Merhabalar! Bölüm İki ile karşınızdayım. Umarım bu hikayeyi en az Aşk Kapıyı Kırıncayı sevdiğiniz kadar seversiniz. Pegre benim çok sevdiğim fantastik hikayem. İnanıyorum sizde çok seveceksiniz. İyi okumalar! Bol pegreler!
-Özlem
Song: Fleurie - Love and War
Okuduğunuz tarihi yazınız ve lütfen müzikle okuyunuz.
Karanlık...
Kimsenin bilmediği ancak hayatın daima içinde var olan bir güçtü. Herkesin zihnine girmek, onları kandırmak ve yerin dibine itmek istiyordu. Çünkü doğduğundan beri bildiği tek görev buydu. Önüne çıkan her umudu yok etmeliydi. Ona göre doğru olan buydu. Karanlığın işlediği cinayetleri gören mahkumlar daha sonra o karanlığın kendilerini öldüreceklerini bilseler de sustular. Bu mahkumların karanlığa doğru attığı ilk adımdı. Gördüklerini inkar eden, ilk canı yanmış ve kalbi kırılmış insanlardan oluşan mahkumlar... Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ilk mahkum işlenen ilk cinayete göz yummayı seçti ve ilk adım atılmış oldu.
Görmedim
Ruhlar karanlığa birer birer teslim oldukça çığlıkların duyulmaması imkansızdı. Kulakları sağır edecek çığlıklar yardım istiyorlardı. Karanlık onları ele geçirirken bir umuda sarılmış bağırıyorlardı ancak o karanlığa düşmüş her insan bu çığlıkların boşa olduğunu biliyordu. Ondan kurtulmak imkansızdı. İkinci mahkum çığlıkları duyduğunda bir an tereddüt etse de ikinci adımı atmış oldu. Kendi kaderinin üzerinden karanlığın geçmesine izin verdi.
Duymadım
Son mahkum ise kendi zihniyle yüzleştiğinde karanlığın işlediği cinayetleri görmesine ve bilmesine rağmen söylemekten kaçtı. Ona göre gerçekleri söylemek ve yüzleşmek dünyanın en kötü yerinde hapis kalmak gibi bir şeydi ve mahkumlar bunu göze alacak kadar cesaretli değillerdi. Aksine dünyanın en korkak insanları onlardı ve onlar da bencillik yapmayı seçip karanlığa doğru bir adım daha attılar.
Bilmiyorum
O mahkumlar bencilliklerinin sonucunu karanlığın esiri olarak ödediler. Peki bu kadar mıydı? Karanlık gerçek anlamıyla zaferini mi ilan etmişti?
"Yardım et.."
Duyulan ses karanlığın her yerinde yankılanmıştı. Yardıma muhtaç olan bu ses bana uzaktı. Tüm gerçekliğe ve dünyaya uzaktı ama onları ben duyuyordum. Yönü olmayan ve cılız gelen bu ses yeniden yankılandı. Adım atma konusunda tereddüt yaşasam da ilk adımı attım. Nerede olduğum hakkında fikrim olmasa da yürümeye başladım.
"Bize yardım et."
Her bir adım da daha çok yankılanan bu ses, bana ihtiyacı olduğunu hissettiriyordu. Oysa attığım adımlarla ona asla yaklaşmadığımı biliyordum. Tıpkı kendi içimdeki yardım sesine yetişemediğim gibi bu sese de yetişemiyordum. Bunu bilsem de koşmaya başladım. Karanlık yüzünden hiçbir şey görmesem de birkaç adım sonra gördüğüm ışık beni olduğum yere kilitlemişti. Karanlık hakkında umudun asla yer almadığını söylüyorlardı. Kendi iç sesimle yaşadığım kavgalardan bunu anlıyordum. Peki bu ışık neydi öyleyse? Karanlığın içinde olan her ışığa umut diyebilir miydik?
Koştum. Koştukça gördüğüm ışık artmaya ve çevremde olan karanlığı arkamda bırakmamı sağladı. Korksam da durmadım ve en sonunda bir uçurumun kenarında durdum. Rüzgar esip yerdeki yaprakları beraberinde uçurumdan aşağı sürüklüyordu. Gerçek gibi gelen bu an beni bir anlığına korkutsa da yılmadım. Uçurumun kenarında duran o küçük çocuğun yanına doğru birkaç adım attım. Sanki geldiğimden haberi var gibi hiç kımıldamadan gökyüzünü işaret etti.
Şaşırdım.
"Ne kadar da kasvetli bir hava var değil mi? Sanki her şey iç içe geçmiş de bir yağmur yağsa çözülecek." Bir adım atıp yanında durdum. Bana dönüp gülümsedi. "Tıpkı senin gibi."
Ne kast ettiğini anlamasam da o benim hiçbir şey anlamadığımı çözdüğünde gülümseyerek devam etti. "Biliyorsun biz küçüklüğümüzü pek hatırlayamayız."
İşaret parmağını önce bana daha sonra kendisine çevirdi.
"Evet tahmin ettiğin gibi ben senim. Hiç hatırlamıyorsun değil mi küçüklüğünü? Yaşadıklarını daha doğrusu yaşadıklarımızı.."
Elindeki kolyeye baktığımı gördüğünde onu bana uzattı.
"Bu annemizin kolyesiymiş. Ondan bize kalması gereken birlikte yaşadığımız anılar olması gerekirken, tek hatıra gördüğün bu kolye işte."
Bir an için düşündüm, haklıydı. Anneme, babama dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Küçüklüğüm nasıl geçmişti hatırlamıyordum. Kolyeyi elinden aldım ve ona baktım. Annemden bana kalan tek şey bu kolye miydi? Bizim beraber olduğumuz anılar var mıydı veya birlikte üzüldüğümüz ama daha sonra beraber üstesinden geldiğimiz anılar da olmuş muydu? Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Her şey çok anlamsızdı.
"Ne kadar garip değil mi? O seslere, senden yardım isteyen seslere ulaşmak istedin ama onları görmedin değil mi? Neden diye sordun mu kendine? O sesler nereden geliyor veya kim onlar?" Cevabını bildiği için beni umursamadan devam etti konuşmasına.
"O sesler sensin Aria. Her bir ses senin kendi sesin. Karanlığın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda insanları uyaran sen karanlığa birkaç defa kez adım attın. Hatta bunu çocukluğundan beri yaptın ama hiçbirini görmedin. Çünkü bütün mesele sensin. Sen kendinden kaçıyorsun Aria."
Bir adım geriye doğru attım. Söylediklerini anlamam oldukça uzun sürüyordu. Bulunduğum durumu idrak etmek zordu ve benim küçüklüğüm bunca zamandır insanları uzak tuttuğum karanlığa adım attığımı söylüyordu. Bu beni korkuttu ve ondan birkaç adım uzaklaşmamı sağladı. Bu durum karşısında küçüklüğüm gülümsedi. Böyle olacağını biliyor gibi duruyordu. Yine de konuşmasına devam etti.
