İçeriğe geç

PİSLİK | amber (+18)

Bölüm 1 · 26 dk okuma

PİSLİK | amber (+18)

Bölüm 1

KABUSLAR VE LACİVERT

Karanlık yine göğe çöküp oda mı sardığında bedenim gerilmiş, titriyordum. İliklerime işleyen acı okadar baskın ve yakıcıydı ki ,sanki halisülasyon değil. Qklımın yqrattığı bir hayal değil. Gerçek gibi hissediyordum . Tüm hücrelerimde hissediyordum. Bu can yakıcıydı.

Rüyalarım zihnimin ortasın da yaşanan depremlerdi. O kadar şiddetliydi yarattıkları yıkım. Kendimi çok güçsüz hissediyorum. Hiçbir yete ait değilmişim gibi. Hani olursa bahçede yabani ot çıkar ,göze batar. İşte o benim. Bunu bilmek bana acı veriyor. Bu acıya dayanacak kadar güçlü değilim artık. Başlarda başa çıkarım sandım. Dayanıklıyım ben bunu da atlatırım dedim . Ama göründüğü gibi değildi. "Sen sadece unutmak istedin zavallı?" dedi tanıdık bir ses. Karanlığın, içimde hissettiğim tekrarlı sızıların arasından benliğime sızan bu soluk fısıltı ürpermeme neden oldu. Gerginliğim zayıflığımı görmüşcesine şiddetlendi, şiddetlendi... Ve hızla tüm iliklerime işledi. Karşı koyamıyordum. Hissettiğim kasılmaya yada bedenime şiddetli bir akım gibi saldıran acıya direneniyordum. Yutkundum. En başında beri ruhumu saran karanlık güçlü bir rüzgarla saçlarıma savruldu. Serin esinti saç diplerime çöktüğünde ellerimin üşüdüğünü hissettim. Fakat onları korumak için bedenimde saklamadım. Öylece ince belimin yanlarında donmalarına izin verdim. Omuzlarım düşmüş, üzerindeki yorgun kasfetiyle ezilmişlerdi. Kavrayamadığım bakışlarının ağırlı üzerime kaldırması, taşıması güç bir yük gibi çöktüğünde kaşlarım çatılarak derin bir nefes aldım. "Bunun ne önemi var?" diyen ben olsamda sesim sanki benim değildi. Sanki benden çıkmıyordu. Dudaklarımdan dökülen sözcükler benden koparken aslında hiç kopmuyor gibiydiler... Kulaklarıma dolan kısık sesimden sonra duyduğum tek şey kararan denizin öfkeli kükreyişiydi. "Haklısın! Artık bir önemi yok!" Sesi öfkeli, mesafeli ve onun gibi birine yakışmayacak kadar ciddiydi. Yüzü durgun olsada çatılan ince küçük kaşları bunun binde biri bile olamazdı. Derin bir nefes aldığından yere serdiği ince kısa bacaklarını bükerek doğruldu. Kolları kasılıp ellerini gererken bakışlarını koyu kahve gözlerimden ayırmadan üzerime doğru bir adım attı. "Olmuyor değil mi? Istesen de yapamıyorsun?" Sesi yine hesap sorarcasına çıkmış, sözleriyle bedenimin kıyısına bir yargı mahkemesi kurmuştu. Üstelik buradaki tek suçlu ben'mişim gibi davranıyordu. Ve nitekim yargıyı en ağır dilde celb eden hakimde sadece O'ydu...

'Olmuyor değil mi?' diyordu. Fakat neyin ne olduğunu O'da en az benim kadar bilmiyordu. Yada biliyordu. Kendi , üzerine yakışmayan ciddiyeti, mesafeli sesi kadar kesin bir gerçeklikle biliyordu. Yine de bunu kendine saklamaya niyetli de olabilirdi. Bilemezdim. Onun benim içimi bilemediği gibi bende bilemezdim. Sıkın bir nefes alarak sayısını dahi çoktan unuttuğum bir nefes daha aldım. Boğazımda acı ve keskin bir tat vardı. Keskin ve yakıcı... Sevmemiştim. Bu tadı zerre kadar sevmemişti. Nefesim düğüm düğüm olmuştu. Iyi hissetmiyor , aksine bu kasfetli karanlığı soludukça çok daha fazla sarsılıyordum. "Ne olmuyor mu? Ne saçmalıyorsun!" biraz daha gür çıkan sesimle omuzlarımı kaldırabildiğim kadar kaldırdım. Kendimi nasıl cesaretlendire bilirsem o kadar cesaretlendirdim. Fakat sonuç... Omuzlarımın düşmesi ve sesimin yok olmasıydı. Beni umursamamış, sorumu es geçerek üzerime doğru küçük adımlarıyla yürüdü. Kaskatı kesilen bedenim onun her adımıyla sarsıldığında kollarım bedenime hızla dolanmak, sarmalamak istedi. Yada ben hissettiğim korkuyu saçma sapan hisselere yoruyordum. "Unutamıyorsun. İstesende unutmuyorsun!" derken aramızdaki son adımı da atarak tüm mesafeyi yaktı, yıktı. Yüzü, o küçük yüzü benim aksime o kadar güçlü ve yıkılmaz duruyordu ki bakışlarıyla parçalara ayrılmaya başladım. Kirpiklerini her kırpışında ufalmaya, toz tanelerine dönüşmeye başladım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki gözlerim kayıp, kaybolmak istiyordu. Ve sesi boğulup kalb atışlarımın sesiyle silikleşmişti. Gözleri, durgun, kızgın, öfkeliydi. Öfkesinin kime olduğunu bilmiyordum. Bana mıydı? Bilmiyorum. Belki de öyleydi. Yada değildi. Fakat öfkeli ve bunu yansıtmakta çok başarılıydı. "Sanırım kafayı yiyorum küçük kız. " dediğimde yüzünde gözlerine ulaşamayan bir gülümseme peyda oldu. Bense kasılan yüzüm ve titreyen bedenimle onu izliyordum. "Hayır..." diye keskin bir donda karşı çıktı. Soğuk parmaklarım hala titrerken ellerini parmaklarımın üzerine kapadı. Dokunuşuyla ürperen tenim onun sıcak avuçlarından kaçmak istedi. Onları geriye çekmeye çalıştım. Fakat izin vermeyerek daha sıkı kavradı. "Sadece..." dedi ve sıcak nefesi küçük dudaklarından ellerime bıraktı. Hissettiğim şeffaf ısı dalga dalga parmaklarıma işledi ve buzlarını eritti. "Sadece hatırlamaya başladın..." Sözlerini devam ettirerek ellerini parmaklarımdan çektiğinde ellerim dipsiz bir boşluğa düştü. Kaşlarım çatılmış, nefesim hızlanarak soluklarımla göğsümü sıkıştıyordu. Nefes alamıyordum. O, karşısında hareketsizce nefessiz kalışımı izlerken , küçük elleri sanki boğazıma dolanmış, nefesimi kesiyordu. "Neyi? Neyi hatırlıyorum?" sesim boğuldu, büküldü ve aynı anda yok oldu. Sanki hiç var olmamış gibi. Sanki hiç konuşmamışım gibi... Bir hiç gibi!

