"Onsuz Kalmak”
2 Aralık 2023
İstanbul, Türkiye
"Lan bunların burada ne işleri var?"
Cihan Bey balkonun kapısını bir hışımla açtığı gibi hâlâ şaşkınlıklarını üzerlerinden atamamış olan Zahir'i ve Toprak'ı enselerinden tutup odanın içine sürükledi.
Onun bu yaptığıyla tekrar ayağa kalkmaya çalışmış fakat başımın dönmesi ve gözlerimin kararmasıyla bir elimi alnıma götürerek dikkatlice yatağa geri oturmuştum. Bu sırada daha yeni kapının önünde endişeyle dikilen Ceyda'nın yanıma geldiğini fark etmemiştim bile. Bakışlarım ona döndüğünde ayakta ve yanımda gergin ifadesiyle dikiliyordu. Elindeki telefonu hiç bırakmak istemezcesine sımsıkı tutuyordu.
Onu izlediğimi fark etmiş gibi bakışları bana döndü ve yorgun yeşillerime onun endişeli mavileri eşlik etti. Gerginliğini almak istercesine gülümsediğimde o da bana gülümsemiş ve yüzünü babasına çevirirken Cihan Bey'in konuşmasıyla benim de bakışlarım o tarafa kaymıştı.
Cihan Bey baskın bir tonla, "Tekrar soruyorum, gecenin bu vaktinde kızlarımın odasının balkonunda ne işiniz var?" diye sorduğunda bir iki saniye ikisinden de cevap gelmedi.
Fakat daha sonra Zahir, yanında oturan ve neredeyse tir tir titreyen Toprak kadar gergin olmadığını kanıtlarcasına önce elindeki çiçekleri, sonra da beni gösterdi ve Cihan Bey'in sorusunu kısaca cevapladı. "Hasta ziyareti."
Cihan Bey'in önce histerik kahkahasını ardından ise sinirli sesini işittim. "Bir de utanmadan hasta ziyareti diyor pezevenk!"
Kaşlarım çatıldı, beni bu denli rahatsız edenin onun küfrü olduğunu anladığımda "Ona küfretme!" dedim pürüzlü sesimle. Acıyan gözlerimi zar zor açık tutabiliyordum fakat bu Zahir'i savunmama engel değildi. Kimse ona küfredemezdi, özellikle de benim yüzümden.
Zahir başını şaşkınlıkla bana çevirdiğinde Cihan Bey de üzerinde aynı şaşkınlığı taşıyordu. "Bu ne demek, Peyda?"
Omuz silktim ve ciddi tavrıma büründüm. "Sevgilime küfredemezsiniz demek, Cihan Bey." Ona olan bakışlarımı gördüğünde ve sözlerimi duyduğunda aramıza koyduğum sınıra bir kez daha küfrettiğini anlayabiliyordum fakat bu sınırı oluşturan ben değildim. Onlardı ve ben onların koydukları sınırların içerisinde şekillenmeye çalışıyordum, bunun için beni suçlayamazlardı.
Başını salladı kabullenmiş gibi ve ardından kırgınlığını gizlemeye çalışarak boğazını temizledi ve Toprak'a döndü. "Tamam hadi ben şunun," -eliyle Zahir'i işaret etti- " neden geldiğini ,anlamadım da, hadi anladım diyelim... Peki sen niye buradasın?"
Toprak kısa bir an Ceyda'ya baktığında omuzlarını dikleştirdi önce ve ardından bir elini Cihan Bey'e uzatırken Ceyda'nın onaylamayan bakışlarını görmezden geliyordu. "Artık zamanı geldi." dedi Ceyda'ya doğru fakat bunu daha çok kendine diyormuş gibi geldi bana.
"Çünkü Cihan Bey," diye söze başladı ve ardından bir çırpıda "Ben Ceyda'nın sevgilisiyim." deyip Cihan Bey'in elini sıkmasına fırsat dahi vermeden Zahir'in arkasına saklanmıştı. Onun bu tavrı karşısında halim olsa kahkaha dahi atardım.
Cihan Bey'in yüz ifadesi yumuşadığında şaşırmıştım. Bunu beklemiyordum, kızacağına hatta belki de yaygara çıkaracağına emindim. "Biliyorum," dediğinde ise şaşıran sadece ben değildim. Ceyda yanımda kaskatı kesildiğinde ne yapacağımı bilemeyecek Zahir'e döndüm fakat onun da sadece patlamış mısırı eksikti sanki, öyle keyif alır gibi izliyordu ki arkadaşının gergin ve şaşkın suratını, o an hiç yeri olmamasına rağmen gülesim geldi.
Gülüşünü tuttuğum sırada hemen yanımdan Ceyda'nın "Nasıl?" deyişini zar zor duymuştum.
Cihan Bey gözlerinden belli olan bir kırgınlıkla "Kızım benden bir şeyler saklıyorsa bunu bilirim." dedi ve benim onlarca kez kırılan kalbimi tekrar deşti.
Ondan onlarca şey saklıyordum. Bu şeyler benim hayatımı mahvediyordu ve ben bunları onlara söylemediğim için sırtıma yüklenen sırların büyüklüğü arttıkça artıyor ve bana bir kambur olarak geri dönüyordu.
O kamburu taşıyamayacak zamana geldiğimde bile sırtıma yüklenmeye devam ediyordu da o beni anlamıyordu.
Gözlerimle bağırıyordum gözlerine bazen, anlasın istiyordum. Fakat o, o an bile sakladıklarımı anlamıyordu, anlamak istemiyordu.
Sen onun kızı değilsin de ondan.
Ben onun kızı değildim, ben onun hiçbir zaman kızı da olamayacaktım.
Ceyda, babasının kırgınlığını kaldıramıyormuş gibi aceleyle konuştu. "Söyleyecektim,"
"Ama söylemedin," dedi Cihan Bey, kırgın sesiyle.
Ceyda sustu ve kaçamak bakışlarını Toprak'a çevirdi. Onunla göz göze geldiklerinde ise bakışlarını kaçırdı ve bir daha da ondan tarafa dönmedi. Ama Toprak bakışlarını ondan çekemedi, karşısındaki Cihan Bey'in varlığını dahi unutup sevgilisini izledi.
Cihan Bey, Toprak'ın bu bakışlarını fark ettiğinde önce hafifçe öksürdü ve Zahir'e kenara çekilmesi için işaret verdi. Normalde onun söylemesiyle kenara çekilmeyecek Zahir, olay Toprak olunca hemen bir adım yana kaydı ve arkasındaki Toprak'ı göz önüne çıkardı.
