğruluk mu cesaretlik mi oynayalım. Hatta sayımızı daha da arttıralım." Dedi Atlas'a kaşlarını kaldırıp bakarken ve ileriye doğru seslendi.
"Cihan!" yerimde kıpırdanmamak için zor durdurdum kendimi. "Selimi de alıp gelsene. Oyun oynayacağız." Gözlerimi sabırsızlıkla Cihan'a çevirdim. Kafasını oynatıp içeceklerin başında duracağını el işaretleriyle anlattı ama Defne inatla çağırınca nefesini verip istemeyerek Selim'le beraber yanımıza yaklaştılar.
Ben Simge'nin yanından kalkmamıştım ve Oğuz denen çocukta benim yanımda yerini almıştı. Diğerleriyse daire oluşturacağımız şekilde yerleştiler.
"Nereden çıktı bu oyun işi. Hem de doğruluk mu cesaretlik mi." Kaşları çatıldı. "En son 2010'da buna benzer bir grupla oynamıştım."
Oğuz imayla güldü. "O günü hatırlıyorum." Cihanın da yüzünde Oğuz'a benzer bir sırıtma oluştu. "Kapa çeneni." Oğuz yüzündeki sırıtmayla asker selamı yapıp söylediğine uydu ve sustu.
Selim elinde boş bir bira şişesiyle gelip şişeyi ortaya bıraktı. Hızla şişeye elini atan kişi Atlas oldu, şişeyi çevirdi ve oyun başladı.
15 dakika boyunca birbirlerinin cesaretini sınadılar, gizli kapaklı sırlarını deşifre etmek için uğraştılar, herkes bir şekilde gülüp eğleniyor gibi görünüyordu ama nasıl oluyorsa Atlas şişeyi her çevirişinde şişenin ucunun durduğu yere bakıp hayal kırıklığına uğruyordu. Şişenin kimde durmasını istediğini bilmiyordum ama belli ki aklında birisi vardı ve şişe O'ndan başkasında her durduğunda gözlerini yumup çenesini sıkıyordu.
Yüzümün önünden geçen kol Cihandan bir içecek daha istedi. Sıkıntıyla Simge'ye bakarken O benim ona olan bakışlarımın farkında olduğundan gözlerini gözlerime dokundurmamak için üstün bir çaba harcıyordu ama ben gözlerimi inatla üstünde tutuyordum.
Bu içtiği kaçıncı bardaktı sayamamıştım. Gözleri bayık bakmaya başlamıştı ve yüzünde sersem bir gülümsemeyle gözlerini ben hariç her yerde dolaştırıyordu.
Kolumdan dürtülmemle sorgu dolu gözlerle yan dönüp yanımda oturan Oğuz'a baktım. Gözleriyle önümü işaret etti. Çatık kaşlarla önüme döndüm. Şişe benim önümde durmuştu. Kafamı kaldırıp şişeyi kimin çevirdiğini anlamaya çalıştım.
Cihan gözlerini yüzüne sabitlemiş bana bakıyordu. Gözlerimi ondan çekip diğerlerine bakamadım. Sarmaşıkların gizlendiği gözlerini üstümden çekmeden "Doğruluk mu cesaret mi" diye sordu.
Dudağımın içini ısırırken düşünmek istemedim. Zaten gözlerini üstüme dikmiş bakarken düşünebileceğimden de emin değildim. Kendime düşünmek için zaman vermedim.
"Cesaret."
Kafasını sallayıp yüzüme baktı. Baş parmağıyla dudağının köşesini kaşıtırken "Denize atla." Dedi.
"Ha."
"Denize atla."
Yerimden kalkmadan dönüp denize bir bakış attım.
"Çok yüksek değil mi?" Kekelememle içimden kendime lanet okudum.
"Saçmalama." Diyen Atlas gülüp içkisini büyük bir yudumda içip bardağı sertçe yere attı. "Buradaki herkes birden fazla kez oradan atlamıştır. Tehlikeli falan değil yani."
"Ama yüksek. Hem de dalgalar var."
"Cesaret demiştin, al sana cesaret işte." Kaşlarımı çatıp konuşan Cihan'a baktım. Çatık kaşlarıma bakarken tek kaşı usulca havaya kalktı.
