İçeriğe geç

Phantom Ajan

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Phantom Ajan

Bölüm 2

1.Bölüm

Sabahın köründe gözlerimi açtım yine. Alarm daha çalmamıştı ama uyku çoktan kaçmıştı benden. Oda karanlıktı, sadece perdelerin kenarından sızan gri ışık duvarlarda soluk gölgeler yaratıyordu. Bir süre tavana baktım; nefesim yavaş, ağır. Kalkmak istemiyordum. Hiçbir sabah istemiyordum zaten. Yatağın kenarına oturup ayaklarımı yere değdirdim. Parke soğuktu, tenimi ürpertti. Ayağa kalktım ve banyonun yolunu tuttum. Işığı açtığımda floresan lambanın cızırtısı kulaklarımda yankılandı. Aynanın karşısına geçtim. Karşımdaki kız… Kısa, düzgün olmayan siyah saçlar; kakülleri gözlerimin üstüne düşmüş, onları daha küçük gösteriyordu. Yüzüm yuvarlak, yanaklarım hâlâ dolgun. Dudaklarımı araladığımda o metal parıltısı: diş telleri. Gülünce –ki nadiren gülüyordum– ön dişlerimin üstünde teller iyice belirginleşiyor, sanki ağzımı bir kafese çeviriyordu. Gözlerim kahverengi, sıradan, makyajsız. Burnum biraz geniş, cildim soluk ve yer yer kırmızı lekeli. Vücuduma baktım. Geniş bir tişört ve bol bir eşofman altı giymiştim gece. Tişört göbeğimin üstüne yapışıyor, kollarım kalın görünüyordu. Ne giyersem giyeyim aynıydı; hiçbir şey yakışmıyordu bana. İnce kızlar gibi değildim. Uzun saçlı, beli ince, kalçası düzgün kızlar gibi. Ben… fazlaydım. Her yerim fazla. Duş aldım hızlıca. Soğuk su yüzüme çarptığında biraz kendime geldim. Saçlarımı taramadım bile; kısa olduğu için zaten şekil almıyordu. Okul üniformasını giydim: beyaz gömlek, lacivert etek. Gömleğin düğmelerini iliklerken aynada göğsümün fazla belirgin olduğunu fark ettim yine. Eteği biraz aşağı çektim ama nafile. Çantamı hazırladım; ağırdı, sırtımı ağrıtacaktı bütün gün. Merdivenlerden indim. Mutfakta annemle babam çoktan gitmişti işe. Ev sessizdi, sadece buzdolabının uğultusu vardı. Bir bardak su içtim, bir şey yiyemedim. Midem düğümlüydü her sabah. Tam kapıyı açıp çıkmak üzereydim ki zil çaldı. Kalbim hızlandı. Bu saatte kim olabilirdi? Kapıyı yavaşça araladım. Ve zaman durdu. Oğuz. Abimin en yakın arkadaşı. Kapının önünde duruyordu; uzun boylu, omuzları geniş, siyah deri ceketinin fermuarı yarıya kadar açık. Saçları dağınık ama o dağınıklık ona yakışıyordu; kahverengi teller alnına düşmüş, yeşil-gri gözlerini daha derin gösteriyordu. Dudaklarında hafif, kendinden emin bir tebessüm. Çenesinde hafif sakal gölgesi, parfümünün kokusu burnuma doldu hemen. Onu ilk gördüğüm andan beri aşıktım ona. İki yıl önce, Mert’in "abimin" doğum günü partisinde kapıda böyle durmuştu ilk kez. O günden beri içimde büyüyen, sessiz, utanç verici bir aşktı bu. Kimseye söyleyememiştim. Söyleyemezdim. Çünkü o… bana bakmazdı. Asla. Etrafında hep güzel kızlar olurdu. Üniversiteden, partilerden. Uzun saçlı, ince belli, makyajlı, gülünce diş telleri görünmeyen kızlar. Onlarla konuşurken gözleri parlar, sesi değişirdi. Benim gibi kısa saçlı, kilolu, diş telli birine bakmazdı. Bakamazdı. Kapıda donup kalmıştım. Gözlerimi ondan alamıyordum. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. Tam o sırada arkamdan tanıdık ayak sesleri geldi. “Oğuz !” dedi abim Mert, sesi neşeyle doluydu. Hemen yanıma geldi, omzuma hafifçe çarpıp kenara itti –fark etmeden yaptığı bir şeydi ama yine de içimde bir şey sızladı. İkisi sarıldı, sırtlarına vurdular, o erkekçe hoş geldin muhabbetine başladılar. “Ne zaman geldin kardeşim?” “Dün gece, direkt sana uğradım.” Ben hâlâ kapının kenarında duruyordum. Görünmezdim. Her zamanki gibi. Mert bir an bana döndü. Gözleri üzerimde gezindi; her zamanki gibi. Sanki beni tartıyor, gördüğü şeyden hoşlanmıyordu. Dudakları hafif büzüldü. “Okula seni ben bırakayım,” dedi kuru bir sesle. Emir gibi değil, ama seçenek de bırakmıyordu. Başımı salladım. “Tamam,” diye mırıldandım. Sesim çıkmadı neredeyse. Dışarı çıktık. Sabahın soğuğu yüzüme çarptı. Oğuz’un parfüm kokusu hâlâ burnumdaydı. Arabaya yürüdük. Mert anahtarı çevirdi, kapılar açıldı. Ön koltuğa Oğuz oturdu. Direksiyona Mert. Ben arkaya, cam kenarına. Çantamı kucağıma aldım, emniyet kemerini taktım. Var ama yok gibiydim yine. Motor çalıştı. Yol boyunca konuşmaya başladılar. Önce üniversiteden, sınavlardan. Sonra bir parti. Sonra bir kızın adı geçti. “Ya dün gece Zeynep’le takıldık yine,” dedi Oğuz gülerek. “Kız resmen deli, uzun saçlarını savura savura dans ediyordu.” Mert kahkaha attı. “E tabi oğlum, senin gibi adama kim dayanır? O bakışlar… Adamı çıldırtır.” İkisi güldü. Sesleri arabayı doldurdu. Ben camdan dışarı baktım. İstanbul’un gri sabahı, sıkışık trafik, soluk binalar. Her kelimeyi duyuyordum ama duymak istemiyordum. Kalbim sıkışıyordu, boğazım yanıyordu. Okula yaklaştık. Mert arabayı okulun önüne çekti. İndim hemen. Kapıyı kapatırken “Teşekkürler,” dedim ama duymadılar herhalde. Araba gülüşmelerle uzaklaştı. Arkaya bile bakmadılar. Okulun demir kapısından içeri girdim. Bahçede öğrenciler gruplar halindeydi. Bakışları hemen üstüme çevrildi. Fısıldaşmalar başladı. “Şişko Vira gelmiş yine.” “Diş telleri ne kadar iğrenç ya.” “Kimse onunla konuşmuyor, çok ezik.” Bazıları açıkça güldü. Başımı öne eğdim, hızlı hızlı yürümeye başladım. Koridora girdim. Dolapların yanından geçerken omuzlarım iyice çöktü. Sınıfa girip sırama oturdum, en arkaya. Çantamı masaya koydum, başımı kollarımın üstüne yasladım. Bu okulda tek bir arkadaşım bile yoktu. Herkes bana bakıp gülüyordu. Her zamanki gibi. Kendimden nefret ediyordum. Neden diğer kızlar gibi güzel değildim? Neden saçlarım uzun ve parlak değildi? Neden vücudum ince ve düzgün değildi? Neden gülünce dişlerim normal görünmüyordu? Neden hep ben? Cevap yoktu. Sadece zil sesi vardı. Ve benim bitmesini istediğim, nefret ettiğim bir gün daha başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.