"Çocukluğundan itibaren hep kaçtın bu bencilliğin yüzünden küçüklüğümüz, anılarımız karanlıkta kaldı. Hatırlamıyorsun evet. Çünkü onlar artık birer esir. Bu kadar mı zor benimle yüzleşmek? Neden korkuyorsun? İtiraf ettiğim gerçekler sana ağır mı geliyor?"
Korku, bütün vücuduma yayıldığında telaşlandım. Ne yapacağımı bilmesem de birkaç adım daha geriye doğru attım. Hazır değildim. Onunla yüzleşmeye hazır değildim. Sürekli olarak kendimle konuşuyordum. Düşmanım olarak bana kızıyor ve yaşadıklarımı yüzüme vuruyordu. Bu anlara alışsam da şu an içinde bulunduğum durumu anlayamıyordum. Karşımda duran küçüklüğüm beni yok etmek mi istiyordu yoksa kurtarmak mı bilmiyordum. En kötü seçeneği yaşıyor ona güvenmiyordum.
"Karanlığa adım atmak bir süre sonra ona teslim olacağını ifade eder. Sana olan inancım bunu tercih etmeyeceğini söylüyor. Bu yolun sonunda benimle yüzleşecek kadar cesaretin olacak mı?"
Arkamı dönerek koşmaya başladım. Hala bana sesleniyordu, duyuyordum ancak içimdeki korku beni yönetiyor ve ondan uzaklaşmamı sağlıyordu. Yardım sesleri yeniden karanlığın her köşesinde duyuluyordu ve en önemlisi bunu bende duyuyordum. Bu sesin benim sesim olduğunu bilmek beni sinir ediyordu. Kendimi deli gibi hissediyordum.
Belki de zaten deliydim.
Yardım çığlıkları bu sefer kahkahalara dönüştüğünde etrafıma bakıp koşmaya başladım. Onları dinliyordum.
"Şuna bak.. Karanlığa teslim olmayan kız yeniden karanlığın yollarında koşuyor. Bu kadar çabuk olacağını düşünmemiştim doğrusu."
"Ne bekliyorduk ki? Yüzleşmeyi kabul edeceğini mi? Korkaksın sen Aria. Kendinden kaçan, bencil olan bir korkaksın."
"Ona korkak demek doğru olmaz. O bir mahkum. Bencil bir mahkum unuttun mu?"
Bir an için dengemi kaybettim ve dizlerimin üzerine düştüm. Hissettiğim fiziksel acı önemini yitirdiğinde ruhsal acı dayanamayarak çığlıklar atmamı sağladı. Nefes nefese kalmıştım. Sesler zafer kazanmış gibi kahkaha atmaya devam ettiklerinde kendimi tam anlamıyla bıraktım ve gözlerimi yumdum. Bu basit bir yüzleşme değildi bu içinde gizli anlamların olduğu bir hesaplaşmaydı. Bu kadarı o kadar fazlaydı ki daha fazla devam edemedim. O küçük kızın yüzü son kez gözümün önüne geldiğinde gerçekten haklı olup olmadığını düşündüm.
Gerçeklerden ve en önemlisi kendi yüzleşmesinden kaçan ben miydim?
Gözlerimi açtığım zaman karşımda gördüğüm kişi gerçek anlamda kendime gelmemi sağladı. Leo birkaç adım benden uzakta duruyordu. Uzaklara dalmış gibi görünüyordu. Benim gibi olmasa da ne olduğunu anlamaya çalıştığını görebiliyordum. Bakışları etrafı tarıyorken bana geldi ve göz göze geldik. İçinde bulunduğumuz durum nedeniyle ona ne diyebileceğimi bilmiyordum. Bana söyledikleri zihnimde defalarca kez canlanıyordu. Ona gelmiyordum. Bana söylediği lafları aşmak çok zordu.
"Keşke yaşayan bir ölü olmadan önce şimdi olduğu gibi yanımda olsaydın."
Bencil..
İlk kez bana söylenen bir gerçeği kabulleniyordum. Bencildim. Etrafımda acı çeken, bana ihtiyacı olan insanları göremeyecek kadar bencildim. Belki de bu yüzden Leo'yu görmemiş onu duymamıştım. Bana ihtiyacı vardı. Ama ben onun yanında değildim. Kendi mutluluğum ile ilgileniyordum. Kimseyi görmüyordum. Oysa Leo elini bana uzatıyordu. Onu tutmamı, ona yardım etmemi istiyordu ve belki de bir umut hep bu anı beklemişti.
"O bir mahkum. Bencil bir mahkum unuttun mu?"
Bakışlarımı kaçırdığım zaman manzarayı izlemeye başladım. Leo'ya bakacak cesareti kendimde göremiyordum. Onu kırmış hissediyordum. Ne söylesem kelimelerin onun karşısında anlamını yitireceği geliyordu aklıma. Kendimi evin içinde oynarken yanlışlıkla vazoya çarpıp kırılmasına sebep olan kız çocuğu gibi hissediyordum üstelik kırdığım Leo'nun kalbiydi. Benim düşüncelerimin aksine birkaç adım sesi duyduğum da birinin yanıma oturduğunu hissettim.
"Biliyor musun?" dediği zaman bakışlarını üzerimde hissettim. Ancak yine de ona bakamadım. "Kendimi ilk kez çaresiz hissediyorum."
Bakışlarımı ona çevirdim. Bana bakıyordu. Gözleri dolmuştu ancak kendini kontrol ediyordu. "Kız kardeşimi ne olursa olsun yalnız bırakmazdım. Onun bana, abisine ihtiyacı vardı benim de ona ihtiyacım vardı. Yeri geldi annem oldu yeri geldi babam. Kimi zaman rolleri değiştirdik ama hep birbirimizin yanında olduk. Şimdi ondan uzakta olmak ve onu bir daha göremeyecek olma düşüncesi.."
Zor olsa da yutkundu. "Çok korkunç geliyor."
Dudaklarımı konuşmak adına araladım ancak hızla devam etti. Onu dinledim. "Bunu senin için de düşünüyorum. Seni arkamda bırakmak benim için çok zor bir konu olacaktı çünkü aramızda ne yaşanırsa yaşansın birbirimizi dinleyen iki insanız biz. Ta ki ismini duyduğum ana kadar. Üzüldüm."
Bakışlarını benden kaçırdı. "Üzüldüm çünkü sen karanlıkta çürümeye layık bir insan değilsin Aria. Sen.. Sen bir kuş olmalısın. Özgürce uçmalı ve istediğini yapmalısın. Mutlu olmalısın. Sen bunu hak ediyorsun."
