"Ters Ayna"
Ceyda Alaton
2 Aralık 2023
İstanbul, Türkiye
On yedi yıl boyunca Alaton Ailesinin tek kızı olarak el bebek gül bebek yetişmiştim.
Her zaman tüm ilgi benim üzerimdeydi ve her zaman onların göz bebeği olmuştum.
Elbette arkamda ailem varken de yaşadığım onlarca zorluk vardı ama dediğim gibi, ailem arkamdaydı ve sıkıntı yoktu. Fakat şu an kendimi o kötü günlerdekinden daha kötü ve yıkık hissediyordum çünkü bu sefer ailem yoktu.
Doğduğum gün ailem ölmüştü, altı yaşımda lösemiyle yüzleşmiştim, on iki yaşımda evlatlık olduğumu öğrenmiş, on yedi yaşımda ise beni yerine koydukları kızla yüzleşmiştim.
Her seferinde bir şeyleri kaybediyordum, her seferinde beni yıkacak onlarca şey oluyordu ve her seferinde ailem sayesinde ayağa kalkıyordum.
Fakat son bir aydır kendimi onlardan öyle bir soyutlanmıştım ki bu sefer içinde bulunduğum çıkmazdan bir türlü kurtulamıyordum.
Bugün sevgilimden ayrılmıştım, dün sokakta yürürken iki adamın sözlü tacizine uğramıştım, ondan önceki gün hem en yakın arkadaşım hem de kuzenim olan Gamze ile kavga etmiştim, ondan önceki gün ve ondan bir önceki gün derken bir ay içerisinde yavaş yavaş kapanmıştım içime.
Kimseye hiçbir şey anlatmıyor, kendi dünyamda nasıl yaşayabiliyorsam öyle yaşamaya çalışıyordum. Dünya dönüyordu fakat ben olduğum yerde tek başıma duruyordum sanki.
Abilerimden uzak durmaya çalışıyordum, onların dikkatini çekip de Peyda'dan uzak durmalarını istemediğim için. Anneme soğuk davranıyordum, beni takıntı haline getirmek yerine diğer çocuklarına davrandığı gibi davransın diye. Babam, işte ona bir şey yapamıyordum. Ne soğuk davranabiliyordum ne de uzak durabiliyordum. Babam bunları yapmama izin vermiyordu.
Babam zeki bir adamdı, genelde duygularıyla değil aklıyla hareket ederdi. Aklına şüphe düştüğünde karşısında kimin olduğunu dahi umursamazdı, Peyda'ya ilk geldiğinde bu yüzden soğuk davranmıştı. Bunu anlamak zor değildi fakat ona ne ara bu kadar ısınmıştı bilmiyordum.
Endişeyle salonda boylu boyunca gezerken gözlerimle takip dahi edemiyordum hareketlerini. Sargısız kolunu kaldırarak alnına düşen saçları çektiğinde sıkıntıyla öfledi.
"Nerede bu kız, nerede?" Cebindeki telefonunu sabahtan beridir bilmem kaçıncı kez çıkartmış ve kulağına yaslamıştı. Telefondan yine Peyda'yı arayıp ulaşamadığında anneme dönüp "Nazlı, açmıyor telefonunu." diye sızlandı.
Annem tereddütle ve stresle "Cihan başına bir şey gelmiş olmasın?" diye mırıldandı. Çekingendi sesi, konuşurken bir gözü hep üzerimdeydi ve benim tepkimi ölçüyordu.
Annemi de anlıyordum aslında, benim üzülmemi istemiyordu fakat ortada kızının kayıp olma ihtimali varken dahi beni düşünmesi beni bile üzmüştü. Ben annem için değerliydim de Peyda değil miydi?
Bakışlarımı babamın üzerinden çekerek elimdeki telefonuma döndüm, annemin de bu sırada daha rahat davranacağını düşünüyordum. Ama annemin bakışları hâlâ benim üzerimdeydi ve benim üzüleceğimi düşündüğü için tek kelime etmiyordu. Peyda yerine kırıldım ama içimdeki küçük şımarık kız çocuğu bencilce mutlu oldu.
Annemin daha rahat olması için salondan çıktım ve holde durdum. Hazır salondan çıkmışken ve babam da meşgulken sabahtan beridir aramam gereken kişiyi, eski sevgilimi aradım.
Telefonu açmaması için içten içe dua ederken ikinci çalışta açılan telefon ile gözlerim yaşardı. Bu sabah kavga etmiştik, ona ayrılmak istediğimi söylediğimde bana karşı dahi çıkmamıştı. Onu seviyordum, o da beni seviyordu fakat sevgi bazen ilişkimizi devam ettirmeniz için gerekli dayanak olmuyordu, bu sabah da böyle olmamıştı.
O telefonu açtığında aramızda oluşan sessizliğe onu kaydetme şeklimin hâlâ aynı olması da eklendiğinde sustum. O da sessizliğime katıldı ve sustu.
İkimiz de konuşmadık bir süre, ardından ben tam konuşmaya başlayacakken araya girmesiyle sözlerimi yuttum. "Haklıymışsın." Histerik bir gülüş sundum ona, haklı olduğumu zaten biliyordum. Fakat onun bunu bu kadar çabuk anlamasına şaşırmıştım. Daha sabah ayrılmıştık, beş saati devirmemiştik bile fakat o hatasını kabul ediyordu.
"Biliyorum," dedim ve ekledim. "Şu an nerede peki?" Ona olan mesafeli sesime içten içe kırıldığını biliyordum ama kendimden ödün vermedim.
"Zahir onu size getiriyor."
Onaylarcasına bir mırıltı çıkardıktan sonra aklıma takılan soruyu sordum. "Gece sizde mi kalmış?"
"Evet, babası getirmiş gecenin bir yarısı." Babası, Cüneyt Zalim. Babamın düşmanı ve en yakın arkadaşı. Zalimliğiyle bilinen adamdı Peyda'nın babası, bu bile onun çocukluğunu özetliyor gibiydi.
