Ağırlığın çöktüğü karanlıkla boğuşan bedenim kırgın bir yorgunlukla sarsıldı. Gözlerimin üzerinde o kadar derin bir ağırlık vardı ki, onları aralayacak gücüm yoktu. Kirpiklerimi oynatamıyordum. Sızlıyorlardı. Belki Ağlamaktan , belki de sadece korktuğum içindi. Sanki açarsam gözlerim oyulacak, delinecekti... Korkuyor muydum? Gözlerimin aralanıp , yine onu görmesinden mi korkuyordum? Peki ya o kimdi? Görmekten korktuğum, gözler küçük kahve hareler miydi? Yada sadece bir bakışıyla kül olduğum, alev aldığım kör deniz mavilerimi?.. O kadar çok sorum, soru işaretim vardı ki kaybolmuştum. Hepsi karanlıkta kaybolmuştu. Karanlıktaydım. Kapkaranlıktı... Şuan bulunduğum yer, yaşadıklarım, hissettiklerim, herşeyden karanlıktı.
Sol yanımda büyük bir boşluk, uçurum açılmış, kara bir değiliğin içine çektiği yıkık kaya parçaları gibi karanlık içime içime çekiliyordu. Bir rüzgar tüm karanlığı yönetip , o boşluğa gömüyordu. Kalbimde ,ruhumda karanlıkta yok olmuştu. Önümdeki karanlığı , ileriyi göremiyordum. Herşey bulanık, belirsizdi. Bedenimi acımasızca saran , kuşatan bir belirsizlikti. Bedenimdeki , ruhumdaki her bir hücre karanlığın insafsızlığı ile yok oluşa sürükleniyor , yavaş yavaş çürüyordu. Bunu hissediyordum. Beni parçaladığını, yıktığını...
Aklım yanıyor , içimdeki boşluğu kapatmak için çabalıyordu. Zihnimde yıkamadığım, bir türlü geçemediğim o kalın duvarlar bana ihanet edip karanlığın acımasız oyununa ortak olmuşken, cevapsız sorularım duvarı destekledi. Yıkılmak üzere olan bir ağaçı sırtlanır gibi sırtlanmışlardı. Sonra bir el hissettim. Duvarları parçalayan bir el... Gözlerim, benliğim daha sıkı kapandı. O eli görmekten korkmuşcasına kararmışlardı... "Hiç değişmiyorsun?" Titredim. Bir cümlesiyle titredim. Parçalandım. Unufak oldum. Bir kadın , hasret kaldığı sevdalısının sesiyle parçalanır, bir çocuk annesinin, bir adam kadınının sesiyle... Ben... Ben onun sesiyle. Pişman hissetiren sesiyle parçalanıyordum. "Çırpınman boşuna. Aç gözlerini..." Histerik bir fısıltıyla bedenimi sarmalayan sesi tüm tüylerimi uçuşturdu. Diriltti. Sırtım kasıldı. Ve o an sert , soğuk yerde uzandığını fark ettim. Kollarım ve bacaklarımda kasılırken üstüme ilerleyen katı adımlar hissettim. Bu bir anlığına olmuş , adımlar başladığı gibi yok olmuştu. "Hadi..." dedi yumuşak bir sesle."Gözlerini aç.." Diye devam etti aynı yumuşak, tatlı tonla... Sözlerine kapılarak kirpiklerimi aydınlattığımda karanlık , ışıl ışıl gökyüzü gözlerime ilişti. Buğulanan gözlerim, aklımdaki gizemli görüntülerin ağırlığını çözemiyor , altında ezilecek ufalandılar. Unufak oldular. Sanki görünmez bir güç beni yattığım yere çivilemiş gibi kıpırdamıyor , sadece siyahın en koyu tonu almış olan gökyüzünü izliyordum. Ağrılı gözlerimle gökyüzündeki küçük ışıltılarını izledim. Her ışıltı, ayrı bir pırıltıyla parlıyor , karanlık gökyüzünü güçünün yettiği kadar aydınlatmaya çalışıyordu.
Gece gözlerimi yalancı bir büyü gibi ele geçirmişken, bedenimi yerinden oynatmaya , hareket ettirmeye çalıştım. Kollarım ağır çekimdeymiş gibi yavaş yavaş hareket ederken bacaklarım dizlerimdeki yaralardan dolayı sızlıyor ve kollarımdan daha yavaş hareket ediyorlardı. Yerde yatmaktan tutulan sırtım hareket etmeye çalıştıkça zonkluyordu. Zorlu ve sızı dolu bir kaç dakikanın ardından sırtımı yerden ayırabilmiştim. Vücudum doksan yaşındaki yaşlı bir insanın vücuduymuş gibi hem yavaş hemde güçsüzdü. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapatıp derin bir nefes aldım. Aldığım nefes ciğerlerimi rahatlatmıyor aksine yakıyordu. Derince içime çektiğim nefesle genzime doğru sızan taze toprak kokusu beni bunaltıyor , ciğerlerimdeki yanma hissini daha da artırıyordu. Normalde bunun iyi gelmesi gerekirdi... Toprak kokusunun, temiz havanın bunaltmaması , daraltmaması gerekirdi. Rahatlatması , ferahlatması gerekirdi. Fakat şimdi rahatlatmaktan çok acı veriyor gibiydi...
Gözlerimi aralamak için cesaret edemesem de , az önce buğulu olan gözlerim yeniden yavaşca aralandı. Kirpiklerimi kırpıştıra kırpıştıra araladığımda görüşümün az önceki arada bir bulanıklaşan, silikleşen görüşten uzaklaştığını farkettim.
Aydınlanmış, netleşmişti. "Çok tuhaf değil mi? Bu kadar yakın fakat bir o kadar da uzak..." Bakışlarım onun yüzünü bulduğunda kızarık gözlerinin buğulandığını farkettim. Küçük bir kıza göre çok derin konuşuyordu. Yaşından büyük denebilirdi. Küçük yüzü acı çekercesine kasılmış, kaşları hafif bir kavisle çatılmıştı. Sırtını ağaca yaslamış , tüm ihtişamıyla parlayan dolunayı süzüyordu. "Ona korkusuzca dokunmayı isterdim. "Dediğinde kaşlarım çatıldı. Kime? Dolunaya mı? Gerçekten öylesini derin ve üstü kapalı konuşuyordu ki hiçbir şey anlamıyordum. Dizlerimi kendime çekip yerden yardım alarak doğrulmaya çalıştım. Ellerim yerden destek alırken belki de mikrop kaynayan bu yere dokunduğum için kendimden tiksiniyordum. Bedenimi zorlukla yerden kaldırdığımda ellerimi birbirine vurarak çırpıştırdım. Ellerime bulaşan koyu toprak , gecenin karanlığı ile dahada kararıyor ,ellerimi karanlığın o korktuğum tonuna buluyordu. Topraklar temizlenince ona doğru bir kaç adım attım. "Dolunayı sever misin?" Hep olduğundan daha sakindi. Uysaldı. Daha kırgın, yaralıydı. Biliyorum. Çünkü onun her gördüğümde ne hissettiğini hissediyorum. Çoğunluğu acı, olsada kırıgınlık , hüzünde vardı... "Severim..." dedi yorgun bir duruşla. Omuzları çökmüş, dudakları çatlak çatlak yaralıydı. Kollarını kendisine sararak derin bir nefes aldı. "Severim... Fakat hiç dokunamadım. Bu beni üzüyor..." Ona acımayarak olmasa da , üzülerek baktım. Küçük bir çocuğun , şirin bir isteğiydi sadece... "Ona dokunman sence de biraz imkansız değil mi?" dedim gülümseyen bir yüzle. Yüzü yüzüme döndü. Ve ben gülümsemeyi unuttum. Yüzündeki o hüzünle , dünyaları yaksa sesim çıkmazdı. "Aslında değildi. Öyle olması gerekirdi." Anlamayan bakışlarım yüzünde gezinirken çatık kaşlarını düzelttiğinde ellerini üzerindeki kırık beyaz elbisenin eteklerinde gezdirdi. "Anlamadın değil mi Asya? Senin için, herşey göründüğü gibi... Siyah sadece siyah, beyaz sadece beyaz. Siyah beyaz gibi gibi görünemez mi? Yada beyaz korunmak için siyah gibi davranamaz mı? Gözlerini açmıyorsun. Görünenin aslını bul..." İlk kez! İlk kez bu kadar uzun konuşmuş ve sesinde bir gram dahi duygu yoktu. Sözleri boyundan büyüktü. Ve ben hiçbir şey anlayamıyordum. Yüzümü canım yanmışcasına buruşturduğumda "Ne kadar da uzun konuştun..." diyerek hayıflandım. "Belki de. Fakat tek yaptığım konuşabilmek. Dolunay konuşmama bile katlanamıyor." Gökyüzünde tüm edasıyla salınan o güzel manzaradan, bir insanmış gibi bahsetmesi tuhaf hissettiriyordu. Sözlerime karşın sözleri gecikmemiş olsada onun bu durgun halleri beni korkutuyordu. Normalde gözyaşları döker, sonrasındaysa o gözyaşlarını öfkeye döndürürdü. "Neden ondan biriymiş gibi bahsediyorsun?" dediğimde gözlerimle ışıl ışıl parlayan dolunayı gösterdim. Umursamazca omuz silkti. "Bahsettiğim o değil." Ellerini birbirine kenetleyerek bedenini bana döndüğünde , aramızdaki bir kaç adımı kapattı. Omuz ve parmaklarımın gerildiğini hissettiğimde bacaklarım kasıldı. Kimden bahsediyordu o zaman? Kimdi O?