Daha yeni gösterdiği üstün cesaretinden eser kalmamış Toprak, Cihan Bey'in karşısında tekrar gergince dikiliyordu. Cihan Bey elini onun bir omzuna koyduğunda Zahir yanıma doğru fark ettirmeden adımlarken Ceyda da koruma iç güdüsüyle Toprak'a doğru yürüyordu.
Zahir birkaç adımda aramızdaki mesafeyi sıfırladığında elindeki çiçekleri bana doğru uzatmıştı. Ona gülümsedim ve burnumu çiçeklere yaklaştırıp kimsenin bizi görmediğinden emin olduktan sonra çiçekten gelen mis kokuyu içime çektim.
Burnuma dolan güzel koku eşliğinde bakışlarımı tekrardan Zahir'e çevirdiğimde beni izliyor oluşunu görmek hayli utandırmıştı.
Sadece dudaklarımı oynatarak sessizce "Teşekkür ederim," dediğimde her zamanki gibi gülümsemiş ve göz kırpmıştı.
Başımı tekrar çiçeklere eğecekken Cihan Bey'in konuşmasıyla ikimizin de dikkati o yöne dönmüştü. "Bak delikanlı," diye başladı önce ardından ise sesindeki anlayışlı ses tonuyla devam etti. "Ben senin niyetini anlarım, gecenin bir yarısı kızımın balkonunda bitmeni gençliğine bağlarım, ben de genç oldum zamanında, ben de yaptım aynılarını Nazlı'ma. Geceleri camına taş da attım, balkonlarına da çıktım... Neyse işte, yaptım yani bir şeyler."
Keşke yapmasaymışsın.
Keşke...
"Ama ben hiçbir zaman onu üzmedim, kalbimi kırmadım, abilerinin güvensizliklerini haklı çıkarmadım. Yapmadım." Başını şefkatle kızına çevirdiğinde "Sen de yapma, benim bebek kızımı üzme. Benim güvensizliklerimi haklı çıkarma, Toprak. Seninle sadece bugün ciddi ciddi konuşuyorum zaten, diğer günler kendine kaçacak yer arayabilirsin çünkü en küçük yanlış hareketinde bulurum seni. Ve emin ol ben seni bulursam başına hiç iyi şeyler gelmez." Cihan Bey'in Toprak'a verdiği göz dağı onun içinde hiçbir etki bırakmamış olacak ki artık daha korkusuzca bakıyordu gözleri.
"Merak etmeyin," Bir elini uzatıp yanındaki Ceyda'nın elini sardı. Ceyda kızarırken Cihan Bey'in bakışları ikilinin ellerine kaydı ve ardından yüzlerine döndü. "Onu hiç üzmeyeceğim."
Ceyda'nın yüzünde oluşan utangaç gülümsemeyi gören Cihan Bey tek kelime etmedi, sadece bir elini Ceyda'nın yanağına koydu ve yanağını okşarken "Bebeğim benim," dedi, kalbimde bir damarın sıkıştığını hissettim adeta. "Yeter ki sen mutlu ol, ben şu dangalağın senin yanında durmasına bile razı gelirim." Sözleri konudan bağımsızdı, sanki bir anda aklına gelmiş gibi söylemişti bunları.
O an elleri kızının yanaklarını sarmış ve ona bebeğim derken ve tüm şefkatini ona verirken benimle göz göze geldi. Ona nasıl baktığımı bilmiyordum fakat o bana, büyük bir hata yapmış gibi bakıyordu. Ceyda'nın yanaklarında olan parmaklarını çekerken benimle göz temasını bırakmıştı.
Neden bana bakmıyordu?
Daha doğrusu şu an ben ona nasıl bakıyordum da büyük bir hata yaptığını düşünüyordu?
Ceyda'nın yerinde olmak ister gibi bakıyorsun, onun yerine geçmek istiyorsun ama zaten o yer senin yerin, bunu biliyorsun.
Sen mutlu ol diyordu kızına, en büyük mutsuzlukları bana tattırmamış gibi rahat konuşuyordu onunla.
O, Ceyda mutlu olsun diye her şeye katlanırdı da benim için kılını kıpırdatmazdı.
Hasta olduğumdan dolayı zaten kızarmış gözlerim bir de sulandığında birkaç dakika önce hissettiğim tüm şefkat duygularının bedenimden ayrıldıklarını ve yerlerini fazlalık gibi hissetmeye bıraktığını anlamıştım.
Zahir'in bana bakan gözleri Cihan Bey'e döndüğünde sert sesini duydum. "Aile dramınızı başka yerde mi yaşasanız?" Tavrı karşısında nefesimi tuttum. Daha yeni sadece Cihan Bey sinirliyken şimdi Zahir de olabildiğince sinirli görünüyordu.
"Anlamadım," dedi Cihan Bey, benim üzerimden zar zor çektiği bakışlarını Zahir'e yöneltirken. Anlamıştı fakat anlamazlıktan geliyordu.
"Anlatayım o zaman," Zahir yanımdan ayırılırken bir iki adım atarak Cihan Bey'in karşısına geçti. "Diğer kızınızla olan ilişkinizi göz önünde yaşamayın diyorum."
Cihan Bey tek kaşını kaldırdığında "Sen eceline susamışsın." dedi resmen bir fısıltı gibi çıkan sesiyle.
"Yok, susamadım ama siz Peyda'nın yanında, onun burada olduğunu bilerek böyle hareketler yapmaya devam ederseniz asıl eceline susamış olan siz olacaksınız." Nefesimi tuttum. Açık açık, korkmadan Cihan Bey'i tehdit ediyor ve ona göz dağı veriyordu. Cihan Bey'in de benim gibi şaşırdığını anlamam zor değildi fakat Toprak'ın rahat tavrı onun buna şaşırmadığının göstergesiydi. Sanki, sanki Zahir'in böyle bir şey yapacağını biliyor gibiydi.
Fakat ben beklemiyordum, beni savunmasını ve benim için öz babama dahi karşı çıkmasını beklemiyordum.
Öz babam karşımda üvey kızına sevgisini gösterirken kırılan kalbimi o savunmuştu. Benim söyleyemediklerimi, çekindiklerimi o söylemişti.
Ve ben içimden ona akan o bağın varlığını bir kez daha güçlendiğini hissetmiştim.
Elimdeki çiçeklere daha da sarıldım ve kokularını içime derince çektim.
"Sen, s-" Cihan Bey sinirden adeta titrerken yan odadan bir şeylerin yere sertçe düşme sesini duymak hepimizin dikkatini oraya çevirmişti.