"Ya yapmazsam." Diye sordum Atlasa doğru.
"Yapmazsan... sana soru soran kişiyle 7 dakikalığına fotoğraf kabinine girersin."
"Ne?!" Oğuz neşeyle güldü.
"2010'daki doğruluk mu cesaretlik mi oyununu tekrar yaşıyorum resmen."
"Fotoğraf kabinine girip de ne yapacağım ki?" diye sordum kabine ve Cihan'a bir bakış atıp Atlas'a dönerken.
"Gerçekten söylememi istiyor musun?" Sırıtan yüzüne ve eğlenen gözlerine bakarken anlık gelen bir aydınlanmayla dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ve kızaran yanaklarımı saklamak için ani bir hareketle ayağa kalktım.
Yamacın ucuna yaklaşırken bunu yapabileceğimi kendime fısıldadım. Ne vardı ki sanki. Herkes yapıyormuş ve çok da yüksek değilmiş.
İyice uca kadar yaklaştım ve göz ucuyla aşağıya baktım.
Çok da yüksek değil mi demişti o.
Kesinlikle yüksekti. Ayrıca dalgalar az önce köşede oturup izlediğimde bu kadar korkunç görünmüyordu ama şimdi dalgaların kıyıya çarpıp tekrar suya düşerken çıkardığı sesler tüylerimi ürpertiyordu.
Gözlerimi kapatıp bunu yapabilirsin dedim kendi kendime. Sonuçta diğer seçenek düşünüldüğünde mantıklı olan seçenek denize atlamamdı. Değil mi?
Ayağımı küçük bir adımla ileriye attım. Altımdaki taşların birbirlerine değip çıkardığı seslerle sertçe yutkunurken taşların bir kısmı yuvarlanıp denize düştü.
Bir adım daha attım. Ayağımın bir kısmı artık zeminde değildi ve soluğum da artık ciğerlerime gitmiyordu.
Korkuyordum.
Bir tarafta hayalin kurduğum fotoğraf kabini vardı ama ya hayalimdeki gibi güzel değilse diye içine girmekten korkuyordum. E tabi kabine Cihanla girmem gerekmesi kısmına değinmiyorum bile.
Bir taraftaysa önümde dalgalı deniz vardı. Beni yutmasından korkuyordum.
Ben korku bataklığında çırpınan bir kurbandım belki de. Her hareketimde daha da dibe batıyordum. Birinin gelip elimden tutup beni çıkartmasını bekliyordum.
Kendime kimsenin beni gelip kurtarmasına ihtiyacım olmadığını hatırlattım. Şerefimle o bataklıkta batmayı bir mucizenin gelip beni kurtaracağına inanmaya tercih ederdim.
Dudağımı tedirginlikle dişlerken arkamdaki heyecanlı sesler sinirlerimi bozuyordu.
Sıkı sıkıya kapattığım gözlerimden tekini açıp aşağıya baktım. Omuzlarım düşerken yenilgimi kabul etim ve arkamı dönüp fotoğraf kabinine ilerledim. Oğuz'un pisçe gülmesiyle sinirlerim bozulurken kimseye bakmadan kabinin önüne geldim ve bir an için durup izledim.
Hayat; korkularımızı bazen önümüze öyle bir anda çıkartıyordu ki bir şekilde o korkuyu es geçip yapmak zorunda kalıyorduk.
Evet, yapmayacağımı söyleyebilirdim ama içten içe istediğim bir şey varsa o da bunu yapmak istediğimdi. Onunla bu fotoğraf kabinine girme istiyordum. Bir taşla iki kuş vurmuş olacaktım. Hem, fotoğraf kabinine en sonunda girmiş olacaktım hem de onunla yalnız kalabileceğim koskoca bir 7 dakikam olacaktı.
Yutkunurken kabinin kapısını açtım ve karşımdaki kürsüye oturdum. Kapı benim elimi çekmemle geri kapanırken ben ilgiyle kabinin içini incelemeye başladım. Gerçekten de kirliydi ama bu kir gözümde önemsizdi. Sonuçta fotoğraf kabinine girmiştim.