İçimi belirsiz, bulanık bir terginlik kaplarken geriye çekilmek istedim. Sıcak avuçları soğuk parmaklarımın üzerine kapandığında , ürperirken yutkundum. "Üşüyorsun." Sessiz fısıltısıyla gözlerimi kapandığımda derin bir nefes aldım. Üşümüyordum. Ilk kez üşümüyordum. Fakat o soğuk parmaklarıma dokunduğu için üşüdüğümü söylüyordu. "Hayır üşümüyorum."derken gözlerimi açtım. Yüzü yüzümün altında , küçük gözleri çehremde geziniyordu. "Burası değil." Parmaklarımı küçük elleriyle sıktı ve bir elini yavaşça göğsümün üzerine koydu. Gerilerek irkildiğimde, kasılarak tırnaklarını kaburgalarıma bastırdı. "Burası üşüyor." Kalbimdeki ritim , üzerindeki küçük elle hızlanırken bir daha nefes alamayacakmışım gibi soluğum kesildi. "Kalbin o kadar soğuk ki, üşüyorsun." Titreyen göz bebeklerimle başımı inkar edercesine iki yana salladığımda O'ndan bir kaç adım uzaklaştım. "Yok öyle bir şey. " Bir kez de dilimle karşı çıkamsam da dokunuşuyla içime düşen alev topu, haklı olduğunu söylüyordu. Yüreğimin soğuduğunu söylüyordu. Küçük kaşlarını çatarak açtığım iki adımı birini yok etti. "Herşeyi biliyorsun. Herşeyi! Fakat yine de anlamıyorsun. " Öfkeliydi. Sanki biraz önceki o durgun, sakin halleri yalanmış , gerçek değilmiş gibiydi. Yine eski haline almıştı. "Görmüyorsun. Çünkü ... Buz tutmuş orası." Parmağıyla göğsümün sol yanını , kalbimi gösterirken bir adım daha attı."Bana yardım et. Ne halde olduğumu görmüyor musun?" Kollarını iki yana açarken gözlerindeki öfke daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Öylesine tehlikeli duruyordu ki , ona yaklaşmaya korkabilirdim. Fakat bu düşüncem sadece içten içe kahkaha atma isteği uyandırıyordu. Küçük bir kızdı. Sadece küçük , öfkeli bir kız... Ve ben ondan korkuluğumu düşünecek kadar kendimi kaybetmiştim. "Kalbimi buz tuttuğu falan yok. Bir şeyler bildiğimde öyle. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Ve sana yardım edemem." Kaşlarını çattı ve hırsla üzerime doğru atıldı. "Aptal! Aptal, aptal! Yapmaya çalıştığın şey zayıflık anlamıyor musun? Seni kandırıyor! Ona inanma. Bana inan!" Sözlerinden hiçbir şey anlayamıyor , ne anlatmaya çalıştığını çözemiyordum. Birinden bahsediyordu? Birinin beni kandırdığından... Fakat beni kandıran kimse yoktu. Kimsenin beni kandırmaya çalıştığıda yoktu. "Ne saçmalıyorsun!" Bu sefer bağıran, öfkelenen bendim. Anlayamadığım sözleriyle aklımı karıştırmasından sıkılmış, yorulmuştum. "Ona değil, bana bak!" Kollarını kendine sararak üzerime yüklenmeye devam etti. Gerilerek geriye çekildiğimde elleriyle bileklerimi kavradı. "Sen yapacaksın..." Parmaklarını Etime bastırmaya başladığında gözlerini usulca kapattı." Ona bakma. Bana bak. Eskiler herşeyi gösterir. Gör ve bana yardım et." Bileklerimin kasıldığını hissettiğimde ellerim yanmaya başladı. Avuçlarından fışkıran öfke kıvılcımlarının her biri , kızgın alevlere dönüşerek tenimde hayat buldu. Çığlık atarak kurtulmaya çalıştı. "Bana bak. Bana yardım edeceksin!" Tırnakları derimi yırtarken bakışlarının ardında bir gölge belirdi. Karanlıkta seçemediğim bir gölge... Bileklerimi bırakarak gözlerinin pınarlarına biriken yaşları akıtırken karanlık onu sarmaladı. Küçük avucunu bana uzattığında "Yardım et..." diye fısıldadı. Yardım et... Kırgın yüzü düşmüş ıslanan kirpikleri arasından öylece gözlerime baktı. Gözlerimi sımsıkı kapatarak ona doğru koştum. Bacaklarım hareket etsede bir adım ilerideki o kırgın küçük bedene bir türlü ulaşamadım. Yer ayaklarımın altından çekildikçe , yıkıldığını hissettim. Karanlığın çöktüğünü...
"Eskiler... Orada..."
•••
Gözlerim derin korkuyla aralandığında, yığıldığım soğuk pütürlü zeminden çığlıklarla haykırdım. Boğazımda keskin , tatsız bir burukluk oluşmuşken çığlık atmam dahi inanılmazdı. Yutkunamıyor, nefes alsamda , solgun bir ölüden farkım yoktu. Kötüydüm... Çok kötü... Şuan yaşadıklarım , hissettiklerim bedenimi , belkide aklımı dahi güçsüzleştiyordu. Yığıldığım soğuk zemin aklımı alıp götürmüştü sanki. O kadar halsiz ve bitkindim ki, sırtımı yerden bir türlü kaldıramıyordum. Anlımda terler birikmiş ve tişörtüm terden ıslanmıştı. Köprücük kemiğime yapışan yakası rahatsız etsede, her hangi bir düzeltmede bulunmuyordum. Yerde yatışım, sırtımın ve bedenim uyuşmuş olması... Şuan herşey katıksız bir dejavudan farksızdı. Yine karanlıktı, soğuktu. Bedenimin tıpkı o anlar gibi yorgun ve uyuşmuş olduğunu hissediyordum. Fakat bu sefer hissedilen en büyük fark, onun sesinin olmamasaydı. O kabusta belkide beni titreten en büyük etken sesi yada görüntüsüydü. Şimdiyse korktuğum tek şey içinde devrildiğim karanlıktı.
