Odama giren güneş ışıklarıyla gözlerim yavaş yavaş açıldı. Dün kepenkleri tamamen kapattığımdan emindim oysaki. Esneyerek yatakta doğrulurken kumandayla camın kepenklerini açan annemi gördüm. Demek ki annem açmıştı. Uyanmaya çalışırken anneme günaydın demeye çalıştım ama pek olmamıştı sanki.
"Gönaydon onne"
Annem gülümseyerek yatağımın kenarına oturdu ve alnımdan öperek
"Sana da günaydın kızım" dedi.
Dağılan saçlarımı düzeltirken ben de yavaş yavaş kendime gelmeye başlıyordum. Annem gülerek
"Seni bu kadar erken uyandırmazdım ama bu gün büyük gün" dedi.
Allah! Bugün tüm dünya teste girecekti. Bunun düşüncesi bile resmen uykumu kaçırmış, gözümü açtırmıştı. Hızla yatakta doğrularak
"Ay doğruu! Bugün ruhsal teste gireceğiz" dediğimde annem gülümseyerek başını salladı.
Ayağa kalkıp kapıya doğru yürürken arkasını dönüp
"Ben kardeşini uyandırmaya gideyim. Biliyorsun teste girmeyecek olduğu için gelmek istemeyecektir. Zor uyanır. Ben gidip de uyandırayım." dedi.
Yatağımdan kalkarken başımı salladım. Mert 10 yaşına daha girmediği için teste de giremeyecekti. Annem kapıyı kapatıp çıkmadan önce aklına bir şey gelmiş gibi arkasını döndü ve
"Bu arada çalışanlardan sana menemen yapmalarını istedim." dedi.
Gülümseyerek anneme teşekkür ettiğimde kapının kapanma sesini duydum. Yatağımı topladıktan sonra lavaboya girip yüzümü yıkadım. Soğuk su kendime gelmemi sağlamıştı. Aynadan kendime bakarken aklımda hep aynı düşünce vardı. Ya alt kademede olursam? O zaman bana iyi davranmayı geç insan gibi bile davranmazlardı. Kafamı sallayıp kötü düşüncelerden kurtulmaya çalıştım.
Ben hayatım boyunca yaşıtlarımdan olgun birisi olmuştum. Aile çevresi mi yoksa başka bir şey mi bilemem ama 8 yaşımdan beri herkes bana çok olgun olduğumu söylüyordu. Babam benimle gurur duyuyor, onun veliahtı gibi olduğumu söylüyordu. Sonuçta ben hem anne tarafı şirketin hem de baba tarafı şirketin geleceği olarak görülüyordum. Mert bu yandan şanslıydı onun omzuna böyle bir yük eklenmemişti. Gazeteciler her hareketimi takip ederken hata yapmaya lüzum yoktu. Sadece kapalı alanlarda kendim olabiliyordum.
Bu yüzden ruhsal yaşım beden yaşımdan büyük olmalıydı elbette. Lavobodan çıktıktan sonra gardırobuma girdim. Bir sürü seçenek vardı. Birkaç dakika düşündükten sonra bordo bir bluz ve lacivert bir pantolonda karar kıldım. Çanta olarak lacivert bir çanta seçtim. Ayakkabı bölümüne geçtiğimde de bordo converse ayakkabılarımı giydim. Bu ayakkabıları giymek de çıkarmak da zor oluyordu ama olsun, hoşuma gidiyordu.
Ayakkabılarımı bağlamayı sonunda bitirdiğimde makyaj masama geçtim ve günlük makyajımı yaptım. Favori parçam olan siyah göz kalemimi sürdükten sonra kalktım. Makyajım sadeydi sadece göz kalemini abartıyordum. Merdivenlerden aşağıya inip yemek salonuna geçtim.
Annem çoktan masadaki yerini almış, telefonda birisiyle konuşuyordu. Ben de annemin karşısına, babamın yanına oturdum. Ailemizde yazılı olmayan bir kural vardı. Mert her zaman annemin yanına otururdu. Mert ailede de en çok annemi seviyordu. Bir yere gitsek her zaman annemin yanındaydı. Ailecek çekildiğimiz tüm fotoğraflarımızda da öyleydi.