Hiç kadar değersiz, parçalanmış ve yaralanmıştım. Bu adil değil gibi dursada kaderin karanlığı bana kendi hakettiğimi yaşatıyordu. Derin bir nefes aldı. Bakışları yumaşasa da kaşları çatıldı. Küçük bir kızdı. Kırgın ve öfkeli küçük bir kız... Yaralanmış , belki kırılmıştı. Yada sadece benimle oynuyordu. Bu olabilirdi. Olmayada bilirdi. Bilmiyorum, yine bilmiyorum. Bana ne yaptığını, ne yaşadığımı bilmiyorum. Aramızdaki o bir kaç milimi kapattığında küçük ellerini karnıma yasladı. Dokunuşuyla bir kez daha ürperirken , titremem şiddetlendi. Tüm organlarım, tüm hücrelerim sarsılmaya başladı. Her biri patlayarak çığlıklarla ölüyorlardı. Bakışları karardı. Karardı ve gözleri geceye büründü. Parmakları sıkılaşarak tenime can yakıcı bir hızla gömüldüğünde nefesimin kesilmesi geç olmamıştı. Bedenimin geriye çekildiğini hissediyordum. Ayaklarımın altındaki yer çekiliyor, deliniyordu. Karanlık bir boşluk oluşmuş , etrafımı saran karanlık zifiri bir siyaha dönüşmüştü.

Gözleri gözlerimi esir aldığı an bedenim yanmaya başladı. Kül oluyor, her bir zerrem parlak toz tanelerine dönüşüyordu.Ve an tuhaf derecede soluk , ona yakışmayan kalın sesini duydum. "Beni!" Bu ses o kızgın küçük kızın olamazdı. Yada bu mümkünse bile bunu kabullenmek istemiyordum. Kaşlarım çatıldığında "Ne?" diye bir nida koptu dudaklarımdan. Yüzü hiç değişmedi. Yada bakışları... Aynı ifadeyle gözlerimi incelediğinde dudakları aralandı. "Ona merhaba de!" Kollarını gerdi ve bedenimi onun olamayacak kadar büyük bir güçle karanlığa itti. Korku ve acı çığlıklar boğazıma dizilirken boynumu sarılan ruhani eller hissettim. Zifiri siyah tüm bedenimi kuşatırken boğazıma saplanan çıklıklar boşlukta yankılandı. Bedenim, ruhuma saldıran karanlıkla, alev aldığında uzun kahve saçlarım yanmaya başladı. Kül oluyorlardı. Sonra tenim, burnum , gözlerim , dudaklarım, ve alevlerin sardığı diğer tüm zerrelerim... Kanıma , ruhuma saplanan acıyı hissediyordum. Dudaklarım yanarken bedenimdeki her bir hücrem çığlık atmaya atmaya başladı. Küllere dönüştüm. Topuz tanelerine, sonra savruldum. Siyaha savruldum. Bedenim, ruhum siyaha, zifiri siyaha gömüldü...

•••

Gözlerim aralanırken yatakta sessizce geriye doğru kaydım. Dudaklarımdan firar edemeyen korku ve acının tesiri çığlık boğazıma dizilmişti. Sızlıyor , yutkunmam her salise biraz daha zorlaşıyordu. Göğsümün sol yanı hafif hafif sıkışırken küçük burnumdan derin derin içerideki yoğun havayı soluyordum. Bedenim o kadar halsiz ve yorgundu ki artık rutin gelen bu kabuslar, hissettiğim kasfet normal gibiydi. Alışmışım gibi... Fakat nasıl alışacaktım. Bunu yapabileceğimi dahi düşünmüyordum. Yada çoktan alışmış, yapmıştım. Henüz farkına varamamış olabilirdim. Kabullenmek istemiyorda olabilirdim. Ve açıkcası kalbim , mantığımı dinliyor, kabullenmediğimi haykırıyordu. Yorgun gözlerin derin bir nefes alışımla kapandı. Sadece bir kaç saniye o kabuslardan , tuhaf seslerden uzak öylece durdu. Nefesim düzene girmek istemese de artık dirayetini sürdüremeyip durgunlaşmıştı. Uzun kirpiklerim tekrar aralandıklarında titreyen ellerimi açık mavi yumuşak çarşafa sardım. Yumaşaklığı kavrayarak belimi doğrultuğumda sırtım yatağın tahta başlığına yaslandı.

O kadar yaralanmış, yorgun hissediyordum çoğunlukla gördüğüm bu kabusları dahi sorgularken anlamlarından çok nedenlerini arıyordum. Neden bu kabuslar? Neden anlamsız küçük bir kız? Neden karanlık? Neden ve neden?.. Bu cümleler uzayıp duruyor , sonu bir türlü gelmiyordu. Bilmiyorum. Belki bir sonu vardı. Son bir soru belki bana herşeyi açıklayacak , etrafımı saran tüm kara bulutları dağıtacaktı. Fakat ne ben sonunu görüyordum, ne de o son beni buluyordu. Çıkmaz bir sokakta gibiydim. Karanlık, dar bir sokaktaydım. Korkucu havasıyla soluğumu kesilirken orada, o lanet yerde yanlızdım.