Gözlerim aralandığında derin bir nefes aldım. Yanıyorlardı... Resmen alev almış yanıyorlardı. Sırtımı yerden güçlükle doğrultuğumda , yüzüm şekilden girdi. Sanırım düşerken sırtımı yere sertçe bırakmıştım. Ellerimi bedenimin yoklarken etrafın gereğinden fazla karanlık olduğunu anladım. Kahretsin! Karanlık beni boğuyordu. Nefes alamıyordum. Bacaklarımın uyuşukluğu biraz olsun geçmiş gibiydi. Fakat dizlerim alev almışcası yanıyordu. Titrek parmaklarım çizilen kanlanmış dizlerime donunurken, içimden bulunduğum lanet durumu nefretler yağdırdım. Bacaklarım uyuşmuş, dizlerim kanlı izlerle kaplıydı. Ve karanlık yüzünden doğru düzgün etrafımı göremiyordum. Kasılarak yerden kalktığımda, başlarda sendeledim. Dengemi sağladığımdaysa etrafıma göz gezdirdim. İçeriye sızan hafif ışıktan başka bir bir detay yoktu. Işığın aydınlattığım ara ara kısımlar dışında hiçbir yer görünmüyordu.
Işığa doğru bulabildiğim gücümle ilerlediğimde ayağım hafif yumuşak bir şeye çarptı. Keskin bir çığlık boğazımdan koparken ellerimi dudaklarıma bastırdım. Gözlerim irice açılmış yerdeki çantamı limeliyordu. Harika bir durumdaydım gerçekten!Karanlıkta , tek başıma kalmış, yanlışlıkla çantama çarpmış, yetmediği gibi dizlerimin sızısı ani hareketimle artmış. Bu duruma düşmeme sebeb olan herkes ve herşeyden iğreniyordum. Buradan bir an önce çıkmalıydım.
Yorgunlukla eğilerek çarptığım çantamı aldım. Karanlıkta tek başıma durmak sinirlerimi paramparça ediyordu. Hep beni bulur! Hep! Ne kadar kaçmaya çalışsam da tüm aksilikler, uğursuzluklar beni buluyordu... Felaket mıknatısı gibi , etrafımda toplayıp duruyordum. İçimi saran kasfete nazaran sakin bir nefes alırken biraz olsun hissedilen ışığa yöneldim. Tamamen karanlığa alışmış gözlerim hafif ışığın dokunuşuyla kamaştığında yutkunarak gözlerimi ovdum. Karanlıkta uzun bir süre boyunca kalmak gözlerime iyi gelmiyordu.
Çantamı bir elimle sıkı sıkı kavrarken küçük bir tıkırtı sesi işittim. Hızla ardımı döndüğüm sırada bir tıkırtı daha duydum. Burada yanlız değil miydim? Biri mi vardı? "Kim var orda?" Fısıltıdan farksız sesimi ben bile zor duymuştum. "Kim var orda!" Bu sefer bir çığlık gibi çıkan sesim anlımda bocuk boncuk terlerin birinmesine sebeb oluyordu. Yutkunarak geriye doğru bir adım çekilirken, sadece karanlık duvarlarda yankı yapan sesim vardı. Yanlış duymuş olabileceğimi düşünerek rahatladığım esnada buraya ilk adımı attığım an geldi aklıma. Ensenden belime kadar işleyen bir karıncalanmayla beraber keskin bir nefes hissetmiştim. Aynı karıncalanma, keskin nefes yine hissedilir olmuştu. Soluklarım korkuyla hızlanırken geriye doğru bir adım attım ve sırtım sert bir betonu andıran bedene çarptı. Nefesim aniden kesildiğinde ileriye doğru hızla atıldım. Fakat uzaklaşmadan sağ kolumda hissettiğim parmaklarla aynı sertliğe savrulmam sadece bir kaç saliseden ibaretti. Göğsüm o bir türlü bakamadığım sıcaklığa çarparken anımsadığım bir koku usul usul genzimden aşağı aktı. Bedenimi ateşlere veren kurnaz kokusu parmak uçlarımdan hücrelerime kadar sızan karıncalara dönüştüler. O kadar çok uyuşuyordu ki herşey, kollarının arasına yıkılmamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözyaşlarım sanki kokusunu beklemişcesine gözlerime dolduğunda kolumu hırsla geri çektim. Hiçbir şey yaşamamışım, yaşatmamış gibi karşıma çıkıp koluma sarılamazdı. Sanki bunların hepsi hayal, ben kendi kendime kuruyor kurguluyormuşum ve O yeni doğan bir bebek kadar günahsızmış gibi davranamazdı. Ona hissettiğim derin öfkeye rağmen bir yanım da suçlu hissediyordu. Çünkü yaşadığım herşeye rağmen kokusunu soluduğum anda anımsadığım hisler ve duygular içimi suçlulukla kaplıyor, bedenimi ona buluyordu. Tüm bu karmaşanın hakim olduğu aklımda sonu belirsiz bir kaos koparken , gözlerine bir türlü bakamıyordum. Çünkü ne yanan dolu dolu gözlerimi , ne de solan yüzümü görmesini istiyordum. "Dokunma bana! Ne hakla karşıma çıkabiliyorsun!" Dişlerimin arasından tıslayışım onu hiç etkilemezken kolumu tekrar kavradı. Çırpınarak geriye çekilmek istedim. Fakat koluma bir kelepçe sarılan parmakları sıkılaştı. Yorgun bedenimi, hırsla göğsüne çarptığında derin bir nefes aldı. Göğsü göğsüme sert dokunuşlarıyla kendini hissettirirken bakışlarım yine göğsündeydi. "Gözlerime bak." Sesi o kadar soğuk ve duyğusuzdu ki, o kör deniz mavisi gözlerine bakacak olsam da artık bakamaz. Bana bir değil bir çok kez zarar vermişti. Tuvalette boğmaya çalışmış, tehtit etmişti. Üstelik yine hiçbir kabahatim yokken. Sonrasında yaptıkları , ne akla ne de mantığa sığardı. Kaçmalıydım belki de... O'ndan uzaklaşıp , koşarak kaçmalıydım. Bir kez bile düşünmeden kaçmalıydım...
Düşüncelerim asla bedenime söz geçiremiyordu. Araf'ta bu durumu kullanıyordu. Yaptıklarından sonra benim ona karşı koyamıyor olmam canımı yakıyordu. Zayıf , acıması görünmekten nefret ederdim. Hayatım boyunca hep olduğu gibi ya kaçmış yada güçlü olduğumu , yıkalmadığımı gösterircesine soğuk maskeler takınmıştım. Yeni okulumdaki, ilk günümde yaşadığım bu saçmalıklar, aptallıklar soluğumu kesen bir yıkılmışlığı bedenime aşılıyordu. Normal biri gibi , basit bir gün geçirebilirdim. Bunu istemiştim. Gerçekten! Basit , normal ve sorunsuz bir gün geçirmek istemiştim. Yada bilmiyorum, sadece şuan buradan kurtulmak istiyordum. Fakat yine de istekler yaşananlara bir türlü bağdaşmıyordu. Ne günüm sorunsuz geçmiş , ne de ben güçlü hissediyordum.
Tüm bu yaşanan saçmalıklara karşın Araf, karşıma dikilip , hiç kabahati yokmuş gibi davranabiliyordu. Basit ve kısa cümleleriyle sesimi keserken O'nda hissettiğim ağır , baskın bir üstünlük duygusuydu. Üstünlüğünü hissettirmek için kasıtlı bir şey yapmıyor olsa da, nefes alışı dahi bunu zaten gösteriyordu. Aslında onun herşeyi, tanıdığım herkesten , gördüğüm herşeyden, daha üstün olduğunu hissettiriyordu. Gözleri, kaşları , saçları, geniş omuzları, güçlü kolları ve belki de sadece uzun boyu bile bunu gösterebilirdi. Onun herşeyi zaten üstünlüğünü açığa çıkartıyordu. Ona bu konuda asla rakip olamazdım. Fakat bunu yapamasamda , her zaman olduğu gibi hala iyi bir oyuncuydum. Saklanmak istediğimde hiç bırakmadığım zırhlarımı kuşanır , maskelerini takardım. Ve o zaman herşey beklenenden daha kolay olurdu. "Gözlerime bak!" Sert bağırışıyla önce irkilsemde gözlerimi hızla kapattım. Derin bir nefes aldığımda kasılan omuzlarım gevşedi.
Beni gör....