Hayallerimin yazılı olduğu listedeki bir maddenin üzerini karalayabilecektim.
Yüzümde engel olamadığım bir gülümseme oluşurken kapının açılmasıyla hızla gülümsememi yüzümden sildim ve karşıya baktım. Kapıyı açmış bana öylece bakıyordu. Ben de aynı şekilde bakışlarına karşılık verince kaşlarını çatıp bir adım atarak kabine girdi.
"Kenara kaymayacak mısın?"
Gözlerimi kaçırırken kürsünün köşesine kadar kaydım ve utançla gözlerimi yumup kafamı eğdim. Yer vermek yerine gözlerimi gözlerine dikip bakmıştım.
Bir adım daha atıp tamamen kabine girmesiyle kapı kapandı ve yanıma oturdu. Bacaklarının bacaklarıma, kolunun koluma değmesiyle anlık olarak tuttuğum nefesimi nefessiz kalmamla sesli bir şekilde dışarı bıraktım. Aramızdaki sessizliği bölen O'nun sakin, benimde O'na göre daha gür bir şekilde çıkan nefes seslerimizdi.
Üst dudağımı alt dudağımla emerken gözlerimi açtım ve kafamı kaldırıp O'na baktım.
Kafasını arkaya yaslamıştı ve gözlerini tıpkı benim yaptığım gibi kapatmıştı. Boynunun pozisyonundan dolayı iyice belirgin bir hal alan adem elmasının yutkunuşuyla hareketini izlerken ben de sertçe yutkundum. Kulağında küpe deliği vardı. Gözlerini aniden açmasıyla hızla gözlerimi kendisinden çekip önüme döndüm. Kendisini izlediğimi bilmesini istemiyordum.
"Sakin olur musun artık?!" diye adeta beni azarlarcasına konuşmasıyla kafamı tekrardan kendisine çevirdim.
"Nefes seslerinin dışarıdan bile duyulduğuna eminim. Zaten bir şeyler yapacağımızı düşünmememi bile geçtim, istemediğin bir şeyi zorlayarak yapacak birisi gibi mi duruyorum?"
"Birinin bir hareketi yapıp yapmayacağına dışarıdan nasıl göründüğüne bakıp karar veremem." Diye mırıldandım istemsizce. Kelimeler ağzımdan çıkıp kulağıma geldiğinde kaşlarım çatılırken hızla konuştum. "Ben öyle demek... yani onu ima etmedim. Bir şeyler yapacağımızı ya da bir şeylere zorlanacağımı falan. Aklımdan geçirmedim öyle şeyler."
Kafasını yasladığı yerden çekmeden yan çevirmiş, beni izliyordu. Gözlerinin yanaklarımda dolanmasıyla yanaklarımın kızardığını anlayıp gözlerimi kaçırdım ve önüme dönüp kafamı O'nun yaptığı gibi arkaya yasladım. Ellerimi bacaklarımın arasına koydum ve bacaklarımın O'na temas etmemesi için kendime doğru çektim ama nafileydi. Alan dardı ve ne kadar köşeye gitsem de temas ediyorduk. Ayrıca az önceki çıkışından sonra daha da köşeye gitmek için uğraşarak O'nu gücendirmek istemiyordum.
Kapıya dışarıdan vurulmasıyla anlık irkilip Cihan'a döndüm.
"Bir şeyler yapıyor musunuz, sizi gidi hınzırlar sizi?" Gözlerim kocaman açılırken benim bir şey söylememe gerek kalmadan Cihan eliyle kapıya vurdu. Çıkan sesle dışarıdan gelen gülüş sesleri utanmama sebep olmuştu.
"Cihan'ım niye asabileşiyorsun? Oraya boşuna mı girdiniz? Hayır ne yapman gerektiğini bilmiyorsan, çık ben sana anlatayım derdim de bildiğini biliyorum."
Utançla dudaklarımı birbirine bastırırken yanaklarımın alev topuna döndüğüne emindim. Cihan bana dönüp kısa bir an baktıktan sonra utandığımı anlamış olmalı ki gözlerini üstümde uzun tutmadı ve tekrar kapıya çevirdi başını.