Derin ve bir o kadar da keskin bir nefes alarak göğsümü şişirdiğimde gözlerim ağırlaşmıştı. Uyuyamadığım için zorlanan kirpik köklerim her göz kırpışımda sızlıyordu. Uyumayı, huzurlu uyumayı özlemiştim. Normal bir genç kız gibi tek derdimin derslerim olmasını özlemiştim. Omuzlarımdaki yük mü demeliyim... O olmadan ağırlıksız , dik omuzlarla yürümeye hasret kalmıştım. Nefeslerim köhne bir sesizliğe mahkum olduğun da yorgun başlarım sağımdaki duvarda asılı saate kaydı. Henüz çok erkendi. Her zaman ki gibi yine sabahın ilk ışıklarında uyanmıştım. Alacakaranlık odamı sarmış , içerideki gölgeli karanlığı bastırmıştı. Odamın belkide en güzel yanı buydu. Aydınlanması... Beyaz ince tül perdeler ışığı engellemek istese pek başaramamışlardı. Aslında ışık o kadar güçlüydü ki ne o ince perde ne de karşı konulmaz karanlık, onun karşısında direnenemişti. Çok tuhaftı. Karanlık ışığa, ışık karanlığa muhtaçtı. Karanlık ışığın gücünde yanıp kaybolmuşken ışık varlığı için karanlığa mecburdu. Doğaları gereği ölüm onlara çoktan yazılmış. Karanlığı sevmemek... Bu benim doğamda , kanımın her bir damlasında vardı. Karanlığı sevmiyor , katlanamıyordum. Karanlık olan ortam yada bana bu hissiyatı veren tüm objeler gözümde korkucu ve ürkünçtü.

Kabul ediyorum çok aydın , neşe dolu bir hayatım yoktu. Fakat aydınlık karanlığa muhtaç olduğu sürece korkmaya devam edecektim. Belki çok duygusal değildim. Yada sıcak kanlı... Fakat karanlığı kabullenecek kadar solmamıştım daha.

Derin ve yorgun bir soluk alıp girdiğim bunaltıcı transtan çımak istedim. Nefes alabilmiş fakat üzerimdeki kasfetten bir türlü silkinememiştim. Yataktan iyice doğruldum. Ellerimi çarşafa bastırarak bacaklarımı aşağı sarkıttım. Bacaklarım o kadar halsiz ve uyuşuklardı ki yere temas ettikleri an gerilmiş , tüm bedenim ürpermişti. Bilmiyorum belki de ürpermemin nedeni soğuk parkelerdi. Yine de bu çelişkiyi umursamadım ve yüzümü buruştururken, ayaklandım. Yorganım ve yastıklarım dağılmış, yatağım berbat bir hal almıştı. Odam dağınık değildi. Hiçbir zaman dağınık olmazdı. Fazla takıntılı olmasamda kirli olan herşey midemi bulandırırdı. Yine de üzerimdeki halsizlikle ne yatakla ne yastıklarda uğraşmama aman vermiyordu. Yorgunluk omuzlarıma çökmüşken ağır adımlarla odamdaki banyoda ilerledim. Zaten açık olan kapıdan geçerken banyonun odadan daha karanlık olduğu istemsizce gözüme çarptı. Işığı açarak içeriyi aydınlatmam karanlığa alışmış olan gözlerimi acımasızca yakarken yutkunmaya çalıştım. Kuruyan boğazım yutkunamadığım için sızladı ve kısa bir anlığına olsa soluğumu kesti. Yeniden nefes aldığımdaysa göğsümü şişirekerek omuzlarımı kaldırdım. Adımları koyu kahve memerlerin üzerinde yol olmaya başladığında hedefin sadece benim yumuşatacak sıcak bir duş almaktı. Üzerimdeki pembe ayıcık desenli pijamalarım her ne kadar çocuksu dursalarda bence boğucu kasfetimi biraz olsun kırıyor, sarsıyordu. Şikayetçi değildim. Hiçbir zaman olmadığım gibi....

Odamdan her koşulda farksız kılınan banyo ferah bir havaya sahip olsada içerideki tavana bakan pencere dışında bir açıklık yoktu. Ve bu yüzden burası hep daha gölgeli, daha karanlık olurdu. Karanlık sanki bana pusu kurmuştu. Nereye dönsem , nereye kaçsam bir anda karşımda beliriyordu. Kabuslarıma alışmış olabilirdim. Yada alıştım diyerek kendimi oyalıyor da olabilirdim. Pek emin değilim. Umurumda da değil doğrusu. Çünkü bilmediklerime karşın bir şeyi çok açık bir gerçeklikle biliyorum. Ne yaparsam yapayım yine aynı yere döneceğim... Belkide sırf bu yüzden çabalamıyor sadece bocalıyordum. "Kahretsin!" Yakınırcasına fısıltım dudaklarımdan dökülürken sıcak suyu açtım ve beyaz parlak mermer küvetin dolmasını bekledim. Su yavaş yavaş kaygan mermeri kuşattığında belimden ince bir iple oturtulmuş pijama altını çıkardım. Yumuşak kumaşı kalçalarından kaydırdıktan sonra katlayarak çaprazımdaki kirli sepetine attım. Ardından iç çamaşırlarım ve üstümde kalan diğer parçaları çıkartığımda yine aynı işlemi yaparak onları da katladım. Normalde olsa katlamazdım fakat gergin yada yorgun olduğumda ,beni geren, yoran herşeyden kopmak için böyle küçük detaylarda istemsizce oyalanırdım ...

Çıplak bedenimi küvete doğru yönelttiğimde yansımam solumdaki aynaya çarptı. Çıplaklığım onun üzerinde misafir olurken bakışlarımı oraya odakladım. Zayıflamıştım. Kemiklerim sayılacak kadar değil. Fakat yüzüm ve vücudum çökecek kadardı. Saçlarım en son kestiğinden bu yana daha uzundu. Parlak ve yumuşak oldukları omuzlarıma bıraktıkları hafif dokunuşlardan anlaşıyordu. Yüzüm çökmüş göz altlarım iğrenç mor halkalarla solgunlaşmıştı. Berbat görünüyordum. Yorgunluğum, solğun yüzümden , kısarık morarmış gözlerimden açık açık belli oluyordu. Elimde olmadan derin bir nefes aldım . Yorgunluğumu, halsizliğimi yıkamayan bu soluk bedenimi yıkmayı basarmıştı. Adımlarımı küvete doğrultuğumda kendimi izlemeyi bıraktım. Çünkü biraz daha bu berbat halime bakarsam dizlerimin üzerinde yere kapaklanabilirdim. Bunu , bu yıkılmışlığı kaldıracak güce sahip olduğumdan bile emin değildim. Sanırım... Değildim.

Sıcak su küvetin nerdeyse yarına ulaşmış , tamamen dolmasına biraz daha vardı. Suyu kapatma gereksinimi duymadan küvetin beyaz mermerlerine tutundum. Kaymamak için olabileceğince dikkatli bir sekilde suya girdim. Sıcak su aşırı değil, fakat ilk dokunuşta dudaklarımdan hafif bir inilti koparacak kadar sıcaktı. Kollarımı gevşeterek suya bırakırken omuzlarımı geriye yasladım. Başım ardıma yaslanmış ve sıkkın nefesler alıyordum. Gözlerimi bir anlığına kapatırken bu sadece kısa bir an sürmüştü. Çünkü ben her göz yumuşumda yine o küçük kırgın sima aklıma üşüşüyordu. "Neden?" diyerek sorgulamaya başlayabilirdim. Bu içinde bulunduğum anlamsız yorgunluğu nedenini arayabilirdim. Fakat yapmadım. Karşı koyacak güçte değildim. Yorgun ruhum o kadar incinmiş, kırılmıştı ki savaşmaktan yorulmuş, sıkılmıştım.