Sesler Mert'in odasından gelirken iki saniye sonrasında bu seslere Mert'in "Baba!" diyen bağırışı da eklenmişti.
Ceyda ve Cihan Bey bir saniye bile düşünmeden bir hışımla odadan çıkarlarken Toprak daha rahat hareketlerle onları takip etmişti.
Odada sadece ben ve Zahir kaldığımızda diğer odada olan hiçbir şeyi merak etmediğimi açık açık belirtiyordum galiba. Zaten Mert'in sesinde acı yoktu, korku yoktu. Sadece bir merak ve endişe vardı. Bu yüzden de onun odasına gidip onu kontrol edecek değildim ya.
Hem ne güzel, babası vardı. O, onu korurdu değil mi?
"Üstündeki yakışmış," Bakışlarım önce ona sonra üzerimdeki kazağa çevrildiğinde hâlâ onun kazağını giyiyor olmak yanaklarımı eminim ki kıpkırmızı yapmıştı. "Kazak güzel parça, çok yakışıklı birinin olduğu belli."
"Öyle," diyebildim sadece. Kafamı duvarlara vurmak istiyordum şu an. Çocuğa dolaylı yoldan yakışıklı demek de ne demekti? "Eve gelince direkt olarak uyumuşum, üzerimde kalmış." Açıklamam onun sırıtmasına sebep olurken ben bu kazağın içine gömülmek istiyordum.
Ben de ne diye onun kazağını üzerimden çıkarmamışsam?
Kokusu güzel geldiği için...
Sus!
Utançtan yüzümü ona çeviremezken yan odadan gelen konuşmaları boğuk boğuk duyuyorduk. Yine bir şaşkınlık üzerlerine hakim olacak ki Cihan Bey birilerini dövmekten ve evden atmaktan bahsediyordu.
"Geçmiş olsun bu arada, hasta olduğunu da Toprak'tan öğrendim." Ona söylemediğim için kızıyordu, kendince haklıydı da. Toprak'tan nasıl öğrendiğini sormadım, Ceyda söylemiştir. Toprak ile sevgili olduğuna ve Zahirler eve gelmeden önce belli ki Toprak'la konuştuğuna göre, hasta olduğumu da söylemiştir diye düşünüyordum.
"Söylemeye vaktim olmadı, sen gittikten sonra odama geçtim ve kalktığımda bir baktım," Ellerimi birleştirdim ve ardından iki yana açarak "Boom, hastayım." dediğimde kahkaha atmıştı. Benimle takıla takıla en gülünmeyecek şeye bile kahkaha atar olmuştu. Çocuğun mizah anlayışını depresifliğimle yok etmiştim resmen.
Kısa kahkahası çabucak durulunca yüzümü avuçları arasına aldı ve içimin büyük bir şefkatle dolmasına sebep olacak bir sesle "Geçmiş olsun, be-" dedi fakat devamını getirmedi.
Devamında ne diyecekti peki? Cihan Bey'in Ceyda'ya dediği gibi bebeğim mi diyecekti? Yoksa adımı unutmuştu da bana başka bir kızın ismiyle seslenecekken bir anda ters köşe yaparak susmuş muydu?
Utandığına göre ilk seçenek daha olasıydı fakat ümitlenmek istemedim. Bu yüzden sustum ve ona ne diyeceğini sormadım.
Zaten sormaya fırsatım dahi olmadan yan odadan Ceyda'nın "Peyda!" diye bağırışıyla önce Zahir ile göz göze gelmiş ve ardından diğer odaya hızlıca yürümeye başlamıştık.
Yürümeye başlamıştık diyordum çünkü hastaydım ve koşmak yerine sadece Zahir'in yardımıyla hızlı hızlı yürüyebiliyordum.
Mert'in odasına geldiğimde önümde bir karmaşa vardı adeta. Cihan Bey birinin üzerine çıkmış onu yururkluyordu, Mert ve Toprak onu çekmeye çalışırken Ceyda ise kenarda ağlayarak onları izliyordu.
Odaya geldiğimizi gören Ceyda hemen yağa kalktı ve yanıma geldi. "Peyda, Peyda öldürecek yardım et."
Boğazımı temizledim ve pürüzlü çıkan sesimle "Kim ki o?" diye sordum.
Zahir ise benden daha iyi bir soru sordu. "Neler oluyor burada?"
"Bu çocuk Mert'in balkonundan odaya girmeye çalışmış, babam da kim olduğunu neden geldiğini falan sordu." Toprak ve Mert zar zor Cihan Bey'i adamın üzerinden alırken sonunda yüzünü görebilmiştim. Ceyda bana bakarak devam etti. "Çocuk da Peyda'nın nişanlısı olduğunu söyleyince babamı durduramadık, üzerine atladı."
Tuna.
O buradaydı.
Zahir'in bir elinin yumruk olduğnu fark ettiğimde Tuna'ya doğru yürümeye başlamıştı bile. Deri ceketini üzerinden sıyırıp kenara attığında Cihan Bey'i tutan Toprak bu sefer de Zahir'i engellemek için önüne geçmişti.
Zahir bir eliyle Toprak'ı çekmeye çalışırken dişlerinin arasından "Çekil, Toprak!" dedi. O an onun neden bu kadar fazla tepki verdiğini anlamamıştım.
"Çekilmiyorum abiciğim, öldüreceksiniz adamı!"
"Amacım o zaten, Toprak! Şimdi çekil önümden!" Tekrar Tuna'ya ulaşmaya çalıştı fakat Toprak onu göğsünden ittiğinde geriye sendeledi.
"Zahir, sinirlerine hakim ol!" Zahir neden böyle bir tepki veriyordu? Toprak neden Zahir'in hayatı buna bağlıymış gibi onu engellemeye çalışıyordu? Tuna neden Zahir'in bu girişimlerine gülüyordu? Neden Zahir'in onu dövemeyeceğinden çok emin gibiydi?
"Biliyorsun Toprak, duramam. Bu it karşımda dikilirken sakin kalamam," Zahir'in hiddetli sesi durulurken "anla beni." diye fısıldadı.
"Anlıyorum, kardeşim." Bakışları Ceyda'ya çevrildiğinde yüzü buruşmuştu. "Çok iyi anlıyorum ama zamanı değil, kendini mahvetmene izin veremem."
Zahir pes eder gibi yüzünü öne eğdiğinde Tuna "İşte böyle pes edersin, Zahir Efendi." diyerek onun kanına karışmak, onu kışkırtmak istedi.