Bir süre konuşmadık. Ne diyeceğimi bilmeden ona bakıyordum o ise önümüzde duran manzaraya bakıyordu. "Seni tanıdığım günden beri Leo nasıl biri diye sorular sorardım kendime. Sen gizlisin, sırlarla dolusun. Çoğu insanlar dış görünüşün soğuk diye sana yaklaşamadıklarını söylemişlerdi hatırlıyor musun?"
Güldük. "Sorun bu değil, sorunu kimse anlamadı. Hiç kimse elini uzatmadığı kalbin tam anlamıyla soğuk olduğunu söyleyemez." Elimi kalbime koyarak ona baktım. Ne yaptığımı anlamıyor olsa da beni dinlemeye devam etti. Gülümsedim.
"Eğer benim kalbime, bana elini uzatmasaydın benim nasıl biri olduğumu asla öğrenemeyecektin ve aslında bende seni böyle tanıdım. Sen bana elini uzattın ve ben seni Leo olarak ilk kez o gün tanıdım. Tam anlamıyla tanıyor diyemem ancak bunun için her zaman yanındaydım en azından ben öyle sanıyordum."
Ne demek istediğimi anladığı zaman konuşmak istedi ancak izin vermedim. İkimiz de ortada ne olduğunu açıkça görüyorduk. Ben bencildim ve onun yanında olamadım. Bu gerçek her gün benimle olacaktı, biliyordum.
"Biliyorum böyle bir konunun asla olmadığını söyleyeceksin ancak biliyorum. Sen benden yardım istedin ve geleceğime inanarak asla pes etmedin ama ben görmedim. Ben hiçbir şey görmedim. Bu ben değilim. Ben böyle biri değilim.."
Leo elimi tuttuğunda ellerimize baktım. "Ne olursa olsun Aria, sakın unutma. Ben senin her zaman bir adım arkandayım. Konu ne olursa olsun arkandayım. Çünkü gerçekler bunu gerektirir."
İkimiz sustuğumuz zaman koridor da yürüyen askere baktım. Pegre'ye seçilen kişilere bakıp gidiyordu. Nereye gidiyor olduğumuz hakkında en ufak fikrim yoktu tek korkum Leo adınaydı. Ona Pegre'de bir şey olmasına izin veremezdim. O beni ne olursa olsun koruyacaktı biliyordum. Onun arkasında duran artık ben olmalıydım. Ne tür tehlikelerle karışılacağımız hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bu yüzden korkuyordum ancak bu korku yanımda olan Leo içindi. Karşıma çıkacak her tehlikeyle savaşabilirdim. Leo'nun da savaşacağına inanıyordum ancak yine de onun bir adım arkasında olmak istiyordum. Pegre çoğu insanın sandığı kadar iyi bir diyar değildi. Herkes oraya cennet diyor, sanki altın bilet kazanmış gibi seviniyorlar ancak karanlığın en uç seviyesi Pegreydi. Kendisine adım atan her insanı yutarak karanlığına çekiyordu. Savaşmalarına asla izin vermiyordu çünkü dediğim gibi karanlığın işi buydu. Kazanmak adına her şeyi yapabilirdi ve zamanında yaptı da. Pegre; herkesin cennet zannettiği bu diyar kötülüğün tahtında birinci sıra da yer aldı.
Uzun bir yolculuğun bizi bekleyeceğini bildiğim için bir süre tren içerisinde dolaştım. Konuştuğumuz yere yatmış Leo'yu görerek ona yaklaştım. Ne ben ne de o bu yolculuğu hak etmiyorduk. Kimse Pegre'ye gitmeyi hak etmiyordu. Leo ve ben bunu biliyorduk. Her seçim korku dolu yaşıyorduk. Bu korku daha çok ailemiz adınaydı. Onlar seçilmediği için mutlu olsam da onları arkamda bırakmak en son isteyeceğim bir konuydu. Andrew, kardeşlerime göz kulak olacaktı ancak ben öldükten sonra ne olacaktı onlara? Ablamın peşinden giderken onlar beni sonsuza dek Pegre'de mi bilecekler? Aynı benim ablamı cennette kalıyor sandığım gibi mı sanacaklardı? Onların bu yalan kanmasına asla izin vermeyecektim. Bu yüzden beni bekleyen bilinmezliğe rağmen Pegre'yle savaşacaktım. Bunu kardeşlerim için yapmak zorundaydım.
Birkaç adım atarak etrafıma bakındım . Asker sayısı tren içinde oldukça yoğundu. Bunun ne anlama geldiğini pek bilmesem de yorum yapmadan olanları izliyordum. Olanları sessiz yorumlamak her açıdan bana katkı sağlayacaktı, hissediyordum. Her Pegre'ye seçilen adaylar kendi aralarında heyecanlı bir şekilde konuşurken onlara bakıyordum. Ne umuyorlardı acaba? Gerçek anlamda cennette gidip özgürce yaşayabileceklerini mi? Gerçeği bilselerdi bu kadar mutlu olabilirler miydi acaba?
Leo'nun yanında geri dönmek için yürümeye başladım. Çok sık olmasa da iki saatte bir bizim tarafı kontrol eden biri vardı. Asla konuşmuyordu ancak bize dikkatle bakıyordu. Hepimiz hakkında ne düşünüyordu acaba? Ona baktığımı anladığında göz göze geldik. Bir süre hiçbir şey olmadan birbrimize baktık daha sonra Leo'nun yanına yürümeye devam ettim. Düşünceli bir şekilde manzaraya bakarken yakaladım onu.
Yanına oturduğum da bana bakıyordu.
"Kendimi garip hissediyorum. Herkes o kadar heyecanlı ki hoşnutsuz olan sadece bizmişiz gibi geliyor. Hoşnutsuz olan o küçük çocuk gibi.. Gerçekleri bildiğimiz için böyle biliyorum. Onlara baktığım zaman canım yanıyor Leo. O düzene herkes dayanamaz. Onlar.."
"Kimse bunu düşünmüyor Aria. Bu yüzden bu seçimler oluyor. Gerçekler gün yüzüne çıkmıyor ve herkes mutlu oluyor. Ancak herkes gerçeği bilse kamera arkasında ne olduğunu bilse bunu durdurmak adına savaşırlar. Sen Aria, söyle. Gerçeği öğrendiğinde bunu durdurmak istemedin mi?"
"Ablam olmasaydı onun bana yazdığı mektup olmasaydı ben hiçbir şey öğrenemezdim Leo. Üstelik anlatsam bile kimse bana inanmazdı. Pegre güç kazanan bir şirket. En azından köy halkı böyle biliyor ama biz kamera arkasını biliyoruz. Orası bir cehennem. Kimsenin hak etmediği bir cehennem. Ablam için çok çabaladım. Bütün köy bana deli gözüyle baksa da ben onun adına çok çabaladım Leo ama o.."