Omuzlarımı suya bastırarak gevşedim ve bir süre sadece kısa bir süre herşeyi unutmak istedim. Sanki hiçbir şey yaşmamışım gibi. Hiçbir şey olmamış gibi...

Sesiz ve huzurlu... Fakat herşey tuzla buz oldu derken aklımda beliren ayrıntılar kulaklarımı uğuldattı. Gitmem gerek bir okul ve dinlemem gereken uzun bir nasihat listesi vardı. Bilmiyorum. Belkide bu liste sonsuza kadar süre bilirdi. Yada ölünceye kadar... Derin bir nefes aldığımda küvetten doğrulup ayaklandım. Yorgun ve bil hassa uyuşuk olan uzuvlarıma rağmen hızla yıkanıp, bedenimi duruladım. Beyaz yumuşak havluyu sarındığımda yavaş ve küçük adımlarla içeriye geçtim. Çıplak ayaklarım ıslak izlerini yerde bırakırken belkide ilk kez bunu umursamadım. Temizliğe aşırı bir takıntım yoktu. Fakat kirli olan herşeye karşı saplantım olduğunu çok iyi biliyordum. Yine de bu duruma rağmen yerdeki ıslak ayak izlerini umuramadım.

Adımlarımı yatağımın karşısındaki dolaba yönlendirirken odamın nerdeyse tamının aydınlandığını fark ettim. Bu iyiydi. Elbiselerimi alırken bir de ışık derdiyle uğraşamazdım. Kapaklarını açtığım dolaptan siyah şort, kırık beyaz kayık yaka tişört ve şortumla aynı renkte siyah bir kot ceket aldım. Alt çekmeceyi zaman kaybetmeden açtığımda kıyafetlerime uygun iç çamaşırlarını da çıkarmıştım. Seçtiğim giysileri üzerime geçirmeden önce onları yatağın üzerine bıraktım. Yorgun çıplak ayaklarım azar azar sızlarken yatağa oturdum. Bacaklarımı uzatarak hemen yanımdaki sehpanın üzerine koyduğum kremi elime aldım. Bacaklarıma, kollarıma nemlendirici sürerek solğun tenimin biraz daha parlamasını sağladığımda elimdeki kremi yerine bıraktım. Yüzüm kadar olmasa da tenimde solğun ve kırgın görünüyordu. Azda olsa sürdüğüm nemlendirici içimi açmış iyi hissettirmişti. Oturduğum yerden doğrularak yatağın üzerine serdiğim iç çamaşırlarına uzandım. Bedenime sardığım havluyu bir kenara bir bırakırken oldukça sade olan kıyafetleri giyerek boy aynasından uzun kahverengi saçlarımı ellerime düzeltip şekil verdim. Kurutma gereği duymadım. Çünkü o makinenin çıkardığı sesi hiç sevmiyordum. Beni sinir ediyordu. Bu yüzden gerekmedikçe saçlarımı o şekilde kurutmazdım. Çıplak ayaklarım ayakta çok durmuş olmamın lanetinden üşümeye başladıklarında kıyafet dolabına doğru beklenmedik bir atiklikle ulaştım. Dolabın alt çekmecesini açarak içerisinden beyaz bir konvers çıkardığımda kapağını kapattım. Çorap giymek beni genelde rahatsız ettiği için çıplak ayaklarıma ayakkabılarımı geçirdim. Artık tamam sayılırdım. Sayılırdım diyor ve tamamen hazır olmadığımı düşünüyordum. Çünkü yüzüm o kadar solğun duruyorduki merzarlarından fırlayan zombiler gibiydim nerdeyse....

Solğun yüzümü biraz olsun aydınlanmak için biraz nemlendirici ve allık sürdüm. Gözlerimin altındaki lanet halkaları kapatıcıyla yok ettikten sonra uzun kirpiklerimi siyah rimelimle havalandırdım. Yüzündeki az olsa belli olan makyajla biraz daha canlı bir ifadeye bürünmüştüm. Solğun ve cansız olan tek şey dudaklarımdı. Abartıyı sevmez fakat abartmadan da duramayan bir insandım. Bordoyu sürmek istemezdim. Çünkü çok belirgin bir renk. Fakat sürmeden de duramazdım. Dudaklarıma açık vişne çürüğü renginde bir ruj sürdükten sonra artık tamamdım. Parfümden hiç haz etmediğim için onu umursamazca kâle almıyorum. Çünkü parfüm tenimin kokusunun bastırsın istemiyor, mecbur kalmadıkça parfüm kullanmazdım.

Yatağımı toplayıp beyaz yorganımın üzerindeki kışıklıkları elimle düzelttim. Aslında zaten bir çalışanımız vardı. Istesem O'da yapabilir, beni bu dertten kurtarabilirdi. Fakat ben yapamazdım. Yapamadım. Dağınıklığa olan tutumum gözle görülür bir aşama kat etmiş ,etrafı 'Son bir kez daha!' diyerek defalarca kontrol etmiştim. Herşey düzenliydi. Temiz, ferah, iç açıcıydı. Olması gerekende buydu zaten. Etrafımda yavaşça dolanarak istemsizce gülümsedim. "Tertemiz. Harika!" sesim üzerimdeki o kadar yorgunluğa rağmen mutlu çıkmıştı. Yada canlı...

Kafam, aklım alak bullaktı. Sanki şuan bu odada yaşayan ben değilmişim, bambaşka biriymişim gibi hissediyordum. Anlamsız yersiz sözler vardı aklımda... Hisselerimin bir son, sınırı yoktu. Her geçen an, her salise biraz daha bocalıyordum. Çırpınmak değildi bu... Sadece kaybetmekti. Belki yolun başıydı. Belki de sonundaydım. Fakat farkında değildim. Çözemediğim , açıklayamadığım o kadar çok sorun vardı ki bunları daha fazla düşünüp kendimi yıpratmak istemiyordum. Derin bir nefes alıp ruhumu saran kasfeti geri büskürtürken çalışma masamın üzerine bıraktığım çantamı ve telefonumu aldım. Aşağıya inmeye niyetim olmasa da inmem gerekiyordu. Okula gitmeli , o uzun nasihat listesini dinmeliydim.

