Hatırladığım eski anılarımın etkisinden çıkmam kolay olmadı.
Bu olaylar yaşandıktan sonra her şey üstüme üstüme gelmeye başlamıştı.
Samimi fanlarımın sayısının çok az olduğunu fark etmiştim çünkü Chae Sun'un giderek güzelleşmesi ve giderek her alanda yetenekli hâle gelmesi üzerine çoğu fanım beni bırakıp ona gitmişlerdi. Yani beni tamamen silmişlerdi. Biz hiçbir zaman bir grup olarak görülmemeye başlamıştık.
Netizenlerden duyup okuduğum haberlerin yanında kendi fanlarımdan olan yorumları duydukça daha çok üzülmüş, daha çok sinirlenmiştim. Beni bir kalemde silip atmışlardı.
Linç yemiştim her saniye ve bu aylarca sürmüştü. Her günüm farklı, olumsuz yorumlarla ve ağlamakla geçmişti.
Ben bu hâldeyken Chae Sun ise ününe ün katmıştı.
Ben her geçen gün adım adım Kpop tarihinden silinmeye başlarken o ise adım adım ismini yazdırarak zirvelere çıkıyordu.
Sözleşmem olduğu için gruptan ayrılamamış ve tüm bunlara zor da olsa katlanmaya çalışmıştım.
Ama en son... Kendime hâkim olamayarak pişman olacağım şeyler yapmıştım.
Bir gece... Chae Sun lensini çıkarmış ve lensi öylece elinde unutarak uyuyakalmıştı.
Kendime hâkim olamamıştım. Elinin üzerinde duran lensi elime almış ve açıkta kalan sağ yanağının üzerine koymuş, hemen lavaboya koşup lense dokunduğum elimi yıkamıştım. Kendi odama geçmiş ve yatağıma uzanmıştım. Aslında sabahı zor etmiştim çünkü büyük bir pişmanlık duygusu içimi kemirip durmuştu. Her 5 dakikada bir acaba alsam mı diye düşünerek ayağa kalksam da sonradan vazgeçip sürekli yatağa uzanmıştım.
Uyuyamamıştım.
Günün ağardığını fark ettikçe pişmanlık duygusu daha çok oturmuştu. Artık her şey için çok geç kalmıştım. Gece kalktığım esnada yaptığım hatayı fark edip lensi yüzünden alsaydım belki de hiçbir şey olmayacaktı.
Ama dedim ya? Geç kalmıştım.
Sabah Chae Sun'un çığlığıyla beraber yatağımdan hızla kalkıp odasına koşmuştum. Deli gibi ağlıyor, dehşetle yüzüne bakıyordu.
Lens... Sabaha kadar yüzünde erimiş ve koyduğum yeri yakmıştı.
"Sana diyorum Mi Yeon, duymuyor musun beni?!"
Aniden sıçrayarak daldığım düşüncelerden kurtuldum ve sesin geldiği yöne, arkama döndüm.
Mağazanın patronuydu bu. Bana doğru sinirle geliyordu.
Hemen karşısında saygıyla eğildim.
"Özür dilerim efendim, duymadım sizi. Gerçekten çok özür dilerim," diye hızla konuşmaya başladım.
Tam karşıma geçti ve durduktan sonra alayla sırıttı.
"Bu kaçıncı özür dileyişin. Bu sefer gerçekten kovuldun!"
Şaşkınlıkla başımı kaldırıp yüzüne baktım. Ben ona bakınca bana olan bakışları daha da yoğunlaştı ve yüzündeki alaylı sırıtışı artırarak bana biraz daha yaklaştı.
"Düşündüm de... Sana bir şartla, son bir şans verebilirim."
Aptal değildim. Pislik herif! Ne demeye çalıştığını gayet de iyi anladım. Ama sabırlı olmalıydım. Sakin ol Mi Yeon. Sakin ol ve sakince cevap ver.
Derin bir nefes alıp yavaş yavaş geri verdikten sonra saf ayağına yatarak ona soru sordum.
"Şartınız nedir efendim?"
Elini yanağıma attı. Yanağımdaki teması hisseder hissetmez birkaç adım gerileyerek irileştirmiş olduğum gözlerim ve şaşkınlıkla açık bıraktığım ağzımla ona bakmayı sürdürdüm.
"Ne yapıyorsunuz?!"
