İçeriğe geç

Perde Arkası

Bölüm 6 · 13 dk okuma

Perde Arkası

Bölüm 6

Bursluluk Sınavı

Merdivenden çıkarken bir kız bana çarptı. Ona baktım. Yanında iki kız daha vardı. Üçü bana anlamsız ve garip bir şekilde bakıp fısıldaşarak gittiler.

İşte bir bu eksikti. Şimdiden moralim bozuldu. Ne yaptım ben? Neyse bu olayı unut sınava girip çıkacaksın. Kimse bu saatten sonra moralimi bozamaz.

Dokmai ile sınıfa girdik. İçeride oturan hoca adımı sordu. Ben tam Warunee diyecektim ki Dokmai beni çimdikledi. Ben hemen farkına varıp Benjawan dedim.

Hoca bana oturmam için sırayı gösterdi. Dokmai beni bekleme odasında bekleyeceğini söyleyip vedalaştık.

Ardından bana gösterilen sıraya oturdum. Zamanımı etrafıma bakmakla harcadım. Umarım burs alırım yoksa bu efsane ötesi fırsatı kaçırırım.

Yaklaşık 15dk sonra tüm sıralar doldu. Ardından hoca bize optikleri dağıtmak üzere ayağa kalktı. Bana da verir vermez doldurmaya koyuldum. Hoca dağıtmayı bitirince tahta kalemini alıp tahtaya sınavın başlangıç ve bitiş saatlerini yazdı.

Sınavın başlamasına 5dk olduğunu gördüm. Stres yapmamaya sakin kalmaya çalışıyordum. Kaygılı geçen bu süreden sonra hoca kitapçıkları dağıtıp sınava başladık.

Sınavda sorulan soruların çoğunun benzerini Dokmai ile çökmüştük. Bunu görünce içim ne kadar ferahladı anlatamam. Bu yüzden sınav sandığımdan kolay geçmişti.

Sınavı bitirdiğimde hoca bize sonuçların iki gün sonra okulun bahçesinde açıklanacağını söyledi. Sınıftan çıktıktan sonra beni bekleyen Dokmai'ye koştum.

Dokmai kitapçığıma biraz göz gezdirdikten sonra "Sonuçlar iyi gibi şimdi eve gidip sonuçlara bakalım" dedi. Bende onaylayıp dışarı çıktık. Dokmai'nin arabasına bindik ve onun kapısının önüne ulaştık.

Dokmai ayakkabısını çıkarır çıkarmaz bir kalem bulup soruları kontrol etmeye gömüldü. O sırada beyaz bir yavru köpek kapının önünde belirdi.

Dokmai "Bu Parinya,"dedi başını kaldırmadan.

"Tatlıymış," dedim.

Ben kalkıp su içmeye gidiyordum ki şiddetli bir havlama sesiyle irkildim. Bu Parinya değildi.

"Başka bir köpeğin mi var?" diye sordum.

"A evet o Chiang," dedi bana çabucak.

Tam o sırada kahverengi renkli bir köpek salona girdi. Sanırım beyaz olmayan tek varlık o olmalıydı. Hiçbir şey demeden ilk kez onun mutfağına girip bardağı dolaptan alıp doldurmaya başladım.

Ardından masanın yanında duran sandalyeye oturmakla birlikle etrafa göz gezdirdim.

Burada ki eşyaların rengini görünce pek şaşırdığımı söyleyemem. Suyumu içip salona girdiğim gibi Dokmai beni yanına heyecanla çağırdığını gördüm.

Yanına gittiğimde sadece ingilizceden bir yanlışımın olduğunu söyleyince soruyu incelemek için kitapçığı ondan aldım.

Hayır bu hayatımda şuana kadar yaptığım en olmaması gereken şeyi yaptığımı anladığım sırada sinirden bağırmamak için kendimi zor tuttum. Ben bu soruyu doğru yaptım ama yanlış işaretlemiştim. Buna hâlâ inanamıyorum.

Dokmai yüz ifademden anlamış olacak ki bana niye bunu yaptın dermişçesine bana kısa bir bakış attıktan sonra koltuğa oturup Parinya'yı kucağına aldı ve sevmeye başladı. "Sınavı boşver şimdi bir yanlışla geçmeyecek değilim ya ayrıca yetimhanedeki okul sayesinde gayet iyi yaptığımı düşünüyorum. Bir de köpeklerin çok tatlı," dedim.