Ben sandalyeme oturduğumda yemek salonunun ihtişamlı kapısı aralandı. İçeriye paytak adımlarla ve üzerindeki dinozorlu pijamayla girdi. Sandalyesine oturduktan sonra annemi yanağından öptü ve esneyerek
"Gönaydon onne" dedi.
Bana bakmadı bile. Zeten beni pek sevdiği de söylenemezdi. Çok ihtiyaç duymadığında benimle konuşmazdı bile. Zaten kimin umrunda ki? Beni istemeyen birisini beni istemesi için zorlayacak değildim. Onu çok sevsem bile beni sevmediği için onu zorlayamazdım.
Kapı tekrar aralandığında bu sefer içeriye jilet gibi takım elbisesiyle babam girdi. Sandalyesine oturmadan önce annemi dudağından öptü, ki hala telefonda konuşuyordu, ve Mert'in saçını karıştırdı. En sonunda sandalyesine oturduğunda bana dönüp yanağımı öptü ve
"Günaydın kızım" dedi.
Gülümseyerek babamı yanağından öptüm ve günaydın dedim. Babam eliyle yanındaki çalışanlardan birisine işaret verdiğinde içeriye yemeklerimizi taşıyan çalışanlar girdi. Sonunda annem de telefon konuşmasını bitirmişti. Çalışanlar anneme meyveli yulafını, Mert'e sucuklu yumurtasını , babama tereyağlı yumurtasını ve bana da menemenimi getirdikten sonra çıktı. Annem gülerek
" Teste Molanlarla beraber gireceğiz. Hatta bizim için özel bir bekleme salonu bile açtırdım." dedi.
Molan ailesiyle neredeyse ezelden beri arkadaştık. Annem Mila teyzeyle büyümüş, babamla Celil amca da kardeşlerden bile daha yakındı, özellikle Mert ve benden. Mila teyze ve Celil amcanın 2 tane benden büyük oğlu vardı. Tunç ve Tuna. Tuna'ya 1,5 yıldır platoniktim ama bunu kuzenim Elif dışında kimse bilmiyordu. Onlarla abi kardeş gibi büyüdüğümüz için bir şansım olmadığını biliyordum.
Babam düşüncelerimi sırıtarak konuşmasıyla böldü.
"İyi oldu ayarladığın birtanem. Zaten Celil'i de Tunç'un doğum gününden beri görememiştim." dedi.
Yemekleri yiyip bitirdikten sonra makam aracına geçtik. Araba hareket etmek için Mert'in gelmesini bekliyordu. Her zamanki gibi oyalanıyordu tabii ki. Ben de sıkıldığım için çantamdan telefonumu çıkardım. Whatsapp'a girip Tuna'nın profiline bastım. Mesaj kutusuna
Ben çok heyecanlıyım, sen? Umarım sonuçlarımız iyi çıkar:)
yazdım ama en sonunda vazgeçip hepsini sildim. Rezil olmak istemiyordum. Zaten ne gerek vardı ki? Teste beraber girecektik. Ben telefonumu çantama koyduğumda arabanın kapısı açıldı. Mert elinde mavi dinozoruyla içeri girdiğinde babam eliyle şoföre işaret verdi. Araba hareket ettiğinde camın önünden İzmir geçiyordu. Bugün ya hayatımın sonu ya da başlangıcı olacaktı. Kafamı cama yaslayıp hafif yağmurlu havayı seyretmeye başladım.
Yağmurlu havaları sevmiyordum. Bana kendimi hatırlatıyordu. Dışarıya gösterdiğim soğuk ve duygusuz karakterimi hatırlatıyordu. Böyle birisi olmak hoşuma gitmiyordu ama ben böyle birisi olmazsam o zaman tüm sorumluluklar Mert'in üzerine yüklenecekti. Mert hala bir çocuktu ama ben o yaşta yetişkinliğe ermiştim. Kardeşim olacağını öğrendiğimde ayrıca büyümem gerektiğimi de öğrenmiştim.