Odanın kapısından dışarı kendimi atarken sabahın bu saatlerinde babamın bana sıralacağı sözcükler aklımda uçuşuyordu. Belki çok kızacaktı. Gerçi o çoktan olmuştu. Belki de sadece uyaracaktı... Bilmiyorum. Sadece her duruma karşı hazırlıklı olmak istiyordum. Kendimi ona karşı savunacak bir gerekçeyle yüceltemezdim. Yapabileceğim tek şey, sarf edeceği tüm o sözlere karşın sadece " Tamam." diyebilirdim. Fazlası herşeyi çok daha zorlaştırırdı.

Merdivenlerden aşağı yalın adımlarla indiğimde babamın salondaki masada kahvaltı yaptığını gördüm. Çalışanımız Nuray teyze ona tek şekerli kahvesini hazırlıyor , bir yandan da masayı çekip çeviriyordu. Yüzündeki yorgun , bir o kadar da yıkılmış ifadeyi silerek yalancı bir gülümseme edindim. "Günaydın!" Neşeli bir ses değildi. Mutlu değildi. Yada canlı , hayat dolu... Sesim kırgındı. Sesim yorgundu. Sesim... O çok kızmıştı. Kızgındı. Kendimi yargılamayı belkide bu dünyada seven insanların başını ben çekiyorumdur. Fakat bu sefer başkaydı. Ona anlatamadığım bir takım sorunlar , kötü pürüzler vardı. Hem anlatacak olsam dahi olayların doğuracağı sonuçları, onun güveni ve korumacılıktan uzak tavırlarını kaybedebilirdim. Kaldı ki henüz o kadar cesaretli olup asıl olanı babama anlatacak durumda değildim.

"Günaydın." diyerek sert ve keskin bir tonda karşılık verdi. Anlaşılan bu yeni okul işi onu hala memnun etmemişti. Mesafeli ve uzak değildi. Fakat yine de sesi bunu o kadar açık bir şekilde yansıtmıştı ki ona söyleyecek tek bir sözüm kalmamıştı. Yüzündeki sahte gülüş bile solmuş , yerini suratsızlığa bırakmıştı. Babamın ardından Nuray teyze , onun aksine sıcak kanlılıkla, "Günaydın. Hadi gel sofraya otur." demişti. Ona içten içe gülümserken bu gülümseyişin bir milimi dahi yüzüme ilişmemişti. Ifadesiz yüzümle başımı salmakla yetindim.

Sesiz geçen bir kahvaltının ardından ben yine her zaman olduğu gibi sadece portakal suyu içmiş, kahvaltı yapmamıştım. Nuray teyze yine yemem için ısrar etmişti. Fakat yiyemiyordum. Nedenini bildiğim söylenemezdi fakat bir şeyi biliyordum. Kahvaltı yapmak kesinlikle huyum değil. "Okula geç kalıyorum. Kalksam iyi olacak..." diyerek telefonumun saatinde kahvelerimi gezdirirken oturduğum sandalyeden doğruldum. "Otur yerine. Konuşmamız gereken şeyler var!" Sert uyarısıyla bacaklarım titreyecek doğrulduğum sandalyeye adeta yıkıldım. Hiç bir zaman aşırı sert değildi. O sadece varlığını belli edecek kadar belirgindi. Aslında hem vardı hem yoktu. Ona haksızlık ediyormuşum gibi görünüyor olabilirdi fakat bu doğru değildi. Kabul etmeliyim. Annem gibi değildi. Onun gibi doğduğum ilk anda beni yanlız bırakmamıştı. Her ne kadar bunun sorumlusu ben olsam da, benim yüzümden ölmüş olsada, onun yokluğu, varlıksızlığı dert olmamıştı. Hiçbir zaman 'Benim annem neden yok?' diyerek sorgulamamıştım. Yada 'Keşke bir annem olsaydı.' demedim. Tek yaptığım onun yokluğunu kabullenmekti. Anlam veremediğim bir şekilde sorgulamamaktı. Neden bilmiyorum. Fakat şimdiye kadar onu hiç merak etmedim. Edemiyorum. Aslında... Bir o kadar da sorgulamıyorum. "Lafı uzatmayı sevmediğimi biyorsun." Sesiyleyle gömüldüğüm düşünce karmaşasından sıylırken derince yutkundum. Bakışlarım onun tıpkı benim gözlerimi andıran kahvelerine mühürlendi ve tam da o sırada konuşmaya devam etti. "Açıkcası bu dönem ortasında okul değiştirme işi hiç hoşuma gitmedi. Üstelik senin için önemli olan bir sınavın yaklaştığı şu dönemde hiç iyi olmadı. Senden istediğim yeni arkadaşlar edin, derslerine daha fazla asıl ve öğretmenlerine kesinlikle iyi geçin..." Gözlerimi kırpıştırarak onu onaylarcasına başımı salladım. Böyle konuşmasının tek sorumlusu bendim. Okul değiştirmek için sunduğum mazeretler kendi boyumu dahi aşmıştı. Arkadaşlarımla anlaşamadığımı, sürekli tartıştığımı, kavga ettiğimi söylemiştim. Yeni arkadaşlar edin demesinin sebebi buydu. Dersleri anlatan hocalar ve dağınık ders proğramı berbat diyerek yakınmıştım. Beni bu konuda uyarmasına şarşırmazken yine sorgulamadan derin bir nefes aldım. "Tamam baba. Artık gidebilirmiyim. Geç kalacağım. " yorgun sesimle karşılık verdiğimde kaşlarını çatarak "Hayır. Daha bitmedi." diyerek karşılık verdi. Buna karşın benim kaşlarım hızlı bir kavisle çatıldı. Gözlerim kısılırken yüzü ve çattığı kaşları yumuşadı. "Beni öpmeden gidemezsin" yanağını uzatarak söylediği cümleye karşın çatım kaşlarım gevşedi ve aynı hızla aralandı. Her ne kadar kızmış olsada o bana kıyamamıştı demek ki. Uzandım sakalsız sıcak yanağına ufak bir öpücük kondurdum. "Şimdi gidebilirsin." dediğin hafiften gülümseyerek çantamı kavradım. Ceketimi düzeltirken sandalyemden bir kez daha doğruldum.