Dokmai konuyu kaynatmaya çalıştığımı anladı sanırım. Çünkü gülümseyip "Evet sence hangisi daha tatlı?" diye sordu.

"Bence Chiang daha tatlı," deyiverdim düşünmeden.

Dokmai Parinya'ya dönüp "Bak sana gönderme yaptı," dedi ve gülmeye başladık.

Tam o sırada Chiang yanıma gelip kendini sevdirmeye çalıştı. Belli ki beni anladı bunu görüp gülümsedim. Onu kucağıma alıp sevdim.

Bir süre sonra kapının zilinin çaldığını duyduk. Dokmai kalkıp kapıya doğru ilerledi.

Kapıyı açtığında bir şeyle sipariş ettiğini anında anladım. Bunu görmeden acıktığımı fark edememiştim bile, görünen şu ki sınav beni aşırı strese soktu.

Dokmai kapıyı kapatıp bana döndü ve "Hadi gel aç değil misin?" diye sorduğu soruyu daha cevaplayamadan mutfağa yöneldi.

Arkasından giderken sadece ben değil köpeklerinde onun arkasında koştuğunu gördüm. Bu görüntüye içimden güldüm. Mutfağa geçtiğimde Dokmai'nin köpeklerin kaplarına tavuk koyduğunu gördüm.

"Gimbap aldım seversin diye düşündüm," dedi.

"Sen ne zaman bunu düşündün?" diye sordum poşetleri açmasına yardım ederken.

"Sen sınav yaparken," dedi kendimden emin bir şekilde.

Her şeyi yerleştirince masaya oturduk. Hiç konuşmadan yemeğimizi iştahla yedik. Yemeği bitirip toparlayıp kendimi kanepeye attım.

Dokmai, "Bir şeyler izlemek ister misin?" diye sordu. "Olur ne izleyeceğiz?" dediğim zaman onun yeni başladığı bir dizi izlemek istediğini ve çok güzel olduğunu da eklemeyi unutmadı.

Ben de meraklanıp kabul ettim. O diziyi açıp izlemeye başladık.

Saatin nasıl ilerlediğini farkına varmayıp ardı ardına 3 bölüm izlemiştik. Saate baktığımda saatin 10 olduğunu gördüm. Dokmai'ye baktım o uykuya dalmaya yakındı o daha uyumadan ben gideceğimi söyledim. Sadece başını sallamakla yetindi. Ben de onun çok yorulduğunu düşünüp aldırmadım.

Ayakkabımı giyip dışarı çıktım. Yarı uyanık yarı uykulu 5 dakikalık mesafeyi yürüyüp eve geldim. Kapıyı açtım ve ayakkabımı çıkarmaktan başka bir şey yapmadan odama gidip yatağa yattım ve anında uykuya daldım.

Sabah uyandığımda güneşin çoktan doğmuş olduğunu gördüm. Kalktım ve yüzümü yıkamak üzere tuvalete gittim.

İşlerimi bitirdikten sonra Odama geçip çantamdan aldığım kıyafetleri alıp üzerimi değiştirdim. Salona geçtim ve ne yapmam gerektiğini düşündüm. Telefonu alıp biraz karıştırmaya karar verdim.

Whattsap'a girdim ve bana yardım eden kızın numarasını gördüm ona mesaj yazabilirdim. Ona ne yazayım? En basitinden yazsam olurdu. Yani sanırım.

"Merhaba naber? Ben Warunee numaranı kaydettim haberin olsun istedim."

Bu yeterli herhalde. Neyse o cevap verince bir daha yazarım. He birde Dokmai'ye yazayım o işe gitmiş midir?

"Günaydın. İşe gittin mi? Sana geleyim mi?"

Mesajı yazıp telefonu kapattım. Şimdi kahvaltı etsem iyi olur. Mutfağa gittim. Buzdolabını açtığım an içinin boş olduğunu görünce hayal kırıklığına uğradım. Ben şuanda acıktım ve yiyecek bir şeyler yoktu.

Yetimhaneden getirdiğim cips ile yetinmem gerek artık. Sabah sabah yenmese de başka yiyecek bir şey yoktu. Odama geri dönüp çantamı kucağıma koyup içini karıştırmaya başladım.

Neredeydi bu, getirdiğime emindim. İşte burada, paketi açıp atıştırmaya başladım. Paketi bitirince elimi yıkamaya gittim.