Benden karakterim için nefret ediyor olabilir ama ben böyle birisi olmayı sırf o nefret ettiği kişiye dönüşmesin diye istemiştim. Bunu bilmediği için benden nefret etmesinden sıkıntı duymuyordum. Sonuçta o benim küçük kardeşimdi ama maalesef onun da bir gün büyümesi gerekecek, benim gibi birisi olacaktı.
Araba durduğunda test binasına vardığımızı anlamıştım. Arabadan indiğimiz gibi etrafımızı hemen gazeteciler sardı.
Murat bey yeni sistem hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sema hanım ruhani yaşınız hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mina hanım ruhani yaşınız küçük çıkarsa ne yapacaksınız? Hem Akyüz Holding'in hem de Karaca Ticaret'in veliahti olmanın baskısı var mı?
Yağmur damlaları saçlarıma yavaş yavaş damlarken gazetecilerden gelen sorular gittikçe artıyordu. Ellerinde not defterlerleriyle bekleyen muhabirler, kameralarıyla bizi çeken kameracılar binayı görmemi zorlaştırıyordu. Korumaların yardımıyla zar zor kapıya vardığımızda sanki üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Gazetecilerin her dışarı çıktığımızda böyle etrafımıza dolanmasını sevmiyordum ama sonuçta bu da onların işiydi. Ekmeklerini böyle çıkarıyorlardı, onları yargılamak bana düşmezdi.
Kapının eşiğine geldiğimizde gazetecilerin sesleri yeniden gelmeye başladı. İstemsizce yüzümde bir tebessüm oluştu. Molan ailesi gelmişti.
Celil bey! Celil bey bu sistemi doğru buluyor musunuz?
Mila hanım sizce böyle bir sistemi tüm dünyada uygulamaları doğru mu?
Tunç bey, ruhani yaşınızın kaç çıkacağını düşünüyorsunuz?
Tuna bey! Ruhani yaşınızla ilgili ne düşünüyorsunuz? Ayrıca Elif Karaca ile sevgili olduğunuz doğru mu?
Ne? Tuna'yla Elif, kuzenim olan Elif sevgili miydi? Ama, ama sevgili olsalardı herhalde bize söylerdiler, değil mi? Ayrıca Elif bana böyle bir şey yapmazdı. Tuna'dan hoşlandığımı biliyordu. Umarım sadece bir skandaldır...
Molan ailesi de gazetecilerden kurtulduğunda yanımıza geldiler. Kapıda sadece birbirimize gülümsememize rağmen kameramanlar her yerden flaş patlatıyordu. En sonunda biz de içeri girdik. İçeri girdiğimiz gibi kısa boylu bir kadın bizi karşıladı.
Akyüz ve Molan ailesi sizleri ağırlamak bizim için büyük bir onurdur. Sizin için ayarladığımız salon şu tarafta.
diyerek bizi kocaman bir kapısı olan bir yere yöneltti. İçeriye girdiğimizde bizi ferah bir koku karşıladı. Odada koltuklar, çiçekler, meyveler... Ne ararsan vardı. Odayı çok güzel donatmışlardı. Annem kadına teşekkür edip kapıyı kapattığında artık resmiyetten kurtulmuştuk.
Mert koşarak Tunç abinin kucağına atladı.
"Tunç abii!"
Annem ve Mila teyze de sarılıp koltuğa geçtiler. Babamlarsa sanki 10 yıldır görüşmemiş gibi sırıtarak birbirlerini kucakladıktan sonra onlarda annemlerin yanına, koltuğa geçtiler. Tunç abim Mert'i bir uçakmışçasına havada uçururken gözlerim telefonuna gömülen Tuna'ya kaydı. Her zamanki gibi çok yakışıklı olmuştu. Dalgalı saçları yine dağınıktı. Gülümsedim. Zaten saçına hiçbir zaman özenmezdi. Her zamankinden farklı olarak bu sefer takım elbise giymişti. Ne diyeyim, çokta yakışmıştı.