"Tuna!" İlk defa, Zahir'i korumak için konuşmam Cihan Bey'in kaşlarını çatmasına sebep olurken Zahir'in yüz hatları gevşemiş Tuna ise tekrardan yüzüne o pislik gülümsemesini koymuştu.
"Nişanlına karşı sevgilini mi savunuyorsun, Peyda? Cık cık, çok ayıp!" Ellerim iki yanımda yumruk olurken Cihan Bey'in, onu tutan Mert'in kollarından bir hışımla kurtulduğunu görmüştüm.
Cihan Bey tekrardan Tuna'nın üzerine atladığında "Ne nişanlısı lan!? Ne nişanlısı? Benim kızım on yedi yaşında pezevenk, on yedi!" diye sayıklıyor ve art arda yüzüne yumruklar atıyordu.
Öldürecekti onu, babasını öldürdüğü gibi...
"Cihan Bey yeter!" Bağırmamla birlikte Cihan Bey'in dikkati dağılırken ani çıkışım benim başımı döndürmüştü. Hızla yanlarına gittiğimde dönen başımı umursamadan Cihan Bey'i kolundan tutup çekmiştim.
Şaşkınlıktan olsa gerek onu çekiştirdiğimde anında kalkmıştı ayağa. Cihan Bey nefeslerini düzenlemeye çalışırken ben onu bırakmış ve yerdeki Tuna'nın yanına gitmiştim.
Ona üstten bakarken onu yukarı çekmek yerine yanına çömelmiş ve onun gibi yere oturmuştum. Bu sırada bakışlarım bir kez bile Zahir'e kaymamıştı.
"Neden geldin?" Patlamış dudağına götürdüğü elini geri çekip durum kontrol yaptığında kaşındaki yarığın daha belirgin olması üzülmeme sebep olmuştu.
"Sen benim nişanlımsın, Peyda." Bir elimi yere yaslayarak diğer elimi alnıma koydum, başım ağrıyordu fakat uğraşmam gereken onlarca şey vardı.
"Değilim."
"Öylesin, bana bir söz verdin." Çaresiz sesi beni yıllar öncesine götürürken yutkundum. İki yıl önce bir söz verilmişti ona, on yedi yıl önce ise ailesine...
"Ben vermedim, hem nişanlım olsan bile bu eve kadar girebileceğin anlamına gelmiyor."
"Seni aradım, açmadın?" Nedenini sorar gibiydi, hasta olduğumu anlasın diye solmuş yüzümü gösterdim.
"Hastaydım, uyuyordum." Ona yalan söylemedim, gerçekleri açıklamayı borç bildim çünkü o benim için değerliydi. Her ne kadar sinir bozucu biri olsa da, o benim ilk ve tek çocukluk arkadaşımdı ve ben bunun için bile ona milyonlarca kez minnettardım.
Cavit'in sık sık misafirleri olurdu ve beni de sadece misafirleri olduğu zaman eve alırdı, onun dışındaki günlerde kulübede annemle birlikte yaşardım. Bazı günler gelen aileler çocuklarını da yanlarında getirirlerdi fakat hiçbir çocuk benimle oynamak istemezdi çünkü benim ne oyuncağım vardı ne de onlarınkiler gibi sağlıklı düşüncelerim.
O çocuklar şiddetin kötü bir şey olduğunu biliyorlardı, ben bilmiyordum. Onlar sevginin karşılıksız olduğunu biliyorlardı çünkü karşılıksız seviliyorlardı, ben ise Cavit'in işlerinden en az birini yapmasam yemek dahi yiyemiyordum.
Farklıydık diğer çocuklardan; Onlar iyiydi, ben ise kimsenin çocuğuyla arkadaş olmasını istemediği o vahşi çocuktum.
Ailelerin çocuklarını benden uzak tuttuklarını öğrendiğinde Cavit beni gayet iyi eğitmişti bu konuda fakat o zaman kadar bir çocuk dışında kimse benimle arkadaş olmak istememişti.
Tuna dışında...
O da benim gibiydi, sevgi nedir bilmezdi. Sevilince saçın çekilen değil de okşanan bir şey olduğunu biz bilmezdik. Bu yüzden çocukluğumuz fazlasıyla kavgalı geçmişti ama geçmişti işte. Onunla beraber, tek arkadaşımla...
On beş yaşında ikimizi de bir urgan misali boğan ve onu büyük ölçüde değiştiren nişan gününe kadar iyiydik ve en önemlisi iki güzel dosttuk.
"Uyuyabiliyor musun artık?" Gözlerimi kaçırdım. "Tahmin etmiştim." Kabus gördüğüm zamanlar dışında uyuyamıyordum yıllardır, her gece birkaç -genelde bir iki- saatlik bir uykuya dalar, bir sürü kabus görerek uyanırdım. Ve de gece boyunca bir kez daha uyuyamazdım.
Zahir'e kadar bu bilgiyi sadece o bilirdi.
Zahir'i hatırlamamla bakışlarımı ona doğru çevirmek istedim ama yapamadım. O Tuna'yı sevmediğimi sanıyordu fakat asıl gerçek öyle değildi. Ben Tuna'yı arkadaşım olarak severdim ama sadece arkadaşım olarak severdim, başka bir şey olarak değil.
Merakıma yenik düşen gözlerim Zahir'e kaydığında elleri iki yana düşmüş bir şekilde puslu bakışları ardından bana bakıyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde bir eli yanında yumruk oldu.
"Git artık," dedim Tuna'ya doğru, bakışlarımı Zahir'in üzerinden çekerken.
"Nereye gideyim," dedi ve bir tek benim anlayabileceğim bir tebessüm etti.
"Salıncağa git." Başını salladı zaferle. Ayağa kalkarken gülümsüyordu. Kapıdan çıkarken sinir olacaklarını bile bile Cihan Bey'e el salladı ve Zahir'e öpücük yolladığında başımı iki yana sallayarak öne eğdim. Tuna çıkarken içeriye giren Nazlı Hanım'ı göz ucuyla görebilmiştim.
"Neler oluyor bur-" Sabahtan beridir onlarca bağırışa gelmeyen Nazlı Hanım'ın şimdi her şey bittikten sonra ortaya çıkması çok ironikti gerçekten. "Bu çocuklara kapıyı açtığımı hatırlamıyorum."
Cihan Ney homurdandı. "Kapıdan girmediler zaten." Nazlı Hanım cevap vermedi, ben oturduğum yerden kalkamadım, başımı kaldırıp da onun bakışlarını görmek istemedim.