Dışarı çıktığımda odamdan gelen bir sesin olduğunu duydum. Odaya gittiğimde telefonumun çaldığını gördüm.

Tabii ki telefonumun sesiydi bunu nasıl düşünemedim. Yatağımda duran telefonu aldığımda Dokmai'nin beni aradığını gördüm.

Açtığımda bana "Merhaba naber?" dedi.

"İyi senden?"

"Bende iyiyim az önce köpekleri yürüttüm şimdi de ofisteyim. Sana buraya gel diyecektim ama nedenini bilmiyorum bugün misafir kabul etmiyorlar galiba cumhurbaşkanı mı ne geliyormuş ben de pek anlamadım. Umarım sorun olmaz. E kapatmam lazım sonra konuşuruz,"

"Tabii sorun yok görüşürüz" der demez telefon kapandı.

Acil işi çıktı galiba. Telefonumdan bir mesajın geldiğini gördüm. Mesaja baktığımda O kızın bana yazdığını gördüm. Bana,

"Merhaba senden naber? Hatırladım seni Nufüs Müdürlüğüne götürdüm değil mi?"

Onun bu kadar hızlı bir şekilde tanıyacağını düşünmemiştim.

"Evet benim, bu arada kusura bakma ama adını hatırlayamadım malum o kadar şeyden sonra"

Cevap vermekte gecikmedi,

"Sorun yok, adım Kwang"

"Tanıştığımıza memnun oldum Kwang"

"Ben de (kalp emojisi)"

Bana bir şey yazmayınca yataktan kalkıp odamı toplamaya karar verdim. Bir saat boyunca odamı toplamakla meşgul oldum.

Her şeyi hallettikten sonra son olarak çantamı boşalttım.

Odamdan çıktığımda koridora göz attım ve daha önce kenarda duran kapalı bir oda gördüm.

Merak edip odaya doğru yürümeye başladım.

Kapıyı açtığımda aklıma gelmeyecek şeylere göz attım. Bu odada kocaman ekranları olan üç bilgisayar ve sanırım en renkli oda bu olsa gerek. Ne ararsan var konsollardan tatlı görünümlü halılara kadar.

Tam içeriyi keşfetmek için giriyordum ki telefonum çaldı. Kimin aradığını görmek için odama yöneldim. Arayan Kwang'dı.

Telefonu açar açmaz konuştu, "Merhaba görüşmeyeli nasılsın? Senin bana geri dönmeyeceğini düşünmüştüm." dedi ardı ardına kesilmeden.

"İyiyim. Sen nasılsın?" dediğim gibi

"Bende iyiyim. Eğer müsaitsen bizim oradaki kafede buluşabiliriz," dedi.

"Evet olur ne zaman buluşalım?" diye sordum.

"İstersen direk hazırlanıp çıkalım sana konumu atarım birazdan," dedi sesinden heveslendiği belliydi.

"Tamamdır kapatıyorum o zaman," dedim.

"Tamam görüşürüz," deyip kapattı.

Gitmeden Dokmai'ye onunla gideceğimi yazdım. Ardından telefonu çalışma masama bırakıp aynanın başına geçtim.

Pek yapılacak bir şey yoktu. Diğerlerinden daha ince olan dolabımı açtım. Üst raftan eşofmanı takımımı alıyordum ki arkasında duran makyaj sürüsünü gördüm.

Belki onları kullanabilirim sonuç olarak buradaki her şey benimdi.

Kıyafetimi giydikten sonra makyaj malzemelerini alıp masaya döktüm.

Yanaklarıma biraz renk katıp göz altı torbaları uykusuzluğun izini bıraktığı için kapatıcı yardımıyla kapattım, dudaklarıma da doğal görünecek şekilde renklendirdim.

Tüm hazırlıklarımı bitirdikten sonra telefonumun titrediğini gördüm. Kwang bana konumu atmıştı. Kapının kolunda asılı olan kol çantasını aldım ve içine birkaç şey koyduktan sonra ayakkabımı giymek üzere kapıya doğru gittim. Ayakkabımı giyip çıktım.

Konuma göre arabayla 5 dakikalık yoldu. Ana caddeye gidip taksi çağırdım. Bir süre sonra şoför beni bir kafenin önünde indirdi. Parayı verip indikten sonra içeri girdim.

Etrafa baktım ve hemen onu fark ettim. Köşedeki pencere kenarında duran masalardan birinde oturuyordu. O beni fark etmiş olacak ki bana gülümseyip el salladı. Bende bir gülümsemeyle karşılık verdim. Selamlaştıktan sonra oturdum.