"Sakin ol. Sadece sana şartımı söyleyecektim."
Sanırım dayanamayacaktım. Burada paraya ihtiyacım vardı ve bu mağaza oldukça yüklü maaş veriyordu. Çin'de ancak buradan aldığım maaşla geçinebiliyordum. Ama bu kadarı da fazlaydı! Bana dokunmaya nasıl cüret edebilirdi?!
"İstemiyorum şart falan! İstifa ediyorum!"
Sonunda bağırarak tepkimi gösterdim ve hızla yanından geçip gitmek istedim. Ancak o koluma yapışıp beni yeniden önüne çekti.
"Bırak beni!"
Sırıttı ve yüzüme pişkin pişkin bakarak sordu.
"Resmi ifadene ne oldu?"
"İstifa ettim. Artık senin çalışanın değilim. Şimdi... Derhâl bırak beni. Aksi takdirde avazım çıktığı kadar bağırır ve tüm mağazayı ayağa kaldırırım."
"Üstüne üstlük bir de beni tehdit mi ediyorsun?"
Bileğimdeki elini daha da sıkılaştırdı. Acıyan bileğimi elinden kurtarmaya çalıştım ancak o kadar sıkıyordu ki gücüm yetmedi. Gözlerim doluyordu. Canım yanıyordu.
"Bırak! Bırak diyorum, bırak!"
Sesimi biraz daha yükseltmiştim. O ise bundan zevk alıyormuş gibi bileğimi sıkmaya devam edip sesli sesli güldü.
O sırada hiç beklemediğim bir kişinin sesini işittim.
"Mi Yeon-ah!"
Bağırdı ve bana doğru koştu. Hemen başımı ona çevirdim. Bileğime sarılan o pislik de gelen kişiye bakıyordu.
Tanıdık birini görmenin sevinciyle dolan gözlerimdeki yaşları serbest bıraktım. Titrek sesimle, güç bir şekilde ağzımdan onun ismi döküldü.
"Bangchan oppa."
Koşarak yanıma geldi ve gelir gelmez o pisliğin elini sertçe tutarak çekti. Bileğimi onun ellerinden kurtarıp beni arkasına aldı.
O kadar sinirli görünüyordu ki...
Sinirli olduğunu boynunda şişen damarları, kıpkırmızı kesilen yüzü ve sinirden atmaya başlayan sağ gözü belli ediyordu.
Nefes nefeseydi. Karşısındaki adama ölümcül bakışlarıyla bakıyordu.
Patronum olacak o pislik ise onu görür görmez gözlerini irileştirdi ve saygı amaçlı eğildi. Telaşlandığı ve korktuğu için kekeledi.
"Ch-Ch-Chris Bey!"
Onu tanıyor olmalıydı. Gerçi evet, doğru. Burası ünlü bir mağazaydı ve bu mağazadan genellikle oldukça ünlü ve zengin olan kişiler alışveriş yapıyordu. Bangchan oppa da buranın devamlı müşterilerinden olabilirdi.
Bangchan oppa, sinirlerine hâkim olabilmek için kısa bir süre gözlerini yumdu. Hemen ardından arkasına dönüp endişe saçan gözleriyle bana bakmaya başladı.
Elleriyle yüzümü avuçladı. Hâlâ nefes nefeseydi ve bundan dolayı göğsü hızla inip kalkıyordu. Korece olarak sordu.
"Sen iyi misin, huh? İyi misin?"
Ellerini yüzümden çekti ve bana baştan aşağı bakmaya başladı. Bileğimdeki kızarıklığı görünce daha da sinirlendi. Onun bu siniri hiç hayra alamet değildi.
Bangchan oppa hırsla o pisliğe döndüğü esnada hemen onu durdurdum. Koluna sarıldım ve hızla kelimelerimi sıraladım.
"Bagchan oppa, lütfen. Lütfen yapma. Gidelim buradan lütfen. Ben... Ben iyi hissetmiyorum. Hiç iyi hissetmiyorum. Çok kötüyüm. Ne olur gidelim? Oppa, gidelim. Hadi."
Bir müddet daha o şekilde kaldık. Neyse ki Bangchan oppa biraz daha sakinleşir gibi olup yüzünü bana çevirdi.
"Tamam gidelim, hadi."
Beni nazik bir şekilde elimden tutarak ilerletti. Sadece onu takip ettim.
...