Dışarıya çıktığımda hava mevsime göre sıcak fakat bir o kadarda serindi. Rüzgar esmiyordu. Yada soğuk aslında olması gerektiği gibi boğucu ve baskın değildi. Sadece normalden daha sıcaktı. Çantamın kollarını omuzlarıma geçirdikten sonra ellerimi ceketimin ceplerine sızdırıp bahçede yavaş adımlarla ilerledim. Kısa şort giydiğim için pişman olmasam da günün ilerleyen saatlerinde olacağımı hissediyordum. Çünkü sonbahar aylarında havalar çok yanıltıcı oluyordu. Ve bir aptal gibi bunu akıl edememiş ve üzerimdeki kıyafetleri kuşanmıştım. Şikkayetci değildim. Fakat yine de soğuk gözümü korkutmadı değil. Düşüncelerimin arasında boğuştuğumun farkına vardığımda hızlı ve yorgun adımlarla yeni okulumun yolunu tuttum.

•••

Okulun bahçe kapısının önüne geldiğimde derin bir nefes alıp bahçeden içeri girdim. Bahçe tahmin ettiğimin aksine ferahtı. Rengarenk çiçeklerin ve güzel ağaçların olduğu iç açıcı bir bahçeydi. Ağaçların gölgelerine kurulan koyu kahve rengi banklar vardı. Bahçe nerdeyse dolu gibiydi. Anlaşılan bu okulun öğrencileri soğuk yada serin hava dinlemiyordu. Okula yeni gelen herkesin yaşayacağı gibi benimde ilk karşılaştığım insanların üzerimdeki delici bakışları oldu. Rahatsız olmadığımı söyleyemem, fakat umurumda da değildi. Okulun büyük bahçesini incelemeyi bırakıp merdivenleri çıkmaya başladığımda derin bir nefes aldım. Pekala! Yeni okul, yeni bir sayfa. Bu sefer ki sayfanın bir milim dahi kirlenmesini müsaade etmeyecektim. Elimden gelenin yada gelmeyenin en iyi olacaktı. Olmalıydı. Merdivenleri aşıp okulun içine girdiğimde içerinin de dışarıdan bir farkı olmadığını anlamıştım. Yine aynı yabani bakışlar , yine kalabalık. Bu hiç hoşuma gitmemişti. Dikkat çekme düşkünü bir karakterim olmadığı için, bulunduğum durumla istemsizce rahatsız oluyordum. Dudaklarımı ıslatarak yüzüm kondurduğum ifadesizliği korumaya devam ederken üzerindeki meraklı bakışları yok saydım ve yürümeye devam ettim. Hızlı hızlı adımlarla koridorda ilerliyor olmam belki daha çok dikkat çekiyor olabilirdi. Yine de dürüst olmak gerekirse pek umurumda değildi. Tek derdim müdürün odasını bulup sınıfımı ve ders programımı öğrenmekti. Fakat odayı bir türlü bulamıyordum. Okulun hangi katında olduğu konusunda bir fikrim yoktu. Nasıl öğrenebileceğimi de henüz kavrayamamıştım. En azından birine sorabilirdim. Bana odayı tarif edebilecek biri olabilirdi. Koridorda sola doğru döndügümde karşıma esmer bir kız çıktı. Istemeye isteye de olsa kızı durdurup "Pardon. Müdürün odası ne tarafta ? " diye sordum. Bakışlarını üzerime sabitleyerek siyaha yakın kahve gözleriyle bedenimi uzun uzun süzdü. "Yeni öğrenci misin?" diye sordu sorumu es geçerek. Soruma soruyla karşılık vermişti. Nefret ederim. Soruma soruyla karşılık verilmesi beni deli ediyor. Sevmediğim bir şeyin, hele ki hiç tanımadığım biri tarafından yapılması, sinirlemi bozmuştu. Kaşlarını çattım ve olan sert sesimle karşılık verdim. "Evet. Müdürün odası ne tarafta?" Tek kaşını kaldırdı ve ses tonumu anlamazcasına omuz silkti. Bu kız beni çok uğraşıracak gibi duruyordu. Aman ne güzel! Gerçekten şuan bir tek eksiğim bu kızın beni oyalamasıydı. "İkinci katta, koridorun sonundaki oda." diyerek iğneleyici bir tonda konuştu. Sanki ben anlamıyorum sesindeki o sinir bozucu ifadeyi. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine kapatıp derin bir nefes aldım.

Sakın ol Asya! Sakin!

Sakinliğimi korumak her zaman oldukça zor olsada bu sefer çok nadir anlardan birinde olmalıydım. Yavaş yavaş öfkenin kıyısından çekilirken esmer kız hala karşımda durmuş beni izliyordu. "Teşekkür ederim. Yoluna devam edebilirsin!" diyerek keskin bir tonda elimle koridoru işaret ettim. Bu bir nevi defol! demek olsa da kesinlikle değildi. Tavrına karşılık tavrım oldukça doğaldı. Yüzünü gözlerime baka baka buruşturdu ve kalçalarını kıvırtarak koridorda ilerlemeye devam etti. Sinirle derin bir nefes alıp istemsizce gözlerimi devirdim. "Gelen gideni aratmasın. Bu nedir ya!" Sitem edercesine yakınırken düşündüğüm tek şey aynı duruma tekrar düşmemekti. Asla! Asla aynı şey tekrarlanmayacak!

Silkinip kinci katın merdivenlerini hızlı adımlarla çıktım. Koridora girdiğimde etrafta bir kaç tane öğrenci vardı. Aynı meraklı bakışlarla tekrar karşılaşırken umursamadan ilerledim. Müdür Bey'in odasının önüne geldiğimde odanın kapısını çaldım. Müdürün 'Gir!' komutunu duyduğumda yavaşça içeri girdim. "Merhaba hocam. Ben yeni öğrenciyim." dediğimde tek kaşını kaldırarak otoriter bir sesle konuştu. "Merhaba okulumuza hoş geldin. Geç otur şöyle. " dedi. Eliyle gösterdiği yere oturduğumda bakışlarım oldukça yaşlı Müdürün üzerinde geziniyordu. Otoriter ve ciddi duruyordu. Disiplinli bir adam olduğu kesindi. Kır saçları , pos bıyıkları vardı. "Seni bir iki dakika bekleyeteğim. " dediğinde gülümsedim ve olağanca normal tuttuğum sesimle konuştum. "Sorun değil hocam. Bekleye bilirim. " Başını memnun olmuşcasına salladı ve karşısındaki bilgisayar ekranına odaklandı. "Ismin neydi? Hatırlayamadım." Gözlerini ekrandan çekmeden konuştuğun da "Asya Dinçer. " diyerek karşılık verdim. Bakışlarım onu beklerken odasında dolandı ve an bu okulun havasınını pek sevmediğimi fark ettim. Fakat bir sorun vardı. Istemesemde artık buranın geri dönüşü yoktu. Eskiye dönmemez başka bir yenide bulamazdım. Sadece alışmalıydım. Elimden başka hiçbir şey gelmezdi.