Kwang beni anlamsızca süzüyordu.

"Bir şey mi oldu?" diye sordum.

"Seni o gece pek göremedim karanlıkta ama şimdi bakınca yüzün çok tanıdık geliyor," dedi düşünceli bir şekilde.

Rahatsız olduğumu anlayınca hemen, "Neyse ne içmek istersin bugün içecekler benden," dedi.

Gülümsedim. Garson geldiğinde çikolatalı milkshake istedim.

"Çilekli olanı daha güzel onu deneyebilirsin," dedi Kwang.

"Çileğe alerjim var benim," dedim.

O da onayladıktan sonra garson siparişleri alıp gitti. Kalan zamanımızı sohbet ederek geçirdik. En son bana bir kart uzattı. Üstünde bir şirket adı yazılıydı.

"Bu benim çalıştığım yer, bir süredir bayan personel aranıyordu. İstersen sende başvurabilirsin," dedi.

Onun çalıştığı yerde sipariş veriyorlar galiba.

Eh çok zor gözükmüyor.

"Tamam ben sana geri dönerim," dedim.

Birkaç dakika daha kalıp vedalaştık. Eve ulaştığımda saate baktım öğlen olmuştu bile.

Alışverişe gitmem gerekiyordu çünkü ev yemek bakımından fakirdi. Odama yöneldim ve yüzümdeki makyajı sildim. Böyle yerlere giderken de gerek yoktu.

Evden çıktıktan sonra telefondan en yakın alışveriş merkezine baktım. Evin arkasından 3 dakikalık yürüyüşten ibaretti.

Yürümeye başladığım gibi ulaştım. Cebimdeki paralara baktım az kalmıştı. Birkaç domates ve salatalık ve biraz peynir aldım. Unutmadan birde ekmek aldım.

Artık bunlarla geçinmem gerek. Kasaya gidip parayı verdikten sonra dışarı çıktım.

Kwang'ın bana önerdiği iş teklifini kabul etmekten başka seçeneğim yoktu.

Eve döndüğüm gibi mutfağa daldım aldığım domates ve salatalıklardan bir tane alıp kalanlarını buzdolabına yerleştirdim. Peyniri dilimlerini aldım ve yarısından kestiğim ekmeğin arasına koydum. Kenarda duran tost makinesini fişe takıp açtığım gibi ekmeği koydum. Kalan malzemeleri buzdolabına attım. Tost makinesi kırmızı yanınca dolaptan aldığım tabağa sandviçi koydum. Fişi çıkarıp salona gittim.

Telefonumu aldım. Dokmai'ye yazdım.

"İşler nasıl gidiyor? Seni arayabilir miyim?"

Telefonu kapattım ve yanımda duran kumandayı alıp televizyonu açtım. "The Uncanny Counter" izlerken aklıma sabah bakmadığım oyun odası geldi. Şuanda gidip bakmak isterdim ama dizinin en heyecanlı yerinde kalkıp gidemezdim.

Dizinin ortalarında bir grup arkadaş gruplarına yeni bir üye katıldığı için kutlama yapıyorlardı.

İşte o zaman gün boyu aklıma gelmeyen şey geldi. Bugün benim doğum günümdü bunu nasıl unuttuğumu bilmiyordum ama kutlamak için geç oldu. Saat 8 civarıydı. Tam o sırada Dokmai aradı,

"Merhaba işim bitti şimdi sana geliyorum günün nasıl geçti bakalım?" dedi.

Bende "İyiydi Kwang ile tanıştım. İyi birisiydi açıkçası onu sevdim. Senin günün nasıl geçti misafir kimmiş?" dedim.

"Cumhurbaşkanı geldi. O ülkenin zenginlerinden oğlu ile," dedi.

"Onların adlarını biliyor musun?" diye sordum başka bir şey demek aklıma gelmediği için.

"Cmhurbaşkanının adı Fa Ying, onun oğlu da Ram Saekhu," der demez

"Cumhurbaşkanı kadın mıydı?" dedim şaşkınlıkla.

"Evet haberin yok mu 5 yıldır cumhurbaşkanı o oluyor," dedi.

"Hımm ilginç," dedim.

"Sen ne konuştun?" diye sordu.

"Sen hele eve bir gel konuşuruz," Dokmai'nin diğer taraftan görmesemde onun göz devirdiğini hissedebiliyorum.