Sustum. Gözlerim doldu ve konuşmakta zorlandım. Onu kaybetmiştim. Bu Pegre yüzündendi biliyordum. Bana yazdığı mektup sayesinde öğrenmiştim. Çok fazla bahsetmese de kabaca ne yaşadığını bana anlatmıştı. O mektubu okumak benim adıma oldukça zordu. Kardeşlerim ablamı cennette sanırken ablamın ölüm mektubunu okumak hayal edemeyeceğim derece de bir acıydı. Yaşadıkları oldukça zordu. Ne demek istediğini anlamasam da o Pegre yüzünden ölmüştü. O cehennem ablamı esir almıştı. Ben onu kurtaramamıştım. Elimden ne gelirse denemiştim ancak olmamıştı. Herkes bana deli gözüyle bakarken kimse söylediklerime inanmamıştı.
Ablamı kaybetmiştim.
"Onu kaybettim şimdi onun yolundan ben gidiyorum. Ne hissettiğini bilmiyorum ancak korktuğunu hissedebiliyorum. Bu yolculuk insana kendi sonuna gidiyormuş gibi hissettiriyor. Ben mücadele edebilirim ama kardeşlerim? Devam ettim. "Ne olursa olsun savaşacağım Leo. Ne olursa olsun kardeşlerim adına savaşacağım."
Tren hızı yavaşlamaya başladığında herkesin ayaklandığını görmek beni korkuttu. Leo bana bakıyordu. Ancak ben geldiğimiz noktanın nasıl bir yer olduğuna bakıyordum. Manzarayı gören insanlar sevinç çığlıkları atarak kutlama yapsalar da içimdeki ses her güzelliğin altında büyük acılar yatar diyordu. Daha önce hiç görmediğim hafif bir pembe gökyüzü bizi selamlıyordu. Tren birkaç binanın içinden geçerken Leo yanıma geldi.
"Sanırım cennet tanımı dış görünüşü için söyleniyor ne dersin?"
"Daha önce hiç böyle bir yer görmemiştim. Bu manzara, bu yapıtlar.. Oldukça güzel görünüyor. Kim inanırdı ki böyle güzel bir yerin arkasının karanlık olduğunu? İyi kamuflaj edilmiş. Bu beni korkutuyor."
Trenin hızı giderek yavaşlarken askerler koridoru geçiyordu. Birkaç asker bize yaklaştığında "Sıraya geçin." Dediğini duydum. Sıraya geçtiğimiz de tren tam anlamıyla durmuştu. Grup halinde trenden inerken korkuyordum. Ne olacağı hakkında en ufak fikrim yoktu. Geniş bir mekanda herkesi topluyorlardı. Leo yanıma geldiği zaman askerler sıraya geçerek beklemeye başladılar. Kısa süre sonra seçim sırasında konuşma yapan kadın karşımızda duruyordu. Ona baktım. Hepimizi tek tek inceliyordu. Uzun süre sessiz kaldı. Elindeki seçim kağıtlarını kutudan alarak askerlerin birinin elinde tuttuğu ateşlere attı.
Gülümsüyordu ancak gözlerindeki tehlikeyi görebiliyordum. "Evet.. Sonunda Pegre'ye geldiniz. Bu anı uzun zamandır bekliyordum. Sizler burayı hak ettiniz ve sonunda geldiniz. Keyfinizi çıkarın."
Elinde duran birtakım kağıtları yere attığında kahkahası zihnimde yankılandı. "Demek isterdim ancak demek istemiyorum. İstediğim tek şey ruhlarınız acı çekerken onları izlemek. Çünkü hak ettiğiniz tek durum bu."
Sevinç çığlıkları yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. İnsanların şaşkınlığı yüzünden okuyordu ancak biz bu duruma şaşırmıyorduk. Merak ettiğimiz tek konu bizi neyin beklediğiydi. "Gördüğünüz gibi bir yer değil burası. Aksine cehennemin en dibi. Bunu baştan bilmenizi istedim çünkü karşılaşacağınız anlar sizi zora sokacak. Kiminiz bu mücadeleye dayanamayacak kiminiz de savaşacak ama boşuna. Size tek tavsiyem savaşmayın. Sonunuzu kabullenin. Ya da dediğimizi yapıp hayatta kalın. Eğer savaşırsanız bilin ki o savaşın kazananı Pegre olacaktır."
"Burada umut yoktur. Burada direnmek de yoktur. Pegre sizin gücünüzü istiyor. Gücünü bize gösteren en önemlisi Pegre'ye gösteren hayatta kalır."
Askerler trene geri dönerken kadın devam etti. "Görevli arkadaşlarımız size kalacak odalarınızı gösterecek. Cehenneme hoş geldiniz." Kadın arkasını dönerek yürümeye başladığında etrafımdaki insanları inceliyordum. Hayal kırıklığına uğramış, korkmuş insanlar vardı ve en önemlisi herkes biliyordu ki artık kaçmak için çok geçti. Ne hissettiklerini anlasam da diyecek pek bir şeyim yoktu. Artık gerçek anlamda Pegre'ye gelmiştik. Görevlileri takip ederken Leo'nun yanında durmaya özen gösterdim.
"Açık açık ne olduğunu söyledi. Pegre'nin cehennem olduğunu artık biliyorlar."
"Bilseler ne fark edecek? Artık kaçış yok. Buradayız Aria. Pegre'deyiz."
"Korkuyorum.." dediğimde bana baktı. "Güçlü görünüyorum değil mi? Ama korkuyorum Leo. Olacaklardan ve en önemlisi sana bir şey olmasından. Arkamızdaki insanlar adına.." Leo, elimi tuttu.
"Ne olursa olsun savaşacağım diye sen demedin mi? Savaşacağız Aria. Sonuna kadar senin yanındayım. O kadın ne söylerse söylesin kimse bunu değiştiremez."
"Biliyorum ve ben teşekkür ederim Leo.." Görevliler takip ederken ona baktım. Yalnız olmadığını hissetmek insanı iyi hissettiriyordu. Leo'ya bir şey olmasından korksam da o bu konu da benden daha cesaretli davranıyordu. Asla çekinmeden savaşacağını açıkça belli ediyordu. Onun yanımda görmenin beni iyi hissettireceğini bildiği için bunları bir kez daha söylüyordu. Eğer aklımdan çıkarsa söyledikleri, savaşmazsam asıl o zaman bencil olurdum.