"Siz de evinizde olan kişiden bihaberdiniz yani?" Sesim imalıydı, sabaha atıf yapıyordum bir nevi. Beni suçladığı şeyler zihnimde tekrar oynarken ona kırgınlığımı saklayamıyordum.
"Ceyda yemin ederim onun burada olduğunu bilmiyordum, bilsem seninle kavga eder miydim hiç?" Perişan sesi ilk defa etki etmedi kalbime.
"Onu bilemiyorum, Toprak, yapar mıydın?" Yapmazdı. O bana hiç kızmamış, bağırmamıştı. Şimdi de yapmazdı, hiç kıyamazdı. Bu sefer kırmıştı beni çünkü onun benden bile önde tuttuğu bir zayıf noktası vardı. Ailesi...
"Ceyda, özür dilerim." İç çekti, acı çekermiş gibi. "Sana böyle hissettirdiğim için özür dilerim."
Sesimi kısık tutmaya dikkat ederek "Yalancı olduğumu ima ettiğin için mi bu özrün, yoksa Peyda'yı kıskandığımı söylediğin için mi ya da dur, daha iyisi var. Kesin benim kafada kurduğumu ve doktora görünmem gerektiğini söylediğin için, değil mi?" dedim ve o yine sustu. Sabah bana sesini yükselten adam değildi şu an konuştuğum ve bu, içimde sönmeyen bir alev gibi harlanan ateşimi yüzüne püskürtmeme sebep olmuştu. Hatasını anlamasını istiyordum.
Daha bir ay bile olmamıştı biz sevgili olalı. İlk kavgamızı ise bu sabah Peyda'yı ararken yapmıştık.
Sabah kalktığımda yanımda Peyda'yı görememek ilk başta normal gelmişti fakat onu dün akşam da görmediğim ve de yatağının bozulmamış olması beni endişelendirmişti. Hızlıca babamlara haber vermiş ve ardından belki Zahir'in yanındadır diye Toprak'ı aramıştım. O an ki stresle Peyda'yı yine kaçırıp kaçırmadıklarını sormam sinirine dokunmuş olacak ki kardeşine laf kondurmayarak Zahir'i savunmuştu bana, hem de belki de ondan işittiğim en ağır sözlerle. Ben ise Peyda'yı savunmuştum, Zahir onun kardeşiyse Peyda da benim kardeşimdi çünkü. İkimiz de inatlaşmıştık ve böylece aramızdaki kavga büyümüştü de büyümüştü. En sonunda ilişkimize ara vermek istediğini söylediğindeyse ondan ayrılmış ve telefonu onun üzerine kapatmıştım.
Bu yaşananlar daha beş saat önce olmuştu ve her şey çok tazeydi. Bu yüzden şu an, bana söylediği onlarca kırıcı şeyden dolayı onu affetmek içimden gelmiyordu.
Pişman sesi kalbime dokunurken omuzlarım düştü. "Ceyda'm... Ne desen haklısın, sana o şeyleri söylememem gerekirdi... Çok pişmanım." Dedikten sonra büyük bir serzenişle devam etti. "Ama beni de anla be kızım, sana açıkladım benim kardeşim yapmaz böyle bir şeyi diye, şüphe etmen kanıma dokundu anlasana."
Onunla ilk tanışmamız Peyda'nın kaçırıldığı gün olmuştu. Hastanedeydik, annem bayılmıştı, Mert'le birlikte onun yanında kalırken hava almak için dışarı çıkmıştım. Bir bankta otururken kendi kendime bir şeyler düşünüyordum. Düşüncelerim beni boğacak seviyede yoğunlaşınca Mert'in yanına gitmek istemiştim fakat bileğime dolanan parmaklar beni durdurmuştu.
Arkamı döndüğümde karşımda nefes nefeseydi, koşmuştu belli ki, alnından ter damlıyordu kasım ayında. Onu karşımda görünce hissettiğim ilk şey beni de kaçıracak olmasıydı sanırım.
Peyda'yı Zahir kaçırmıştı, beni de Toprak mı kaçıracak diye düşünmüştüm fakat onun ilk söylediği şey "Merak etme, Zahir böyle bir şey yapmaz." olmuştu.
O gün içimi rahatlatmış ve ardından Peyda bulunana kadar hastanenin önünden ayrılmamıştı. Beni o gün ve ondan sonraki hiçbir gün yalnız bırakmamıştı ve bu, benim için çok değerliydi. O gün sanırım yıllardır sıklıkla gördüğüm çocuktan, ondan hoşlanmıştım. Abilerimin düşmanı olduğunu biliyordum, aralarında aşılamayacak bazı meseleler vardı fakat onun gibi ben de kalbimin sesini dinlemiştim ve... Sevgili olmuştuk işte, şimdi nasıl ayrıldıysak o gün de öyle sevgili olmuştuk..
Zamanında Peyda ve Zahir vesilesiyle sevgili olduğum çocuktan yine Peyda ve Zahir yüzünden ayrılmıştım.
"Bunlar bana ettiğin laflara sebep değil, biliyorsun değil mi?" Onayladı istemsizce, ardından ne diyeceğini bilmiyormuş gibi sustu.
İkimiz arasındaki sessizlik sürerken salondan çıkan babamla göz göze geldim. Bana gergin bir gülümseme attığında kapı çaldı. Bir bana bir kapıya bakakalırken "Peyda geldi." dedim istemsizce.
O an neden bilmiyorum inandı sözüme ya da inanmak istedi ve kapıyı bir hışımla açtı. Peyda gelmişti.
Bakışlarım babamın kapı kolunu tutan ve titreyen ellerindeyken bir anda Peyda'ya sarılmasıyla olduğum yerde kalmıştım.
Yaşadığım şaşkınlıktan kurtulamazken telefonu kapatmadığımı Toprak'ın aceleci sesinden anladım. "Bu akşam ne olursa olsun seni görmeye geleceğim," Kalbim tekledi. "Bekle beni."