"Bu senin ders programın."

dediğinde elindeki kağıdı, bakışlarını yine ekrandan çekmeden bana uzattı. Uzanarak ders programı elinden aldım ve hafiften bir göz gezdirdim. Tam olarak inceleme fırsatım olmadan sesini tekrar duydum. "12-E sınıfındasın. Bir üst katta." Ders programdan bakışlarımı çekip ona teşekkür ettim ve odadan çıktım. Koridorda yavaş adımlarla yürürken elimdeki ders programına bakıyordum. Çok ağır değildi. En azından eski okulumda kullandığım ders programı kadar ağır değildi. Gerçi orada sorun olan ders programı değildi. Tamam oldukça sıkı çalışma şartları vardı. O programı kullanırken genelde uykusuzluk çekiyor ve bitkin düşüyordum. Bazen, altmış yaşına gelmiş emekli bir öğretmen gibi oturduğum yerde sızıp kalıyordum. Bazen de kurumaya yüz tutmuş sonbahar yaprakları gibi etrafa savruluyor ve kendimi taşıyamayacak hale geliyordum. Böyle günlerde babam beni odama taşır ve yatağıma yatırırdı. Eminim huzurla uyuduğumu düşünüyordu. Ama ben şu son üç ay içerisinde hiç bir şekilde rahat ve huzurlu bir şekilde uyuyamamıştım. Hoş böyle giderse uyuyamayacaktım da....

Sıkıntılı bir şekilde nefes alırken

yine derin düşüncelerime dalmıştım. Hem böyle oluyordu. Bir an kendi kendime 'Onları düşünmeyeceğim' diye söz veriyor , daha sonra yine kendimi o düşüncelerin en karanlık yerinde buluyordum. Bir türlü anlamıyordum.. Bu kabusları neyin nesiydi? Neden görüyordum onları? Bir türlü kafamdaki sorulara cevap bulamıyordu. Tabi bunların hep basit kabuslarda olabilirdi. Çünkü o kabuslarda gördüğüm küçük kızın bir anda ortaya çıkan öfkesi , beni karanlığa savururken ki gücü ve sözleri... Hepsi ama hepsi kafamı karıştırıyordu. Bu işe bir çare bulmalıydım. Belkide bu konuyu uzman birine danışmalıydım. Yine de bunun için çok erkendi.

Bazı şeylerden emin olmadan hareket etmek bana göre değildi. Önce kafamdaki bir takım pürüzleri netleştirmeliydim. Sonrası oluruna bırakılırdı.

Yutkunarak merdivenlere ilerledim. Bir kaç adım... Sadece bir kaç adım atmıştım ki bacaklarımda hissettiğim sıcaklık ve acı yanma hissiyle irkilerek , elimde olmadan ufak bir çığlık attım. Boğazımdan kopan keskin ses üzerimdeki meraklı bakışları daha belirleştirdi. Lanet olsun!Bakışlarım bacaklarıma sabitlenirken üzerime sıcak kahve döküldüğünü fark ettim. Canım yanıyordu. Ve kahretsin! Bacaklarım kirlenmişti. Kirlenmiş! Gözlerim ardına kadar açılırken uzun kirpiklerim nerdeyse kaşlarımı okşayacaktı. Kısa boylu , sıska bir kız bacaklarımın üstünü kahve dökmüştü. "Ayy çok özür dilerim. Istemeden oldu." Kulaklarıma dolan sesle kaşlarım çatılırken dişlerimi gerilmiş ve çenem kasılmıştı. Tırnaklarım anında avuçlarıma saldırmış , etimi delmek istercesine batıyorlardı.

"Dikkat etsene biraz. Bacaklarım yandı. Körmüsün arkadaşım !!

Önünü göremiyor musun!" Sesim öyle sitemli , öyle öfkeli çıkmıştı ki karşımdaki kız zorlukla konuşa bilmişti. "Ya... çok pardon. İstemeden oldu. Gerçekten çok özürlerim. Ben nasıl oldu anlayamadım. Çok affedersin. !!" Tekrar konuştuğunda bakışlarımı yüzene çevirdim. Yüzü çökük ve bir boya duvarını andırıyordu. Ayrıca fark ettimde sesi sinirlerimi bozuyordu. Hem önüne bakmıyor, hemde kusura bakma diyor. Aptal! "Gerçekten üzgünüm ,dur sana mendil vereyim. Üstünü temizle!" O çırtlak sesiyle düşüncelerimden sıyrılarak bana doğru uzattığı mendili aldım. Bacaklarımı silerken kahvede bulunan şeker yüzünden şekerlenmiş ve yapış yapış olmuştum. Bu kılıkta derse giremezdim. Sesimi az öncekinden daha sakin tutmaya çalışarak "Tuvalet ne tarafta ?" diye sordum. "Üst katta , koridorun solunda. Şey sen iyimisin? Bak gerçekten istemeden oldu. Istersen sana yardım edebilirim. " sinirlerimi bozan sesiyle daha fazla saçmalamasını dinleyemeyeceğim için "Tamam önemli değil. Gelmeme gerekte yok. Boşver!" dedim ve merdivenlere doğru yürümeye başladım. Merdivenleri çıkarken hala kızın bana verdiği mendille bacaklarımı temizlemeye çalışıyordum. Salak şey her yanımı yapış yapış etti. Beni mi bulur hep! Tüm saçmalıklar beni mi bulur! Sıkıntıyla nefesimi dışarı verip , merdivenleri hızla aştım. Üçünçü katın koridoruna girerken bacaklarımı elimdeki mendille olabildiğince temizlemeye çalışıyordum. Tuvaletin önüne geldiğimde oflaya puflaya içeri girdim. Başım eğik, bakışlarım sadece bacaklarımdaki lanet , ölüm sebebi kahve kalıntılarındaydı. "Aptal kız ya !! Halime bak ... Batırdı üstümü. " Sızlanarak tuvalettin içinde ilerledim. Hayıflanmaktan hiçbir şekilde kendimi alamıyor , aksine kızın başından çıkaramadığım öfkemi dilime akıtıyordum. "Bu bana yapılırmı ? Ben nasıl duracağım böyle! Allahım leş gibi leş! Yapış yapış oldu her tarafım." Sözlerim öfkeli ve sitemkâr olsada elimde değildi. Şuan üzerimdeki bu berbat hal beni çılğına çevirmişti. Nefesim daralmış gerçekten kalbim boğazımda atıyordu. Elimdeki mendille temizlenmiyordu ki bu pislik. Silsemde ıslatmak gerekecekti. Birde bununla uğraşmalıydım. Dişlerimi sinirle sıkarken bakışlarımı kaldırıp yine sitem edecektim ki gördüğüm manzara karşısında bir anda dilim tutuldu.