Sonrasında onun sesi kulaklarımda hafif bir yankı gibi gibi çınladı. Karanlıkta olmak , gözlerimi her yumuşumda onun sesini hissetmek , bitmeyen bir kabustan farksızdı. Yüzüm soğuk havada saatlerce kalmışcasına donduğunda gözlerimi araladım. Kollundaki eli parmaklarını içime gömmek istercesine batarken , gözlerim hırsla gözlerini buldu. Elimdeki çantanın kolunu sıkabildiğim kadar sıkmış olmam biraz olsun dizginleri gerse de aslında bu kandırmacan ibaretti. Her canı istediğinde canımı yakamazdı!
Kör deniz mavisi gözleri kararmış , lacivertin en derin halini almıştı. Öyle ki hafif ışığa rağmen alev alev yanan kızgın birer meşaleden farkları yoktu. Bakışlarının ateşi içimi delip geçerken , gözlerim olabilirmiş gibi biraz daha doldu. Şuan belki de hayatımdaki en korkunç anımı yaşıyordum. Iyi değildim. Ağlamak istiyordum. Birine sıkı sıkı sarılıp , soluğum kesilene kadar ağlamak istiyordum. Fakat burada bizden başka kimse yoktu. Ona sarılamazdım. Yada onun kollarında ağlayamazdım. Bu halde olmamın, böylesine berbat hissetmemin tek sorumlusu O'ydu. Ve Araf gibi bir adam da bana sarılarak , teselli verecek biri değildi. "Bırak kolumu." Boğulan sesim güçlü görünmek istese de başaramamıştı. Dişlerimi sıkarak en azından biraz olsun güçlü görünmeye çalıştım. Ne sözlerimi ne de sesimi umursamış, kolumu daha fazla sıkarak bunu açık açık hissettirmişti. Diğer eli aceleyle çenemi kavradığında sıkması sadece bir kaç saniye sürdü. Acıyla kaşlarım çatılırken , hafif bir mırıltıyla çekilmek istedim. Fakat bu sever bedenlerimizi birer pazıl gibi bir birine geçirecek kadar sertçe kavramıştı. "Sen bana emir mi veriyorsun?" Parmakları çeneme batarken sesi kulaklarımda çınlamaya başladı. Sözleriyle , ateş gibi yanan gözleri, gözlerime iki seçenek sundu.
Karşı koy!
Yada...
Geri çekil!
Ona karşı koyabileceğimden emin olmamakla beraber, geri çekilemeyeceğimden de emin değildim. Çekilirsem o kazanırdı. Çekilmezsemde ben kaybedecekmiş gibi geliyordu. Her halükarda zararlıydım. En azından gururumu korumam gerekiyordu. "Ne anlarsan anla! Sana açıklama yapmayacağım. Bırak kolumu. " Dişlerini sıktı ve sabır dilenircesine derin bir nefes aldı. Araf'ı kızdırmak her ne kar hoşuma gitse de , onu kızdırmam hiçbir zaman yararıma olmayacaktı. "Bırakmıyorum! Anlaşılan sen dersini almamışsın. Daha kaç kez tekrarlayacağım. Ne söylediğine dikkat et!" Sözleri biter bitmez aklımın içinde derin bir çukur açıldı. Kirli bir boşluk gibi içimi saran öfkeyle kan beynime sıçradı! Yemin ederim bunu hissettim. Öfke karşı konulmaz bir hastalık gibiydi. Öyle hızlı yayılmıştı ki üzerime nevrim dönmüştü. Kolumu acımasını umursamadan hızla çektim. Bırakmayarak sıkmaya devam ettiğinde kolum sızlıyordu. "Aşağılık! Seni adi herif. Senin ağızından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne haddi , ne dersi be! Bırak kolumu!" Onu ittim ve kolumdaki sızıyı umursamazca yok sayarak etime batan parmaklarından kurtuldum. "Yaptıklarından sonra karşıma geçip hangi yüzle konuşuyorsun." Hırsla gerilediğimde kahvelerim onun maviliklerindeki ateşle kavrulmaya başladı. Öylesine bir ateşti ki, her zerrem kül oldu... Toz oldu...
Ardıma doğru bir adım daha attığım da dişlerini sıktığı çöken yanaklarından anlaşılıyordu. "Dilin o kadar uzun ki , hep seni parçalayacak sözlere dönüyor." Üzerime doğru bir adım attığında zaten aramızda kalan bir adımı yok etti. Çantamı sıkı sıkıya kavradığım kolumu sertçe parmaklarıyla sardığında gözlerimi sinirle devirdim. Kolumu bir saniye önce yaptığı gibi sertçe sıkarken tıslayışı baçaklarımı titretiyordu. "Gözlerini bir daha devirirsen olacaklardan sorumlu değilim." Dudaklarım aralandığında keskin bir çığlık boğazım firar ederken çırpındım. "Bırak beni! Dokunma!" Yüzünü buruştururken "Siktir!" diyerek hayıflandı. Araf'ın bu pervasız sözüyle bu sefer ben yüzümü buruşturdum. "Şöyle iğrenç kelimeleri benim yakındayken kullanma!" dediğimde yine ona emir verileceğine konuşmam hoşuna gitmemişti. Tek kaşı tavrımı nazaran hızla kalkarken dişlerini sıktığını çöken yanaklarından görebiliyordum.
"İstediğimi..." derken parmakları olabilirmiş gibi biraz daha gerildi. "İstediğim yerde..." Sıcaklığıklığı avuç içinden bedenime ilerlediğinde biraz daha sıktı. "İstediğim şekilde söylerim!" Tıslayarak sözlerini sonlandırdığında boğuk bir iniltiyle isyan etmiştim. "Lanet olasıca!" Sanki beni hiç duymamış gibi kolumdan sürükleyerek kapıya ilerlediğinde bir yanım buradan çıkacağım için mutluyken , bir yanım bana başka bir şey yapmasından delice korkuyordu. "Bırak beni!" Çığlık çığlığa çırpınmam boşuna ve yararsızdı. Adam ben yokmuşum, ardından süreklediği ben değil de boş bir kutuymuş gibi davranıyordu. Haksızlık! Bu yaptığı büyük bir haksızlık. Bu kadar şey yaşattıktan sonra özür dinleyip beni rahat bırakmalıydı. Rahat! "Çırpınıp durma." Sesi kulaklarımda derin bir uğultu gibi yankılandığında kapıdan çıkmış, hatta merdivenleri bile yarılamış olduğumuzu yeni fark ettim. Benden kat kat uzun ve iri olduğu için iki katım hızlı yürüyor, beni de ardından resmen sürüklüyordu. O lanet yerden dışaraya çıkmış olmak bir nebze de olsa iyi gelirken orada gördüğüm kabus, rüyadaki o küçük kızın tuhaf sözleri, Araf'ın bana yaşattıkları... Herşey, oradan dışarı adımı tamamla hem daha ağır bir yük olarak omuzlarıma çökmüş, hem de bir yanımı ferahlatmıştı. Başa çıkamayacağım kadar büyük bir değil diyemezdim. Çünkü öyleydi. Ağırdı, yorumcuydu. İçimde bir yerlerde durmadan dönüp duran bir azap vardı. Vicdan azabı. Araf'a karşı değildi bu azap. Ben ona hiçbir şey yapmamıştım. Onun aksine yapmamıştım. Fakat yine bir vicdan azabı vardı. Belki eskilerden geliyordu. Eskiden yaşadıklarımdan...
'Eskiler... Orda...'