"Giden çocuk kimdi?" Nazlı Hanım, Toprak ve Zahir'i tanıyormuş da Tuna'yı tanımıyormuş gibiydi.
Ceyda sesinde gizleyemediği hayretiyle "Peyda'nın nişanlısı." dediğinde Mert'in kısık küfrünü ve Nazlı Hanım'ın anlamaz mırıltılarını duymuştum.
"N-ne demek nişanlısı?" Bakışlarını üzerimde hissettiğimde istemsizce oturduğum yerden başım ona doğru döndü. "O daha on yedi yaşında!"
Bir elini dudaklarına kapatmış şaşırmış taklidi yapıyordu. Doğduğum gün kaçırılmıştım, yıllarca öz dedem tarafından işkence görmüştüm, sebebini bilmediğim onlarca şey için eğitilmiştim, annemin ölümünün üzerinden daha üç gün geçmeden öz ailemin varlığını öğrenmiştim, onlardan da red yemiş ve kimsesiz olduğumu kabullenmiştim ama onun şaşırdığı olay gerçekten de nişanlı olmam mıydı?
"Niye şaşırdınız?" Soğuk sesim buzullardan kopup gelmiş gibiydi.
"Sen, sen daha çok küçüksün." Histerik bir kahkaha attım. Ben mi küçüktüm, gerçekten mi?
"Ben çocuk değilim," İçi yanan gözlerimle gözlerinin ta içine baktım. "Hiç olmadım." Ardından bakışlarımı ondan çekip daha yeni Ceyda'nın bebek gibi olduğunu iddia eden Cihan Bey'e çevirdim. "Kimsenin gözünde küçük kalmadım."
Birkaç dakikalık bir sessizlik oldu, ardından Mert buna dayanamıyorum gibi ofladı ve "İsteyerek mi nişanlandın?" diye sordu.
Gerizekalı.
Gerçekten de öyleydi.
"On beş yaşımdaydım, sence isteyerek mi nişanlandım?" Hadsizliğini anlamış gibi bakışlarını kaçırdı, Ceyda da onu kenardan dürtüklüyordu.
"O zaman neden o kadar iyi davrandın ona?" Cihan Bey birkaç dakika önceki şefkat dolu adam değildi. O, eskisi gibi düşünmeden ve kırılmamı önemsemeden konuşan o adamdı.
"O benim arkadaşım!" Her kelimeye bastırarak ve inanarak söylüyordum. Onlara hesap vermek zorunda değildim fakat Tuna buraya -Mert'in odasına- girerek onları korkutmuştu. En azından onun zararlı olmadığını söyleyebilirdim.
"O senin arkadaşın mı?" Gözlerimi kaçırdım çünkü konuşan kişinin gözlerine bakmaya çekiniyordum. İmalı ses tonu onda ilk kez duyduğum kadar sertti.
"Evet, arkadaşım." Bunu ona söylerken neden çekindiğimi sorgulamadım, sadece bakışlarımı tekrardan halıya çevirdim ve göğsümden çıkmak istercesine kan pompalayan kalbimi durdurmak istedim.
"Bana zamanında hiçbir şeyin olmadığını söylediğini yanlış hatırlıyorumdur umarım?" Kalbim güm güm atarken onu zaptetmem zordu. Hayatımda ilk defa birine gerçek anlamda bir açıklama borçluydum ve bu kişi beni bir kere bile üzmeyen biriydi, bu işleri benim için daha zor kılıyordu.
"Yanlış hatırlamıyorsun." Utanıyordum, Mert'in grinhalısından bakışlarımı çekemiyordum.
"Yalan söyledin bana yani?" Gözlerimin dolduğunu hissetmemle Zahir'in "Peyda, bana bakar mısın?" dediğini duymuştum.
Başımı kaldırdım ve gözlerine çekinerek baktım. "Bana yalan mı söyledin?" Tekrarladığı sorusu karşısında bir yalan daha söylemek istemediğim için sustum, bu onun için yeterli bir cevapmış gibi bana son kez baktı ve arkasını yavaşça dönerek odadan çıktı.
Yere çökmüş bir vaziyette arkasında kalırken yalanlarımın altında ilk defa bu denli ağır yaralanıyordum.
Birilerinin gidişini çok izlemiştim, gidenlerin çoğu geri dönmemişti. Dönenler bir daha eskisi gibi değillerdi fakat hepsinin zaten bir gün gideceklerini biliyordum.
Onun da bir gün gideceğinden emindim. Fakat sebebinin ben olacağımı bilmiyordum. Onu kaybedecek hatayı yaptığımı bilmiyordum. İlk yalanımda beni böyle yüzüstü bırakarak gideceğini bilmiyordum. Onu da kaybedeceğini bilmiyordum.
O da gitmişti. Beni bırakmış ve gitmişti. Sadece tek bir hata yapmıştım oysaki, buna da mı hakkım yoktu?
Senin yaptığın tek bir hata bile kimsesiz kalmama sebep, Peyda. Sen hata yapamazsın.
Ben hata yapamazdım.
Yaptığım hata Zahir'i kaybetmeme sebep olmuştu, onu kaybedemezdim. Bu hayatta bana değer veren tek kişiyi de kaybedemezdim. Olmazdı.
Ellerimi yere yaslayıp ayağa kalktığımda dengemi sağlamaya bile çalışmadan sarsak ama hızlı adımlarla Zahir'in peşinden odadan çıkmaya çalıştım.
Çalıştım diyorum çünkü beni durduran Cihan Bey bana engel olmaya çalışıyordu.
Omuzlarımdan tuttu, "Eğer gidiyorsa bu onun tercihidir, peşinden gitme." gözlerime bakarak ne kadar da rahat peşinden gitme diyordu. Onun sevdikleri hep yanındaydı çünkü, benim gibi yalnız değildi.
Ben Zahir'in arkasından bakıp da gidişini izleyemezdim. Gidişinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı çünkü, bu şey yalnız veya kimsesiz kalmanın korkusu da değildi üstelik.
Ben, onsuz kalmaktan korkuyordum.
Duygularım içimden bir sel olup akarken hislerimin peşinden giderken Cihan Bey'in gözlerine baktım ve tek bir şey söyledim. "Onu da kaybedemem."
Bir şey demesine izin vermeden odadan çıktığımda peşimden geldiğini biliyordum, Nazlı Hanım'ın topuklu terliklerinin sesi kulağıma geliyordu.
Merdivenlerden inerken onun kapıdan çıkmak üzere olduğunu gördüm. "Zahir, Zahir dur gitme!" Tarazlı çıkan sesimle bakışları kısa bir an bana döndü fakat ona doğru yürüyen bedenimi gördüğünde başını iki yana salladı.