Ona bir şey diyemedim, o da bir şey dememe izin vermeden kapattı zaten telefonu.
Tekrar bulunduğum ana döndüğümde ise duyduğum ses babamın titreyen sesiydi. "Çok korktum," dedi önce, "Seni benden tekrar kopardılar diye çok korktum." diye ekledi ve Peyda'nın ona sarılmadığını fark etmiş ve onu rahatsız ediyormuş gibi geri çekildi.
Babam geri çekildi, aramızda onlarca mesafe vardı fakat ben yine de bir iki adım geriye gittim.
Olduğum yerde kaybolmak istedim, bir aydır yaptığım şeylerin meyve vermesi hoştu fakat neden içten içe kalbimde bir burukluk vardı?
Peyda'nın ailesiyle yaşamıştım yıllarca zaten, neden şimdi burkuluyordu içim?
Peyda'yı sevince beni unutmayacaklar, diye teselli ediyordum kendimi bir aydır fakat bu teselli neden şu an işe yaramıyordu?
Babam Peyda'ya sarılırken ve kızı için endişelenirken içimde oluşan duygunun kıskançlık değil de korku olduğunun farkındaydım ama durduramıyordum. Neden içimdeki boşluğu teselli edemiyordum?
Gözlerim dolduğunda kendimi çok aşağılık biri gibi hissetmekten alıkoyamamıştım fakat aştığımı sandığım şeyleri aşamamış olmak, aynı zamanda onları içimde daha büyük bir yara yapmak benim suçum değildi, bunu biliyordum.
Ben ilk günden beridir onun hak ettiği şeyleri , bu sahneyi yaşayabilmesi için kendimle bir savaş vermiştim. Şimdi ise istediğim olduğu halde on iki yaşımdaki gibi çaresiz hissediyordum.
On iki yaşımda ailemin öz olmadığını öğrendiğimde ne hissedeceğimi bilmiyordum. Beni seven hali hazırda çok güzel bir aile vardı, öz ya da değil pek umrumda değildi, olmamalıydı da bence fakat istemsizce yıllar önce ölen bir ailem daha olduğunu bilmek beni yıkmıştı resmen.
Onların ölümüne sevinmiştim önce, Alatonlar benim ailem olmuşlardı çünkü, fakat sonra merak ettiğimde başlamıştı her şey. Öz ailemi merak etmiştim, beni nasıl beklediklerini, beni yukarıdan izleyip üzülüp üzülmediklerini merak etmiştim.
Ben bunları düşünürken aklıma gelen başka başka ihtimaller de vardı tabi. Alatonların benden bir gün vazgeçme ihtimalleri.
Onlar benim ailemdiler, benden vazgeçmeyeceklerini biliyordum fakat düşünmeden de edemiyordum. Eğer benden bir gün vazgeçeceklerse onları durduracak bir kan bağımız yoktu bizim, beni tek kalemde silebileceklerini düşünerek yaşamıştım yıllarca ve o yıllar boyunca da onları üzecek, kızdıracak tek hareketim, kelimem bile olmamıştı. Benden vazgeçmesinler diye.
Babam Peyda'ya sarılmayı bırakmıştı fakat bu sefer omuzlarının iki tarafından tutmuş ve yüzlerini hizalamıştı. Ona her an tekrar sarılabilirmiş gibi duruyordu. "Neredeydin, Peyda? Neredeydin kızım sen?" Endişeli ve titreyen sesine, kurşun yarası olan koluna, onlarca yaşanılana ve de tüm kötü anılara inat babamın böyle davranması Peyda'yı şaşkınlığa sürüklemişti.
Olduğu yerden bir milim dahi kıpırdamıyordu, sonuna kadar açtığı gözlerini dahi kırpmıyordu. Öylece durmuş, babama bakıyordu. Sanki bir şeyleri anlamak istiyordu. Gözlerinin dolduğunun farkında mıydı?
Titreyen ellerini ve bedenini gördüğümde "Peyda, iyi misin?" diye sormadan edemedim. İyi değildi ve bunun farkında da değildi. Bakışları kısa bir an bana değdi ve hemen ardından babama geri döndü. Bakışları bomboştu, onun bakışları hep böyle boştu. Sanki içini sökmüşler gibi, bazen kırgın bakardı fakat hiçbir zaman gülerken görmemiştim gözlerini. Gülerken bile gözleriyle değil anca dudaklarıyla gülerdi. Gülüşü gözlerine dahi uzanmazdı.
On yedi yaşındaki bir kızın bakışlarını böylesine bomboş yapan hayat, benim en büyük şansımdı.
"Neden bana sarıldın?" Cümlesi sitem eder veya kızar gibi değildi, aksine merak ediyormuşçasına sormuştu bu soruyu. Garip bir şekilde bakıyordu babama, sanki keşke der gibi. Hangi kız babasının ona sarılamayacağını bu kadar benimserdi?
Gözlerim dolduğunda bakışlarımı başka yöne çevirdim, kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyordum. Ben suçlu değildim, kimseye gelin de beni evinize alın çocuğunuz yapın dememiştim ama sanki... Sanki bir şeylere engel oluyormuş gibiydim.
Peyda'nın cümlesi salondan sesleri duyup gelen tüm aile üyelerimi özellikle de babamı şoka uğratmıştı. Hangi çocuk babasına bana neden sarıldım diye sorardı? Hem de hesap sorar gibi değil, kızar gibi değil, aksine gerçekten nedenini merak edermişçesine sorardı?
"Çünkü sen benim kızımsın ve ben senin için endişelendim." Diye garip bir cümle kurdu babam, dilinin dolandığını anlamam zor olmamıştı. O da hem şaşırmıştı hem de geldiği günden beridir yüzlerine bakmadıkları kızlarını bu halde görmek onları derinden sarsmıştı.