İçimde yankılanan o ince sele ardıma doğru bir kez baktım. Karanlık merdivenlerin ürkütücü görüntüsün başka bir şey yoktu. Etkisinden kurtulamadığım kabusların basit oyunu yine yorgun aklımı bulandırmıştı. "Bakıyorum da sesin kesildi. Senin de borun buraya kadarmış." Düşüncelerimin arasına delici bir mermi gibi saplanan sesiyle önce kaşlarım çatıldı. Sonra gözlerim kısıldı ve dudaklarım büzüldü. Omuzlarımın kasılmasını, kanın beynime bilmem kaçıncı kez sıçramasını saymıyorum bile! Cidden sınanıyordum. Biri bana basit, aptalca bir şaka yapıyor olmalıydı. Yada bu bir kabustu. Kabus görmeye alışkın olmama rağmen bu kabusun, kabul etmek istemesemde aslında gerçek olması ve bir türlü bitmemisi sinirlerimi bozuyordu. "Ne borusu, ne sesi! Ben kaç saattir çırpınıyorum bırak kolumu diye! Ve tekrar söylüyorum. Saçma saçma konuşma! Çek şu iğrenç ellerini üzerimden!" Her bir kelimesi öyleyce dudaklarımdan dökülen cümlenin havaya karışırken uzun kahve saçlarım hızlı yürüyüşü ve beni sürükleyediği için dalga dalga belime çarpıyordu. Elimdeki çantanın sert kumaşın etkisi avucumda kalırken kısa bir anlığına bakışlarını bana çevirmişti. Parmaklarını sıkılaştırarak yürümeye devam ettiğinde o kısa an buhar olup yok olmuştu.
Tenimi parmaklarının arasında , izi kalacak kadar sıktığında karanlığın giderek yayıldığı koridora girdik. "Yüzsüz! Pislik! Ne o şimdi beni başka yerde mi taciz edeceksin!"Derin bir nefes aldı fakat konuşmadı. Umursamazca yürüme devam etti. "Bırak artık kolumu, felç oldu. Uyuşturdun resmen! Bırak!" Sanki beni duymuyordu. Ben boş konuşuyordum ona göre. Bir hiçmişim gibi umursamadan yanında sürükleniyordum. Karanlık koridoru Araf'ın bir benim iki adımım olan bir hızla aştığımızda, okullardan çıkabilmiştik. "Beni duymuyor musun?!" Çığlık atarak kolumu ondan bir kez daha kurtarmaya çalıştığımda kolumu sıkarak buna yine engel oldu. Boştaki elini cebine atarak parlarak bir metal parçası çıkardığında gerilsem de bozuntuya vermedim. Kapıyı kapatarak parçayla kilitlediğin de onun bir anahtar olduğunu anlamıştım. Okulun anahtarıydı. Ve bu anahtarın neden onda olduğunu bilmediğim gibi merakta etmiyordum. Kolumu çekerek ondan kurtulduğumda "Şerefsiz! Seni şikayet edeceğim. Polise ihbar edeceğim. Tacizci pislik!" diyerek tüm öfkem ve nefretine bağırdım. Bir kaç saat önce ona kimseye bir şey anlatmayacağımı, bana yaşatıklarının hepsini unutabileceğimi söylerken tek derdim ondan bir an önce kurtulmaktı. Fakat şimdi işler değişmiş, ona olan korkum artmıştı. Böylesine tehlikeli birini yanımda yada yakınımda tutmak istemiyordum. Uzaklaşmalıydı. Çok çok uzaklaşmalıydı.
Bir kaç saniye yine beni hiç duymamış gibi işine devam etti. Anahtarları cebine attığında önce omuzları kasıldı. Sonra elleri dondu ve yüzü kaskatı kesildi. Polis lafı onu korkutmuş olmalıydı. Belki de onun da korktuğu buydu. Polis...
"Sana sesin çok çıkıyor demiştim." dediğinde yüzünü yüzüme tamamen döndü. Kararan havada gözlerime ilişen derin ve bir o kadar soğuk mavilikler boğazımı kurutuyordu. Gözleri gözlerimi ezip ezip çiğnerken bir şey fark ettim. Gözlerinde korku yoktu. Onu polise şikayet edeceğimi söylediğim de kasılan bedenin aslında korkudan değil , öfkeden olduğunu anladım. O polisten korkmuyordu. Fakat bana öfkeliydi.
Sağ elini yavaş ve kararlı bir hızla cebine attığında bakışlarım eline kaydı. Parlak , ışıl ışıl bir metal parçası çıkardığında başta bunun yine bir anahtar olduğunu düşündüm. Fakat düşencelerim bıçağın sivri yönünü fark ettiğinde tuzlabuz olmuşlardı. Elinde bir bıçak vardı. Elinde.... BIÇAK VAR! Göz bebeklerimin nasıl titrediğini heyecan ve korkudan anlayamıyordum bile! Elinde bıçak vardı. Bana doğrultmuş olmasa da onu cebinden anlamsız bir sebepten çıkarmamıştı. Korkuyor muydum? Yada onun ne yapabileceğini bir türlü kestiremediğim için titriyor muydum? Bu iki sorunun da cevabı belliydi. Öylesine bir korku vardı ki içimde ne hissedebiliyor ne de sindirebiliyordum.
Üzerime doğru yavaş adımlarla ilerlediğinde aramızdaki o bir kaç adım saniyeler içinde yok oldu. Yutkunarak bakışlarımı bıçağın parlak yüzünden çekip onun gözlerine odaklandım. Duygusuz ve donuk gözleri yüzümü elindeki bıçaktan önce parçalıyordu. Boştaki eli omzumun üzerine konduğunda , tüm bedenimi sarsıcı bir titreme aldı. "Yaklaşma bana!"desemde hiçbir faydası olmadı. Omzumdan iyerek sırtımı kapıya yapıştırdığında içimdeki yorgun kız çığlık çığlığa feryat etti.
'Çığlık at, yardım iste!'
Omuzumdaki parmakları kemiklerimi kırmak istercesine sıkılaştığında "İmdat yardım ed-!" diyerek çığlık atarken dudaklarıma kapanan omuzumdaki eli, kemiklerimi gevşetmişti. Elini çenemin tamamını kaplayarak yana çevirdiğinde göğsüm hızla inip kalkıyordu. Çantayı kavrayan parmaklarım sıkı sıkı ona tutunurken , boştaki elim onun sıcak omuzuna yerleştirdiğimde sarsıcı kokusu burnumun tüm derinliklerini kaplamıştı. Onu itmeye denedim. Kollarım acısada umursamadan uzaklaştırmaya çalıştım. Dizlerim titriyor, yaralarım ve çiziklerim sızlıyordu.
Bedenini bedenime yaslayarak kaçmamı engellediğimde kollarım bükülmüştü. Dışarıdan bakıldığında ona sarılıyormuşum gibi görünebilirdi. O kadar yakınımdaydı ki nefesi , her salise boynuma göğsüme akıyordu. Elindeki bıçağın yanağıma dayandığını hissettiğimde gözlerim sımsıkı kapattım. Dudaklarım elinin altında aralanmış, başım geriye düşerek kapıya yaslanmıştı. "Gözlerini aç!" Yapmadım. Yapamadım. Korktum çünkü. Korkuyorum da. Daha önce bir çok kez canımı yakmış, zarar vermişti. Şimdi de aynı şeyleri tekararlayabilirdi. Nitekim tenindeki metal de bunun kanıtıydı. Kahretsin şuan tek yapabildiğim sadece gözlerimi karanlığa yumaktı. Yanağımdaki soğuk metalin baskısı artığında "Gözlerini aç!" diyerek emretti bir kez daha. Gözlerini aç! Neden? Bir kez daha aşağılanmam , hırpalanmam için mi? Canımı yakması , zarar vermesi için mi?
Bunu yapamazdım. Bıçak kemiğe olmasa da ete dayanmıştı bir kere. Ne desem ne yapsam boş. Gözlerim yavaşça aralanırken dolu dolu olan gözlerim onun gözlerine mühürlendi. "Kimse! Hiç kimse, hiçbir şey bilmeyecek!" dediğinde sesi yine olağandı. Duygudan yoksun , soğuk... Öylece durdum ve gözlerine baktım. Kollarımı çekmek istediğimde olmamış , O çok yakınımda olduğu için hareket edememiştim. Elini dudaklarımdan çekerek nefes almı kolaylaştırırken bıçağı cevap istercesine biraz daha bastırdı. Korkuyla tırnaklarımı omuzlarına geçirdiğimde titreyen kalın alt dudağımı dişlerimin arasına kıstırdım. "Söyle!" Diye kükredi. "Söyle anladın mı?" Diyerek sözlerine devam ettiğindeyse yanağımdaki bıçak derimi kesmese de canımın yakıyordu. Çaresizlik böyle bir şeydi sanırım... Durgun bir deniz gibi.. İçine içine çekiliyordu insan. Ona söylediklerimde haklı olan bendim. Kendimi savunmalı , baş kaldırmalıydım. Nerdeydi benim o duygusuz maskelerim. Nerdeydi o burnu havada soğuk tavırlar? Hepsi nereye gitmişti? Yerler adım kadar iyi bileşende , onları hatırlaması bile şuan yanağıma yanan bu bıçaktan çok daha fazla canımı yakıyordu. Tüm maskelerim çatlamıştı. Bu yüzden artık eskisi kadar çok dayanmıyorlardı. Ve o çok usta olduğum soğuk ve mesafeli duruşum... O yıkılalı, hatta üzerinden geçileli çok oluyordu. Peki suç kimdeydi?