Görevliler bizi odamıza bıraktığı zaman etrafıma bakındım. Odalar, eski görünmesine rağmen oldukça rahat gözüküyordu. Eşya getirmediğimiz için sadece odayı inceliyorduk. Ne olacağı hakkında hiçbir fikrimiz yokken belirli kişiler odaya girdi. Korkarak birkaç adım geri attım. Gülümseyerek bize yaklaştılar. Ellerinde gördüğüm iğne şırıngası beni korkuttu. Bunu tek fark eden ben değildim ki kızlardan biri konuştu.
"Siz... Siz bizi zehirleyecek misiniz? Elinizdekiler ne?"
"Zehirlemek değil. Bu bir-" Yaşlı kadın konuşmakta olan kadını elini kaldırmasıyla sustururken kızın birkaç adım atarak üzerine yürüdü. "Ne önemi var? Eninde sonunda bunu yapacaksınız. O yüzden bize zorluk çıkartmayın."
"Bunlar tam olarak ne?"
"Biliyor musun tatlım? Gerçekler çok can yakar. Gerçek Pegre'yi tanıdığınız zaman bunu yaşamışsınızdır zaten. Bu yüzden bu diyarda fazla sorgulamak doğru bir hareket değil ki sorgulayan insanlar burada barınamaz pek."
"Neden?" diye sorduğum da tüm bakışlar bendeydi. Kadının konuşmasına izin vermedim. "Sorguladığı zaman gerçekleri öğrenecek mi diye korkuyorsunuz? Bundan mı barınamaz?"
Kadın bu tepkime fazlasıyla şaşırsa da sorum onu güldürmüştü. "Gerçekleri öğrenmek ona ne kazandıracak? Nereye gidebilirsiniz bu gerçekleri anlatmak için ben söyleyeyim hemen hiçbir yere. Gitseniz de geleceğiniz yer eninde sonunda Pegre olur. Labirent gibi düşünün. Kaçıyorsunuz ama eninde sonunda sonunuz aynı kapıya çıkıyor. İşte bu yüzden savaşmayın. Çünkü savaşmak umudu yanında getirir ve bu yerde savaşmak delirmek demek."
Kadın birkaç adım atarak kıza yaklaştı. "Sorun çıkartma şimdi."
Kız bana baktı. Sessiz bir şekilde birbirimize bakarken görevliler hepimize iğne yaptılar. İçinde bulunan madde hakkında pek bir bilgim olmasa da yeni seçilen mahkumları öldürme gibi planları olduğunu sanmıyordum. Üzerimiz de ne gibi planlar yapacaklarını pek bilmesem de bu konu hakkında olan korkum saklı kalıyordu. Bir süre ne diyeceğimi bilmeden bulunduğumuz alanı inceledim. Daha sonra bana bakan kız kendini tutamayıp konuşan ilk kişi oldu.
"Bizi kandırdıklarına inanamıyorum.." Ayağa kalktığında konuşmasına devam etti. "Cennetmiş. Rüyalarınızda bulamayacağınız bir diyarda yaşayacakmışsınız. Bize cehennem dediler. O kadın.." Gülerek kendi etrafında döndü. "Ruhlarımız acı çektiğinde bizi izleyecekmiş. Burası neresi böyle? Biz.." Bakışlarını bizden kaçırdı ve yatağa oturduğunda üzgün görünüyordu. Bu mutsuzluğun korkudan kaynaklı olduğunu hepimiz bilsek de kızı dinlemeye devam ediyorduk.
"Ailemi arkamda bıraktım. Ne olursa olsun benim bu cennette yaşamam gerektiğine inanıyorlardı. Bunu ben istedim. Kimse gerçekleri bilmiyor. Artık kimse bilmeyecek."
"Ben biliyorum." Kız, söylediğime şaşırarak bana baksa da ayağa kalkarak kızlara baktım. "Yaklaşık iki yıldır herkesin bu gerçekleri bilmesi için konuştum. Kimse bana inanmadı. Herkes bana deli gözüyle bakıyordu. Pegre'nin bu kadar reklamla büyümesi insanların gözünde yükselmişti. Kimse böyle bir yerin cehennem olduğuna inanmak istemez tabi ama benim sebeplerim var. Gerçekler var."
Devam ettim. "Ablam dört sene önce gerçekleşen Pegre seçimlerine hak kazanan kişiler arasındaydı. Bende sizin gibi onun Pegre'ye gitmesini oldukça iyi bir durum olarak yorumlamıştım. Ablamın başına gelen en güzel olaydı. O an için böyle diyebilirdim. Ancak iki sene önce ablamdan gelen mektup düşüncelerimi değiştirmemi sağladı. O..."
Sesimin titremesi konuşmamı zorlasa da devam ettim. "O öldü. Bunu ablamdan gelen son mektupla anladım. Gerçekleri bana anlattığı son mektubuyla."
Gözlerimin önüne ablamın bana yazdığı mektup geldiğinde gözlerim doldu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Mektubun satırları kulaklarımda canlanırken kızlara mektubu anlatmaya başladım.
Sevgili Aria..
Kız kardeşim, Aria. Eğer bu mektup eline ulaşmışsa ben hayatta değilim. Biliyorum, bu kulağa imkansız geliyor. Ölmüş olmamı idrak etmen zaman alacak. Kabullenmek istemeyeceksin ama sana bu mektubu bazı gerçekleri bilmen gerektiğine inandığım için yazmak istedim. Herkesin gizli cennet olarak tanımladığı Pegre dünyası sandığınızın aksine bir cehennemden ibaret. Bunu buraya geldiğim ilk gün öğrendim. O kadın, hepimizin gözlerinin içine bakarak burada tutsak edildiğimizi ve sonsuza dek burada esir kalacağımızdan bahsetti. İnanmak istemedik. Bize bahsettiği gerçeği bir süre inkar ettik ama anladık ki o gerçekten söylediklerinde ciddiydi. Kaldığım her gün benim için ayrı bir eziyet oldu ama işin ucunda sen, kardeşlerim olduğundan savaştım Aria. Bu cehennem diyar da kalbi temiz çok insanla karşılaştım. Onlar olmasa şu an bu mektubu sana asla ulaştıramaz ve gerçekleri sana anlatamazdım. Aria, burası bir cehennem. Bir süre sonra insanlar gerçek anlamda kendilerini karanlığa bırakıyorlar. Ne zaman sıra bana gelecek hiçbir fikrim yok ancak bildiğim tek şey sizin için son gücümle savaşacağım.
Bu mektupta sana çok şeyden bahsetmek isterdim ancak bu mektubu göndermek çok zor olacak. Evet, mektubumu okuyorlar. Bu yüzden sana bahsedeceğim tek şey eğer bir gün buraya gelmek zorunda kalırsan asla pes etme ve savaş. Bu diyar da savaşan insanları kendilerine düşman belirliyorlar. Eğer Pegre'de esir kaldıysan o yeri kurtarmaya bak ve Pegre'yi kendisinden kurtar. Sen bunu başarabilirsin. Önüne gelen her zorluğu kolaylıkla aşacağından eminim. Dilerim ki asla buraya düşmezsin.