"Hayır," diye oynadı dudakları ya da ben kafamda kurdum bunu. Ardından ayakkabılarını bir hışımda çıkardı ve koşarak yanımdan geçip yukarı çıktı. Babam, ben, annem ve abilerim... Hepimiz kitlenmiş gibi Peyda'nın arkasından bakıyorduk.
Babam, "Peyda, Peyda nereye kızım?" diye seslenmek istedi fakat bunu yaparken kolunu havaya kaldırdığı için kolu acımış olmalı ki kısık sesle bir küfür savunmuştu.
"Baba, bırak." dedim soğuk sesimle. "Ben giderim yanına birazdan."
"Hayır bebeğim, senin gitmen iyi olmaz." dedi babam nazikçe, kaşlarım çatıldı fakat o beni umursamadan Mert'e dönüp "Sen git." dediğinde gözlerim şaşkınlıkla aralandı. Bu yaptığı beni apaçık görmezden gelmekti.
"Ne demek bu, baba?" Babam gözlerini kaçırdığında sesim hiddetlendi. "Baba, siz bu kızın üzerine giderek ona iyilik yaptığınızı mı zannediyorsunuz? Ne demek Mert gitsin? Kız zaten sizin yüzünüzden dağılmış durumda." Babam gözlerini yumdu, annem ise sonuna kadar açtığı gözleriyle bana bakıyordu.
"Bence de Mert gitmesin, Alparslan gitsin hem onunla daha iyi anlaşıyorlar." Elimi sarı saçlarımdan geçirip geriye attığımda hiç bu kadar sinirli hissettiğim hatırlamıyordum. Sinirim beni göndermemelerine de değildi bu sefer, sinirim annemin Mert'i göndermek istememe nedenineydi.
Annem Mert'i, benim üzüleceğimi düşündüğü için göndermek istemiyordu, bunu biliyordum. Bakışlarından anlıyordum ve anlamak daha da üzüyordu beni.
"Anne, yapma böyle." dedim sistemle, artık bunu yapmam gerek gibi hissediyordum. Annemin gözlerini benden çekip diğer çocuklarını görmesi gerekiyordu.
"Ne yapmayayım, kızım, bir şey yaptığım yok ki?" Ona inanmaz bir bakış attım. Buna inanmamı mı bekliyordu gerçekten? Ben salak değildim, saf hiç değildim. Ben de anlıyordum bazı şeyleri.
"Anne, görmüyorum mu sanıyorsun? Anlamıyor muyum sence ben?"
Anlamazlıktan geldi. "Neyi kızım?" dedi direterek ve ben hiç beklemediğim bir anda uzun zamandır içimde tuttuklarımı haykırdım.
"Benim için öz kızını görmezden geldiğini mesela? Ona söylediğin her sözde benim üzülüp üzülmediğimi kontrol etmen mesela... Bunların onun için ne kadar kırıcı olduğunu anlamadan yapman mesela... Anne sen böyle yaparak bana kendimi iyi hissettirmiyorsun!" Sonunda itiraf edebilmiştim, üslubun biraz sert de olsa sonunda bunu yapabilmek derin bir nefes almama sebep olmuştu. Bu sefer gerçek anlamda derince bir nefes aldım, annemden çektiğim bakışlarımı hepsinde birden dolaştırdım ve hiç hız kaybetmeden sözlerime devam ettim. "Aksine, her şey benim suçummuş gibi hissediyorum ve..." Sesimin titremesine durduramadım. "Bir aydır, ya bir aydır ben siz o kızı görün diye kendimi geri çekmekten bir hal oldum. Yoruldum ya yoruldum, sizin yüzünüzden suçlu hissetmekten yoruldum!"
Ağlamaya başladığımda hiçbirinin benden böyle bir tepki beklemediğini biliyordum çünkü ben böyle biri değildim. Ben onların nazik, kibar, saf ve her zaman korunmaya muhtaç olan, el bebek gül bebek yetiştirdikleri kızlarıydım. Benim böyle şeyler yapmaya hakkım yoktu çünkü yaşadığım hayat, ölü bir kız çocuğunundu ve yaptığım her hata bir nankörlüktü sanki.
Mert ağlamama dayanamıyormış gibi iki adımda yanımda bittiğinde kollarını bedenime sarıp kafamı göğsüne gömmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağladığımda bu sefer yeniden Peyda'ya haksızlık ediyormuş gibi hissettim. O yukarıda kim bilir ne haldeydi? Ben ise burada onun ailesiyle teselli oluyordum. Onun ailesinin yanında, onun belki de hiç sahip olamayacağı bir lüksle onun ailesine sitem ediyordum.
Daha çok ağladım, kimse neye ağladığımı bilmedi ama ben körelmiş vicdanlarımıza ağladım. Bencilliğimize ve de kısıtlı sevgimize ağladım.
Mert parmaklarını saçlarımdan geçirerek şefkatle saçlarımı okşadı. "Ağladığın için benim de ağlayasım geliyor, bilirsin ikizlik hisleri falan filan." diyerek kendince güldürmeye çalıştı beni fakat tek dediğim "Ben senin ikizin değilim ki, senin ikizin Peyda." oldu.
İnkar etmedi, sadece "Doğru, artık üçüzüz." dedi ve kollarını bedenimin etrafına daha da fazla doladı.
"Sen onu hiçbir zaman kabul etmedin." dedim acımasızca, Peyda duysa çok kırılırdı çünkü benim bile kalbim kırılmıştı. Başıma bir öpücük koyarken de "Özür dilerim." diye fısıldadı.
"Bu özrün bana değil." Kafamı göğsünden kaldırdım ve yaşlı gözlerimle gözlerine baktım.
Başını iki salladı. "Hem sana hem de Peyda'ya."
"Neden benden özür diliyorsun?"
Soruma karşılık küçük bir tebessümle "Senin için onu görmezden gelmeye bile razı oldum fakat bunun seni benden daha da uzaklaştıracağını hesaba katamadım." dedi, kırgınlıkla. Ondan uzaklaştığımı ve eskisi gibi olamadığımı biliyordum fakat sebebi onun yaptığı davranışlar değildi, yapmadıklarıydı.
