Yağmur damlaları büyük pencerenin camlarını dövüyordu. Defne, Kerem’in elini sıkıca tutmuştu. İkisi de eski konak salonunun ortasında, siluet gibi duruyorlardı. Dışarıda sisli bir İstanbul akşamı uzanıyordu.
“Burası gerçekten bizim mi?” diye fısıldadı Defne, sesi hafifçe titriyordu.
Kerem gülümsedi ve parmaklarını onunkilere daha sıkı kenetledi. “Büyük teyzemin vasiyeti. Hiç evlenmemiş, bütün malı bize bırakmış. Birkaç ay burada kalıp restorasyon kararını vereceğiz.”
Konak, Boğaz’a yakın eski bir semtte, 1910’lardan kalma dev bir malikâneydi. Yüksek tavanlar, tozlu avizeler, uzun koridorlar ve özellikle o kocaman pencereler... Sanki ev onları izliyordu.
O gece ilk defa aynı odada yattılar. Kerem uyuduktan sonra Defne kalktı ve pencereye yaklaştı. Camdaki yansımasında, kendi siluetinin hemen arkasında başka bir kadın figürü görür gibi oldu. Gözlerini kırpıştırınca kayboldu.
“Çok yorgunum,” diye mırıldandı kendi kendine.