Seni çok özledim. Keşke sana bu yolun sonunda kavuşabilseydim Aria ama bu mektubu okuyorsan artık tamamıyla senden, sizden uzaktayım ama her zaman kalbinde olduğumu unutma. Her anında seninleyim.
Seni seviyorum
Ablan
Beni dinleyen kızlar bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Ne diyeceklerini bilmiyorlardı. Bu yüzden ben devam ettim. "Bunu öğrendiğim günden beri insanları bu konu hakkında uyarmak için elimden geleni yaptım. Gerçekleri anlattığım her insan bana deli diyor ve inanmak istemiyordu. Tek Leo'ya ve Andrew'e anlattığım zaman bana güvendiler. Benimle birlikte herkesin gerçekleri bilmesi adına savaştılar ancak olmadı. Gördüğünüz gibi Pegre giderek büyümeye devam etti ve sonunda herkesin hayallerinde olmasını istediği bir diyar oldu."
Kızlar söylediklerimi idrak ederken yatağa oturdum. Kızıl saçlı kız bana döndü. "Adın ne?"
"Adria.."
"Bende Rose."
Kızlarla sohbetimiz bir süre devam etti. Ancak aklım en başından beri ablamın bana yazdığı mektupta kalmıştı. O mektubu okuduğum ilk günden beri düşündüğüm tek konu bu diyarın altında yatan gerçeklerdi. Ablamın bana mektubunda anlatamadığı daha bir sürü konu vardı. Bundan emindim. Mektubu okunduğun için çoğu konuyu yazamamıştı. Ancak ben nereden başlamalıydım bilmiyordum. Bir süre kızları dinledim. İki kız kardeş, benim yaşadığım evin arkasında bulunan ekmekçi de çalışıyordu. Annesi ve babası Pegre'yi tanıdıkları andan beri kızlarının oraya ait olduklarını düşünmüşlerdi. Köydeki yaşamda sürünmesini istemedikleri için böyle düşünüyorlardı. Cennet adı altında geçen bu yerin kızları için uygun olarak görmeleri çok doğaldı.
Bizi en başından dinleyen ve nadiren de olsa konuşmaya katılan Maria'ya baktım. O da köyde küçük çocuklara eğitim veren bir öğretmendi. Ailesini geçindirmek adına elin gelen her şeyi yaptığını söylemişti. Pegre'ye geldiğinde ve gerçekleri öğrendiğinde tamamen yıkıldığını ve şimdi ne yapacağını düşünüyordu. Hepimiz sevdiklerimiz ve ailelerimiz hakkında endişelensekte bildiğimiz tek gerçek artık tamamıyla Pegre'deydik.
Bir süre sonra bir kadın aşağı kata inmemiz gerektiğini söylediğinde sıraya geçip merdivenlere doğru yürümeye başladık. Dikkatimi çeken ilk şey bulunduğumuz yerin gerçek anlamda büyük olduğu oldu. Yalnız olsaydım burada tamamen kaybolabilirdim. Her bir koridor birer gizeme çıkıyordu. Güneş ışıkları koridoru yeteri kadar aydınlatıyordu bu yüzden her yeri oldukça net görüyordum.
Rose ile yan yana kızları takip ettiğimiz de yan tarafta aynı kızlar gibi aşağı kata inen erkekleri gördüm. Leo'nun beni bulduğunda gülümsediğini gördüm. Birbirimizi gördüğümüz zaman içimize az da olsa su serpiliyordu. Bu diyar da birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Merdivenlerden indiğimiz zaman görevliler bizi geniş bir holden geçirerek karanlık bir odaya götürdüler. Işıklar yanmadan önce buranın ne olduğunu bilmiyordum ancak yandığı zaman geniş bir mekanın içindeydik. Üst katta bir topluluk vardı ve bize dikkatli bir biçimde bakıyorlardı. Alkış sesleri etrafımızı sararken duyuru yapan kadını gördüm. Gülümseyerek bizi inceliyordu. Gereğinden fazla olan bu kalabalık gözümü korkutsa da sıraya geçtim.
Alkışlar yerini büyük bir ölüm sessizliğine bırakırken duyulan tek ses topuklu ayakkabıların yere değerek çıkarttığı sesti. Sıranın önüne geldiğinde ellerini birbirine kenetledi. Bu kadın fazlasıyla sırlarla doluydu. O yüzden sessiz bir şekilde ona baktım.
"Evet, sonunda gerçek anlamıyla Pegre'nin merkezindesiniz. Burada gördüğünüz bu insanlar akıllıca davranıp gücünü Pegre'ye teslim edenler. Size en başında dediğim gibi eğer gücünüzü Pegre'ye teslim ederseniz sonsuza dek burada güvence altında yaşarsınız."
Bizi izleyen insanlara baktım. Hepsi bütün dikkatiyle bize bakıyorlardı. Gerçek anlamda kendi istekleriyle güçlerini Pegre'ye teslim ediyorlarsa karşılığında sadece sonsuza dek yaşama hakları mı oluyor? Buna pek inanmıyordum. Bakışlarımı sağa çevirdiğim zaman karanlığın ardında duran iki kişiyi fark ettim. Ellerini birbirine kenetlemiş ve oldukça uzakta, görünmez bir şekilde bizi izliyorlardı. Bakışlarımı ayırmadım.
"Eğer gücünüzü Pegre'ye teslim etmek istiyorsanız her birinizin belli güçleri olacak. Aslında belki bana inanmayacaksınız ki bu zerre umurumda değil her birinizin içinde keşfedilmeyi bekleyen güçler var. Bizler bu güçleri Pegre için kullanıyoruz. Sizin güçleriniz bizim için çok önemli bu yüzden buradasınız."
Karanlıkta duran iki kişiden beri beni fark etmiş olmalıydı ki bir adım atarak karanlıktan çıktı ve kızın yüzünü gördüm. Yanındaki arkadaşı beni fark etmesine rağmen çıkmasa da yanında duran kız çıkıp bana baktı ve yanında duran arkadaşına bir şeyler söylediğini gördüm. Hızla bakışlarımı kaçırdım.
"Bu diyar da her gücün uzmanları var. Onlar sizi geliştirecek ve en sonunda Pegre ile baş başa kalacaksınız. İlk deneyiminiz sizi korkutacak. Üzerinize gelenlerden korkacak ve pes etmek isteyeceksiniz ama sizi uyarıyorum. O an pes etmek ölümünüze neden olabilir. Gelelim güçlere. İlk gücümüz Nötra yani gücün ötesi demek. Bu alanda uzman olan dört kişimiz var. Size Nötra'nın Pegre'nin merkezi olduğunu söyleyeceğim ancak bunu daha sonra anlayacaksınız."