Bu sırada ben de basmakları ikişer üçer inerek aşağıya ulaşmıştım. "Peyda, dikkatli ol!" Nazlı Hanım'ın endişeli sesi gram umrumda değildi.
"Zahir," dedim çaresizce. "Gitme."
Bana kırgın olduğu her halinden belli olan bir bakış attı, "Bana doğru söylemeye karar verdiğin zaman geri geleceğim," başımı iki yana salladım. "ama şimdi değil."
Bana son bir bakış atıp evden çıktığında sertçe kapattığı kapıya bakakalmıştım.
Onu da kaybettiğimi iliklerime kadar hissederken bedenimi taşıyamayacak kadar yorulmuştum.
Yeniden yalnız ve kimsesiz kalmıştım.
Bedenimi taşıyamadığımda ruhumun ayağa kalktığını ve bedenimi terk ettiğini hissettim. O an yana doğru devrildim ve beni tutan kollar olmadan yere yığıldım.
Zahir olsa tutardı beni fakat o da çoktan beni bırakıp gitmişti.
Şimdi yıllar öncesinde olduğu gibi yerde kimsesizce uzanırken beni tutan kimse yoktu. Üşüyordum ve kimse üstümü örtmüyordu.
Her zaman olduğu gibi yine tek başına kalmıştım.
〰️〰️〰️
Bir yangının tam ortasında yapayalnız duruyordum.
Dört bir yanımı sarmış olan ateşin birkaç dakika sonra bedenimi yakacağını biliyor fakat hareket edemiyordum.
Üzerimde öyle bir çekim vardı ki elim kolum bağlıydı ve de sesim dahi çıkmıyordu.
Ağlamak istedim, etrafımdaki ateş göz yaşlarımı daha akmadan buharlaştırdı. Bağırmak istedim, sesim yangının ortasında kalmış fotoğraflar gibi kül oldu. Ayağa kalkmak istedim, bedenim kapının önüne düşen odun parçası gibi devrildi.
Ölüyordum. Şu an yaşadığımın başka bir açıklaması dahi olamazdı. Daha da kötüsü, ölürken yanımda kimse yoktu.
"Ben varım." dedi, beynimin içinde yankılanan bir ses. Bu ses Ceyda'ya aitti. O an odada yalnız olmadığımı anlamıştım. Ceyda buraya ne zaman gelmişti?
Git demek istedim, kaç kurtar kendini demek istedim fakat o bana öyle bir bakıyordu ki, burada benim için yandığını anlamak zor değildi.
Ona değmez demek istedim, yanma benim için, ailen var senin, onlar çok üzülürler demek istedim. Diyemedim, ama öyle bir demek istedim ki konuşmadan boğazım tahriş oldu sanki.
"Gitmeyeceğim, Peyda." Alevlerin ortasında benimle birlikte dikiliyordu fakat sesi çok netti. Sesindeki kesinlik ve netlik ona inanmamı sağladı, beni bırakmayacak diye tekrar ettim içimden.
"Gitme," dedim, bu sefer kelimeler dudaklarımdan dökülmüştü.
Bir yangının ortasında bana gülümsedi. Etrafımızı saran alevleri umursamadan ben de ona gülümsedim. O an onunla ölmek bile yaşamaktan cazip gelmişti. Bu yüzden üzülmedim, arkamda birini bırakmayacaktım zaten.
Fakat o çok kişi bırakacaktı, benim ölümümüme üzülmeyen, üzülmeyecek herkes onun yokluğuna üzülecekti.
Olsun, sorun değildi. Ben zaten hep tek başımaydım.
İtfaiyenin ışıkları alevlerin arasından yansırken ve aşağıdaki bağırış seslerini duyarken ölümün şu andan uzak olduğunu anladım.
Heyecanla Ceyda'ya döndüğümde aşağıdan yükselen seslerle yüzümdeki gülümseme de heyecanım da solmuştu.
"Ceyda, kızım!" diye bağırıyordu biri. Bu, Nazlı Hanım olmalıydı. Cihan Bey'in de onun sözlerini tekrar ettiğini duymuştum zar zor. Ardından Kağan ve Tarık'ın aynı anda "Ceyda!" diye bağırışları kulağımda çınlayınca bir yere tutunmak istedim fakat alevler hemen yanımdaydılar. Bir dayanak noktam bile yoktu.
"Beni çağırıyorlar," dedi Ceyda. Ona gitme der gibi baktım fakat dudaklarımdan dökülenler kısaca bir "Git." nidasından başka bir şey değildi.
Onun gideceği düşüncesi bedenimin cayır cayır yanmasına sebep olmuştu.
Bir çığlık attığımda Alparslan abimin ve Zahir'in aynı anda "Peyda!" diyen bağırışını duymuştum.
O an içim ümitle dolmuştu, benim için de endişelenenler vardı. Abim vardı, Zahir vardı.
"Seni de çağırıyorlar." dedi Ceyda düz sesiyle. Hoşnut değildi sanki bu durumdan. Yüzüne is sindiği için tepkilerini ölçemiyordum. Onu göremiyordum.
Ceyda'nın bana doğru yürümesiyle yüzünde is sandığım şeyin onun aslında yüzünün ta kendisi olduğunu anlamıştım. Simsiyah deri tabakasının üstünde ne Ceyda'nın mavi gözleri vardı ne de bebeksi cildi. Sadece siyahtı ve o siyah yüz son hızda üzerime geliyordu.
Kaçmak istedim, bağırmak veya kendimi korumak fakat hiçbirini yapamadım. Alevler beni engelledi ve hareket dahi edemezken kaçmaya çalıştım.
Hızla üzerime gelen yaratık kaçmaya çalışan bedenime çarpıp yok olduğunda arkasındaki Ceyda meydana çıkmıştı.
Kapıyı açmıştı ve dışarıya çıkmaya hazırlanıyordu. "Ceyda," dedim heyecanla. Bir çıkış yolu bulmuştu. O an ellerimdeki görünmez iplerin ve bedenimdeki baskının yok olduğunu hissettim.
Ben kapıya doğru yürüyecekken Ceyda, bana hiçbir şey demeden odadan çıktı ve kapıyı ardından kapattı. Beni alevlerin içinde öylece bıraktı, kapıyı kapatması yetmiyormuş gibi ardından bir de kilitlediğinde içinde bulunduğum çıkmaz karşısında tek üzüldüğüm şey ihanet oldu.