"Senden uzaklaşmadım, sadece onunla aranızda bir engel olmak istemedim ben." Sözlerim onun gözlerini doldururken bir anda kendimi onun kollarında buldum tekrardan. Ondan uzak kaldığım her gün için doyasıya sarıldı sanki.
"Seni çok özledim. Sohbetlerimizi, kavgalarımızı, bazen iyi bazen kötü tüm anlarımızı... Her şeyi çok özledim kardeşim." Ben de kollarımı sıkıca ona doladığımda kafamı sallıyordum.
"Ben de özledim," derken gözlerim dolmuştu.
O an bir karar vermiştim işte. Uzak kalmayacaktım artık onlardan, ne ailemden ne de ikizimden. Ben bu hayatta doğmamış olabilirdim ama bu hayatı yaşamıştım. Onlarla ilk adımlarımı atmış, ilk onlarla hasta olmuştum. Yıllar sonra kendimi geri plana atmam tüm yıllarıma hakaretti sanki. Bunu şu an fark ediyordum.
Mert bana sarılmayı bıraktığında odama çıktım. Kararım kesindi ve beni hiçbir şey bu yoldan geri çeviremeyecekti.
Odanın kapısına geldiğinde derin bir nefes çektim içime. "İşte başlıyoruz." diye mırıldandım kısık bir sesle ve ardından kapıyı iki kere tık tıklatarak içeriye girdim. Peyda yatağında cenin pozisyonunu almış uyuyordu. Bunun gerçek bir uyku olmadığını yorganın üzerinden belli olan düzensiz nefesleriyle fark etmiştim.
"Peyda," dedim önce temkinlice. Başına kadar örttüğü yorganın altından nefesini tutmuş gibi ses çıkarmadı. "Uyuyor musun?"
Cevap vermedi, ben de cevabını biliyordum zaten.
Yatağın hemen kenarına geldiğimde bir karış kalmış bedeninin yanına yerleştim usulca. Benim oturmamla yatağın bir kenarı çökmüş, Peyda'nın yorganın üzerindeki parmakları yorganı daha sıkı kavramıştı.
"Peyda ben sana bir şey söylemeye geldim." Cümleye nasıl gireceğimi, ona nasıl söyleyeceğimi ve onun şu an bu ruh haliyle vereceği tepkiyi umursamadan devam ettim. "Buraya gelirken cümlelerimi bir türlü toparlayamadım ama artık içimde tutmak istemiyorum. Artık," Derin bir nefes aldım bunalıyormuş gibi. "Artık dayanamıyorum."
Hafifçe güldüm halime, "Bunu benden tonlarca kat fazla acı çeken birine söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama bil ki ben de acı çekiyorum." gözlerim dolduğunda şaçmaladığımın farkındaydım. Onun acılarının karşısına geçip de ben de acı çekiyorum demek bencillikti belki de. Ama o an bunu umursayamadım ya da ilk kez bencil olmak istedim. Kendimi hafife almamak, başkaları için değil de kendim için yaşamak...
"Peyda... Ben artık ailemden uzak durmak istemiyorum." Dolan gözlerimden bir yaş süzüldü yanaklarıma doğru, silmedim o yaşı, gizlemek istemedim ağladığımı. "İlk geldiğin gün çok korktum. Hem de nasıl korktum biliyor musun? Senin o ilk günkü ümidin kadar..." İlk gün onun gözlerindeki umut ışığı, bendeki korkunun ters aynasıydı.
"Sonra korkularım boşa çıktığında safi üzüldüm. Hem sana, hem de kendime... Sana üzüldüm çünkü senden korkuyorlardı, kendime üzüldüm çünkü benden de çekiniyorlardı. Sırf benden çekindikleri için de sana yaklaşmıyor ve seni görmezden geliyorlardı." Üzerindeki yorganı sıkı sıkıya tutan parmaklarından tuttum ve elini avuçlarımın arasına aldım. "Bunu ilk fark ettiğimde yemek masasındaydık ve Mert sana bir misafir olduğunu söylüyordu, masanın altından ise bana bir şeyleri kanıtlamak istercesine elimi sıkıcana tutuyordu. O an anladım ki senin mutluluğuna, onların gerçek çocuklarına, kardeşlerine ulaşmak için aradaki tek engel benmişim." Parmakları gevşedi fakat uyumadığını belli etmemek için hareket ettirmedi. "Kendimi aradan çekmek istedim, Peyda. İki tarafın da mutlu olmasını istedim."
Ağlıyordum artık çünkü bunları onun kırıldığını bile bile anlatmak hayatımda yaptığım en zor şeylerden biriydi. "Ama her şeyi elime yüzüme bulaştırdım. Ben onlardan uzak durdukça abilerim de senden uzak durdular başta fakat sonra hayal dahi edemeyeceğim bir şey oldu. Onlar benden de uzaklaştılar ve ben, istediğim şey bu olmasına rağmen darmadağın oldum. İçime kapandım, kimseye bir şey anlatamaz oldum. Olmam gereken kişi oldum ben, yalnız ve kimsesiz." Burnumu çektim, göz yaşlarımı silmedim ama onun yatağına daha da sokuldum. O da daha da gevşedi sanki, rahatlamış gibiydi. "İşte o an onların değerini anladım. İşte o zaman onları sevgisini tekrar istedim de seni sevmelerini bekledim."
Gevşeyen parmakları arasından yorganı çektiğimde, "Seni sevdiler Peyda." dedim. "Seni çok seviyorlar, bugün babamın o endişeli hali gözümün önünden gitmiyor. Kıskanayım mı mutlu mu olayım bilmiyorum." Yanına uzandım usulca, karşı çıkmasını bekledim fakat tepki göstermedi, gözleri sımsıkı kapalıydı. "Ben sadece, sadece onlardan daha fazla ayrı kalmak istemiyorum." Ağlarken fısıldadım o üzülmesin diye ama onun dudaklarında sadece küçük bir gülümseme peyda oldu.