Kadının söylediklerinden sonra karşımızda dört kişi geldi. Bakışları bizi bularak her birimizi inceledikten sonra arkamızda bulunan alandan mekanı terk ettiler. Bu kadar mıydı gerçekten?
"Pagradona.. Uzmanlarını takdir etmem gerekiyor gerçek anlamda sabırlılar. Bu alan fazlasıyla zor bir alan. Güç, kuvvet ve dengenin birleştirdiği bir alan. Gerçek anlamda savaşacağınız bir alananız olacak. Neredeyse her gün çalışacaksınız." Uzmanlar diğer uzmanlar gibi bizi inceledikten sonra aynı şekilde mekanı terk ettiler. Kafam karışsa da kadın konuşmasına devam etti.
"Sona Pagra büyü alanı. Tamamıyla kafanızda ne canlanıyor onu on ile çarpmanız gerekecek. Büyünün burada ne işe yaradığını sorguluyorsunuz anlıyorum. Bazı güç, kuvvetin çözemeyeceğini büyü çözecek."
Rose bana yaklaştı. "Bu saçmalık ne zaman bitecek merak ediyorum doğrusu."
"Sonsuza kadar konuşacağını sanmıyorum. Bunları öğrenmemiz gerekiyor. Savaşacaksak bilmemiz gerekiyor. Unutma eğer birini yıkmak istiyorsan onu iyi tanıman gerekiyor."
Maria bize katılarak "Haklısın." dedi. "İyi dinleyin kızlar."
Bir an içinde bulunduğumuz durum komiğime gelse de sessiz olup dinlemeye devam ettim. "Ve son alanımız Sossa. Sossa doğa bilimi ve inanın en ihtiyacınız olan bir alan. Bu yüzden dikkatli olun. Bu konu da uzman olursanız oldukça avantajlı olursunuz."
Uzun süre sessizlik oldu. Kızlar bu sessizlikten faydalanarak konuşmaya devam ederken bakışlarımı o iki arkadaşa çevirdim. Kızın karanlığa geri dönmemiş ve büyük bir dikkatle bizi izlediğini gördüm. Aldığı bilgileri arkadaşına aktarması beni şaşırmamıştı. Bakışlarımız birbirini bulduğunda bana baktı ve güldüğünü gördüm. Bu gülümsemenin iyi olduğunu söyleyemezdim. Yanında duran arkadaşına benimle ilgili konuştuğunu gördüm. Bu beni rahatsız etse de bakışlarımı kaçırmadım ve gülümsedim.
"Şimdi sizleri serbest bırakıyorum. İstediğiniz yere gidebilirsiniz tabi kaybolmayı göze alıyorsanız. Görevlilere danışarak gitmek istediğiniz yeri öğrenebilirsiniz. Yarın büyük gün!" Ellerini birbirine vurdu ve gülümsedi.
"Yarın alanları ve içinizdeki gücü keşfedeceğiz. Bu beni fazlasıyla heyecanlandırıyor ve umarım gücünüzü teslim etmemek gibi düşünceniz olmaz dediğim gibi onlar burada barınamaz. İyi günler.."
Alkış sesleri yeniden bulunduğumuz yeri sardığında kızın ve arkadaşının orada olmadığını gördüm. Kızlar oldukları yerde kalıp arkamızda duran koltuklara oturup sohbet ediyorlardı. Ben ise uzmanların ayrıldığı yere gidip koridora doğru yürümeye başladım. Koridor fazla sessiz ve neredeyse kimse yoktu. Bu beni korkutsa da koridorun camlarına yansıyan ışık sayesinde koridor rengarenk gözüküyordu.
Her bir adımım da çukura saplanıyormuş gibi hissediyordum. Gitmemem bir odaya gidiyor gibi hissediyordum. Yine de pişman değildim. Oda anlık olarak karanlığa büründüğü zaman duyduğum kahkahalar koridor da yankılandı. Geçmiş ziyarete gelmişti ve üstelik tek başına değildi. Yanımda, beraber odaya doğru yürüyorduk. Bana bakmıyordu ancak yüzünde bir gülümseme olduğunu anlayabiliyordum.
"En sonunda hak ettiğin yere geldin."
"Seni burada görmek şaşırtmadı ama anlamıyorum. Neden? Neden savaşıyorsun? Savaşacak kadar cesareti olan kız neden geçmişiyle yüzleşmiyor öyleyse?"
Adımlarımı seri atarak arkamda bırakmak istedim. Ancak geçmişin benden kurtulacağı yoktu. Sesler koridor da yankılanmaya devam ediyordu. Susmuyorlardı. "Bugün bizimle konuşmayacaksın demek. Şaşırtmıyorsun bizi. Biliyor musun? Ablanın dediği gibi biri olsaydın keşke. Belki o zaman karanlıktan kurtulmak bir yana Pegre'den de çıkış yolu bulurdun. Ne düşündüğünü anlayamıyorum sorun da bu."
Ses bir süre kesilse de devam etti. "Geçmişin seni çözemiyor. Aklında sakladığın düşüncelerin birbiriyle çelişiyor. Sen.. Sen ne istiyorsun Aria? Ya da gerçekten bir şey istiyor musun?"
"Yalnız hissediyorsun. Bunu inkar edeceksin eminim sonuçta yanında Andrew, Leo ve kardeşlerin var. Peki seni gerçek anlamda kim anlıyor? Duyguların o kadar karmaşık ki düğümleri artık tek başına çözemezsin. Bu konu hakkında kim sana yardım edebilir? Sana senden başka kimse yardım edemez Aria. Bunu sakın aklından çıkartma. Biz, o küçük kız kötülüğünü istemiyoruz. Unutma biz seniz."
Karanlık bir odanın önüne geldiğim de tereddüt etsem de kapıyı kendime doğru açtım. Merdivenlere yönelerek yürümeye devam ettim. "Andrew veya Leo seni sevebilirler ama düğümü çözemezler. Senin bunu yapman gerekiyor. Kendinle yüzleşmen.." demişti ki konuşmasına izin vermedim.
"Korkuyorum.." Geçmişin sessizliği ortama hakim olurken ben konuştum. "Kendimden korkuyorum. Küçüklüğümü hatırlamıyorum. Onunla yüzleştiğimde bana anlatacak gerçeklerden korkuyorum. Daha sonra bu bitecek mi sanıyorsunuz? Kendi içimde binlerce hesaplaşmalar yaşıyorum ben. Hiçbiri bitmiyor. Sonsuza dek sürüyor. Bu yüzden savaşmak istedim. Çünkü savaştığım zaman kendimle de savaşacaktım. Korkmayacaktım."