"Eğer yanına gelirsem Oğuz." Dedi tehditkar bir sesle. "O bana anlatacağın şeyleri senin üstünde yaparım."
"Oha, resmen sevişme teklifi."
Cihan burnundan sert bir şekilde nefesini verirken gözlerini devirip kafasını geriye attı ve gözlerini kapattı.
"Şey." Dedim çekinerek. "Gerçekten... bir şeyler yaptığımızı falan düşünmüyorlardır, değil mi?"
Kaşları çatılırken gözlerini açmadı.
"Düşünüyor da olabilirler, düşünmüyor da olabilirler, bilmiyorum. Kapıyı açana kadar içeride ne yaptığımızı bilemezler."
Kafamı sallarken "Schrödinger'in kedisi deneyindeki gibi." Dedim. Kafasını bana doğru çevirip tek gözünü açıp bana bakmasıyla gördüğüm yeşil gözleri kalp atışlarımı hızlandırırken düşünmeden konuşmaya başladım.
"Hani, o deneyde bir kedi ve kapağı kapalı bir zehir aynı kutuya koyuluyordu. Şişenin kırılıp kırılmayacağını, kırılacaksa da ne zaman kırılacağını kutuyu açmadan bilemeyeceğimiz için kedi aynı zamanda hem canlı hem de ölü sayılıyordu. Onun gibi..." Konuşmamın sonuna yaklaştıkça neden böyle bir şey anlatmaya giriştiğimi düşünüp sesimi kısaltıp sustum ve kendime kaşlarımı çattım ama gözlerini yüzüme dikmiş sözlerimin sonunda nereye varacağımı merak eden gözlerle bana bakan Cihan'ı görmemle susmanın konuşmaktan daha saçma bir davranış olduğuna karar verip tekrar konuştum.
"Yani demek istediğim, kapıyı açana kadar içeride ne yaptığımızı tam olarak bilemezler. Hem hiçbir şey yapmadan oturuyor olabiliriz hem de ..." durup boğazımı temizlememle O konuştu.
"Hem de düşündüğünde yanaklarının kızarmasına sebep olan şeyler yapıyor olabiliriz." Dudağımın içini ısırırken gözlerimi gözlerinden çekmeden kafamı salladım.
Kaşlarını çatıp gözlerini yüzümde dolaştırırken söylediklerimi kafasında tartar gibiydi. Yüzümde dolaşan gözleri nabzımı hızlandırırken O bunun farkında bile olmadan yüzümü izledi ve dudaklarında yavaşça bir gülümseme belirdi.
Gözlerinim istemsizce dudaklarına düşerken yutkunup gözlerimi tekrar yüzüne çıkardım. Dudaklarına olan bakışlarımı fark etti ama bir şey söylemeyip önüne döndü.
"Zekice bir benzetmeydi."
"Teşekkür ederim." Diye mırıldandım ve sessizliğe gömüldüm. Gözlerimi etrafta dolaştırdım ve bu yaşadığımız cennette yedi dakika çakması an bittikten sonra fotoğrafımı nasıl çekebileceğimi çözmeye çalıştım.
"Bir şey mi arıyorsun?"
"Fotoğrafımı çekecektim. Nasıl yapabileceğimi çözmeye çalışıyorum."
"O kadar da zor bir şey değil." Deyip cebinden bozukluk çıkarttı ve kabinin kapısını açıp cebinden bozuk para çıkartıp dışarıda bulunan para girişine koydu. Kapının aralığından oyuna kaldıkları yerden devam ettiklerini gördüm ama Oğuz bile oyuna dalmış görünüyordu ki bize bakmadı.
"Hadi çekelim." Yanıma tekrar geri oturup karşıya gülümseyerek poz verdi. Yüzümde saçma sapan bir ifade olduğuna emindim. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken kendisiyle fotoğraf çekmek gibi bir düşüncem olmadığını söylemek için ağzımı açtım ama ben konuşamadan kendisi konuştu.
"Zaman geçiyor poz ver!"
Şaşkın bakışlarımı karşıya çevirip gülümsemeye çalıştım ama şaşkınlıkla bunu nasıl başardığımdan emin değildim.