"Beni anla lütfen, lütfen..." Gözlerimi kapatırken sayıklıyordum. "Ben onlardan daha fazla ayrı kalmak istemiyorum." Başım yastığa geldiğinde artık onunla yüz yüze olduğumuzu biliyordum fakat ikimiz de birbirimizin yüzüne bakmıyorduk. Ben utanıyordum, o ise beni belki de görmek dahi istemiyordu.
Zihnim istemsizce uykuya dalarken "Beni affet." diye mırıldandığımı hatırlıyordum, ardından ise bedenime sarılan kolları...
🪢
Yazardan
Karanlık adamların, karanlık adımları olurdu.
Oyunbazların düzeninin bozulmaz bir kuralıydı bu. Karanlık adamlar vardı, bir de karanlık adımlar.
Aydınlığa yer yoktu, kadınlara da. Hiçbir kız çocuğunu görmezlerdi, önemsemezlerdi, onları mal yerine koyup alıp satar, ticaretini yaparlardı. Kız çocuğu, adeta cehalet döneminden kopmuş gelmiş bu adamlar için zayıflığın belirtisiydi.
Kadınlar, kızlar, çocuklar merhametlilerdi ve oyunbazların düzeninde en ufak bir merhamet kırıntısına dahi yer yoktu. Orada bulunan adamların ve sayılı sayıda kadınların hepsi birer şeytandı ve şeytanların hiçbir zaman bir melek olmaya ihtiyaçları yoktu.
Bu yüzdendi şu an çıkan isyan. Oyunbazlar Meclisine bir kadın varis sunulmuştu zamanında. Sunulan kadın varis en güçlü bölgelerden birinin, Marmara'nın varisi olacaktı.
İlk sunulduğunda kimsenin umursamadığı, seçileceğine ihtimal dahi vermediği biriydi o. Fakat Cavit bu sefer kozlarını sert oynamış ve herkesi şaşırtarak başka hiçbir aday sunmamıştı.
Ne kızı Esra'yı ne oğlu Cihan'ı ne de damadı Cüneyt'i... Sadece torunu Peyda'yı sunmuştu meclise ve bu gece saat iki sularında açıklanan karara göre Marmara'nın yeni varisi Peyda Alaton olmuştu.
Peyda, varis olduğunda da çok yankı uyandırmamıştı bu alemde fakat Cavit'in ölümü tüm dengeleri değiştirmiş ve işleri ciddiye bindirmişti.
Cavit ölmüştü ve yerine gelecek kişi ise onun çok önceden seçip tasdik ettiği varisi Peyda Alaton olmuştu. İtirazlar edilmişti bu birkaç gün içinde fakat Cavit hiçbir çıkış yolu bırakmamıştı onlara. İtiraz dahi edemiyorlardı çünkü onların gayri resmi kayıtları dışında resmi tüm kaynaklarda da varisi Peyda olarak görünüyordu.
Vasiyetinde tüm mal varlığını da ona bıraktığı ve on sekiz yaşından önce ona açtığı hesap dışındaki hiçbir parayı avukatına danışamadan kullanamayacağını belirtmişti. Bunu yapma sebebi ise avukatın sağ kolu olması ve Peyda'nın her hareketinden haberdar olmak istemesiydi.
Zeki bir adamdı Cavit, zekası acımasızlığından ve kötülüğünden geliyordu fakat amaçları çoğu zaman iyiye yönelikti. Yöntemleri kötü olsa da amaçlarıyla ve aldığı sonuçlarla buradaki çoğu kişinin korkulu rüyasıydı o.
"Bu nasıl olabilir, Nihat!" Ana bölgelerin yöneticilerinden biriydi konuşan. Meclisten haberleri yoktu çoğu zaman çünkü kimsenin varisine karışamazlardı fakat bu sefer bu kabul edilebilir gibi değildi onlar için.
"Bilmiyorum, Cavit piçi hepimizi tongaya getirmiş." Başını iki yana sallarken koltuğa yayılmış oturuyordu. Elinde tuttuğu şarap kadehi bile keyfini yerine getiremiyordu. Kendi varisi bu kızı çiğ çiğ yerdi fakat aralarına on yedi yaşında bir kız çocuğunun katılabilmesi hepsinin insanların gözündeki otoritelerini düşürürdü. Bu olayın duyulmaması lazımdı.
"Meclis ne diyor?" diye sordu bir başkası. Meclisin kabul ettiği karara karşı çıkamadığı ve itiraz edemediği için fazlasıyla endişeli görünüyordu.
On yedi yaşında her şeyden bihaber bir kızın onları bu kadar korkutması trajikomik bir durumdu çünkü Peyda şu anda Ceyda'ya sarılmış, kıçını devirmiş ve ilk defa rahat olduğunu hissettiği bir uykuya dalmıştı. Bu, üzerindeki kazağın Zahir'e ait olmasından ve buram buram onun kokusunu solumasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Çünkü şu an ölesiye korktukları on yedi yaşındaki kız çocuğu bu hayatta belki de sadece Zahir'e güveniyordu.
"Ne desin Meclis, zaten kızı onaylayan onlar." En güçlü bölgelerden birinin sahibiydi konuşan. Bu duruma canı sıkılmıyordu fakat Cavit'in bunu yaparak onun işlerine çomak soktuğunun da farkındaydı. Yaşlı bunak ölmeden önce bile ittifaklarına kazık atmakla meşguldü.
"Kartal haklı, Cavit öldü ve varisi onaylayan Meclisten tek bir açıklama bile gelmedi." Masada oturanların hepsi başını salladı, tek bir kişi hariç. Vlatsovların varisi, Meclis dahil herkesin korkulu rüyası, acımasızlığın vücut bulmuş hali...