Ceyda beni ölüme terk ederek bana ihanet etmişti. Alevler bedenimi yakmaya devam ettiler. İşte şu an gerçekten canlı canlı yanıyordum.
Sonra bir ses geldi. Nazlı Hanım'ın sevinç çığlığıydı bu. Kızına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordu ve bu mutluluk sadece onda olmayacaktı ki hepsinin kahkahasını duyuyordum.
O an itfaiyenin ışıkları söndü, adımı çağıran abimin ve Zahir'in sesleri sustu. Sadece alevler ve ben kaldık.
Kapıya vurmaya başladım, ardı ardına vuruyor ve yardım çağırıyordum.
Bir süre sonra idrak ettim, yanımda kimse yoktu, Alatonların hepsi evi terk etmişti. Zahir beni bırakıp gitmişti. Hiçbir arkadaşım yanımda yoktu, zaten bazıları hâlâ Alatonlar'ın kızı olduğumu bilmiyorlardı.
Kalakalmıştım ve yanıyordum.
Kimsesiz ve yalnız bir şekilde ölüyordum.
Babam geldi o an aklıma, Cüneyt Zalim. Adını seslenmeye çalıştım fakat alevler daha da çoğaldı.
O an anladım, içinde bulunduğum alevler de babamın azabının bir parçasıydılar ve ben babamın azabında yana yana kavrulmuştum.
Son nefesimde beni öldürenin babam olduğunu idrak edebilmiştim. Zalim geri dönmüştü ve bu sefer beni gerçekten de yakmıştı.
Orada acılar içerisinde ölürken son gördüğüm yüz, alevlerin arasından bana doğru yürüyen babamın yüzüydü.
🪢
Yazardan
3 Aralık 2023
İstanbul, Türkiye
Nazlı, kabus gören kızının saçlarını okşadığında amacı onu rahatlatmaktı.
Kızının gördüğü kabus her neyse onun bile içini acıtıyordu.
Peyda, bayıldığından bu yana uyanmamıştı. Kocası bunun hastalıktan dolayı olduğunu söylese de Nazlı bunu kabul etmek istemiyor ve istemsizce endişeleniyordu.
Başka bir şey vardı bu işte, Peyda normal bir şekilde bayılmamıştı çünkü. Zahir kapıdan çıktığı anda bedeninin boşa düştüğünü görmüştü Nazlı, bu normal bir bayılma değildi.
Nazlı bu baygınlığın korkudan olduğunu bilmiyordu fakat annelik iç güdülerinden midir bilinmez, sadece hissediyordu.
Annelik iç güdüsü vardı Nazlı'nın, kızını severdi. Yalnız oldukları ve genelde Peyda'nın uyuduğu zamanlarda çok güzel severdi kızını. Kokusunu doya doya içine çeker, öpmeye dahi kıyamazdı.
Bir bebekmişçesine severdi Peyda'yı. Ama sadece geceleri. Peyda onu görmediğinde, gizliden.
Kızını sevdiğini kızından bile saklayan bir kadındı o, Nazlı'nın hayatı boyunca yaptığı en büyük hata da belki buydu.
Başkaları üzülmesin diye her zaman kendinden feda eden bir kadındı, Nazlı. Sevdiklerinin mutluluğu için ölebilecek biriydi. Her zaman kendini geri plana atmıştı, Peyda geldiğinde de olduğu gibi.
Onu, Cavit'in evinde ilk gördüğünde sıkıca sarılmak ve bağrına basmak istemişti. Yapamamıştı, fakat çok istemişti. Ardından eve gitmişlerdi, çocuklarına söylemişlerdi. Ceyda'nın yüzünde gördüğü korku onu kendine getirmişti, Peyda'nın sarhoşluğundan dönen başını aklına geri devşirmiş ve bu kez de canından çok sevdiği kızı için kendi mutluluğunu feda etmişti.
Sarıp sarmalamak istediği kızını kendinden uzak tutmuştu, böyle geceler dışında ona dokunmamıştı bile. Bazen ona kötü davranmış, bazen de hiç istemediği şeyler söylemişti fakat bunların hepsi kızı içindi.
Ceyda içindi. Kardeşim dediği arkadaşı Ela'nın ona emaneti, Caner'in biricik kızı içindi.
Ela ve Caner, Nazlı'nın Peyda'yı kaybetmesinden tam bir hafta sonra bir trafik kazasında vefat etmişlerdi. Olay yerine intikal eden polisin söylediğine göre Ela'nın onlara olan son sözü "Kızım Nazlı'ya emanet." olmuştu.
Daha yeni kızını kaybeden Nazlı bir yıkımla daha karşılaşmış ve yaşadığı yıkım, Nazlı'nın zaten altüst olan psikolojisini daha da bozarken onu hayatta tutan tek şey küçücük bir bebekti.
O bebek Nazlı'yı hayata döndürmüş, onu geri çocuklarına bağışlamıştı. Nazlı bu yüzden belki de en çok Ceyda"ya bağlıydı. Çünkü Ceyda onun için sadece bir çocuk değil aynı zamanda da kurtarıcıydı.
Bu yüzden Ceyda için kendi mutluluğunu feda etmek onun için zor değildi.
O, Ceyda için ölürdü de öldürürdü de.
Sadece bu sefer feda ettiği kişinin kendisi olmadığını anlaması bir tık geç olmuştu Nazlı için. Nazlı, Peyda'yı feda etmişti Ceyda için. Kızını feda etmişti. Bunun için pişman olması gerektiği biliyordu fakat çok acı bir şekilde... Hiç pişman değildi.
Nazlı, kızının saçlarını okşarken onun bir şeyler sayıkladığını duymuştu. Odada sadece ikisi oldukları için Peyda'nın fısıltıları bile duyuluyordu.
"Gitme!" Acı çeker gibi bir ifade vardı yüzünde, Nazlı'nın kalbi ritimsiz atmaya başladı onun acısını görünce. Ellerini Peyda'nın saç tellerinde biraz daha gezdirdiğinde Peyda bir kere daha "Gitme!" diye fısıldamıştı.
Peyda sayıklamalarıyla sessiz bir feryat ediyordu adeta. Gökyüzü bile kararmıştı onun feryatlarından, o ise huzursuz bir şekilde uykusuna devam ediyordu.
Nazlı, son zamanlarda neredeyse her gece buraya geldiğinden bu kabusların Peyda'nın normal uykusunun bir parçası olduğunu biliyordu fakat bunun sebebinin Peyda'nın yıllardır habersiz savaştığı bir psikolojik rahatsızlık olduğunu bilmiyordu.