Son kez patlayan flaşla ayağa kalktı Cihan. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Süremiz dolmuş olmalıydı. Köşeden fotoğrafı alıp baktı ve gülüp bana uzattı. Elimi uzatıp fotoğrafları aldım.
En üstteki fotoğrafta Cihan yüzünde küçük bir gülümsemeyle kameraya bakıyordu, bense şaşkın bir yüzle yüzüne bakıyordum. Diğerinde önüme dönmüştüm ama yine de kameraya değil yere bakıyordum ve yüzümde hala daha şaşkın bir ifade vardı. Sonrasında kameraya bakıyorum ama gözlerimi pörtletmiştim ve en sonunda ise nihayet normal bir şekilde yüzümde küçük bir gülümsemeyle bakabilmiştim. Cihansa tüm fotoğraflarda aynı mimikle kameraya bakmıştı.
"Sondaki fotoğraf güzele benziyor."
"Bu da neydi böyle?" diye sordum aklım başıma yeni gelmiş gibi.
"Ne neydi?"
"Seninle fotoğraf çekmek istediğimi sana düşündüren de neydi?" diye çıkıştım. Ağzını açıp geri kapattı.
"Fotoğraf çekmek istediğini söylemiştin."
"Evet, tek başıma." Dedim kızgınlıkla. Kızmamın sebebi neydi bilmiyorum. Elimdeki fotoğrafa bir bakış atarken kalbimin sesinin kulaklarımda duyulması sinir bozucuydu. Sinirim neyeydi bilmiyorum.
"Yanlış anlamışım." Dedi sakince. "Fotoğraf çekmek istediğini düşündüm ve hayır deyip kaba olmak istemedim."
"Birine hayır dediğinde kaba olmazsın." Diye çıkıştım. Derdim neydi benim?
"Evet, birine hayır dediğimde kaba olmam. Ama bana olan ilgisini bakışlarından bile belli eden birisine hayır dersem ve onu kırarsam, kaba olurum." Söylemek istemediği bir şeyi söylemiş gibi aniden sustu ama söyleyeceğini söylemişti.
Kaşlarım çatılırken söylediklerini algılayan beynimle nefes alışverişlerim kontrol edemediğim bir hızla artarken alayla gülmeye çalıştım.
"İlgi derken." Diye mırıldandım anlamamış gibi.
Tek kaşını kaldırırken saçlarını dağıttı.
"Nazik olmaya çalışıyordum." Sinirlerim daha da gerilirken agresifleşmemi engelleyemedim.
"Ben senin gönülsüzce sarf ettiğin nazikliğine mi kaldım!?"
"Ve şimdi de kabalaşıyorsun."
"Kabalaşıyormuşum." Diye mırıldanıp fotoğrafa tekrar bir bakış attım. Fotoğraf kabinine girmiştim ama bundan daha fazlasını da yapmıştım. Fotoğraf çekmiştim. Onunla.
"Gidiyorum ben." Dedim ve arkamı dönüp ilerledim ama sonra durup tekrar arkamı döndüm.
"Bir daha da dikkat et de nazik olmaya çalışırken haddini aşma!"
Geri zekâlı diye mırıldanıp hızla yürüyüp yanından uzaklaşırken aslında bu çıkışımın sebebini biliyordum. Elimde sıkıca tuttuğum fotoğrafa bakarken bundan kaçamayacağımı biliyordum.
Bir kara deliğe yakalanan uzaydaki bir cisim gibiydim. Ona çekiliyordum ve buna engel olamıyordum.
Umarım sevmişsinizdir bölümü.
Yağmur'un Cihan'ı şu şekil dövmesi eksikti, diyenleri buraya alayım.
Sizce Yağmur Cihan'a çıkışarak hata mı yaptı?
Sizce Defne ve Atlas arasında neler dönüyor ve bunun Simge'yle ilgisi ne ?
Merve Efe ve Defne ilişkisini öğrenecek mi?
Hepsi ve daha fazlası gelecek bölümde adasdasldlsdlddl
Düşünceleriniz benim için oldukça kıymetli. Onları paylaşmaktan çekinmeyin lütfen.