"Peki öyle olsun. Kapatıyorum görüşürüz."

Bende "Görüşürüz,"dedikten sonra telefonu kapattım.

Dizi bitiminden sonra elimde duran boş tabağı mutfağın tezgahına bıraktım. Doğum günümü okulun ilk günü kutlamak istiyorum nedense şuan canım kutlamak için pek hevesli değil. Dokmai gelene kadar ne yapsam acaba?

Salona döndüğümde köşede duran kitap dolusu kitaplık gözüme çarptı. Oraya doğru gittim. Orada olan kitapların çoğu eğitim amaçlıydı o yüzden ilgimi pek çekmedi.

Tam gidiyordum ki yazarını tanıdığım bir kitap gördüm. Kitabı raftan aldığım gibi kapağına baktım.

Kapağında "มันเป็นทางตันสำหรับคนที่ไม่ชอบมัน," yani "Beğenmeyenler için çıkmaz sokak," yazıyordu.

Aldığım kitabın adına bakmayın siz, başka kitap yoktu. Kapağının fotoğrafına bakılırsa bunun aşk kitabı olduğu âşikardı. İşte bu daha da ilgimi çekti.

Kapağını açıyordum ki kapı çaldı. Dokmai gemişti. Onun içeri geçmesi için kenara çekildim. Ayakkabısını çıkarıp içeri geçtiğinde onun yorgun olduğu her halinden belliydi.

Salona geçtiğimde Dokmai "Şu Ram Saekhu varya o senin okuldaymış," dedi.

Şaşkınlığımı gizlemeden "Harbi mi?" dedim.

"Bir de" dediğinde duraksadı. "Senin ailen hâlâ yaşıyor Warunee," dedi bütün bir ciddiyetle.

Bir süre ne dediğini algılayamadım. Ailem yaşıyor olamazdı. Yaşadıkları halde beni yetimhaneye yollamaları olacak iş değil. Eğer ailem hayattaysa benim yetimhanede ne işim vardı?

"Bu ne demek oluyor?" diye sordum alacağım cevaptan korkarak. "Vaktim olursa detaylı inceleriz," yorgun olduğu için fazla israr etmedim.

Aklıma Kwang'ın bana teklif ettiği iş geldi. Konuyu dağıtmak amacıyla, "Dokmai, Kwang bana iş teklif etti personel aranıyormuş. Diyordum ki her türlü geçinmem gerek ve bunun güzel bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Ne dersin?" dedim.

"Hımm aslında mantıklı bir fikir, neymiş?" dedi.

Cebimden çıkardığım kartı ona uzattım. Biraz düşünceli birazda durumdan memnun bir şekilde geri verdi.

"Çiçek siparişi demek. Hiç düşündün mü bilmiyorum ama yürüyerek siparişleri vermeyeceğini hatırlatmak isterim." dedi.

Bunu hiç düşünmemiştim. Acaba kendime başka bir iş mi bulsam? Dokmai'nin bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Benden cevap bekliyor olmalıydı ama ben bile ne diyeceğimi bilmiyorum.

"Eğer olmazsa başka bir iş bulmaya çalışırım," dediğimde Dokmai'nin tepkisini ölçmek için kafamı kaldırdım. Hiç rahatsız olmamış gibi.

"Tamamdır. Sorun yok öyleyse," dedi sanki başka seçenek yokmuşçasına.

Bu konuyu şimdilik rafa kaldırsam iyi olacak. Bir iş bulamamak canımı iyiden iyiye sıkmaya başladı. Tüm yükü Dokmai'ye yüklemek istemiyordum. Onun zaten yeterince işi var.

"Bu arada senin oyuncu odan var galiba," dedim.

"Aa evet o oda. İşe başlamadan önce zamanımın çoğunu orada geçirirdim. Gitsek bir şey kaybetmeyiz, hadi kalk," dedi. O önden ben arkadan koridorun sonundaki odaya girdik.

Odayı ilk gördüğümde onu inceleme fırsatı bulamamıştım. Burası düşündüğümden büyükmüş. Oda yan yana dizilmiş bilgisayarlar, pofuduk koltuklar, konsollar ve daha sayamadığım dekorasyonlardan ibaret.