"Kendime o kadar çok soru soruyorum ki.. Cevabını alamadığım bir sürü sorular var. Peki siz bu cevapları bana verebilecek güçte misiniz? Unuttunuz galiba siz bensiniz."
Merdiven aydınlanırken geçmiş sorum üzerine sanki hiç gelmemiş gibi ortalıktan kayboldu. Merdivenlerin bitimi geniş bir arenaya gelmiştim. Karanlık olmasının yanı sıra oldukça genişti. Etrafıma bakındım. Burasının neresi olduğundan bir fikrim olmasa da birkaç adım attım ve o anda karşımda iki kişi gördüm. Oldukları yerde duruyor ve kıpırdamıyorlardı. Yaklaşık on dakika sonra bana arkası dönük duran beden yere yığıldığında bu kişinin bana gülerek bana kız olduğunu anlamam kısa sürdü.
Korksam da bir adım atarak karşımda duran kişiye baktım. Yüzünde maske vardı bu yüzden onu net bir şekilde göremiyordum ancak benden uzun olduğunu görebiliyordum. Bakışlarımız birbirini bulduğunda bir adım bana doğru attı.
"Bilmediğiniz yerlere gelmekte korkmuyor musunuz?"
Gülümsedim. "Hayır, korkmuyorum."
Verdiğim cevap onu eğlendirmiş olacaktı ki güldü. "Daha ilk günden buraya gelmek sizi tebrik ederim." Ciddileşerek devam etti. "Savaşacağınızı görüyorum. Demek söylenenlere uyacaksınız. Ne kadar üzücü. Sürekli aynı şey oluyor. Esirler güç öğreniyor ve en sonunda benim yüzümü görüyorlar. En kötüsü de ölüyorlar. Peki zamanı sizin benimle savaşmaya cesaretiniz olacak mı?"
"Zamanı geldiğinde neden olmasın?"
Bana baktı. Sessiz kalmaya özen gösterdi. Yerde yatan arkadaşını umursamadan çıkışa doğru yöneldiğinde bende arkasından gittim. Koridora yöneldiğim zaman koşarak erkeklerin yanına gittim. Leo'yu bulamadığım zaman korksam da tekrar koridora dönerek koşmaya devam ettim. Sürekli aynı şeyin olmasından bıkmıştım. Neden herkes bana yüzleşmem konusunu açıyordu? Ne olacaktı yüzleşince? Ben kardeşlerime ve Andrew'e geri mi dönecektim? Tam anlamıyla Pegre'den kurtulacak mıydım?
Koridorun sonunda Leo'yu gördüğüm zaman durdum. Onun da bana baktığını gördüğüm de yüzünde bir gülümseme oluştu. Bir an için birbirimizi bulamamak ikimizi de korkutmuş olmalıydı. Leo koşarak yanıma geldiğinde elimi tuttu.
"İyi misin?"
"İyiyim dersem yalan söylemiş olur muyum?" Leo evet anlamında kafasını aşağı ve yukarı salladığında devam ettim. "Öyleyse iyi değilim."
"Gel benimle.."
Leo'yu takip ettiğim zaman bir süre yürüdükten sonra bahçeye çıkmıştık. Gece manzarası ayaklarımızın altına serilirken Leo çimlere oturdu. Yavaş bir şekilde yanına oturduğum zaman ona baktım. Bir süre sessiz kaldık. Daha sonra Leo bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
"Nasıl hissediyorsun bilmiyorum ama ben buraya geldiğim andan beri kendimi karmaşık bir halde hissediyorum. Kardeşlerim abilerini cennette sanıyorlar benim için endişelenmiyorlar ama ben onlar için endişeleniyorum. Benden sonra onlara ne olacak bilmiyorum. Bu beni korkutuyor ve en önemlisi de sen.."
Devam etti. "Hatırlıyor musun sana buraya gelmeden önce ne demiştim?"
"Keşke yaşayan bir ölü olmadan önce şimdi olduğu gibi yanımda olsaydın." Başımı salladım.
"Aslında bu tam anlamıyla doğru değil. Bunu söyledim çünkü kendini benim için tehlikeye atmanı istemedim. Senin beni duymadığın zamanlar olsa da benimde senin yanında olmam gereken çok zaman oldu ama hiçbirinde yanında olamadım. Bu yüzden üzgünüm Aria ve özür dilerim."
Gökyüzüne baktım. "Sen sessiz kalıyorsun ama içinde fırtınalar kopuyor ve bunu da kimseye anlatamıyorsun. Üzülüyorsun ama çevrendeki insanları daha çok düşünüyorsun. Kendini düşün Aria."
"Ne düşünüyorsun?"
"Ne düşündüğümü bilmiyorum. Ben, delirmemek için çaba gösteriyorum. O karanlığın, fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermek istemiyorum. Çünkü eğer izin verirsem Andrew'e verdiğim savaştan mağlup çıkarım. O beni böyle tanımıyor. Ben onun yıldızıyım. Her ne kadar parlarsam o kadar güçlü durmak zorundayım. Öyle.. Değil mi?"
Leo bakışlarını bana çevirmeden başını salladı. "Şu parlayan yıldızı görüyor musun? Bak, şurada." Leo parmağıyla yıldızı işaret etti. Dediği gibi oldukça parlıyordu. Sanki diğer yıldızlar adına haykırıyordu gökyüzüne.
"Peki onun yanında duran yıldızı görüyor musun? Belki de hemen dibinde duruyor. Görmüyorsun değil mi? Göremezsin. Çünkü yanında duran yıldız son gücüyle o parıldayan yıldızı tutuyormuş. Son enerji kırıntılarını ona bağlılığı nedeniyle seve seve aktarıyormuş. Her ne kadar yanında duran yıldız görülmediğini bilse de bağlılığı, ona olan sevgisi onu bırakmasına büyük bir engel oluyormuş."
Durup soluklandığında devam etmesi için bakışlarımı yüzüne çevirdim. Gülümsediğinde bana bakıyordu. "Ve eğer pes edersen Aria, sen iste ya da isteme ben seni tutacağım. Asla düşmene izin vermeyeceğim."
Leo'ya sarıldığım da gözlerimi yumdum. Korku bütün benliğimi sarsa da artık bir konu da emindim. Ne kadar korksam da savaşacaktım. Kendimle yüzleşmek adına, Pegre'yi iyi bir yer yapmak adına savaşacaktım. Duyduğum, gördüğüm ve bildiğim tüm gerçekleri bütün dünya bilecekti. Herkesi buradan kurtaracaktım.
"İyi ki varsın Leo.."
Savaş daha yeni başlıyor..