Ben de mi? Belki evet , belki de hayır. Tam olarak emin değildim. Çünkü ne yaşanırsa yaşansın yanlız değildim. O çemberi tek başıma çevirmemiştim. Fakat yine çember benim boynuma halka olmuştu. Benim soluğum kesilmişti. "Sana bir soru sordum. Beni sınayıp durma!" Araf'ın bariton , katı sesi yine düşüncelerimin içine dalarken yutkunarak başımı onaylarcasına salladım. "Söyle!" diyerek diretti. Söyle mi? Daha ne istiyordu. Bağırarak ilan etmemi. Hemde yanağımda keskin bir bıçak varken." Ne yapmamı bekliyorsun? Yanağıma dayandığın bıçağa rağmen bağırmalı mıyım?" Konuşmuyordum sanki. Fısıldıyordum. Konuşmam yasakmış gibi sessiz sessiz isyan ediyordum. Tek kaşını kaldırdı ve dişlerini sıkarak derin bir nefes aldı. "Çakı." dedi sıkılmış bir sesle. "Elimdeki bıçak değil, çakı." Sözlerine devam ettiğindeyse elindekinin ne olduğu umurumda değildi. Ben hep kuralı biri olmuşumdur. Ya var , ya da yok! Bir şey olur yada olmaz. Aslında sadece tüm bu düşüncenin bir özeti vardı. Ya hep , yada hiç! Hiçbirinin ortası olamazdı bana göre. Buna inanmıyordum. Bıçak, yani çakı tenime bir kez yaslanmıştı. Ne olduğunun ne önemi vardı ki."Ne olduğuyla ilgilenmiyorum. Çek şunu yanağımdan. Ve ayrıca, anladım."dediğimde sadece bakışlarımı ondan çekmekle kalmamış omuzuna batan tırnaklarımı da geri çekmiştim.
Geriye çekilmek yerine bir süre yüzüme baktı. Hiçbir şey olmamış gibi gözlerini üzerine dikti. Ona bakmasa da bakışlarını yoğunluğu hissediyordum. İçinde bulunduğum durum hiç hoşuma gitmiyordu. Geriye çekilmesi gereken kişi oydu. Onu onayladıktan sonra benden uzaklaşmalıydı. Derin bir alıdığımda yanımda bulunan göğsü yine kafa hizzamdaydı. Boyu o kadar uzundu ki onun yanında kendimi devenin yanındaki karınca gibi hissediyordum. Ezilip büzülesim geliyordu. Saçma! Fakat hissettiklerim tam olarak bunlardı. "Aptalsın Asya! Çok aptal." dediğinde sıcak parmak uçlarında yayılan soğukluğu saçlarımda hissettim. Gözlerim üzerine savrulan ince saç tutamını geriye doğru attığında başımı çekerek ondan uzaklaşmak istedim. Fakat izin vermeyerek çenemi parmaklarıyla sardı. "Başın hiç eğilmiyor. Güçlü duruyorsun ama bunlar bana dökmez. Sadece bu seferlik, küçük uyarıydı bu. Fazlasını görmek bile istemezsin." Üzerimden çekilerek elindeki çakıyı çebine sıkıştırdığında parmakları tenimden kopmuştu. Sözleri söyler yada çenemi kavramışken bir kez olsun onun gözlerine bakmamış, hep göğsüyle bakışmıştım. Şimdiyse pişmandım. Keşke gözlerine baksaydım. Belki o zaman sözlerinin zerre kadar umurumda olmadığını anlardı. Fakat bunun bile tam olarak olacağını sanmıyordum. Çünkü başına buyruk biri için karşı tarafın ne düşündüğü önemli olmazdı. Tıpkı Araf için benim ne düşündüğümün bir önemi olmaması gibi...
Onunla aynı yerde daha fazla durmamın büyük bir hata olduğunu düşünerek elimdeki çantamı hızla sırtlandım. Bir elim çantanın kolumu omuzumda olmasına rağmen hala sıkı sıkıya kavramıştı. Şahsen bu hava da, bu dengesiz sapıkla aynı yerde durmam , an itibariyle daha da aptalca gelmeye başlamıştı. Üzerindeki ince siyah tişörtü düzelterek ardını döndüğünde ondan önce davranıp girişteki o bir kaç merdiveni hızla indim. Ayaklarım zemini delercesine sert sert yürüyordum. Fakat ne ayaklarım umurumdaydı. Ne de yerdeki adım sesleri... Tek derdim buradan bir an önce gitmekti. Onunla aynı yerde daha fazla durmamın büyük bir hata olduğunu düşünerek elimdeki çantamı hızla sırtlandım. Bir elim çantanın kolumu omuzumda olmasına rağmen hala sıkı sıkıya kavramıştı. Kararan bu hava da yavaş olmama rağmen hızlı olmaya çalışıyordum. Gerçi pek başardığım söylenemezdi. Çünkü her adımım da dizlerim sızlıyordu. Ardımdan tek söz etmeyip beni rahat bıraktığı için sevinen yanım karanlığın giderek çökmesini görünce çok daha fazla yara alıyordu. Karanlığı sevmediğim maruz kaldığım içinde ayrıca rahatsızdım.
Bahçenin giriş kapısana ulaştığım anda derin bir nefes almış ve kapıdan yapamasam da adeta koşarak çıkmıştım. Yüzümde bunun yorgunluğuma omuzlarımı kapldırmıştım ki koluma sarın parmaklarla geriye doğru çekilmem ve sürüklenmem saniyeler sürmüştü. Öfke ve korkuyla bakışlarımı kolundaki parmakların sahibine çevirdiğimde gözlerime ilişen tanıdık iri beden nutkumun içine derin bir dedik açmıştı. Araf'ın benimle derdi neydi? Bana tekrar zarar verebilecek olan bir adam için onu fazla mı sakin karşılıyordum. Hayır, aksine Çırpındıkça çırpınıyordum. Kaskatı omuzları , gergin sırtı gözlerime seyircim bir manzara sererken "Bırak kolumu. Yaptıkların yetmedi mi? Ne istiyorsun benden!" diyerek çemkirdim. Pekala... Beni defalarca kez uyarmış olmasına rağmen yine de ona karşı dik kafalılık etmeye devam ediyordum. O'ysa buna sinir olurken belki de ilk kez bu kadar sakin ve durgun bir çevap vermişti. "Sen uslanmazsın. Sürekli aynı sözleri tekrarlamaktan sıkıldım. Kes sesini!" Yeterince açıklayıcı olmayan sözlerine öfkeyle bakarken yanından geçtiğimiz bir adam yolun kenarında durup bize bakmaya başlamıştı. Bakışlarımı ona sabitlediğimdeyse çığlık atmam geçikmemişti. "Yardım edin! İmdat!" Bağırdığım için acıyla yırtılan boğazım sızlıyordu. Araf sesimi duyduğu anda durmuş bakışlarını önce üzerime sabitmelemiştim. Bir süre , ki o süre bana yıllar gibi gelmişti, gözlerime baktı. Ardından bakışlarını yardım istediğim adama çevirdi. Benim de bakışlarım korkuyla aynı yöne dönerken kaşlarım çatılmış ve göz bebeklerim hızla titremişti. Adam sadece boş boş Araf'ın yüzüne bakmış hafif bir baş selamı vererek yoluna devam etmişti. "Hey nereye gidiyorsun? Yardım etsene!" Bağırmama rağmen duymazlıktan gelerek yürümeye devam etti. Adalet miydi bu şimdi? Bu yaşadıklarım adil miydi? Ne yaşadığımı biliyordum. Hissediyordum. Fakat nedenini ne biliyor ne hissedebiliyordum. Bomboştu. Boşluktu...