"Kızın reşit olmaması dışında aramıza gelmesi için hiçbir engel yok." dedi sert sesiyle. Gevşek gevşek oturan bir düzine adam kendine çeki düzen verdi onu duyunca. Her bir ağızdan çıkan sesler sustu ve bir tek onun boğuk sesi doldurdu odayı. "Kız on ay sonra reşit olduğunda aramıza katılacak."
"Olamaz öyle bir şey, burada kadınlara yer yok bilmez misiniz?" Böyle adamların kendilerinden daha güçlülerine karşı kullandıkları saygılı tonu başka hiçbir yerde bulamazdınız, böyleleri her zaman büyük köpekbalığına oynarlardı. Varlığına inandıkları Allah'tan değil de böylelerinden korkarlardı.
"Bu maddeler sadece dillerinizle türettiğiniz maddeler, kadınlar her zaman burada olabilirler, sizin keyfinize göre yasalarımız yok." Düzenbazlar, tüm dünyanın düzenini inkar etmemiş ve kendilerine yeni bir düzen oluşturmamışlar gibi bu düzene ait bir yasa ve de bir meclis oluşturmuşlardı.
Düzenbazlığın içinden çıkan bir düzenin de kendi hiyerarşileri vardı. Demokrasinin değil düzenbazlığın yönettiği bu mecliste adamlar güçlerine göre seçiliyor, kim daha fazla adam öldürdüyse güçlü sayılıyordu.
"Peki, kız reşit olmadan önce nasıl engelleyebiliriz onu?" Vlatsov başını iki yana salladı. Oltaya yemi takmaya hazırlandı ve kelimeler dudaklarından dökülürken tereddüt dahi etmedi.
"Ölüm dışında bu kızın yöneticiliğini engelleyemezsiniz." Adamların gözlerinin parladığını fark ettiğinde dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu. "Onu reşit olmadan öldüremezsiniz, Cavit'in vasiyeti var. On sekizine girmeden hiçbir yetkisini avukatından izinsiz devredemiyor."
"O zaman," dedi aralarındaki en yaşlı üye, herkesin düşündüğü şeyi dillendirerek devam etti. "Kızın yaşayacak sadece on ayı kaldı."
Bu fikir hepsinin kafasına yatmış gibi tüm kafalar yukarı aşağı hareket ettiğinde Vlatsov'un dudaklarında bir gülümseme peyda oldu. Yeni planının ilk adımı tamamdı, oklar Peyda'ya dönmüştü ve Peyda şu on ay içerisinde hiç olmadığı kadar güvendeydi.
Karanlık Adamların, karanlık adımları olurdu.
O adımları kesecek şey ise her zaman kadınların ve çocukların vicdanları, zekaları ve merhametleri olmuştu.
🎀
Peyda Alaton
Üzerimde Zahir'in kazağı, yanımda bu evde güvendiğim tek insan varken kendimi o kadar huzurlu bir uykuda bulmuştum ki bir rüya gibi olan bu uykumdan uyanmak istememiştim.
Fakat hayat hiçbir zaman huzurlu olduğum dakikalarda durmazdı. Her zaman bu anlarımı bölecek şeyler olurdu. Cihan Bey'in odaya gelip istemeden de olsa bizi uyandırması gibi.
Söylediğine göre ateşim çıkmıştı ve birbirimize bu kadar yakın uyursak daha fazla terler ve daha fazla hasta olurdum. Bunu fark etmesi bile kalbimi tekletirken o daha fazlasını yapmış, bana içmem için sıcak bir çorba getirmişti. Çorba içmek istememiştim, aç değildim fakat o pes etmemişti.
Ve şu an hayatım boyunca hayal dahi edemeyeceğim bir sahnenin içerisindeydim. Cihan Bey bana çorba içiriyordu. Kendi elleriyle, her lokma için dil dökerek saşkınlığımdan yararlanarak bana çorba içiriyordu.
Bir bebek gibiydim onun ellerinde şu anda. Canımın çekmemesine rağmen o ağzını aç deyince ağzımı açıyor. Yut deyince çorbayı yutuyordum.
Bana sarıldıktan sonra değişmişti sanki ya da ben ateşimden dolayı halisülasyon görüyordum. Çünkü böyle bir şeyin olması imkansızdı.
Değil, Peyda. Bu bir halisülasyon da değil, bir kandırmaca da, sahte bir şefkat de değil. Baban sana çorba içiriyor, hasta olduğun için sana bakıyor ve senin gözlerin doluyor, Peyda.
Aklıma bir ay öncesi geldiğinde uzattığı çorba dolu kaşığı sorgusuz sualsiz kabul ettim. Bir ay önce de hastalanmıştım, aynı derecede ateşim vardı ve beni gerçek anlamda umursayan tek bir insan tanesi bile yoktu.
Yine Alatonların evindeydim ve bugünün tam tersiydi o gün. Kalbim kırılmış ve tek başımaydım. Ama bugün, işte bugün o günü telafi ediyordu sanki. Cihan Bey yanımdaydı, ateşime bakıyordu ve bana çorba içirirken uyumamam için bir şeyler anlatıyordu.
Vurulan koluyla kaseyi tutarken diğer eliyle kaşığı tutarken bu sefer dudaklarımı aralamadım. "Küçükken de bu kadar inatçı mıydın acaba?" diye sorması boğazımda bir düğümün oluşmasına neden oldu. Küçüklüğümü mü merak ediyordu?
Cevap vermedim. "Öylesindir sen, benim kızım inatçıdır kesin." Söylediklerinden emindi fakat yanlıştı sözleri. İnatçı çocukların Cavit tarafından ne kadar hırpalandığını bilmesi lazımdı. Ben her inat ettiğimde yediğim darbeler yüzünden bu kadar kırıktım.
Başımı iki yana salladım, hem bana uzattığı çorbayı içmek istemiyordum hem de inatçı bir çocuk olmadığımı söylemek istiyordum. "Bir kaşık daha," diye teşvik etti beni. İstemeye istemeye dudaklarımı araladım. Yüzünde oluşan gülümseme benim içindi, bunu biliyordum.