"Bugün çok güzel olmuşsun Mina."
Sesn olduğu tarafa döndüğümde Tunç abiyi gördüm. Gülümseyerek bana bakıyordu. Yanaklarımın hafiften kızardığını hissettim. Gülerek Tunç abiye baktım.
"Teşekkür ederim Tunç abi. Asıl sen çok yakışıklı olmuşsun"dedim.
Tunç abi de her zamanki gibi çok yakışıklı olmuştu. Kıvır kıvır olan saçlarını güzelce taramış olmalıydı ki hepsi çok düzgün gözüküyordu. O da Tuna gibi jilet bir takım elbise giymişti. Tek fark o papyon, Tuna kravat takmıştı. Takım elbise ikisinin de yeşil gözlerini öne çıkarıyordu. Tunç abinin mint yeşili, Tuna'nın paris yeşili gözleri vardı.
Tunç abiye gülerek
"Maşallah Tunç abi buradaki tüm erkekleri kıskandıracak kadar yakışıklısın"dediğime Tunç abi de bana gülümsedi.
Celil amca kahkaha atarak Tunç abinin sırtını sıvazladı.
"Kimin oğlu işte, benim gibi yakışıklı"dediğinde Mila teyze kafasını sallayarak
"Tunç da Tuna gibi bana çekti. İkisi de benim gibi yeşil gözlü ve zarif" diyerek başını dikleştirdi.
Biz gülerken Tuna sadece başını sallamakla yetindi. Hala telefonuna bakıyordu. Acaba bir kızla mı konuşuyordu. Elif'le konuşuyor olabilir miydi? Beni sevmediğini biliyordum ama bari Elif'le sevgili olmasa...
"Bakıyorum da küçük pilot uçaklarını kardeşime indirmiş bile"
Kulağıma fısıldanan sözle yerimde sıçradım resmen. ödüm kopmuştu. Yanıma baktığımda Tunç abinin sırıtarak bana baktığını fark ettim. S*ktir! Tunç abi Tuna'dan hoşlandığımı biliyor muydu?
Kimseye fark ettirmeden elimle Tunç abinin ağzını kapattım. Dışarıdan gören birisi benim ona sarıldığımı düşünürdü ve öyle düşünülmesi için diğer elimi de boynuna doladım. Uzun birisiydim ama Tunç abinin kulağına ulaşmak için parmak uçlarıma çıkmam gerekti. Kulağına fısıldayarak
"Abi lütfen çaktırma, zaten ümidim yok. Sadece hoşlanıyorum" dedim.
Yavaşça geri çekildim ve Tunç abinin ağzından elimi çektim. Tunç abi sırıtarak bana bakıyordu. Yanağımı okşayarak
"Senin sırrın zaten 1,5 yıldır benimle küçük pilot" dedi.
NE! Tunç abi en başından beri Tuna'dan hoşlandığımı biliyor muydu? Ağzım açık bir şekilde Tunç abiye bakarken Tunç abi gülerek ağzımı kapattı. Tunç abinin eli hala çenemdeyken yavaşça Tuna'ya döndüm. Elindeki telefonu bırakmış, bir bana bir de Tunç abiye bakıyordu. Gözleri sanki... Sanki bir tuhaf bakıyordu. Bir beni bir de Tunç abiyi süzüyordu. O bana baktıkça kalbim hızlanıyordu ama o bana çok sert bakıyordu. Çenesi çok kasılmıştı. Ben ona bakarken bir ses duyuldu
"Görüyor musun dinozorcuğum, Tunç abi ve ablam sevgili gibi öpüşüp koklaşıyor"
Yine n'oluyor ya! Tunç abiyle ben ışık hızında kafamızı çevirdiğimizde Mert'in dinozoruyla konuştuğunu gördük. Şimdi sadece Tuna'nın değil annem ve babamların da bakışları üzerimizdeydi. Bir kere de kapa çeneni be Mert!