Karanlıkta artık yüzünü tam seçemediğim adam yanımızdan uzaklaştığında artık bana yardım edecek kimse kalmamıştı. Şerefsiz, adi adam!, sanki yardım etse ölücekti! "Bırak kolumu!"
Öfkeyle dişlerimin arasından konuşmuştum. Fakat bu onu hiç etkilememişti. Nereden geldi bu belalar başıma bilmiyorum. Suçsuz yere yaşadıklarıma bakamıyorum bile! Kendimi yorgun ve korkak hissediyordum. Korkuyordum kabul! Fakat bazen korkuma rağmen davranışlarımı kontrol edemiyordum. "Bırakmam!" dediğinde derin bir nefes alarak kolumu çekiştirdim. "Saçmalama. Kimseye bir şey söylemeyeceğim dedim ya. Daha ne istiyorsun! Bırak artık. " sensizliğimi koruyararak bir kaç adım daha ilerdiğimizde "Yeter artık! Sıkıldım. Bırak kolumu." gibi sözler çıktı kuruyan dudaklarımdan. Fakat yine ifadesizce yüzüme baktı. Kaşlarım çatışmaya ve ona çemkirmeye devam edeceğim sızada iki kolumdan da kavrayarak bedenimi bedenine çekti. Göğsüne sertçe çarpan göğsünm acıyordu. "Bir kez söyleyeceğim. Ve sen bir kez de anlayacaksın. Seni evine bırakacağım." Duyduklarıma inanmıyormuş gibi yüzüm buruşurken kaşlarım çatıldı. Ondan uzaklaşmaya çalıştım. Kurtulmaya... Fakat olmadı. Yine olmadı. Kollarımı daha sıkı kavrayarak bedenimi bedenini sayısını dahi artık hatırlamadığım kez çarptı. "İstemiyorum. Kendi başımın çaresine bakarım ben." Çırpınırken parmaklarının kıskacından kurtulmam neredeyse imkansızdı. O kadar güçlüydü ki ona karşı koymak olanaksız gibiydi. Liseli birine göre çok büyük durmasını umursamasam da olağandan daha iri ve güçlü olması tuhaf denecek kadar çok rahatsız oluyordum.
Sözlerimi umursamadan bir kez daha beni ardından sürükleyerek siyah bir arabanın yanında durdu. Arabanın kapısını açarak bir eliyle sağ kolumu kavradığında tiz bir çığlık attım. "İstemiyorum dedim anlamıyor musun? İstemiyorum. Bırak! Bırak sana kolumu!" Çırpımama yada keskin çığlığıma karşın sadece sessiz kalarak bedenimin arabanın içine savurdu. Siyah araba dar ve yere yakın olduğundan başım arabanın üst kısmına çarpmıştı. Ardından sırtım koltuğa çarpmış ve acıyla inlemiştim. Şuan yaşadıklarım artık bir sonu gelsin istiyordum. Bir an önce bitsin. Ne bitmek bilmez bir gündü böyle. Bir türlü kurtulamamıştım. Kapayı sertçe kapatarak beni umursamadığını bir kez daha gösterdiğinde artık sinirlerim boyumu aşmıştı.
Hissettiğim sızı ile yüzüm buruşurken Araf'ta çoktan kendi tarafına geçmişti. Anında silkinip kendime geldim ve hızla kapıyı açmaya çalıştım. Yerine kurulurken hareketimi hemen farketmiş olacak ki kapıları kilitledi. "Rahat dur !" Soğuk ve tehlike kokan sesi kulaklarıma iliştiğinde gerilerek ellerimi kapıdan çektim. Öfkeli , kızgın bakışlarım onu gözlerimde ufaltıp parçalanırken onu küçük küçük noktalar haline getirdim... Fakat tüm bu öfke ve kızgınlığın şiddeti benim aklımda olmuş , eyleme geçiremiyordum.
Kendi kemerini takmadan
"Kemerini bağla!" diyerek arabayı çalıştırdı. Bana kemerini bağla! diyordu, kendisi kemer takmıyordu. Dengesiz! Kemeri takarak onu memnun edebilirdim fakat buna hiç niyetim yoktu. Sırf ona inat olsun diye bağlamayacaktım o kemeri!
Zaten ne istediği umurumda değildi. Kollarımı sararak sırtımı koltuğa iyice gömdüm. "Sana kemerini bağla dedim!" Hareketsizce kalarak kafamın dikine gitmeye devam ettim. Sırf bağırıyor , yada gereksiz yere yükseliyor diye boyun eğecek değildim. Kollarımı çantama sararak göğsümde bastırdım. Ve olağanca inadımla çenemi kaldırdım.
Sözünü yine dinlemediğimi fark ettiği anda derin bir nefes aldı. Az önce ki sinirli ifadesi giderek dondu ve sanki biraz önce bağıran O değilmiş gibi umursamazca önüne döndü. Bakışları yola döndüğünde gözlerimi kısarak yüzümü dışarı döndüm. Arabanın gazını kökleyerek hafif bir güçle geriye savrulmama sebeb olduğundaysa gözümü korkutmaya çalışıyordu. Fakat onun yaptığını umursamamış yolu izliyordum. Madem O umursamıyor , kendi derdimi kendim çözebileceğime inamıyor, o zaman ben de onun varlığını umursamam. Bakışlarım girek karanlık çöken yolda gezinirken sokaklar sonbaharın soğuk havasıyla durgunlaşmıştı. Benim ruhumun aksine durgun ve kendi halinde görünüyorlardı. Bense yavaş yavaş karanlığın esiri olan yaralı , kusurlu bir ruhtum. Yorulan ruhum değildi aslında. Başından beri hep ruhum yorgun diyordum aslında yorgunluğun ruhumdan çok aklım yorulmuştu. Düşünmekten, sürekli kurgulamaktan yorulmuştum. Kararan ruhumdu. Aklım değil... Öyleki kendi içimdeki karanlığı bir türlü alamıyordum. İlerisine gidemiyor yada onunla aynı seviyeye gelemiyordum. Tek yaptığım şey karanlığa yenik düşmek...
"Neden hiç sormadın?" Soğuk sesini duyduğumda kendimi soyutladığımı yeni farketmiştim. Düşüncelerin içine dalmak yine kolay bir kurtuluş olmuştu. Yüzümü ona dönerken silkinip düşüncelerimden sıyrıldım. "Anlamadım." deyerek yorgunlukla karşılık verdiğimde parmakları direksiyonunu daha sıkı kavradı. "Adını nerden bildiğimi sormadın." Hayretle kaşlarını kaldığımda aynı hayretim sesime yansımıştı. Şuan bu konuşman belkide yaşadığım ve yaşacağım saçma konuşmaydı. Yaptıklarından sonra sözleri büyük bir saçmalıktı. "Sormam mı gerekirdi?" Bakışlarını kısa bir süreliğine yoldan ayırıp gözlerime odaklandı. "Genelde öyle olur." Sesi soğuk fakat aynı zamanda da ilk kez normaldi. Ilk kez soğuk ve sert değil , soğuk ve durgundu. Gözleri tekrar yola döndüğündeyse onun sesini bu tonda duymanın hayranlığını yaşıyordum. "Sence de sormamam çok normal değil mi?. Ilk olarak seni kızlar tuvaletinde sevgilinle uygunsuz bir şekilde , üzgünüm ama bu kelimeyi kullanacağım, bastım. Sonra sen beni boğmaya kalktın. Ve tehtit ettin. Tam kurtuldum derken gördüklerimi birine anlattığımı düşündün ve nöbetçi öğrenciyi kullanarak , ki onu nasıl kandırdığından bilmiyorum, beni sınıfımdan müdür adına çağırdın. Arşivde olduğunu söylettin ve...." Kurduğum uzun cümleler hiç tıkanmamış olsamda sonra doğru bir anda boğazım düğümlenmiş. Bir kaç saniyeliğine... Fakat bir kaç saniye uzun yıllar gibi gelmişti. Benim yerimde hangi kız olsa aynı şeyleri düşünür, yaşar, hissederdi. Yine de ben o bana uzun gelen bir kaç saniye için şükür ediyordum. Çünkü dakikalar , saatler vardı. Şanslıyım ki bir kaç saniyeydi.