Gözlerim irice açılırken nefesimi o an öylece tutuğumu fark ettim. Nefes almıyordum. Elimdeki mendil parmaklarımdan kayıp gitti ve tuvaletin solgun zeminini boyladı. Geçirdiğim şokun etkisiyle kaç dakika öyle kaldım bilmiyorum. Daha önce böyle bir şeye hiç şahit olmamıştım. Barlarda yada eğlence mekanlarında bir erkeğin ve kadının bu tarz bir durumda bulunması yadırganmazdı. Fakat okul bu tarz bir olay için oldukça eğreltiydi. Eski okulumda böyle durumlara asla izin vermezlerdi. Ilk ve oldukça berbat bir görüntüydü.

Gözlerimi kırpıştırarak bunun belkide sadece bir hayal, yani kabus olduğunu düşünmeye başlamıştım ki yarı çıplak kızın "Lanet olsun!" diyerek sızlandığını duydum. Bu kabus değil gerçekti. Ciddi ciddi şuan karşındaki bu yarı çıplak iki kişi gerçekti. Bakışlarım kızın üzerin üzerinde kınayıcı ve bir o kadar da şaşkın halde gezinirken üstünde sadece sutyeni vardı. Kısa sarı saçlıları hafiften omuzlarına değiyordu. Giydiği etek kalçalarından yukarı doğru sıyrılmıştı ve iç çamaşırı hafif aşağı çekilmişti. "Üzerini giyin!" Duyduğum keskin ve sert erkek sesi yutkunmama sebeb olurken bakışlarım sesin sahibine kaydı.

Kahretsin!

Üzerinde bacaklarını saran lacivert dar kottan başka hiçbir yoktu. Yarı çıplak bir erkeği ilk kez bu şekilde gördüğüm için gözlerim olabilirmiş gibi biraz daha açıldı. Geniş omuzları tüm çıplaklığını ile kahvelerime ilişirken bakışlarımı üzerinden çekemiyordum. Kusursuz denebilecek bu Yunan heykelinden farksız beden beni kendine mühürlenmişti. Bakışlarımı çekmek istesem de yapamıyordum Omuzları o kadar genişti ki yanımda dursa ince bedenimle olduğumdan daha küçük durabilirdim. Teni esmer değil , çok açıkta değildi. Kumral ve pürsüz görünüyordu. Bakışlarım omuzlarından göğsüne geçerken istemsizce yutkundum. Yunan heykeli bu beden için fazlasıyla hafif bir ithamdı. Çünkü kusursuz diyebileceğim bu bedendeki geniş kaslı göğüs ve onları takip eden derin karın kas çizgisi boğazımda atan kalbimi kulaklarıma çıkardı. İçerisi birden sıcaklamış gibi terlemeye başlamaya başlamıştı. Güçlü ve bilhassa sert görünen koları sarıldığı bedenin kemiklerini kırabilecek kadar kudreti duruyordu. Bakışlarım bedeninden kopup yüzüne yükseldiğinde kaşlarını çatılarak bir adım geriye kaçtım. Güzel bir yüzü vardı. Güzel ve kusursuz... Keskin elmacık kemikleri sert yüz hatlarındaki belirginliği daha vurgunlaştırmıştı. Dudakları dolgundu. Fakat alt dudağı üst dudağına göre daha kalın ve belirgindi. Keskin yüz hatlarına uygun biçimli burnu düzenli kaşlarına çok yakışıyordu. Saçlarının üstleri bir erkeğin saçlarına göre oldukça uzundu. Açık kural saçları çok yumuşak ve dokunulmaya hazır görünüyordu. İçimden anlamsızca o saçlara dokunduğum , yumaşaklıklarının arasında parmaklarımı dolandırdığım geçerken bu sefer daha sert yutkundum. Kör deniz mavisi gözleri vardı. Kopkoyu, derin, karanlıktı. Gözleri gözlerime mühürlendiğinde bakışlarım, ruhum , bedenim, sadece onun gözlerine ilişti. Onun gözlerine kapandı. Bu neydi şimdi? Neden onun koyu mavi gözlerinden bir türlü kopamıyordum? Gözleri öyle sert ve keski bakıyorlardı ki bacaklarımın üzerlerine dökülen kahveye rağmen titrediklerini hissettim. Mavi gözlerini benden çekip yanı başındaki kıza dönerek "Üzerini giyin ve git!" dedi. Itraz kabul etmediği sesinden anlaşılıyordu. Fakat sarışının bunu umursadığını zerre kadar düşünmüyordum. Çünkü cesurca karşı çıktı. "Araf dalgamı geçiyorsun? Ne demek git. Biz seninle-" Cümleleri doğru düzgün yola getiremezken onun adı aklımda yankılanıp duruyordu. Her bir duvara herbir hücreme çarptıklarını duyumsadım. Omuzlarım gerildi ve basit bir ismin üzerime uyguladığı baskıya istemsizce şaşırdım. Güzel isimdi. Hemde çok güzel. Anlamına yakışır bir isimdi. Yaşam ve ölüm arasında gibi... Gözleri bedenimi öldürüyor , ruhumuda sanki onu tanırmışcasına yaşatıyordu. "Sana git dedim Şeyma!!" bir anda kükremesiyle refleks olarak yerimden sıçradım.

Şeyma korkuyla tıpkı benim gibi yerinde sıçradıktan sonra hızla üzerini düzeltip yerdeki gömleğini aldı. Üzerini giyinirken bana kötü kötü baksada pek umurumda değildi. Yanımdan hızla geçip giderken yine kötü kötü bakmıştı. Fakat bu sefer ben ona daha kötü bakmış ve o sarı çiyanı yolduğumun hayallerini kurmuştum. Ardından nefret dolu gözlerle bakarken çoktan tuvaletten çıkmıştı. Yüzü tekrar önüme döndüğümde gözlerim yine irileşti. Gözüme ilişen çıplak bedendenn kısık bir tonda fısıldadım. "Lanet.... Lanet olsun!" Ve kahretsin ki!, an itibariıyle yarı çıplak bir adamla tek başıma kalmıştım.

Bölüm sonu

8 yorum