Çorbayı yuttuktan sonra "İnatçı biri değildim," dedim. Konuşmamla şaşkınlıktan gözlerinin açılması bir olmuştu. "Hiç olamadım."
Nedenlerimi anladı, neden inatçı olamadığımı hissetti, bildi çünkü o da benim gibiydi.
Gülümsemeye çalıştı, buruk tebessümü yüzünde emaneten asılı kaldı. "İnat etmeyen halin miydi bu?"
"Ne demek ki bu?" diye masumca sorunca bakışları olabildiğince yumuşadı ve kaşığı tabağa geri bıraktı.
"Hayata karşı çok inatçısın." Beni çok tanıyormuş gibi konuşuyordu. Sanki beni görüyordu. "Yaşamak için, yaşatmak için, intikam için değil mi tüm bu inadın?"
Kaşlarımı çattı. "İntikam değil," dedim önce ve açıkladım. "Ödeşmek diyorum ben ona."
Hafifçe güldü ve ardından sağlam kolunu kaldırdı ve at kuyruğumun ucuyla oynadı. "Kelimeler farklı ama anlamları aynı, ödeşmek demek intikam demek, kızım."
"Böyle konuşarak beni vazgeçiremeyeceksiniz." Ben kandırılmayı yıllar önce bırakmıştım, ben masumluğumu kaybetmiştim. Beni artık kandıramazdı.
"Amacım bu değil," dedi, fakat sözlerine devam edemedi çünkü amacı tam olarak da buydu.
"Ne peki senin amacın, bana bu kadar iyi davranmanın amacı ne?" Sabahtan beridir merak ettiğim soruyu dillendirebilmiştim sonunda.
"Amacım bu değil, gerçekten... Sadece, sadece senin bu inadın yüzünden zarar görmeni istemiyorum." Sözleri sahici mi diye gözlerine baktım ama bir yalan göremedim. Ya gerçekten çok iyi bir oyuncuydu ya da gerçekti sözleri.
Gözlerimi kaçırarak konuyu değiştirdim. "Babanı öldürürken aklında ne vardı?" Beklemediği soruyla duruma uğramış gibi kalakaldı fakat cevabı gecikmedi.
"Sen vardın, kızım, sen vardın." Sanki her gün aklındaydı bu cevap, öyle netti sesi. Bir an bile titrememişti, babasını öldürdüğü için pişman değildi. Daha çok rahatlamış gibiydi. Karşımda bu kadar net durabilmesinin sebebinin bu olduğunu düşündüm.
Benim için babasını öldürmüştü ve şu an karşımda omuzları hiç olmadığı kadar dikti.
Sözlerine devam edecekti fakat balkondan gelen sesler ile yüzü oraya döndü. Kaşları çatıldığında balkonun camının tık tıklandığını duyduk.
"Bu ses de ne?" Önce kısa bir an bana baktı ve ardından elindeki tepsiyi yanımdaki komodine koyarak balkona doğru yürüdü.
O an balkonumda olabilecek tek bir kişi vardı. Hırsız ya da beni kaçırmaya gelecek herhangi biri olamazdı, bunları yapacak kimse balkonun kapısını nazikçe çalmazdı. Bunun tek anlamı onun gelmiş olmasıydı.
Balkon kapısına bir kere daha vurulduğunda yerimde dikeldim. Onun benim için zor durumda kalmasını istemiyordum.
Lütfen gelmemiş olsun, lütfen.
Cihan Bey belinden çıkardığı silahıyla odanın içinde yürümeye devam ettiğinde "Kuş çarpmıştır, gel sen." diyerek onu vazgeçirmeye çalıştım. Çok saçma bir şey olduğunu biliyordum ama onu engellemek için hiçbir şey yapamıyordum.
Acaba kendimi bir anda yere atsam dikkati dağılır mıydı? Pek sanmıyordum.
"Bir kuşun kapı çalabileceğini pek sanmıyorum." dediğinde içimden bir küfür savurdum. Ayağa kalkmaya çalıştığımda dönen başım yüzünden de yatağa geri oturmak zorunda kaldığımda kararan gözlerim kendine gelemezken odanın kapısının açılmasıyla başım oraya dönmüştü.
"Baba, ne yapıyorsun orada?" Ceyda'nın tedirgin sesini duyduğumda görüşüm yeni yeni düzeliyordu.
Cihan Bey sadece "Balkonda birileri var." dediğinde Ceyda hemen reddetmişti bunu.
"Hayır, hayır kimse yok!" Bir anda bağırmasıyla ve bana kaçamak bakışlar atmasıyla Cihan Bey'i daha fazla şüphelendirmiş gibiydi.
Cihan Bey ikimize bakıp "Siz bir işler çevirmiyorsunuz değil mi?" diye sormasıyla Ceyda'nın yeniden reddetmeye başlaması bir olmuştu.
"Hayır baba, ne alakası var. Biz kim bir işle-" Cihan Bey perdeyi sonuna kadar bir hışımla çektiğinde karşımıza bir eli camı tık tıklamak üzere havada duran Toprak ve onun bir adım arkasında bekleyen Zahir çıkmıştı.
Zahir ile göz göze geldiğimizde gülümsedi ve ardından endişeli bakışlarımla işaret ettiğim yere doğru başını çevirmesiyle yutkunması bir olmuştu.
Toprak ise karşısında Cihan Bey'i bulmayı beklemiyor olmalı ki şaşkınlıktan bir eli hâlâ havadaydı.
Ceyda'nın arkadan kısık sesle inleyerek elini alnına götürdüğünü camın yansımasından gördüğümde bakışlarımı tekrar Zahir'e çevirdim ve ardından Cihan Bey'e...
O sırada karşısındaki ikiliye ölümcül bakışlar atan Cihan Bey'in haklı sorusu odada yankılandı.
"Lan bunların burada ne işleri var?"