"Ve benim iznim olmadan bana dokundun. Beni , bu kelimeyi bile isteye kullanıyorum yaptığından utan , taciz ettin! Sonra , en sonunda beni oraya kilitledin , orada zaman geçirmenden sıkıldığını varsayarsak söylüyorum, dışarı çıkardın. Ve bitti. Bitti değil mi diyorum! Boğazıma bıçak dayıyorsun. Zorla evime bırakıyor bir de bunlara rağmen adımı nerden öğrendiğini neden sormadığı mı soruyorsun. Düşündüm de hiç gerek yok. " Kesilen nefesime rağmen bozuntuya vermeden dik durdum ve çantama sardığım kollarımı daha da sıkılaştırdım. Tüm sözlerim boyunca ve hiç konuşmamış, sonlandırmamı beklemişti. Bakışları yüzümü bulduğunda çatık kaşları çok olmasa da biraz gevşemiş fakat hala gergin duruyorlardı. "Beni , senin deyişinle, uygunsuz bir şekilde sevgilimle tuvalette bastın öyle mi?" Açık açık sorduğunda kaşlarım bir kez daha hayretle kalktı. O kadar cümlemin arasından bunu mu duymuştu yani? "O kadar çümlemin arasından bir bunu mu duydun? Ayrıca aynen öyle." diyerek diklenmeye devam ettiğimde kaşları yumuşamasa da dudağının üst kısmı kıvrılarak bana döndü. "Göründüğün kadar fena değilsin. Ayrıca Aynen öyle." dedi ve beni resmen sinirden Mora döndürdü.
Ukala!
Adi!
Pislik! Kendinin benğenmiş, beğinsiz kas yığını Ayı!
Benim nerem fena duruyor be! Gayette saf görünüşlü bir insanım. Taktılar benim fenalığına saflığıma! Bir di, iki oldu!
Sakin ol Asya sakin!
"Her neyse oturup seninle bunu tartışmayacağım bir an önce evime gitmek istiyorum!" Adama bak hem kalkmış bana pişkin pişkin 'sevgilimle bastın öyle mi?' diyor, hemde sanki bana hiçbir şey söylememiş gibi fena görünüyorsun ama değilsin imajı yapıyor. Hadi diyelim dış görünüşüm fena, pekiya ona ne demeli? Yani bir insan sevgilisi olmayan bir kızla nasıl o halde olur. Aman neyse ne! Bir an önce bitsin bu gün. "Asya?" Gözlerim artık otomatik ayar düzenine geçmiş o her seslendiğinde devriliyorlardı."Ne var?" Dedim hırsla. Yüzündeki memnun ifadeyle "Adresi ver. Evinin yolunu rüzğarı hesaplayarak bulamam." dediğinde konuşamadım. Dilim bir anda düğüm düğüm oldu. Nefeslerim hızlan. Ona adresimi söylemek istemiyordum fakat söyleyemezsem de beni evime bırakamazdı. Kaldı ki onunla daha fazla bu dar arabanın içinde kalmak istemiyordum. Hem nasıl bir arabayı bu böyle . Dar, yere yakın... Çok rahatsız! "Artık şu lanet adresi verecek misin?" Yutkunarak derin bir nefes aldığımda dudaklarım aralandı fakat ne yazık ki konuşamadım. "Söyle yoksa fena olur!" dediği an
korkutucu sesi tüylerimi diken diken diken ederken , onunla uğraşacak enerjiyi kendimde bulamadım. Zaten öyle yada böyle istediğini alacaktı... Dolandırıp uğraşmaya gerek yoktu....
Araf'tan bir an önce kurtulmak için evimin adresini verdim.
Sonrasında ikimizde hiç konuşmamıştık. Ne o konuştu. N ne de ben bir şey söylemeyebilecek kadar güçlüydüm. Sadece... Sesizliğimizi koruyorduk...
•••
Evin önüne geldiğimizde hiç vakit kaybetmeden kemeri çıkardım ve arabadan inmek için hareketlendim. Daha fazla bu arabada bu adamla kalmak istemiyordum. Allah'a şükür kurduldum. "Bu gün olanları birine anlatmayacaksın. Anlatırsan da kötü olur. Bu sefer elimden kurtulamazsın.Canını fena yakarım!" Gergin olan bedenim daha da gerilmişti.
Resmen beni yine tehdit ediyordu. Hayatımda çok kez daha kötüsü olmaz dediğimde hep olmuştu ama anlaşılan bu kötünün de kötüsüydü. Yüzümü ona tamamen dönüp soğuk bir sesle konuştum ve arabadan indim. "Bana bak ve şunu düşün. Ben ne kadar zavallı , adi bir adamım da hiçbir suçu olmayan bir kıza dokundum. Yada şunu düşün, bir suçu olduğuna inanmadığım halde, ki bundan emin değilim, onu nasıl o karanlık yere kapattım. Vicdanını bir sorgula belki sana acır cevap verir. Ve emin ol, büyük bir ihtimalle tek cevabı orta parçanı çekmek olur. Seni bir daha görmek istemiyorum! Ayrıca başıma bela almaya da hiç niyetim yok! Kimseye bir şey anlatmam. Fakat şunu bil. Sen iğrenç bir adamsın! Şimdi... Defol git burdan!" Kapıyı kırılacak dercede sert kapatarak hızla evime doğru ilerledim. Sözlerime karşın tek bir söz kullanmamış, suçunu kabul etmese de ona karşı ağır konuşmuştum. Adımlarım ilerlerken asfaltı ağlata ağlata gittiğini gürüldeyen arabanın motorundan duymuştum.
Kapının önüne geldiğimde ellerimi çeplerime koyup anahtarı aramaya başladım. Ama bulamadım... Anahtarım yoktu. Çantamda olmalıydı. Çantayı karıştırarak içinden anahtarı çıkardım. Anahtarı alıp kapıyı açtım ve ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde evin içinin tamamen karanlık olduğunu farkettim. Nuray teyze çoktan çıkmıştı. Çünkü evin ışıkları yanmıyordu. Babamda her zaman ki gibi geç gelirdi. Onu da görmüyordum. Hem görsem de şuanki halimi ona açıklamam gerekecekti... Ve şimdilik bununla uğraşacak enerjim yoktu...
Kapıyı kapatıp üzerimdeki ceketi gelişi güzel bir şekilde aşkılığa astıktan sonra ışıkları açıp evin aydınlanmasını sağladığımda ışığın azizliğine karşı koyamayan salon hızla aydınlanmış ve içimi birazda olsa rahatlatmıştı. Yüzüm rahatlayacak aydınlandığını da bir anda donması kısa sürmemişti. Aslında bu karşımda yüzü öfkeden kızarmış babamı görene kadardı....
"Umarım telefonu elli kere aramama rağmen açmamanın ve eve bu saatte gelmenin bir açıklaması vardır!"
•*•*•
Düzenlenen 4.bölüm bölüm. ve gelen güzel yorumlarınız için teşekkür ederim. Beni çok mutlu ettiniz. Iyi ki varsınız. Her biri yüzümü çok çok güldürdü. Düzenlenen halini en başından okuyun derim. Çünkü Asya'nın kabusundan tutun bölüm finaline kadar herşey değişti. Ve Araf'ın ağzından yazdığım yerileri kaldırdım. Nedeniyse okudukça gelecek bölümlerde anlaşılacak. Daha farklı olaylar düşünüyorum. Ve bilmiyorum bu hali hoşuma gitti. Umarım bölümü beğenirisiniz. Ve yeni hali sizin de hoşunuza gider inşallah:):).
Kendinize iyi bakın!
Çok çok öpüldünüz!:):):):)