Dokmai bilgisayarı açıp kumandayı bana uzattı. Oyunun nasıl oynandığını anlattıktan sonra oyuna başladık. Oyun oynarken akrep ve yelkovan birbirlerini çok hızlı kovalıyor, saatler çok çabuk geçiyordu. Saatlerin nasıl geçtiğinden habersiz oyuna devam ediyorduk. Telefonuma gelen aramayla birlikte oyuna ara vedik.

Telefonumu alıp "Merhaba Kwang," dedim.

"Merhaba. Yarın sonuçlar açıklanıyor biliyorsun değil mi?" diye sordu.

"Evet biliyorum da senin orayla ne alakan var?" dedim.

"Yakın bir arkadaşım da bursluluk sınavına girdi. Bana da o söyledi," diyerek beni yanıtladı.

"Sevindim," dedim. "Sen saat kaçta gidersin oraya? Belki birlikte gideriz ne dersin?" diye sordu.

Aramanın hoparlörü açık olduğu için Dokmai de dinliyordu. Ona kaş göz hareketi yaparak sordum. Öğlen dercesine dudağını hareket ettirdiği zaman Kwang'a "Öğlen gibi giderim," dedim.

"Tamamdır o zaman yarın okulda görüşürüz," dedi.

"Görüşmek üzere," diyerek aramayı sonlandırdım.

Dokmai "Baya kaynaşmışsınız bakıyorum da," dedi.

"Evet öyle," dedim. "Sende geliyorsun değil mi?" diye ekledim.

Cevap vermeden önce telefonunu açıp karışık duran programa baktı.

"Şansına yarın boş günüm gideriz tabii," dedi memnuniyetle.

"Benim sanırım bilgisayar başında durmaktan başım ağrımaya başladı," dedim elimi alnıma koyarak.

Hiç bir şey demeden kalkıp bilgisayarı kapattı.

"Haklısın," dedi sonunda.

Saate baktığımda saat gecenin 11'i olmuştu ve ben yavaş yavaş göz kapaklarımın ısrarla kapanma isteğine karşı gelmeye çalışıyordum.

Dokmai'ye "Benim uykum var uyusak mı artık?" diye sordum.

"Daha fazla dayanamaz mısın ya?" dedi. Benden cevap alamayınca "Tamam sen odaya geç ben burayı toplayıp giderim. Yarın büyük gün," dediği gibi kalkıp kendimi yatağa attım.

Uyandığımda yataktan sürünerek kalktım. Saate bakmak için elimi uzattım ama anında telefonu diğer odada bıraktığımı fark ettim.

İstemesemde diğer odaya yorgun adımlarla girdim.

Etrafı süzdüğümde birçok eşyanın yerinde olmadığını fark ettim. Ayrıca eşyaların çoğu kaybolmuş.

Acaba Dokmai benden bir şey sakladığı için mi öyle yaptı?

Fazla oyalanmadan taburede duran telefonumu aldım. Yuh ama o kadar değil, şarjı bitmiş. Lanet olası şey. Koşup daha paketten çıkarmadığım şarjı alıp prize taktım. Şimdi kim bilir Dokmai ya da Kwang beni kaç kere aramışlardır.

Oturduğum yerden kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa gidip kalan yarım ekmeğe peynir katıp yedim. Acaba bir yanlışla geçebilecek miyim? Yemeğimi bitirip odama ilerledim. Daha önce okuduğum kitabı elime alıp kaldığım yerden okumaya devam ettim. Kitabı okurken aklıma okula sınav yapmaya gittiğimde kızların bir de Kwang'ın bana attıkları bakışları hatırladım.

Yüzümü nasıl incelediklerini bizzat kendi gözlerimle gördüm. İllaki bir sebebi olmalı.

Tam kitabıma geri dönecekken telefonumun çalmasıyla kitabı masaya bıraktım. Dokmai'nin aradığını görünce açtım.

"Günaydın, umarım uykunu bölmemişimdir," dedi.

"Sanada günaydın. Hayır uyanıktım zaten sen aramadan önce kitap okuyordum bir şey mi oldu?" dedim niye aradığını sorgulayarak.

"Hayır, hayır bir şey olmadı. Dışarı çıkmaya ne dersin oradan hemen okula gideriz. Sana söylemem gereken şeyler var," dediğinde iyice meraklandım.

"Saat kaçta ineyim? Hazırlanıp çıkayım mı?" diye sordum.

"Tamam 10 dakikaya aşağıdayım o zaman," dedi.

"Tamam görüşürüz," derken saçlarımı topluyordum.

"Hoşçakal," der demez aramayı sonlandırdım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.