Bu hastalıktan Peyda'nın bile haberi yoktu henüz. Sadece Cavit ve Cüneyt biliyorlardı son bir aya kadar. Son bir aydan sonra düzenler değişmiş, ittifaklar farklılaşmış ve birçok insan Peyda hakkında fazladan bilgi sahibi olmuştu. Çoğu bu bilgileri Peyda'yı öldürmek için biriktiriyordu.
Nazlı, kızının yüzleştiği her şeyden habersiz sadece onun saçlarını okşayıp kabuslarını üzerine çekmek istiyordu. Onun dünyasındaki tüm kötülükler kabuslardan ibaretti sanki ve Nazlı, kızını sevdiğini sesli dile getiremezken bile sadece saçlarını okşayarak onun kabuslarını alabileceğini düşünüyordu.
Sessizce kızının sayıklamalarını dinleyen Nazlı'nın düşüncelerini aşağıdan gelen yüksek desibelli bir kavga bozmuştu. Nazlı normalde kavgalara karışmayı hiç sevmeyen biriydi fakat bu sefer Peyda uyanır korkusuyla bir hışımda odadan çıkmıştı ve aşağıya inmişti.
Odadan çıkmadan ehemn öncesinde ise kızının kokusunu son kez üzerine çekmiş ve fısıldayarak "Seni seviyorum, kızım." demişti. Peyda'nın çatışan kaşlarının gevşediğini göremeden ise gitmişti.
Cihan, Zahir, Toprak, Kağan, Tarık, Ceyda ve Can. Hepsi geniş oturma odasının farklı köşelerine grup grup dizilmiş ve sessizce gelecek olanı bekliyorlardı.
Yarım saat bile olmayan bir süre önce Peyda bayılmış, bu yetmiyormuş gibi Cihan ve Zahir birbirlerine girmişlerdi. Bu kavganın konusu da Peyda'nın kimin yüzünden bayıldığıydı.
Cihan, Peyda'nın Zahir yüzünden bayıldığına neredeyse emindi. Hoş, Zahir de bunu reddedemiyordu fakat tek suçlunun kendisi olmadığını da biliyordu. Bu kavgaları birkaç dakika sonra yeniden alevlendiğinde artık kimse onların ne söylediğini, ne kadar haklı olduklarını umursamadan sadece birbirlerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı.
"Ben bu kızın sevgilisiyim, babası değil!" Zahir, Cihan'a bağırmaktan çekinmiyordu. Onun için ne Peyda'nın babası olması önemliydi ne de Cüneyt'in düşmanı olması. Onun için önemli olan tek şey bu adamın zamanında Peyda'nın çokça kalbini kırdığıydı. "Babası olan sizsiniz Cihan Bey, ben sevgilimle istediğim gibi kavga ederim, tribimi de atarım ama siz istediğinizde onu yüzüstü bırakıp istediğinizde onu kızınız belleyemezsiniz!"
Haklıydı, Zahir, hem de hiç olmadığı kadar haklıydı. Cihan, Peyda'nın babasıydı ve onun dengesiz davranışları Peyda'yı tüketiyordu. Zahir, Peyda'yı kimsenin tanımadığı kadar iyi tanıyordu. Cüneyt'ten bile daha iyi...
"Sen onun sevgilisi değilsin, sen onun gençlik hatasısın!" Cihan sinirliydi. Haksız siniriyle söyledikleriyle Zahir'in kalbi bir anlığına teklemişti. "Yıllar sonra ben onun yanında olacağım ama sen unutulup gideceksin!"
Zahir bunu hep düşünüyordu. Evini terk ederken bile unutulmaktan korkuyordu, şimdi Peyda'nın onu unutması düşüncesi bile kalbinde bir yerde sızlamaya neden olmuştu.
"Haklısınız, beni unutacak belki ama sizi de hiç iyi hatırlamayacak! Onun için her zaman unutması gereken kötü anıların içinde olacaksınız siz, hatırladıkça yüzünü buruşturacak, mutlu olduğu her güne şükrederken size lanet edecek o!" Cihan elinin kaşındığını hissettiğinde iki yanında duran ellerini yumruk yapmış ve öne, Zahir'e doğru atılmıştı.
Zahir de ona doğru gelen Cihan'ın üzerine yürüdüğünde önüne geçen Toprak'ın bir etkisi yoktu şu an. Cihan'ı çocukları Tarık ve Kağan tutarken Zahir'i sadece Toprak tutmaya çalışıyordu. Bir de her ne kadar etki etmese de ikilinin arasına girerek birbirlerini görmelerini engelleyen Ceyda vardı.
"Neler oluyor burada?" Daha yarım saat önce tamamlayamadığı cümlesini tamamlayan Nazlı'ya sadece Ceyda'nın bakışları dönmüştü.
"Anne yardım et, yine birbirlerine girecekler!" Ceyda her başı sıkıştığında olduğu gibi yine annesine seslendiğinde Nazlı ona sadece iki gözünü de kırparak cevap vermişti.
Nazlı, ayağından hiçbir zaman eksik etmediği topuklu ayakkabılarıyla zemini delerken Cihan ve Zahir'in arasına girmiş Ceyda'yı tehlikeli hattan çekmişti.
"Cihan, sakin ol!" diye önce kocasını uyardığında Cihan adeta kendine gelmiş gibi silkelenmiş ve onu tutan kollardan kurtulmuştu.
Boğazını temizleyerek "Bu çocuğu evden atma taraftarıyım." dediğinde Nazlı sadece gülmüştü.
"Kıskançlık yapma tatlım, bu genç adam bizim kızımızın sevgilisi, onu evden atamayız." Zahir sinirle burnundan soludu.
"O sizin kızınız değil!" diye bağırdı Zahir, ardından merdivendeki adamı görmesiyle duruldu ve yüzünde bir tebessüm oluştu.
Cihan alayla "Kimin kızıymış peki?" diye sorduğunda Zahir bakışlarını merdivenden çekmeden konuşmuştu.
"Hoş geldin, abi."
Salonda bulunan Alatonların bakışları bir anda merdivene dönerken arkada gördükleri kişiyle herkesin nutku tutulmuş gibiydi. Öyle ki, Nazlı Can'ı erkenden uyuttuğu için şükrediyordu. Onun bu sahneye şahit olmasını istemezdi. Çünkü...
Cüneyt Zalim buradaydı.
Yedinci merdiven basamağında öylece dikiliyordu.
Arkasında ise gülümseyen bir silüet vardı.
Bu silüet Peyda'ydı.